İçeriğe geç

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 16 · 22 dk okuma

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 16

~MERMİ~

Merhabaaaa evet yeni bir bölüm daha. İnşallah beğenirsiniz. İyi okumalar dilerim.

Oy ve yorum yapmayı unutmayın.

Seviliyorsunuz...

Bölüm şarkısı;

Funda Arar-Doldur Yüreğimi

Kenan Doğulu-Aklım Karıştı

Nazan Öncel-Beni Hatırla

Havva Öğüt-Deli Gibi Yüreğime Zorsun

Mabel Matiz-Değilsin

Madrigal-Dip

Blok3-Güzel Kızım

....::::**•°❄❇☸❇❄°•**::::....

"Önemli bir şey yok" dedi, düz bir sesle.

Şaşırdık mı?

Hayır.

Beklemediğim bir şey değildi zaten. Ama gerçeği öğrenmek istiyordum da.

"Anladım", dedim. Sesim de hiç bir duygu yoktu tabi ki.

Elini havaya kaldırdı ve omzumun üzerinden arkama uzattı. Bana yaklaşıyor du da bir yandan da. Mecburen arkama adımlamaktan başka bir çarem yoktu.

Arkamdan dolabın kapağının kapanma sesi geldi.

Aptal Eslem. Dolabın kapağını kapatmayı unutmuştum tabi ki.

Sırtım dolapla buluşurken Karan Hoca hiç taviz vermeden bana yaklaşmıştı.

Yukarıda sanki beni yatak başlığına sabitleyen o değilmiş gibi.

Yeşillerimi bir an bire olsun Karan Hoca'dan ayırmıyordum. O da bana düz duvara bakar gibi bakmaktan asla vaz geçmiyordu.

Nedense sinirim gitmiş içimde nedenini bilmediğim ve adını da bilmediğim bir şey ateşlenmişti.

"Dolabın kapağını kapatmayı unutmuşsun, Eslem", dedi.

Lotus çiçeği demedi, Eslem dedi. Şu an şuna mı taktım gerçekten.

Boğazımı temizledim ve "Olabilir... " dedim ve yutkundum "yani unutmuş olabilirim", diyerek cümlemi toparladım.

"Öyle olsun bakalım", dedi. Geçiştirmedi ya da ne biliyim bıkmış gibi bir cevap vermedi değil mi? Bu cümleyi şu an doğru bir şekilde yorumlaya mıyordum sanırım.

"Ben mutfağa gidiyim, Ayşe teyze bekler", dedim.

Dedim ama önümden çekildiği de yoktu. Gözlerine bakmaktan başka bir seçeneğim de yoktu. Mecburen çekilmesini bekleyecektim.

Boğazımı temizledi ve elini dolaptan çekti ve bir ya da iki adım geriledi. Bunu fırsat bilip ben de sırtımla dolabın temasını kestim ve mutfağa doğru adımladım. Sırtım da iki tane yeşil gözün olduğunu bilmek zahatsız hissetmeme neden olmuştu tabi ki.

Beni rahatsız eden, bana bakması değil benimle küs ya da kırgın gibi konuşması ve düz duvara bakar gibi bakmasıydı daha çok.

Aksi taktir de ben asla ondan rahatsız olmazdım. Hele ki bakışlarından asla.

Adımlarımı hızlandırdım ve mutfağa girdim. Derin bir nefes aldım. Karşım da duran Ayşe teyzeye gülümsemeye çalıştım.

Mutfağın ortasın da duran masaya oturdum ve telefonumu yüz üstü masaya koydum. Ayşe teyzemde beni takip ederek o da karşım da ki sandalyeye oturdu.

"Ayşe teyze", dedim, heyecanlı bir sesle.

"Efendim, Eslem kızım", dedi.

"Şey sorcaktım ben. Çocuğunuz var mı? Ya da hiç evlendiniz mi? ", dedim.

Masanın üzerinde duran ellerine baktım. Parmağın da yüzük yoktu. Genelde yaşlılar yaşlansalar bile takarlar ya yüzüklerini hah o yüzük yoktu işte. Ama yeşil taşlı bir yüzük vardı parmağın da. Çok da güzel görünüyordu. Bir süredir Ayşe teyzenin parmaklarını incelediğim gözlerimi Ayşe teyzeye çevirdim.

"Evlendim", dedi. Kısa bir yanıt olarak. Yüzündeki gülümsemesi eksilmiyordu.

"Çocuklarınız var mı peki? Ya da nerdeler? Kocanız nerede? Ne iş yapıyor?", dedim. Ard arda sıraladığım sorular Ayşe teyzenin gülümsemesini büyüttüğünü her halinden anlaya biliyordum

"İki tane çocuğum vardı bu evliliğimden. Bir kızım bir tane oğlum oldu. İlk önce oğlum oldu. Adı Ömer Asaf. 25 yaşın da. Kocaman delikanlı oldu. Şimdi yurt dışın da çalışıyor. Kızım ise 4 hafta erken doğdu. 20 gün yaşadı yaşamadı. Sonrasın da öldü. Biliyor musun Eslem kızım. Adını da Eslem koyacaktım. Nasip değilmiş. Bir kızım olmasını çok istemiştim. Eğer yaşasaydı senin kadar güzel olacağından emindim. Doğmadan önce odasını, oyuncaklarını, giyeceği kıyafetleri, beşiği her şeyi hazırdı. Ama olmadı", dedi.

Sonlara doğru sesi kısılmıştı. Normal olarak evladını kaybetmiş bir anne vardı karşım da. Feryadını, acısını evladını kaybetmiş bir anne anlaya bilirdi tabi ki. Hiç anne olmamıştım ama evladını kaybetmek nedir az çok anlattıklarına göre içim de yaşamıştım.

"Ayşe teyze özür dilerim. Bilmiyordum. Ve kızınız için üzüldüm. Yani yaşasaydı güzel olabilirdi ancak böylesi hayırlısıymış. Allah en doğrusunu bilir", dedim ve masanın üzerine duran Ayşe teyzenin ellerini tuttum. Gülümsemeye çalıştım. Ayşe teyze de gülümsedi ama mutluluktan uzak bir gülümsemeydi.

"Tabi ki, Allah en iyi ve en doğruyu bilir. Ne demişler, Allah bir yerden alır bir yerden verir. Baksana bir Eslem gitti bir Eslem geldi. Sen de artık benim bir kızımsın", dedi.

"Öz kızınızın yerini kimse dolduramaz ama ben de kızınız olmaya çalışacağım, Ayşe teyze", dedim, güven vermek istercesine. Ellerini sıkıca tutuyordum. Ayşe teyze de benim ellerimi sıkıca tutuyordu tabi ki.

"Hem ben sana Eslem'in tokalarından vereyim. Hem sana çok yakışır hem de beni mutlu edersin. Olmaz mı? ", dedi. Sesinde evladını kaybetmiş bir annenin sessiz feryadı yatıyordu.

"Olur neden olmasın Ayşe teyze", dedim. Onun mutlu olduğunu görmek beni mutlu ederdi elbet.

Sormaya çekiniyordum. Ama merak da ediyordum. Kocası neredeydi. Ondan hiç bahsetmemişti.

"Kocam Salih'e gelir isek. Kocamı bundan 10 yıl önce kalp kırizinden kaybettim. Önce kızım sonra kocam öbür tarafa göçtü. Ben de oğluma tutunmaktan başka bir çarem kalmadı. Onu da kaybedersem dayanamam, Eslem...", dedi. Sesinde ki acıyı anlaya biliyordum.

Ben sormadan önce o söylemişti ve beni büyük bir yükten kurtarmıştı. Ben, Ayşe teyze nin yerinde olsaydım bunların hiç birine dayanamazdım. İsyan edeceğinden korkardım.

Benim konuşmama fırsat vermeden, Ayşe teyze devam etti.

"Mutlu bir evliliğimiz vardı. Gençtim ama annem yoktu. Annem, benim doğumum da vefat etmiş. Annemi hiç görmedim. Babam büyüttü beni yengelerin ile. 18 yaşıma geldim babamı trafik kazasında da kaybettim. Yengelerim ve amcalarım baktılar bana. Zaten babam ile annemin tek çocuğuydum. 19 yaşım da birini sevdim", Ayşe teyzenin yüzünün güldüğünü görebiliyordum. Belli ki kocasını çok seviyordu. Derin bir nefes aldı ve devam etti. " sevdim ama amcalarıma ve yengelerime söylemeye çekindim. Amcalarım sert görünümlü insanlardı. Korktum ve söyleyemedim", dedi.

Çok kötü bir çocukluk geçirse de bunu dışarıya yansıtmıyordu. İlk annesini sonra babasını sonra kızını ve daha sonra sevdiği adamı kaybetmesi ağır gelse de tek oğluna tutunarak ayakta kalmayı başarmıştı.

"Sonra ne oldu?", dedim, meraklı bir ses ile.

"Sonra yengem bende olan değişimleri fark etti. Sordu tabi ki doğal olarak. Ben de içimi dökersem, Salih'e olan aşkımı söylersem belki de bu işin oluru var diye düşündüm. Tabi ki söylediğim için de pişman olmadım. Yengeme söyledikten iki hafta sonra yengem yanıma gelerek 'hazırlan. Görücüye çıkıyorsun', dedi. Bende hazırlandım ama ağlıyorum da. Ben, Salih'i seviyordum. Başka birine varamazdım. Öyle böyle akşam oldu. Sonra gördüm ki görücü olarak Salih, Annesi gili almış gelmiş. Mutlu oldum tabi ki. Zaten babam vefat etmeden önce de Salih ile tanışıklığımız vardı. Bir kaç kere görüştük. Kısacası o da beni seviyordu. Bir şekilde olduk", dedi.

Salih amca ile evlendiğine mutlu olmuştum ama annesine, babasına, kızına üzülmüştüm.

"Annemi hiç görmesem de Salih bana bütün acılarımı unutturdu", dedi. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Benim konuşmama fırsat vermeden "Eslem, hadi Karan Hoca'yı çağır da yemek yiyelim. Yemek yaptım. Soğutmadan gelsin. Çalışma odasın da Karan Hoca. Yukarı çık zaten görürsün çalışma odasını", dedi.

"Tamam, Ayşe teyze", dedim ve mutfaktan çıktım.

Merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Yukarı da bildiğim kadar 4 oda bir tane de banyo ile lavabo vardı. Lavabo ile banyo birleşik tabi ki.

Karan Hoca'nın ve neredeyse yarım saat önce o oda da olduğum odanın yanındaydım.

Kapısı kırık olan lavaboya selam verdim ve Karan Hoca'nın çalışma odasına adımladım.

Kapısı kapalı olan odanın karşısına dikildim. Girmemek gibi bir lüksüm yoktu. Sadece korkuyordum. Küsdük sonuçta yani küs gibiydik.

Azimle sıçan duvarı deler. Ha gayret.

Derin bir nefes aldım ve odanı kapısına üç kez tıklattım.

Dolan gözlerimi es geçmeye çalışıyordum. Ya benim sulu gözlülüğüm tutmuştu bu gün ya da yanlız hissediyordum.

(Yazarınız depresyonda. Bu aralar mutlu olmaya ihtiyacı var)

İçeriden 'Gel' sesini duyduktan sonra soğuk kapı kolunu tuttum ve aşağıya indirdim. Her hareketimde kalbimin daha da hızlanıyordu. Nedeni çok açıktı oysa.

Kapı açıldıktan sonra içeriye yavaş ama bir o kadar da sarsak adımlarla içeriye adımladım.

İçeriye girdikten sonra , deri, siyah, rahat görünen koltukta oturan ve masasının üzerinde bulunan kağıtlar ile ilgilenen bir çift Karan Hoca ile göz göze geldim.

Yeşillerini görmem ile yutkunmadan edemedim.

Ne için gelmiştim unutmuştum sanki. Harbi ben ne için gelmiştim. Geliş amacımı bile unutmuştum amına koyayım. Beynimi bir an resetledim sanırım. Kapının bir kaç adım ötesinde durmuş bön bön bakıyordum.

Hepsi o bir çift yeşil gözler yüzündendi. Suçlu. O suçlu. Onun o yeşil gözleri suçlu.

"Ne oldu? ", dedi. Elinde ki her halinden pahalı olduğunu belli eden, lacivert, altın sarısı işlemeli olan kalemi, masasının önünde bulunan ve adının kos koca KARAN YILMAZ yazdığı, lüks masa isimlik kalemini de onun kenarında bulunan kalem yerine koyarak.

Bu sorusu ile duvara toslamışa dönmüştüm. Lotus çiçeğini boş ver. Eslem bile yoktu. İsyan ediyorum ama duymuyordu.

Biraz önce bana Lotus çiçeği demedi. Eslem demişti dedim ya şimdi ise o bile yoktu. Midyata bulgura giderken evdeki pirinçten olduk lafının vücut bulmuş hali.

Avazım çıktığı kadar bağırasım vardı şu an.

Boğazımı temizledim, bağırma isteğimi de yatıştırmaya çalışarak "Ayşe teyze yemek yaptım, soğutmadan yiyelim gelsin de diyor", dedim. Boğazımı temizlemiş olsam da sesim kısık çıkmıştı.

"Olur. Geliyorum", dedi.

Kısa bir cevap olsa da onaylamaktan başka çarem yoktu.

Yeşillerini benden ayırdı ve önünde ki kağıtlara çevirdi.

Neredeyse yarım dakika kadar Karan Hoca'ya boş boş baktım. Niye baktığımı hala kendim bile çözememiştim.

Kafamı toparlamam lazımdı. Hem de en hızlısından. Tabi kafamdan önce bu evden gitmem gerekiyordu. Bunu yemekten sonra yapardım. Yani benim bu evde kalacağım bir neden yoktu.

Sanırım...

Gözlerimi sıkıca kapattım ve aklım da olan şeyi icraata geçirsem mi? Geçirmesem mi? Diye düşündüm. Tabi ki ben birinci yolu seçerek yapmaya karar verdim.

Hala gözlerim kapalı iken konuşmaya başladım. Artık sonucu umrumda değildi.

"Hani sormuşsunuz ya. 'Bu titrek nefesinin sebebi ne? ' diye. İçinde yaşadıklarımı dile getirdiğinde, söylediğimde sonucu ne olacak, nereye varacak diye çok düşündüm. Benden bıkar mıydınız? Mesela. Ya da beni çok isyan eden olarak mı görürdünüz? Yargılar mıydınız? Nefret edermiydiniz? Kötü biri olarak görür müydünüz beni? Size alışırsam sizde gider miydiniz? Korkularım vardı. Benden nefret etmeniz benim korkularımdan biriydi. Bir insan niye durduk yere birinden nefret etsin ki? Ama ede bilirdi. Değil mi? Evet biliyorum beni çok şikayet eden biri olarak görüyor olabilirsiniz. Sadece bu dünya da babası tarafından terk edilen ben mişim gibi davranıyorum gibi göre de bilirsiniz. Bilmiyorum. Çok neden var benden nefret etmeniz için. Cümlelerimi toparlayamıyorum kafamda. Özür dilerim. Kafam çok karışık. Nasıl dile getireceğini bilmiyorum. Şu an sadece boş boş duvara bakasım var. Şu söylediklerimin çoğunu boş bir kafa ile söylüyorum. Bunların hiç birini yaşamamış olmayı dilerdim. Ama oldu bir kere bir yanlışım. İstemezdim beni görmezden gelmenizi. İstemezdim bana kırgın olmanızı. Hiç bir zaman istemedim. Bu boş konuşmayı neden yaptığımı sorguluyor olabilirsiniz. Haklısınız. Çok haklısınız. Sadece bilmenizi istiyorum. Ben aslında en başından beri benı yanlış anlamanızı hiç istemedim. Bakın gerçekten istemedim. Ben şu an ne söylesem söyleyeyim anlatamıyorum kendimi. Şu an kendimi bir hiç gibi hissediyorum. Ben kendimi bu kadar aciz, kendimi ifade edemez, çaresiz hissetmemiştim. ", dedim tek nefeste. Sonlara doğru sesim kısılmıştı. Evet bu itirafı yapmıştım. Yapmıştım ve sonrasının ne olacağı konusunda bir fikrim yoktu.

Pişman mı olacaktım? Ya da iyi mi olacaktı? İyi de ola bilirdi kötü de olabilirdi. Hiç bir fikrim yoktu. Kafam o kadar dağınıktı ki bana kelimeleri verseniz de cümle kuramayacak durumdaydım. Ben bu hale nasıl gelmiştim. Ah kahretsin ben-ben hiç bir şey bilmiyorum. Beynim uyuşuk gibiydi.

Şu durumdan çok sıkıldım. Hem de çok.

Ellerim titriyordu. Gözlerim kapalı olsa bile doluydu. Hayır bunu yapmamalıydım şu an. Kafam şu an bu konuşmayı yapmamış gibi boştu. Kahretsin ben bu kadar aciz olduğum bir zaman olmamıştı neredeyse. korkuyordum. Hem de deliler gibi. Ellerim neredeyse buz kesmişti. Karnıma ağrılar girmişti.

Gözlerimi açmaya cesaretim yoktu. Eğer o yeşil gözlere bakarsam dayanamayacağımı biliyordum. Emindim, bırakırdım göz yaşlarımı. Hiç bilmiyorum şu kahrolası göz yaşlarımı bir dakika tutmayı. Sulu gözdüm neredeyse. Her dakika ağlayıp zırlayasım geliyordu. Benim derin bir uykuya ihtiyacım vardı. Ya da kulaklıklarımı takıp son sese verip, dünyayı siktir edip, blok 3 zehirli gül açıp mal mal tavanı izleye de bilirdim.

Yüzümde bir çift el hissetmem ile irkildim.

"Şşşşş sakın ol. Şu an kendini ifade etmek zorunda değilsin. Seni hiç bir şeye mecbur bırakmadım. Kendini böyle hissetmen senin suçun değil. Asla ve asla senden nefret etmem. Seni bıkmam. Seni terk etmem. Seni kötü biri olarak görmem. Seni isyankar biri olarak görmem. Seni asla yargılamam. Anlıyorsun değil beni? Lotus çiçeği... Bu düşünceleri at kafandan. Baban bırakmış olabilir seni. Ama unuttuğun bir şey var. Ben varım. Ben seni asla bırakmam. İstediğin kadar boş duvara baka bilirsin. İstediğin kadar ağlaya bilirsin. İstediğin kadar boş kafa ile karşıma geçip konuşa bilirsin. Yargılamam seni. Merak etme. Ben de istemezdim bazı olayların yaşanmasını. Bazen de doğruları yanlış yaparak anlarız. Ve ben sana asla kırgın değilim. Seni asla görmezden gelmem. Gelemem de. Tamam mı? Söylediğin ve yaptığın bir şeyi asla sorgulamam. Ben seni hiç bir zaman yanlış anlamam. Tek kelimen yeter seni anlamam için. Anlıyorsun değil mi beni Lotus çiçeğim. Sadece bana tek kelime etmen yeterli. Kendini bir hiç olarak hissetmeme de gerek yok. Kendini köşeye sıkıştırma bu kadar. İstersen seninle oturup boş boş duvara da bakabiliriz. Boş kafa ile konuşa da biliriz. Sen kendini sadece yanlız, kimsesiz hissetme. Biliyorum kalabalıktasın ama yanlız hissediyorsun. Bunun sebebi seni hayata bağlayacak kişinin olamamsı. Bu hislerin sebebi terk edilmişlik. Başka biri seni terk etmiş olsa bu hislerin hiç biri olamaz ama ailenden biri olunca maalesef durumlar değişiyor. Kendini yanlız hissetme diye elimden geleni ardıma koymayacağım. Sen kendini yanlız hissedersen bir yere gelırsen ve...", dedi, duraksadı. Derin bir nefes aldı " ben şu an da burdayım ve senin için buradayım, bu yüzden asla yanlız olduğunu söyleme",dedi ve beni gögsüne çekti.

Elleri sırtıma indi. Öyle bir sarıyordu ki beni, kendimi güvende hissediyordum. Açılan yaralarımı kapatıyordu resmen.

Hala titriyordum. Elimi ayağımı koyacak yer bulamıyordum. Ağlamakla ağlamamak arasında gidip geliyordum. Kalbimde inanılmaz bir ağrı vardı. Hala söyleyemediklerim boğazımda bir yumru halinde duruyordu. Bir türlü açıklığa kavuşmuyordu. Lanet kelimeleri kafam bir türlü toparlayamıyordu. Resmen düşünme algımı yitirmiştim.

Titrek nefeslerinin arasın da bi an boğulacak gibi hissediyordum. Hiç bir zaman böyle hissetmemiştim ki ben. Bana ne oluyordu? Bunun adı neydi?

Çenesi kafamın tepesindeydi. Elleri sırtıma dökülen uzun, kahverengi saçlarımı okşuyordu. Ben ise yüzümü, Karan Hoca'nın gögsüne gömmüştüm. Bir yandan yatışmaya çalışıyordum bir yandan da Karan Hoca'nın kokusunu içine çekiyordum. Ellerimin titremesi hala geçmemişti.

Gözlerimden süzülen ve yanağımı ıslatan bir kaç göz yaşını daha yeni fark ediyordum. Neden ağlıyordum ben? Yani bunun sebebi neydi? Koca bir boşluğa düşmüş gibi hissetmem mi? Yoksa o boşluğa düştüğüm de beni çekip çıkaran birinin tesellileri miydi?

Çaresizliğin kaçıncı evresindeyim inanın hiç bir fikrim yok.

"Özür dilerim sana bu şekilde hissettirdiğim için Lotus çiçeği", dedi, kısık ve boğuk bir sesle.

Kendi içinde bir fırtına mı yaşıyordu? Bilmiyordum ama benim içimde yaşadığım fırtına daha dinlemişti ne yazık ki.

Neredeyse yarım saattir duymadığım o kelimenin verdiği mutluluk çok büyüktü. Yarım saattir Lotus Çiçeği dememişti ama şimdi bu kelimeyi duymak kalbimin hızlanmasına neden olmuştu, lakin yarım saattir o beklentim, kırgınlığım, korkum da göz ardı edilemezdi. Çok mutlu olsam da yarım saattir içimde korku vardı.

Hepsi de topu topu toplasak 2 saat olmayacak, varlığını ve benim lakabım olan Lotus Çiçeğini bilmem yüzündendi.

Karan Hoca bana bunu söylemek ile iyi bir şey mi yaptı? Yoksa kötü bir şey mi yaptı anlayamamıştım.

Ben şimdi bu kelimeyi duyunca aramızın iyi olduğunu duymayınca ise kötü olduğuna mı yoracaktım. Galiba öyle olacaktı.

Kelime kelime değil durum analiz kaynağı mübarek.

Derin nefes aldım ve kollarımı Karan Hoca'nın beline doladım. Ne kadar çekinsem de bunu yapmıştım.

Saçımın tepesini öptü.

"Su ister misin? Ya da başka bir şey", dedi.

Titrek ve boğuk sesimin arasın da "Hayır", dedim.

"Tamam o zaman", dedi kısık bir sesle.

Aşağıya inmemiz gerekiyordu. Yemek yiyecektik. Ben ne için gelmiştim ne yapıyordum. Kadın aşağı da ağaç oldu resmen..

"Aşağıya inmemiz gerekiyor. Ayşe teyze bekliyor", dedim. İç çekerek.

Ben bu kadar olmuş muydum.

Nefesini burnundan verdi ve "Önce sakinleş sonra ineriz", dedi.

Yoo gayette sakinim. Sakinim. Sakinim.

"Aslın da ben sakinim. İne biliriz", dedim. Burnumu çekerek.

"Değilsin. Her halinden belli. Şu an inemeyiz", dedi. Otoriter öğretmen sesiyle.

Bu ses tonunu duymam ile görsün daha da sokuldum. Kokusunu solumak istiyordum.

Bir kavgaya daha hazır değildim. Bunu kaldıramazdım. Sadece ne diyorsa onu yapsam şu an için yeterliydi. Böylesi daha iyi olacaktı ikimiz açısından.

Bu söylediğine sadece kafamı hafif bir şekilde aşağıya yukarıya hareket ettirerek onaylamıştım.

"En doğru karar... Lotus çiçeği", dedi.

Burnumu bir kez daha çektim.

Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalışıyordum. Kokusuyla.

5 dakika sonra;

"İnsek aşağıya olmaz mı? ", dedim.

Buraya geleli neredeyse 15 dakika geçmişti. Aşağıya inmemiz gerekiyordu artık.

"Yeterince sakinleştim mi? Daha iyi misin?", dedi. Sesindeki aromatiklik benim yerlere eriyip gitmemi sağlayacaktı. Tabi bir de bu işin yerden kazınacak bir Eslem tarafı vardı.

Yerden beni kazımak istemez değil mi.

İyi olmaktan başka bir çarem yoktu tabi ki. İyi olsam da olmasam da inilecekti buradan. Tabi bu bana göreydi. Karan Hoca'nın fikrini sorarsak bir beş sene daha burdayız.

"Sakinleştim".

"Emin misin? ".

"Evet".

İnanmıştı sanırım. İnanması lazımdı. İnanmış olması gerekiyordu. Zorundaydı.

"İyi madem. İnelim", dedi.

İnanmış.

Başımı aşağı yukarı salladım. Gögsünden azıcık ayrıldım. Hafif kızaran yeşillerimi yeşillerine çevirdim.

Çenesi biraz önce saçıma temas ettiği için yeni çıkmaya başlamış olan sakallarına bir kaç tel saçım takılmış ve ben kendimi geri çekince de anlıma düştü bir kaç tel saçım.

Benim yeşillerim ona, onun yeşilleri ise anlıma sakallarının getirdiği bir kaç tel saçıma da takılı kalmıştı.

Arkamda biraz önce saçımı okşayan sağ elini kaldırdı. Diğer eli ise hala belimde yerini koruyordu. Kaldırdığı elini anlıma düşmüş olan saçlarımı parmaklarının arasına aldı ve diğer saç tellerime karışması için arkaya attı.

Sonra da saçımın tepesi kabarmış ya da sakallarından dolayı bozulmuş olan yerleri, parmaklarını kullanarak eski haline getirdi.

Sol tarafımdan bir kaç tutam uzun, kahverengi saçımı aldı ve önüme, omuzlarımdan dökülmesine izin verdi. Saçım bitene kadar da elini saçımda sürüklemeye devam etti. Bu süre zarfında da da onun yaptığı hareketleri izlemekle yetinmiştim.

Aklıma bir kaç gün önce bana soru ödevi verdiği ama benim o soruyu yapamadığım için cinnet geçirip odamı ergence ve bir anlık sinirim ile dağıttığım ve daha sonrasında Karan Hoca'nın duruma müdehale etmesi, kapıyı alacaklı gibi çalıp 'siktiğimin sorusu' ya da 'sikik bir soru için' deyip, odama gitmesi ardından benim odamı toplaması ve soru çözmek için masaya oturmamız, daha sonra benim onu dikizlediğimi fark etmesi, benim onu neden dikizlediğimi sorgulaması, benim de ona kaçamak cevap vermem, beni belimden tutup kendine çekmesi, sandalye kolunun benim miğdeme girmesi, onun bir kaç tel anlına düşmüş olan saçını düzeltemediğim, gelmişti.

Tabi saçını düzeltemediğim için içimde ukte kalmıştı normal olarak. O gün saçına dokunmamak için verdiğim mücadele akıllara zarardı.

Şu an biri emellerine ulaştı fakat ben hala içimde ki o Karan Hoca'nın saçlarını ellerimle dağıtma dürtümü durduramıyordum. Evet bu durumda bile. Nispet yapar gibi saçlarımı seviyordu. Ama benim içimde yaşadıklarımı bilmiyordu.

Dışarıdan hiç beklemediğim bir anda silah sesi geldi. Ardından bir kaç el daha ateşlendi.

Bunu beklemediğim için korkmuştum. İrkilmiştim. Karan Hoca'nın belinde olan elim daha da sıkılaştı ve dahi yumruk oldu. Kalbimin hızlı atmasını es geçmeye çalışsam da silah seslerini reddedemiyordum.

Neydi bu şimdi. Bir de gündüz gündüz. Hayır yani adam falan öldüreceksiniz bize de söyleyin de biz de bilelim. Ona göre hazırlanalım. Ya da topuklarımızı kıçımıza vura vura kaçalım. Ben de ikinci seçenek dediğinizi duyar gibiyim. Bence de. En mantıklı. Bok yoluna gitmek istemezdim sonuçta. Yeterince bokluk içerisindeydim zaten.

Korkumu açıkca belli eden yeşillerimi Karan Hoca'ya çevirdim.

Biçimli kaşları çatılmış, çenesi kasılmış, yeşilleri koyulaşmış, gözlerinden ateş saçan bir Karan ile karşılaşmayı beklemiyordum.

Tekrar silah ateşlendiğinde biraz öncekine göre daha da belli bir şekilde irkildim.

Bunu fark eden Karan Hoca, belimde olan elini kullanarak beni kendine daha da çekti.

Kalp atışlarım daha da hızlandı. Ne oluyordu? Ciddi anlamda korkmaya başlamıştım.

"Korkuyorum", dedim. Sesim korkumdan dolayı kısık çıkmıştı. Birine bir şey olacak diye ödüm kopuyordu.

Saçımı seven eli yanağımı buldu ve yanağımı okşamaya başladı. Dokunuşu ne kadar güven verse de benim korkum katlanarak çoğalırken yaklaşıp dudaklarını anlıma bastırdı ve öptü. Oradayken fısıldadı.

"Korkma. Hiç bir şey olmayacak".

Sesinde bir sürü anlam yüklüydü. Kokusu beni şu durumda bile cezb etmişti. Şu an buna ayıracak zamanım olmasa da kafam takılmıştı.

Kafasından ne geçiyordu. Bilmek ve öğrenmek istemesem de ben sormadan o yapacak gibiydi.

Korkudan ne diyeceğini bilemediğim için sadece korku dolu gözlerle Karan Hoca'ya baktım. Bir şeyler diyecek gibiydim ama ne diyecektim. Beynim şu an bunu bilmiyordu. Şu an nefes alış verişlerimizi ve kalp atışımı duyuyor gibiydim.

Silah sesi yoktu ama tehlike geçmiş değildi.

Kelimeler bir türlü dökülmüyordu dilimden.

"Eslem".

Sanki korkacağım bir şey söyleyecekmiş gibi.

"Hımm".

Ağzımı bıçak açmıyordu.

"Korkma. Ben buradayım. Ama... ", dedi ve duraksadı.

" sadece bana bir kaç dakika müsade et güzelim", diyerek devam etti.

Güzelim...

Ben den izin mi istemişti. Ya da beni korkmasın diye böyle söylüyordu.

"Korkuyorum. Ya bir şey olursa? ", dedim, titrek bir ses ile.

"Korkma. Bana sadece bir iki dakika müsade et. Neymiş anlayalım", dedi.

Bir süre önce duran titremelerim hafif hafif geri gelmeye başlamıştı. Sakinleşen kalbim gümbür gümbür atıyordu. Yeni yeni ısınmaya başlayan ellerim buz gibiydi. Bacaklarım artık beni taşımayacak gibiydi. Bütün kaslarım kas katı kesilmişti.

Bu durum da olan sadece ben değildim. Karan Hoca'nın belinde olan elim sırtına temas ettiği için sırtının kasıldığımı fark etmemi sağlıyordu.

Gözle görünen yanları da vardı tabi ki. Biçimli kaşları çatılmış, çenesi kasılmış, yeşilleri koyulaşmış, gözlerinden ateş saçıyordu.

Korkuyor muydu? İyi neyden? Kimden? Ne için?

Korksaydı benden müsade istemezdi.

"Gitmeden olmaz mı? ", dedim çaresiz bir ses ile. Gitmesini istemiyordum. Ona bir şey olması en son isteyeceğim şey bile değildi. Onu kaybetme duygusunu yaşayamazdım.

Onu daha yeni bulmuşken hem de.

Gözlerimden bir kaç gözyaşı damlası yanaklarımı ıslattı. Neden bu kadar gitmekte usrarcıydı. Kendi canını hiç e mi sayıyordu göz göre göre.

"Korkunu anlıyorum. Ama bunu öğrenmem gerek, Eslem. Bir şey olmayacak. Bu düşünceyi kafandan at. Sen sadece burada bekle. Sakın dışarıya çıkma", dedi.

Sesi yumuşak olsa da olayın ciddiyetini hafifletmiyordu.

Yanağımı da ki eli hala yüzümü okşuyordu. Belimdeki eli ise beni kendine daha da çekiyordu. Baş parmağı ile belimi hafif bir şekilde okşadı.

Ama sen böyle yaparsan ben seni nasıl bırakırım.

"Benim seni bırakacağımı sana düşündüren şey nedir? ", dedim. Sesim hala titriyor olsa da sinirliydim de. Bunu yansıtmıştım sanırım. Pişman değildim aslında. Hiç de olmayacaktım sanırım.

Elinden kayıp gitmesine göz yumamazdım. Kim olsa buna katlanamzdı.

"Peki bana bir şey olacağını sana düşündüren şey nedir, Eslem? ", dedi.

Benim cümlemi bana karşı kullanıyordu. Bu beni daha da sinirlendirmişti.

Kahretsin ne güzel konuşup, sarılıp, gülüşmüştük. Şimdi ise silah sesleri bu olanları yerle bir etmişti. Bu insanların keyfini kaçırmaktan başka bir şey değildi.

"Ben sadece seni düşünüyorum. Görmüyor musun? Duymuyor musun? Silah seslerini. Bilerek olmasa da kaza ile Allah korusun sana isabet edebilir. Bunu hiç düşündün mü? ", dedim. Sesim biraz önceye göre daha sert çıkmıştı.

Sizli bizli konuşmayı sinirden unutmuştum. Şu an pek de umrum da değildi bu. Kalbim hala hızlı hızlı atıyordu. Artık bacaklarım beni taşımak konusunda isyan ediyordu.

İşte gerçek korku. Korkuyu iliklerime kadar hissediyordum. Kaybetme korkusu beni yakıp kavuruyordu.

"Eslem, kaç kere söyledim. Bir şey olamayacak. Neden bu kadar inat ediyorsun. Bir şey olmayacak. Ve evet duyuyorum ve görüyorum silah seslerini. Ve nedenini de öğrenmek istiyorum. Sen de beni anla güzelim", dedi.

Sesi sert değildi ama bi o kadar da kararlı olduğunu belli ediyordu.

Ne söylesem ne yapsam beni dinlemeyecekti.

"Şimdi ben aşağıya ineceğim ve sen de buradan çıkmayacaksın. Ben çıktıktan sonra kapıyı kilitle arkamdan. Asla ve asla ses çıkarma. Ben geri geleceğim. Ve korkma. Anlıyoreun değil mi beni, Eslem. Duydun mu beni, Eslem".

Söylediği kelimeler kulaklarım da çınlıyordu. Bunlar sensin cümlelerin değil Karan. Bu sen değilsin. Hani bırakmayacaktın sen beni. Hani hiç bir şey olmayacaktı.

"Polis çağırsak? ", dedim. Sanki beni dinleyecek miş gibi.

Şu durumda son kalan beyin hücrelerimi de bu çözüme harcamıştım. Benden buraya kadar sayın seyirciler. Diğer yarışmacılara başarıla dilerim.

"Eslem. Ben gidiyorum beş dakika için de burada olacağım. Kapıyı kilitle. Sakın ses çıkarma. Bir şey olmayacak", dedi.

Bok varda gidiyorsun amına koyayım. Bok var da gidiyorsun.

Sinirim ve korkum eşit bir şekilde katlanarak çoğalmaya devam ediyordu.

Belimi tutan eli gevşemişti. Yanağımı okşayan eli yanağımı terk etmişti.

Sanki şu an zaman durmuştu. Ben bunları yaşamıyordum değil mi? Şu an Karan gitmiyordu değil mi? Biz, beraber aşağıya yemek yemek için inecektik değil mi?

Biri bunların bir şakadan ibaret olduğunu söylesin. Buna çok ihtiyacım var.

Benim elim hala onun belinde idi.

Yavaş yavaş benden ayrıldı.

Aklımı kaçıracak gibi olmuştum. Zaten bacaklarım beni taşımakta zorluk çekiyordu. Bir de beni destekleyen kimse olmadığı için daha da kötü olmuştum.

Gözlerimden bir kaç damla yaş daha süzüldü. Ne kadar ısrar etsem de gitmekten kararlıydı.

"Sakın odadan çıkma, Eslem. Sakın".

Neden bu kadar ısrarcıydı. Korktuğu bir şey vardı ama sebebi neydi kestiremiyordum.

Benim evet dememe kalmadan benden tamamen ayrıldı ve kapıya doğru gitmeye başladı. Sadece yeşillerine vazgeçirme umuduyla baksam da o hiç taviz vermeden, "Kapıyı kilitle", dedi ve oradan bir hışımla çıktı.

Karan'ın odadan çıkması ile benim yere çöküp ağlamaya başlamam bir oldu. Elimi ağzıma kapattım ve sessiz sessiz anlamaya başdım. Kalbim sıkışmaya, nefesim daralmaya, baygınlık gelmeye başlamıştı.

Aldığım nefesler sanki bana yetmiyordu. Kahretsin onu kaybetme duygusunu iliklerime kadar hissediyordum.

Daha biraz önce önüme itinayla aldığı saçlarımı geri attım. Diğer saçlarımı da topladım ve boşta kalan elim ile kendimi serinletmeye çalışıyordum.

Dikkatli bir şekilde ayağa kalktım ve odada volta atmaya başladım. İçim içimi kemiriyordu. Kimseden ses seda yoktu. Ayşe teyze aşağıda kalmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Birden aşağıdan kapı sert bir şekilde çarpılma sesi duydum. Bir silah ateşlendi ve Ayşe teyzenin haykırışları kulaklarımı doldurdu. Ardından bir kes daha silah ateşlendi. Ama bu sefer ses yoktu.

Aklım, beynim, kalbim durmuştu resmen. Hani bir şey olmayacaktı. Hani beni bırakmayacaktın.

O anki korkuyla oda da bulunan dolaba saklanmak geldi aklıma. En azından beni küçük bir ihtimal de olsa ölümden korurdu.

Hızlı ve sessiz bir şekilde dolaba koştum ve iki kapaklı dolabın iki sapını tuttum ve açtım. İçinde pek fazla eşya bulunmayan dolaba girdim. Kapaklarını hızlı bir şekilde kapattım ve beklemeye başladım.

Merdivenlerden ayak sesleri geliyordu ve gittikçe yakınlaşıyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki korkudan anlatamam. Başım dönüyor, midem bulanıyor, karnıma ağrılar giriyordu.

Yavaş yavaş ölüm sırası bana geliyordu.

Bir kaç göz yaşı daha süzüldü gözlerimden. Ağlamamak için ne kadar dirensem de olmuyordu. Hemen elimi ağzıma kapattım.

Sert bir şekilde odanın kapısı açıldı. Hay sokayım böyle işe. Kapıyı kilitlemeyi unutmuştum. Allah kahretsin. Salak beynim. Ben bunu nasıl unuturum. Adam kapıdan çıkmadan önce söylemişti bir de.

Bacaklarım daha fazla titremeye başladı. Korkudan bir kaç gözyaşı daha döktüm. Yutkunmakta zorluk çekiyordum. Başım feci durumda dönüyordu. Birazdan adrenalin yüzünden bayılacaktım.

Adım sesleri dolaba doğru geliyordu.

Tik tak. Tik tak. Tik tak.

Zaman doldu.

Yürüdü yürüdü ve dolabın önünde durdu. Nefesim kesilmişti neredeyse.

Dolabın saplarının tutulma sesini işittim. Tansiyonum oynamış olacak ki gözlerim benden izinsiz kapandı ve karanlık. Kafamı sert bir şekilde bir yere çarptığımı hissettim ve sonrası yoktu.

Sensiz aşkı neyleyim

Sevdadan böyleyim

Yakışmaz yoksan hayat

Yazımsın sevgilim

⋘ 𝑃𝑙𝑒𝑎𝑠𝑒 𝑤𝑎𝑖𝑡... ⋙

Evet bu bölüm de böyleydi. Sanırım bunu beklemiyordunuz. Bende istemezdim böyle olmasını ama yapmak zorundaydım. Buna kendimi mecbur hissettim.

Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi lütfen yorumlarda belirtin. Okuyorum ve cevap veriyorum. Bakmadığımı sanmayın.

Bölümü yazacağım diye elim koptu. Bitecek bitecek diye bırakamadım. Sabah 07.16 oldu. Şaka gibi. Sabahladım bölümün başında. Gece 01.08 gibi yazmaya başlamıştım. Sabahlar çuvala girmiş gibi yazıyorum bölümleri. Tabi sabah yedi de yatarsam öğlen ön iki de kalkarkalkarım. O da annemin iteklemesi ile yani. Neyse.

Evet oy ve yorum yapmayı unutmayın. Seviliyorsunuz...

Bir başka bölüme kadar kendinize cici bakın.

(Yazarın baş karakteri öldürdükten sonra aldığı min zevk).

Bölüm sonu

1 yorum