Mirebaaaaa. Nasılsınız? Ben iyi gibiyim. Evet yeni bir bölüm daha. İnşallah beğenirsiniz.
Oy ve yorum yapmayı unutmayın. İyi okumalar dilerim. Seviliyorsunuz.
Yok, anlamadım
Farkına varmam çok zaman aldı
Sanki musallat oldum
Başını belaya sardım
"Git" diyemedi
Sevdi mi, sevmedi mi, anlayamadım
Hayatının en kıyısına
En köşesine sığamadım
~Buray-Kış Bahçeleri~
‧͙⁺˚*・༓☾ 𝑡𝑒𝑥𝑡☽༓・*˚⁺‧͙
Eslem bana bakışlarını kapıdan bana çevirdi. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Kıyamam ben sana. Telaşı bile çok tatlıydı.
"Geldi, geldi, geldi",dedi. Art arda.
Bir elim belin de idi hala. Diğer elimle ise Eslem'in ağzını kapattım.
Ardından, "Ayşe teyze, aşağıya iner misin?",dedim. Yüksek bir ses ile. Gözlerimi bir an bile olsun Eslem den ayırmadım. Ama onu gözleri ben de değildi.
Bunu duyan Ayşe teyzenin oda nın yanından uzaklaşma seslerini duydum.
Bir süre sonra merdivenlerden indi.
Eslem'in ağzından elini çektim. Derin bir nefes aldı. Yakalanmamanın verdiği etkiyle. Yeşillerini yeşillerimle buluşturdu.
"Bunu neden yapıyorsunuz? ", dedi.
" Je fais ça pour toi, Eslem. Comprenez-moi. Parce que je t'aime", dedim.
(Çeviri: Bunu senin için yapıyorum Eslem. Beni anla. Çünkü seni seviyorum)
Kaşlarını çattı. Birşeyler demek için dudaklarını araladı ama devamı gelmedi.
"Bu cesaretli kız bir şeye kalkıştı ama devamını getiremedi", dedim.
Gözlerini kıstı ve bana,
" Я не знаю, о чем ты говоришь, но хотя я и не могу этого принять, внешний вид многое значит. Потому что это очень сложно. Ваш взгляд рассказывает историю, не говоря ни слова", dedi.
Evet bunları demişti itiraf edememek.
(Çeviri: Neden bahsettiğini bilmiyorum ama bunu kabul edemesem de bakışların anlamı çok büyük. Çünkü bu çok zor. Bakışlarınız tek kelime etmeden bir hikaye anlatıyor)
Ben ona o devamını bilmediği hikayenin devamını yazacağımı söylemiştim. Ve evet yazacağım da. Yazmaya hatta gerçekleşirmek için adımlar bile atmaya başlayacaktım.
Ben onu anlıyordum ama o beni anlamıyordu. Ben Rusça biliyordum ama o Fransızca bilmiyordu. Ve bana anlayabileceğim bir dil de değil de bilmediğimi sandığı bir yol ve dile ile söylüyordu ve yanılıyordu. İtiraf etmişti. Bakışlarım onun için anlam yüklüydü. Bunu söylemişti.
Ben onu anlıyordum. Beni telefonuna bile, "Matematiğin Babası" olarak kayıt etmişti. Evet. Eslem'in telefonuna bakmıştım. Ve evet beni nasıl kayıt ettiğini de görmüştüm. Ama onun haberi yoktu.
"Ces regards mourraient pour toi, Eslem.Mon cœur brûle, brûle pour toi. Éteignez le feu, Eslem", dedim.
(Çeviri: Bu bakışlar senin için ölüyor, Eslem.Yüreğim senin için yanıyor, yanıyor. Yangını söndür Eslem)
Ne kadar dil döksem de anlamayacaktı beni. Anlamayacaktı.
O benim cümlelerimi anlamadığı için bana o cümlelerin anlamını sormuştu. Ben de bir süre sonra söyleyeceğimi ve o süreyi de onun belirleyeceğini söylemiştim.
Şimdi sıra bendeydi. Soracaktım. Sorgulayacaktım. Anlamını bilsem de.
"Eslem. O cümlelerin anlamı nedir? ", dedim. Gözlerini benden kaçırdı. Dudağının içini dişledi.
Çünkü verecek bir cevabı yoktu.
"Senin de bana bir şey söylemek gerekiyor. Bana bir açıklama yapmak zorundasın", dedim.
'Zorundasın' kelimesine baskı yaparak söylemiştim. Bana söyleye bilecek miydi? Yoksa bir yalan ile mi geçiştirecekti sorumu.
"Kusura bakmayın ama siz de söylemediniz", dedi. Sesinde iddalaşma yoktu daha çok 'bana hak ver' der gibiydi.
Dengelemek istiyordu. Eğer ben ona söylemiş olsaydım o da bana söyleyecekti.
"Ama benim sözlerimin cevabı sende saklı, Eslem", dedim.
Beklediğimden daha uzun bir sessizlik oldu. Sadece odada nefes alış verişlerimiz duyuluyordu.
"Ya senin cümlelerin? ", diyerek sessizliği bozdum.
"Benim cümlelerim... " , dedi ve duraksadı. "dile dökemediklerim", diyerek devam etti.
"Yanlış", dedim.
Kaşlarını çalarak bana uzun uzun baktı.
"Neresi yanlış? ", dedi.
"Dile döküyorsun ama anlamamı istemiyorsun, Eslem. Yanlış olan yer burası", dedim.
"Söyleyecek misin? ", dedim.
Yeşillerini bir an benden kaçırdı ama gerisin geri gözleri ait olduğu yere geri döndü.
"Anlamanızı istemiyorsam söyleyemem demektir. Tıpkı sizin de bana dediğiniz gibi", dedi.
Yarım ağız gülümseyerek Eslem'e baktım. Ardından elimi kaldırdım ve önüne gelen saçları kulağının arkasına sıkıştırdım.
Nefesi nefesimle karışıyordu. Dilerim bu an hiç bitmesin. Eslem'e ayık kafa ile en yakın ve normalden fazla temas ettiğim ilk andı.
Eslem'in yeşilleri ilk saçlarıma sonra da yüzüme en son olarak da boynum da durdu. Kaşlarını çattı. Ne olmuştu da böyle bir tepki göstermişti. Ne görmüştü. Boynum da bildiğim kadarıyla hiç bir şey yoktu.
Yutkundu. Kaşları hala aynı şeklini koruyordu. Sol elini gögsümden çekti. Elini çekmesiyle sağ tarafım boşluğa düşmüş gibi oldu. Ellerinin bana verdiği enerji çok fazlaydı. Hissiyatı çok farklıydı. Ve elini çekince boşluğa düşmüştüm.
Sağ elini yavaş bir şekilde boynuma götürdü. Eli boynuma gidene kadar her karışımda gezdi. Elini bedenimden ayırmadan boynuma götürdü. Adem elmamın yanından boynumun sol tarafın da parmak uçları ile baslı yaptı ve "Morluk", dedi. Sesi kısıktı.
Şimdi anlıyordum. Dün akşam Eslem orayı ısırmıştı. Sarılma bahanesi ile. Morarmış olmalıydı. O kadar sert bir şekilde ısırmıştı ki diş izleri vardı dün. Bu gün de morarmış olmalıydı.
Parmaklarının baskısı yüzünden,
"Siktir", diyerek boğuk bir inleme bıraktım.
Bunu yapan Eslem olunca daha da delirdim. Birden onun sırtını yatak ile buluşturdum. Canımın hafif de acıması ve Eslem'in dokunuşu her şeyi yapabilecek gücü vermişti. Beklenmedik bir şekilde. O ısırığın varlığını bile unutmuştum. Ta ki Eslem o morluğa dokunana kadar.
Eslem ani hareketim yüzünden ağzından tiz bir haykırış bıraktı odaya. Uzun süredir sessizlik olan oda onun sesiyle dolmuştu.
"Sonucunun nereye varacağını bilmeden hareket ediyorsun, Lotus çiçeği", dedim. Sesim hala boğuktu.
Farkındaydım. Farkındaydı.
"Ne? ", dedi.
Neyini anlamamıştı. Sonucunu bilmediği işlere girmemesi gerektiğini söylemiştim.
"Sonucunun nereye varacağını bilmeden hareket ediyorsun", diyerek tekrar ettim.
Gözlerinde şaşkınlık vardı. Neyin şaşkınlığıydı. Boynum da gözünü morluk mu? Sebebi kendisi ama bilmiyordu. Bilmeyecekti de şimdilik.
"Yok. Ondan sonra bir şey daha dediniz", dedi.
Kaçlarımı çattım. Şimdi jeton düşüyordu. Lotus çiçeği demiştim Eslem'e. Bu şaşkınlığı o kelimeye yordum.
"Lotus çiçeği", dedim.
Sessizliğini korudu. Bir süre sonra dudaklarını araladı. Bu gün de söylemek isteyip de söyleyemediği ne de çok şey vardı.
"Söyle..."
"çabuk", dedim.
Yutkundu ve kısık bir şekilde konuştu.
"Lotus çiçekleri bataklıkta yetişmesine rağmen çok güzel bir çiçektir. Çevresinde ki o kadar kötü çamura rağmen", dedi.
"Tıpkı sen gibi", dedim.
Kaşları kalktı. Yeşilleri koyulaşmıştı.
'Kabul edemesem de bakışlarının anlamı çok büyük. Çünkü bu çok zor. Bakışların tek kelime etmeden bir hikaye anlatıyor...'
"Ben gibi mi? ", dedi.
Neyi kast ettiğimi neyi anlatmak istediğimi anlamamıştı belli ki.
"Evet sen gibi. Sen de yaşadığın kötü olaylara rağmen dik durmayı öğrendin. Tıpkı Lotus çiçeğinin o kötü çamura verdiği savaş gibi", dedim.
Derin bir nefes aldı.
"Eğer acılara göğüs germeseydim elenirdim. Savaşım bu yönde", dedi.
Etkileyiciydi.
"Biliyorum ve seni anlıyorum...", dedim ve derin bir nefes alarak devam ettim.
" savaşımız bu yönde... " diyerek cümlemi tamamladım.
"Kalksanız mı Hocam üzerinden", dedi.
"Yakalanmaktan mı korkuyorsun? ", dedim.
"Hayır. Ne alakası var Hocam. Sadece gereğinden fazla bu şekil de kaldık", dedi.
"Çok alakası varmış gibime geldi", dedim.
"Hem Hocam. Aşağıdan Ayşe teyze çağırdı. Önemli bişi olmuştur belki de", dedi.
Tek kaşımı kaldırarak, "Önemli bir şey yok", dedim.
"Belki vardır", dedi.
"Olsaydı ilk önce Ayşe teyze nin değil benim haberim olurdu. Ve önemli bir şey yok", dedim.
"Peki. Kalkın bari üzerimden", dedi.
"Kalkmam için bir sebep söyle" dedim. Otoriter sesimle.
"Siz de bana kalkmamanız için bir sebep söyleyin", dedi.
"Benimle yarışa girme, Lotus çiçeği", dedim.
"Girmiyorum zaten", dedi.
"Kalkın"
"Konuşmamız gereken konular var", dedim.
"Hocam"
"Eslem"
"Kalkın"
"Dikkatini bana vermiyorsun,Eslem", dedim.
"Ne? Hayır! Veriyorum", dedi hiddetle.
"Verseydin şu an şu konuşmayı yapmıyor ve benim de seni tutmuyor olmam gerekirdi, Eslem", dedim.
"Söz veriyorum. Dikkatimi size vereceğim. Lütfen kalkın", dedi.
Uzun uzun baktım ve dikkatli bir şekilde kalktım. Ardından Eslem'i tuttum, yatakta oturmasına yardım ettim.
Eslem yatakta oturur pozisyona gelince ilk olarak boğazını temizledi. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
Ayağa kalktı ve komidinin üzerinde olan tepsiyi aldı ve odadan çıkmak için kapıya doğru gitti.
"Eslem", dedim. Onu durdurmak için.
ESLEM'DEN DEVAM
Karan Hoca'nın bana seslenmesi ile dikildim kaldım. Bir an için kalp atışlarım hızlanmıştı. Ne diyeceğini kestiremiyodum.
Yavaş bir şekilde arkamı döndüm ve "Efendim", dedim. A deta fısıldamıştım. Ben bile kendi sesimi zor duymuş kendi Karan Hoca'nın beni duyduğunu sanmıyordum.
Yeşilleri bir an bile olsun benden ayrılmıyordu.
Hafifçe yutkundum.
"Gelir misin buraya? ", diye sordu. Sesi çok yumuşak çıkıyordu. Bunu beklemiyordum. Hem de hiç.
Başka ne yapabilirdim ki yanına gitmekten başka?
Derin bir nefes aldım ve biraz önce komidinin üzerinden aldığım tepsiyi geri komidinin üzerine koydum.
Yatağa oturup oturmama arasın da kaldım ama Karan Hoca'nın, "Otur", demesiyle bu ikilem yerini oturmam gerektiği düşüncesine bıraktı.
Yavaş bir şekilde yatağa oturdum.
Karan Hocaya bakmıyordum. Ellerimi kucağım da birleştirdim. Tırnaklarımla oyalanıyordum.
Karan Hoca'nın derin bir nefes aldığını duydum.
"Eslem bara neden gittiniz? ", dedi.
Biraz önce sesinin yumuşak olması ve şimdi bu soruyu sorması beni bozguna uğratmıştı. Hazırlıksız yakalanmıştım. Kendimi aklaya bileceğim inandırıcı bir yalanım da yoktu. Köşeye sıkışmıştım resmen.
"Sadece eğlenmek içindi", dedim. Ucu açık bir cevap vererek. Haklıydım. Eğlenmek ve kafa dağıtmak için gitmiştim. Ama sanırım kafamı biraz sonra Karan Hoca dağıtacak.
"Eğlenmek için, öyle mi? ", dedi.
Hiç bir şekilde gözlerimi Karan Hoca'ya değdirmiyordum. Ama bu durum onun için geçerli değildi. Gözleri an ve an üzerindeydi.
Benim gözlerim ise kucağım da duran ellerimdeydi.
Yutkundum ve konuşmaya başladım.
"Evet", dedim. Kısa ve öz bir cevaptı.
"Ya başına bir şey gelseydi? Ya da geldiğini varsay ve kimse sana ulaşmasaydı ne olurdu? Hiç düşündünüz mü bunu?", dedi.
Gerçekler yüzüme bir tokar gibi çarpıyordu. Sesinde neyden kaynaklandığını bilmediğim bir tını vardı.
Bu uyarıyı ne için yaptığını da bilmiyordum. Kafam çok karışık. Hiç bir şeyi hatırlamıyordum zaten. En azından az da olsa ayık olsaydım ne olduğunu ve bu uyarıyı ne için yaptığını da anlardım.
Belki de bu uyarıyı yapma sebebini gerçekten öğrenmek istemiyordum. Çünkü kendimden nefret ederdim o zaman. Ve bu da kendine olan nefretimi katlardı.
Ya da başıma her ne geldiyse ya da geldiyse bana ağır geleceğinden öğrenmek istemiyordum. Ayık olmamam bana bir avantaj da olabilirdi. Ama bilmiyordum ne yönde olduğunu. Kestiremiyordum.
"Bilmiyorum", dedim. Bu sefer sesim kısık çıkmıştı.
"Yani bilmiyorum, olmadı ama. Olmadı dimi? Olmadı? ", diyerek devam ettim.
Karan Hoca'ya ne kadar da bakmak istemesem de bu sefer öyle olmadı. Bu uyarının bir sebebi vardı. Bir tarafım sebebini öğrenmek istese de bir tarafım öğrenmek istemiyordu.
Karan Hoca'nın gözlerine umut ve beklenti ile bakmaya başladım. Yeşillerim a deta ona yalvarıyordu.
Karan Hoca derin bir nefes verdi. Gözlerini kapattı açtı. Ama normal değildi. Sonra da yeşilleri ben hariç odanın duvarların da gezindi.
Bir şey vardı ama söyleyemiyordu. Dile dökemiyorum. Belliydi. Gerçekler canımı yakıyordu.
Boğazını temizledi ve "Eslem, bak güzel kızım. Başına bir şey gelmedi ama gele bilirdi. Ben gelmesinden korkuyorum. Gerçekten başına bir şey gelseydi Annene ne söyleyecektin? Nasıl açıklayacaktın? Bara gitmen ve başına bir şey gelmesi tek senin değil seni sevenlerin de canını yakacaktı. Ve gerçekten senin gözünde bir yerlerdeysem ve benim sözümü dinleyecek sen ki dinlemeni isterdim. Bir daha bara gitmeni istemezdim. Bu olayların bu konuşmanın bir daha tekrarlanması hiç hoş olmaz. Ve başına bir şey gelirse ve yetişemezsem bu da benim için kötü olur. Senin asla kötülüğünü istemem. Bu konuşmanın bir daha tekrarlanmasını istemiyorum, Eslem", dedi.
Sesi duvarlara çarpıp bana ulaşıyordu. Gerçekler ve gerçekler. Haklıydı, ya başıma bir şey gelseydi. Ve kimsenin imdadıma yetişemediğini düşündüğümde çok kötü olurdu. Çok haklıydı anneme bu durumu açıklayamazdım. Haklıydı başıma bir şey gelseydi annem hem beni hem de arkadaşlarımı suçlayacaktı. Haklıydı benim için üzülürlerdi. Ve yine haklıydı, tek benim canım yanmayacaktı.
Titrek bir nefes alıp verdim. Haklılığı üzerimde çok fazla etki bırakmıştı. Bu konuşmanın tekrarlanmasını istemiyordu. Benim yüzden vicdan azabı çekmek istemiyordu. Kim olsa istemezdi. Haklılığı bir kez daha mağlubiyetimi bana göstermişti.
Kafamı yine eski haline getirdim. Yine tırnaklarıma bakmaya başladım.
"Özür dilerim. Ben böyle bir konuşma yapmak istemezdim. Özür dilerim benim yüzümden vicdan azabı çekmenizi istemezdim. Özür dilerim ben böyle olacağını bilmiyordum. Özür dilerim ben... ", dedim ve kaldım.
Tekrar derin bir nefes alıp verdim.
" ben bütün olanlardan özür dilerim. Gerçekten böyle olmasını istemezdim. Özür dilerim. Özür dile-", cümlemi tamamlamama kalmadan Karan Hoca beni kendi gögsüne çekti. Gözlerimin dolduğunu bile yeni fark ediyordum.
Bana sarılıyordu.
Bana değer veriyordu.
Bana sevildiğimi hissettiriyordu.
Bana gerçekten yaşadığımı hatırlatıyordu.
Bana gerçekten de yaşamanın nasıl bir his olduğunu yeniden gösteriyordu.
Bana mutluluğu yeniden tattırıyordu.
Bana solan umutlarımı yeşertmeye öğretiyordu.
Bana yine ve yeniden sevginin ve değer verilmenin nası bir şey olduğunu gösteriyordu.
"Özür dileme. Özür dilenecek bir şey yapmadın. Bunu ikimiz de biliyoruz. Biliyoruz ve anlıyoruz. Özür dileme. Hele ki bana. Sana sadece doğruları öğretiyorum. Sana sadece bara gitmeyle kafanın dağılmayacağını anlatmaya çalışıyorum. Sana sadece böyle eğlence olmadığını öğretmeye çalışıyorum. Ve dediğin gibi yap ve bir daha böyle bir şey yapma. Bu sefer yetişemeye bilir kimse. Ve bunun olması demek beni dinlemediğini, benim sözlerimin senin için bir değeri olmadığını, benim senin gözünde sözümün geçmediğini göstermekten ve bana acı çektirmekten başka bir şey yapmaz. Bunu bil ve bir daha yapma", dedi.
Çenesi kafamın tepesindeydi. Nefesi saçlarımı okşuyordu. Ve bir kere daha haklıydı. Hem de çok haklıydı.
Dolan gözlerimi durdurmaya çalışıyordum. Ama boşunaydı. İlk önce sol gözümden ardından sağ gözümden bir kaç damla yaş süzüldü. Biraz önce o kadar iyiydim ki şimdi ise bir hiçdim neredeyse.
Niye bu kadar ani bir durum ve duygu değişimi yaşıyordum.
Biraz önce Karan Hoca'nın gözlerinin içine düşecek iken şimdi gögsünde ağlıyordum. Haklı ya da haksız tek ağlaya bildiğim, bana kısa sürede de olsa kol kanat geren, bana değer veren, benden sevgisini esirgemeyen, bana tekrar yaşadığımı öğreten, ne olursa olsun yanımdan ayrılmayan bir Karan Hoca'nın gögsüydü bu.
Haklı olması ya da her zaman haklı çıkması ayrı bir meseleydi.Karan Hoca hayatıma girene kadar bu kadar üst üste haklı çıkan bir Allah'ın kulu yoktu. Daha doğrusu haklı çıkılacak konularda bana karışan ve uyaran daha sonrasında ise gögsünde beni sakinleştire bilecek kimse yoktu.
Gözlerimden bir kaç damla yaş daha düştü. Titrek bir nefes verdim. Ağladığımı belli etmek istemesem de bu titrek nefesimden sonra fark etmemesi bir mucize olurdu.
Derin bir nefes verdiğini duydum. Gögsü inip kalkıyordu. Kalp atışlarını az da olsa duyuyordum.
"Sakın ağlama. Ağlamanı istemem. Göz yaşının düştüğü yeri yeşertmek çok zaman alıyor, Lotus çiçeği. Bunu yapma", dedi.
Niye benim göz yaşımın düştüğü yeri yeşertmek için uğraşıyordu? Neden bu kadar değer veriyordu? Neden bu kadar beni sahipleniyordu? Başka bir öğretmen ya da bir insan bu kadar benim için uğraşır mıydı ki? Neden bana bir lakap takmıştı? Hem de anlamı ve simgelediği şeyin güzel olan bir çiçeğin adını.
Babam bile beni bu kadar sevip, değer vermezken neden o yapıyoru? Babam ile Karan Hoca'yı kıyaslamak büyük bir aptallık olurdu zaten. Babam, Karan Hoca'nın tırnağı olamazdı. İğrenç adam.
Karan Hoca'nın eli saçlarım da gezmeye başladı.
Saçlarımı sevmeye başladı. Dokunuşları çok narindi. Bunun sebebi neydi? Akıl sır erdiremiyordum.
Çok garip hissediyorum. Nedenini ben de bilmiyordum. Bu duygu bana çok tanıdık gelirken bi o kadar da yabancı geliyordu. Anlamlandıramıyordum.
Burnumu bir kez çektim. Gözlerim hala doluydu ama ağlamak istesem bile ağlamayacaktım. Bunu yapmayacaktım. Ne olursa olsun ağlamak istemiyordum. Ama içim de yanıyordu. Sönmüyordu.
Karan Hoca'nın bir eli hala saçlarım da iken bir eli omzumdan sırtıma indi.
Konuşmuyordu,konuşmuyordum.
Sadece Karan Hoca'nın kalp atışlarına odaklanmıştım. Şu an ne bir soru sorma ne de bir soru çevaplamak istiyordum. Susmak en iyi seçenekti.
Bir an bir şey diyeceğini fark ettim. Gögüs kafesi ani bir şekilde inip kalktı. Söyleyeceği şeyi söylemedi. Ya vazgeçti ya da ona göre sırası değildi. Anlamadım.
Nefes alış verişleri düzenli idi. Kalp atışları da öyleydi.
"O yanınız da sizinle bara gelen çocuk kimdi?", dedi.
Kimden bahsettiğini anlamamıştım ama sonradan Mert aklıma geldi. Mert'ten bahsediyordu. İyi de ne işine yarayacaktı Mert'i bilmek. Onun için bir getirisi ya da götürüsü olacağını düşünmüyordum.
"Mert mi?", dedim.
"Ben bilmiyorum, sen biliyorsun", dedi. Daha fazla şey söyleyeceğini düşündüğümden konuşmadım.
"Mert? ", dedi, düşünceli bir sesle. Ve devam etti.
"Mert kim? Arkadaşın mı? ", dedi.
Neydi bu şimdi? Amacı neydi? Neyi öğrenmeye çalışıyordu?
"Mert, Naz'ın kuzeni", dedim. Ve evet kuzeniydi.
"Kaç yaşın da? ", diye çat diye sordu.
"Yirmi", dedim, tek seferde.
Saklayacağım ya da gizleyeceğim bir şey yoktu.
"Ne sıklıkla gidiyorsunuz? ", dedi.
İşte şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere.
"Yani 3 aya bir", dedim kısık bir sesle.
"E zaten annen de evde olmuyor o zamanlar da da, değil mi?", dedi.
Kahretsin bu gün fazlasıyla haklı çıkmasının bedelini Karan Hoca'nın kollarında ağzıma sıçmasıyla ödüyordum.
Bu söylediği cümleye ve sorduğu soruya cevap vermedim. Sessizlik.
"Ah Eslem ah", dedi.
Sesinde kızgınlık ama hayır kızgınlık yoktu. Öfke ama hayır öfke de yoktu. Sesinde sitem ve kırgınlık hakimdi daha çok.
Derin ve titrek bir nefes daha aldım. Hiç beklemediğim bir sessizlik oldu.
"Nedir bu titrek nefeslerinin sebebi? ", dedi.
Nasıl açıklanır bilmiyordum. Nasıl söylenirdi bilmiyordum. Anlatabilir miydim bilmiyorum. Boğazıma oturan o koca yumruyu kaldıra bilirmiyim bilmiyorum.
Beni dinler miydi? Elbette dinlerdi.
Benden bıkar mıydı? O da gider miydi? Nasıl bir ihanet ya da bir terk ediliş bekliyordu beni? Ya da neyi bekliyorduk? Zamanımız varmıydı? Söyleye bilirmiydim?
Beni yargılar mıydı? Benden nefret eder miydi? Bana kötü gözle bakar mıydı? Beni kötü biri olarak bilir miydi? Alışa bilir miydi buna? Başara bilir miydik biz? Biz olur muyduk mesela? Biz diye bir şey var mıydı?
Kafam da bir çok soru dönüyordu ama ben yine ve yeniden söylemeyecektim, söyleyemeyecektim. Hep bir ağırlığı olacaktı üzerimde. Hep bir pişmanlık, hep bir korkaklık, hep bir kaybediş, hep bir bırakılış ve en sonun da normale dönüş olacaktı hep olduğu gibi. Başka bir şey olacağı yoktu.
"Ben sadece olanları düşünüyordum...", dedim ve duraksadım, " biraz da annemi özledim galiba", dedim. Yalandı hepsi yalandı.
"Biraz da kafam ağrıyor", dedim.
İnanıp inanmadığını bilmiyordum. Şu an bu çok da umrumdaydı sanki. Hiç bir zaman sanırım tam olarak içimde yaşadıklarımı bilmeyecekti. Nerden bilecekti? Biz o kadar yakın olamazdık. Pardon Karan Hoca ve ben.
Hiç bir şey söylemedi. Söylemesini beklerdim. Ya da olanları, konuşmalarımızı sindirmemi bekliyordu. Bilmiyordum.
"Saat kaç", dedim. Ben uyumaya geldiğim de 10.30 gibi bir şeydi. Tam hatırlamıyordum. Sadece şu an farkına vardığım ağrılarım, uykum ve biraz da karnımın aç olmasıydı.
"Saat on iki kırk dört", dedi. Ve durdu. Devam etmek istediğini açıkca anlaya biliyordum. Ama ne diyeceğini kestiremiyordum.
"Ve sana senin hissettiklerini bana anlatamayacağın ortamı sana veremediğim için ve sana yeterince destek çıkamadığım için özür dilerim, Eslem", dedi.
İşte şimdi başlıyorduk. Asıl şimdi idi zurnanın zırt dediği yer. Ben bu lafın altın da ezilmiştim resmen. Ne söyleyeceğimi ne yapacağımı bilmiyordum. Bir şey söylesem yanlış olur da kalbini kırarım ve ona haksızlık yapacağımdan korkuyordum.
Gerçi kalbi kırılmıştı söylemediğim için. Ama söylemek değildi benim için konu. Asıl konu ben ona ne düşündüğümü anlattığım da bana acıyarak, çok dertli, sürekli zırlayan, ufacık şeyi bile büyüten, sabrı bilmeyen, şükürsüz ya da ne biliyim böyle şeyler gelebilirdi. Ben bundan korkuyordum.
Tek babası tarafından terk edilen ben mişim gibi bir hale büründüğümü düşünürdü. Aslın da öyle değildi. Hem de hiç değildi. Onun da annesi yoktu ama belli etmiyordu. Biliyorum içinin acıdığını. Ama bir şey demiyordu. Biliyordum ki acı gittiği zaman yerini nefret ve kine bırakırdı. Ama Karan Hoca'da ne kin ne de nefret görüyordum. Acısı geçmişti ya da kabuk bağlamıştı. Ama o raddeyi aştığını biliyordum. Ama nefret ya da kin yoktu. Ya da bunu bana, bize, çevresindekilere fark ettirmiyordu. Zekiydi hem de fazlasıyla. Kafasının içinde kırk tilki dönüyordu ama ne olduğunu bilmiyordum. Belki de hiç bir zaman öğrenmeyecektim. Çünkü korkuyordum.
Etrafıma sarılan kollarının gevşediğini fark ediyordum. Neyse bu şimdi? Bana karşı bir cephe mi alıyordu yoksa aklınca beni mi sınıyordu. Bi bu eksikti zaten.
O beni bırakmadan benim ondan ayrılmam lazım dı. Aksi takdirde çıkılmaz bir tartışmaya gireceğimiz bariz bir şekilde ortadaydı.
Burnumu çektim ve kendimi toparlayarak Karan Hoca'dan ayrıldım.
Hocam dememe kalmadan, "Ayşe teyze bekliyor", dedi ve ada çayının olduğu tepsiyi aldı ve kapıya doğru yürüdü. Ben de haliyle onu takip etmek zorun da kaldım.
Karan Hoca önce ben arkada merdivenlerden inmeye başladık. Yavaş ve sağlam adımlarla iniyordu Karan Hoca, merdivenleri. Adamın sırtını izlemekten başka işim yoktu şu an için.
Ayrıca benim telefonum neredeydi? Çantamı bulursam telefonumu da bulacağımı umuyordum. Kafam da çantamı ve telefonumu Karan Hoca'ya sormak gibi bir düşünce yoktu. Aşağıya inince Ayşe teyze ye sorarım. En azından Karan Hoca'nın nereye koyduğunu az çok biliyordur diye tahmin ediyorum.
Yine yavaş ve sağlam adımlar ile mutfağa gittik. İlk önce mutfağa Karan Hoca ardından ben girdim. Ayşe teyze ise ocağın üzerinde gri tencerenin için de her ne varsa onu karıştırıp kapağını kapattı. Kaşığı da tencerenin sapı ile kapağını arasın da bir yere koydu. Klasik anne hareketlerinden biriydi.
Acaba Ayşe teyzenin oğlu ya da kızı var mıydı? Merak etmiştim. Kocası neredeydi? Hiç evlenmemişte olabilirdi.
Eğer anne olduysa bence çok güzel bir anne olduğunu düşünüyordum. Beni bile hiç tanımadan kızım diye hitap etmesi güzel bir anne olabileceğinin bir göstergesiydi.
Bizim mutfağa girmemiz ile Karan Hoca'nın tepsiyi tezgaha koymasıyla, Ayşe teyze bana döndü ve "İyi uyudun mu? Dinlene bildin mi bari? ", dedi, sevecen bir tavırla. Ah tonton Ayşe teyzem benim.
"Dinlendim, Ayşe teyze", dedim, gülümseyerek.
Güzel dinlenmiştim ama sonrası pek de iyi olmamıştı. Aman neyse ne. Konuşurum bir şekil de gönlünü alırım. Olur biter. Umarım...
Zaten Karan Hoca'nın pek de küs kalacağını sanmıyordum. Ya da ben küs olduğunu düşünüyordum. Sanırım kalbi kırıldı ve o o anlık bir şey yaptı ve sonrası yoktu ona göre. Bilmiyordum.
Belki de az sonra benle konuşacaktı. Umarım öyle olurdu.
Karan Hoca, tezgaha koyduğu tepsiyi toparlamıştı ve biraz önce içinde ada çayı olan bardağı yıkadı ve diğer bardakların yanına koydu. İçinde su olan bardağı da yıkadı ve diğer bardakların yanına koydu. Tepsiyi de yıkayıp diper tepsilerin yanına koydu.
Ellerini tezgahın yanın da ki üzerinde mavi çiçekleri olan beyaz havluyla kuruladı. Bize dönenerek daha çok Ayşe teyzeye doğru "Ben çalışma odamdayım bir şey olursa seslenirsin Ayşe teyze", dedi. Seslenirsin. Seslenirsiniz değil seslenirsin. Peki öyle olsun. Alışmıştım ne de olsa yanlızlığa, görmemezlikten gelinmeye.
Bu da gelip geçer umarım demek isterdim ki biraz önce bir anlık bir şey yapmıştı demiştim ya işte o cümlelerin ardına Karan Hoca'nın 'seslenirsin Ayşe teyze'demesi beni bozguna uğratmıştı. Böyle olacağını bilseydim biraz önce Karan Hoca'nın gögsünde ağlamamak için ve beni gögsüne çekmesine izin vermezdim.
Kusura bakmasın ama bakacaksa da baksın umrum da değil. Beni önce sarıp sarmalayıp sonrasın da ise görmezden gelmesini bende görmezden gelemem yani. O kadar da kör değildim. Beni önce değerli hissettirecek, sevildiğine inandıracak, birilerinin bana değer verebileceğini gösterecek ve sonrasında da beni görmezden gelecek oldu canım. O kadar da kafayı yemedim daha.
Kendime gelmemi ve bu düşüncelerden çıkmamaı sağlayan, Ayşe teyzenin "Eslem kızım beni duydun mu? ", demesiyle olmuştu.
Boşlukta olan gözlerim, kapıdan çıkan Karan Hoca'ya kaydı direkt olarak.
İçimde akıl almaz ve gereksiz bir sinir ve öfke olmuştu bir anda.
"Neye bu kadar sinirlisin, Eslem kızım? Bir şey mi oldu", diyen Ayşe teyzeye çevirdim bakışlarımı.
Kaşlarımı çattığımı daha yeni fark ediyordum. Kahretsin çok mu belli etmiştim sinirimi.
Derin nefes alarak ve kaşlarımı normale döndürerek "Yok bir şey, Ayşe teyze. Ne olabilir ki? ", dedim.
Ayşe teyzenin konuşmasına fırsat vermeden devam ettim. "Ayşe teyze belki sen biliyorsundur. Benim çantam nerede?", dedim.
Ayşe teyze ilk anlamaz bir şekilde bana baktı ve sonrasında da ise "Kapının orada ki dolapta ceketinin yanın da asılı olması gerekiyor", dedi. Böyle dediğine göre Ayşe teyze benim ne ceketime ne de çantama dokunmuştu. Ayşe teyze dokunmadıysa, e zaten benim de dokunamayacağıma göre Karan Hoca asmıştı.
"Ben bir telefonuma bakayım, Ayşe teyze o zaman", dedim gülümseyerek ve mutfaktan çıktım. Kapının orada ki dolabın yanın ağıttır ve dolabı açtım.
İlk gri bir ceket ardından Karan Hoca'nın siyah montu ondan sonra da benim deri ceketim gözüme çarptı. Benim ceketimin yanın da da çantam vardı. Hızlıca çantamı aldım.
Çantamı açtım ama telefonum yoktu. Nerede bu telefon diye mırıldandım sesli bir şekilde. Ama yoktu.
Karan Hoca'nın odasın da olsa görürdüm. Mutfakta olsa Ayşe teyze bana biraz önce verirdi zaten. Karan Hoca'nın çalışma odası desem o oda nerede olduğunu bilmiyordum ve ben hiç o odaya bile girmemiştim. Salon da olsa sabah pansuman yaparken görürdüm.
Yok işte yok. Çantamın fermuarını hızlı bir şekilde çektim ve arkama döndüm.
Benim arkama dönmem ile sert bir bedene çarpmam bir oldu.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. Bu evde odunsu ve ormansı parfüm kullanan bir tek kişi vardı o da Karan Hoca.
Burnumu çektim ve gözlerimi açtım. Göz göze gelmek istemesem de kafamı kaldırdım ve yeşillerimi yeşilleriyle buluşturdum.
Biraz önceye nazaran yeşillerin de sinir,öfke ya da kırgınlık yoktu, fakat düz duvara bakar gibi bakıyordu bana.
Ay götüm.
Sanki bir taraflarını taşlamışız gibi tirip atıyor. Halbu ki tirip atacağı ya da bana duvara bakar gibi bakacağı hiç bir şey yapmamıştım. Tabi kendi içinde ona söylemediğim için bu tirip bana atmayı hak görüyor olabilirdi.
"Özür dilerim görmemişim", dedim, düz bir sesle.
Görmemişim.
"Aradığın şey galiba bu", dedi, elinde bana ait olan telefon vardı. Telefonu kenarından tutmuş öylece eli havadaydı. Ne bana uzatıyor ne de geri çekiyordu.
Telefonum ile kısa bir bakışma yaşadım ve gerisin geri Karan Hoca'ya çevirdim yeşillerimi.
"Evet bu", dedim.
Tabi ki telefonum sizde ne arıyor diye sormayacak ve şaşırmam gereken bu olayı yapacaklarım adlı klasöre kaldırdım. Başka bir zaman şaşırırım artık. Tabi ki görürsem.
Elimi telefonuma doğru uzattım ve Karan Hoca hiç itiraz etmeden telefonumu avcumun içine bıraktı.
Ama başka bir şey dikkatimi çekmişti. Ellinin tersinde hafif yaralar vardı. Daha doğrusu yüzükler. Elleri neden yüzülmüştü ki.
Düz duvara yumruk atmayacağına göre başka bir açıklaması olmalıydı.
E zaten bana söylemeyeceğine göre. Söylemeyeceğini biliyordum tabi ki ama içim de bir an için cız etmişti. Ne kadar sinirli olursam olayım dayanamıyordum.
"Hocam ellerinize ne oldu? ", dedim, yumuşak, düşünceli ve bi o kadar da çekingen bir sesle.
"Önemli bir şey yok", dedi. Düz bir sesle.
Şaşırdık mı?
Hayır?
Beklemediğim bir şey değildi zaten. Ama gerçeği öğrenmek istiyordum da.
◦◦,'°.✽✦✽.◦.✽✦✽.°',◦◦
Merbahaaaaa. Bir bölümün daha sonuna geldik. Özür dilerim öncelikle. Bölüm neredeyse 2 ay kadar gecikti biliyorum. Bana da hak verin. Bazı aksaklıklar oldu hayatım da bir de kolumu kırdığım için bölümü yazamadım. Alçıdaydı malum. Bir de o yüzden bir hafta geç kaldı. Normalde yıl başın da atacaktım. Tabi ki o zaman da hastaydım. Olmadı yani kısacası. Umarım bir daha böyle olaylar tekrarlanmaz.
Bölüm nasıldı?
Okurken keyif aldınız mı?
Fikirlerinizi yorumlar da belirtin lütfen.
Oy ve yorum yapmayı unutmayın. Başka bir bölüm de görüşmek üzere. Kendinize cici bakın. Seviliyorsunuz...
