Aras Demir
Gözlerimi araladığımda odanın içini sabah güneşi doldurmuştu. Boğazım hâlâ hafif yanıyordu ama ateşim tamamen geçmişti. Derin bir nefes aldım. “Sonunda...”
Başımı sağa sola çevirdim. Dün geceden beri sadece iki kez öksürmüştüm. Bu bile büyük gelişmeydi. Yatağın kenarında duran telefonumu elime aldım. Saat 09.18’di, bildirim yoktu. Ekrana birkaç saniye daha baktım. Sonra istemsizce Instagram'a girdim.
Parmağım hiç düşünmeden arama kısmına gitti. Kendi kendime güldüm. “Harbi salaksın oğlum.”
Daha beş dakika önce "Bildirim yok." diye üzülmüş, şimdi ise kendi isteğimle Derin’in profiline giriyordum.
Profili açıldı. Engel hâlâ duruyordu. Burnumdan güldüm. “Günaydın kıvırcık kız.”
Telefonun ekranındaki gülümseyen fotoğrafına birkaç saniye daha baktım. “Muhtemelen hâlâ bana sövüyorsundur.” İstemsizce kahkaha attım. “Gerçi haklısın.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. “Kimliğimi söylemeden yazan benim sonuçta.” Başımı geriye yasladım. Tavana bakarken dudaklarımın kenarı yine kıvrıldı. “Kıvırcık kız...”
Bu lakap tam ona göreydi. Uzun, kabarık kıvırcık saçları, sürekli gülümsemesi… Ve durduk yere insana ana avrat sövebilmesi. Kendi kendime gülmeye başladım. “Garip kombinasyon vallahi.”
Tam o sırada telefonum titredi. Can arıyordu.
“Efendim?”
Can'ın sesi odanın içinde yankılanacak kadar yüksekti. “Ölmedin değil mi?”
“Maalesef.” dedim ince bir sesle.
“Tüh.”
“Üzüldün mü?”
“Biraz.”
Burnumdan güldüm. “Ne istiyorsun?”
“Voleybol.”
Kaşımı kaldırdım. “Daha yeni iyileştim.”
“O yüzden zaten.”
“Nesi o yüzden?”
“Isınma antrenmanı yapacağız.”
Yatağın kenarına oturdum. “Koşturmayacaksanız gelirim.”
Can kahkaha attı. “Koşturmayacağız.” Duraksadı ve fısıldadı. “Çok koşturacağız.”
“Seni döverim.” dedim gülerek.
“Yakalarsan.”
Telefonu yüzüme doğru biraz daha yaklaştırdım. “Kendine güvenin de maşallah.”
Can gururla cevap verdi. “Sen hastasın.”
“Eskisi kadar değil.”
“Olsun.”
“Bugün yine omzuna alırsam ağlama.”
Telefondan kısa bir sessizlik geldi. Sonra arka taraftan Mete'nin sesi duyuldu. “Ne oldu?”
“Aras yine tehdit ediyor!” İkisini de duyar duymaz kahkaha attım. Yunus'un sesi de karıştı. “Boş ver. Gelince konuşur.”
Can hemen bağırdı. “Evet! Bir saate spor salonunda ol.”
Telefon kapandı. Ekrana bakıp başımı iki yana salladım. “Bunlarla arkadaş olduğum güne...” Cümlemin devamı yine aynı yere bağlandı. Aklıma istemsizce kıvırcık kız geldi. Burnumdan güldüm. “Ulan...”
Dolaba doğru yürürken kendi kendime söylendim. “İki gündür tanıdığım kıvırcık kız bile bunlardan daha az yoruyor beni.” Gülümsedim. “Gerçi o da ayrı manyak...”
Dolabı açıp siyah eşofmanımı çıkardım. Ardından beyaz tişörtümü başımdan geçirdim. Aynanın karşısına geçip saçlarımı elimle geriye attım. İki saniye sonra yine alnıma düştüler. “Tamam...” diye homurdandım. “Siz kazandınız.”
Parmaklarımla tekrar düzeltmeye çalıştım. Yine düştüler. “Ne inatçı saçmış arkadaş.” Anahtarımı ve telefonumu cebime attım. Odanın kapısını kilitleyip merdivenlerden aşağı indim. Dışarı çıkar çıkmaz yüzüme sıcak yaz rüzgârı vurdu. “Mis gibi hava...”
Derin bir nefes aldım. Bir haftadır ilk defa gerçekten iyi hissediyordum. Telefonumu elime aldım ve ekranına uzun uzun baktım. Telefonu cebime attım. “Bugün kıvırcık kıza bakmak yok.” İki adım yürüdüktennsonra tekrar çıkardım.
“Bir fotoğrafına bakıp kapatacağım.”
Profili açıldı. Engel hâlâ duruyordu. “Senin haberin yok ama sabah rutinim oldun.” Tam yeni bir fotoğrafına basacakken omzuma sert bir el indi.
“YAKALADIM!”
Olduğum yerde hafifçe sıçradım. “Lan!”
Telefon neredeyse elimden düşecekti. Arkamı döndüm. Can, yanında Mete ve Yunus sırıtıyordu. Can gözlerini kıstı. “Kime bakıyoruz bakalım?”
Telefonu refleksle cebime attım. “Kimseye.”
“Hı hı.”
Mete kollarını bağladı. “Kimseye bakan adam telefonu görünce niye saklıyor?”
“Alışkanlık.”
Yunus gülmeye başladı. “Aras yalan söylemeyi hiç beceremiyor.”
Can burnunu havaya kaldırdı. “Ben koku alıyorum.”
“Ne kokusu?”
“Aşk kokusu.”
“Defol.”
Can iki büklüm gülmeye başladı. “Tam isabet ettim!”
Başımı iki yana salladım. “Harbiden boş adamsın.”
Can omzuma kolunu attı. “Hadi kıvırcık gelini bırak da voleybola odaklan.”
Bir anda durdum. Can'ın kolunu omzumdan indirdim. “Bir daha ona gelin dersen...”
Can'ın sırıtışı yavaş yavaş silindi. “...ne olacak?”
Sadece gülümsedim. “Omzun yine ağrır.”
Can anında iki adım geri çekildi. “Şakaydı lan!”
Mete kahkahaya boğuldu. “Travma konuştu.”
Yunus da gülerek başını salladı. “Geçen sefer omzuna alıp yatağa bırakmasını unutamıyor.”
Can omzunu ovuşturdu. “İnsan unutamaz kardeşim.”
İstemsizce kahkaha attım. “Hak etmiştin.”
Can dramatik şekilde gökyüzüne baktı. “Arkadaş dediğin biraz merhametli olur.”
“Elimde yok.”
“Hastalıkla birlikte vicdanın da gitmiş.”
“Olabilir.”
Dördümüz kahkahalar eşliğinde spor salonuna doğru yürümeye başladık. İçimde tuhaf bir enerji vardı. Belki iyileştiğim içindi. Belki de aklımın bir köşesinde sürekli gülümseyen kıvırcık bir kız olduğu içindi.
Spor salonunun kapısından içeri girer girmez o tanıdık koku burnuma doldu. İçim istemsizce kıpırdadı.
“Özlemişim.”
Can sırıttı. “Belli oluyor.”
Toplardan birini kaptığı gibi bana fırlattı. Hiç düşünmeden tek elimle yakaladım. “Elin hâlâ çalışıyor.”
“Seninkini de çalıştırırım istersen.”
Can güldü. “Yine tehdit ediyor.”
Topu elimde birkaç kez sektirdim. Parmak uçlarım sanki eski yerini bulmuş gibiydi. “İyi hissettiriyor.”
Mete fileyi düzeltirken bize döndü. “Tamam beyler. Üçe üç oynuyoruz.”
Kaşımı kaldırdım. “Nasıl üçe üç?”
“Karşı taraftan da çocuklar geliyor.”
Tam o sırada salonun diğer kapısından üç kişi daha içeri girdi. Hepsini tanıyordum. Okul takımındandılar. Emir topu kolunun altına sıkıştırıp sırıttı. “Hasta çocuk dönmüş.”
Burnumdan güldüm. “Özlediniz mi?”
“Biraz.”
Can hemen araya girdi. “Yalan söylüyor. Her gün 'Aras olsa bunları ezerdik.' diyordu.”
Emir gözlerini devirdi. “Kes lan.”
Salonun içinde kahkahalar yükseldi. Mete ellerini çırptı. “Hadi. Isınmayı geçtik.”
“Maç.” Can hemen yanıma geldi. “Aynı takım.”
Başımı salladım. “Olur.”
Takımlar birkaç saniye içinde belli oldu. Ben, Can ve Yunus. Karşıda ise Emir, Mete ve Berk vardı. Hakemlik işini de kenarda oturan antrenör üstlenmişti. Düdüğü ağzına götürdü. “Hazır mısınız?” Hepimiz başımızı salladık. “Başlayın!”
Can servis çizgisine geçti. Topu iki kez sektirdi. “Al bakalım.” Servis karşı sahaya sert şekilde gitti. Ralli başladı. Top bir o tarafa, bir bu tarafa gidiyordu. Henüz kimse risk almıyordu. “Aras!” Can'ın sesi yankılandı. Pas bana doğru yükseldi. Ben de koşup zıpladım ve sert bir smaç vurdum.
“Vur!” Top çizginin hemen içine düştü.
“Bir sıfır!” Can zıplayarak yanıma geldi. “İşte bu!” Avucunu uzattı ve beşlik çaktık.
Burnumdan güldüm. “Fena başlamadık.”
Emir topu yerden alırken bana baktı. “Hastaymış… Pek benzemiyor.”
Gülümsedim. “Ben de özlemişim.”
Sonraki servis daha sert geldi. Yunus güçlükle çıkardı. Top yeniden bana yükseldi. Bu kez smaç vuracak gibi yapıp son anda parmak pas bıraktım. Top file arkasına yumuşacık düştü. Emir olduğu yerden kaldı. “Lan!”
Can kahkahaya boğuldu. “Yemedi! Resmen kandırdı!”
Ben de istemsizce güldüm. “Eski numara.”
Mete başını iki yana salladı. “İnsan bir kere düşer buna.”
Emir söyleniyordu. “Ben niye her seferinde yiyorum?”
Can omzuna vurdu. “Çünkü safsın.”
“Hadi lan oradan!”
Salon yine kahkahalarla doldu. Antrenör düdüğü çaldı. “Devam!”
Top yeniden oyuna girdi. Bu kez herkesin yüzünde aynı ifade vardı. Artık gerçekten maç başlamıştı.
☾ ✦ ☽
Antrenör düdüğü çaldı. “Beş dakika mola!”
Hepimiz derin bir nefes verdik. Can formasının yakasını çekiştirerek homurdandı. “Off... Öldüm.”
Burnumdan güldüm. “İki sayı koşunca mı?”
“Sus.”
Su şişesini elime alıp birkaç yudum içtim. Tam yeniden sahaya dönecekken gözüm tribünlere kaydı. “Vay anasını...” Olduğum yerde kaldım. En arka sırada tek başına oturuyordu. Beyaz, bol bir tişört ve kot şort ile. Ayaklarını bir alt basamağa uzatmıştı. Telefonuyla oynuyor, arada sırada da sahaya bakıyordu. Kıvırcık kız, yani namı değer Derin.
“Burada ne işi var?” Kalbim istemsizce biraz hızlandı.
Can koluma dirseğiyle vurdu. “Nereye bakıyorsun?”
Başımı onun gösterdiği taraftan çekmeden cevap verdim. “Şey...”
Can bakışlarımı takip etti. Sonra dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kalktı. “Vay… Derin değil mi o?”
“Sesini alçalt.” dedim utanarak.
Can sırıtmaya başladı. “Git konuş.”
“Gitmem.”
“Gideceksin.”
“Gitmeyeceğim.”
Can omzumu itti. “Bahane bul.”
Tam o sırada öksürdüm. “Öh...”
Can gözlerini açtı. “Tamam! Bahane hazır.”
Kaşımı çattım. “Ne?”
“'Hocam biraz nefesleneyim.' de.”
İstemsizce güldüm. “Şerefsiz.”
Antrenöre döndüm. “Hocam...”
“Hı?”
“Biraz yoruldum. Beş dakika dinlenebilir miyim?”
Antrenör başını salladı. “Yeni hastalıktan çıktın. Kendini zorlama.”
“Tamam hocam.” Su şişemi alıp yavaş adımlarla tribünlere doğru yürüdüm. Yanına kadar geldim. Derin hâlâ telefonuna bakıyordu.vBen oturunca başını kaldırdı. Göz göze geldik.
Bana olan bakışlarını yumuşattı ve kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Sen...”
Gülümsedim. “Ben.”
“Hasta çocuk.”
Burnumdan güldüm. “Demek öyle tanıyorsun.”
“Biraz.” İkimiz de istemsizce güldük. Başımı tribünün arkasına yasladım.
“Maç izlemeyi mi seviyorsun?”
“Canım sıkıldı.” Omuz silkti. “Buraya geldim.”
“Tek başına mı?”
“Evet.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra bana dikkatlice baktı. “Senin saçların...”
Kaşımı kaldırdım. “Ne olmuş?”
“Ellemek istiyorum.”
Kahkaha attım. “Bu çok beklenmedik bir cümleydi.”
“Merak ettim.”
“Elle bakalım.”
Çekinerek elini uzattı. Parmakları kahverengi saçlarımın arasına girdi. İki saniye kadar bekledi. Sonra gözleri hafifçe büyüdü. “Yumuşacıkmış.”
Gülmeden duramadım. “Şimdi sıra bende.”
“Olur.”
Yavaşça elimi uzattım. Kıvırcık saçlarının arasına parmaklarımı dikkatlice daldırdım. İlk hissettiğim şey hacmiydi. “Vay anasını...”
İkimiz de güldük. “Ne?”
“Bayağı kabarıklarmış.”
“Eee?”
“Çok güzelmiş.”
Derin gözlerini hafifçe kaçırdı. “Teşekkür ederim.”
“Ciddi söylüyorum.” Saçlarından elimi çekerken istemsizce gülümsedim. “Kıvırcık kız lakabı tam olmuş.”
Derin bana şaşkın şaşkın baktı. “Ne dedin?”
Bir an durdum. “...Şey.”
“Az önce bana kıvırcık kız mı dedin?” Diye mırıldandı.
Kulaklarımın ısındığını hissettim. “Galiba ağzımdan kaçtı...”
Derin birkaç saniye bana baktı. Sonra dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. “Benim haberim olmadan lakap bile takmışsın.”
Kulaklarım daha da ısındı. “Şey...”
Derin kahkaha attı. “Fena değilmiş aslında.”
“Gerçekten mi?”
Başını salladı. “Evet.” Gülümseyerek saçlarını omzunun arkasına attı. “Kıvırcık kız... Sevdim.”
İstemsizce ben de gülümsedim. “Rahatladım.”
“Neden?”
“Şimdi bana küfredeceksin sandım.”
Derin burnundan güldü. “İlk tanıştığımız günkü kadar sinirli değilim.”
“Şükür.”
“Şımarma ama.”
“Tamam.”
İkimiz de yeniden güldük. Bir an bana dikkatlice baktı. Sonra yine elini uzattı. “Bir dakika.”
Kaşımı kaldırdım. “Ne oldu?”
“Bir daha bakacağım.”
“Saçıma mı?”
“Evet.”
Kahkaham tribünde yankılandı. “Buyur.”
Parmaklarını yine saçlarımın arasına geçirdi. Bu kez biraz daha rahat davranıyordu. Saçlarımı hafifçe karıştırdı. “Gerçekten çok garip.”
“Nesi garip?”
“Bu kadar yumuşak olmasını beklemiyordum.”
“Seninkiler de pamuk gibi.”
“Biliyorum!” Kendinden emin cevabı beni güldürdü.
“Alçakgönüllülük sıfır.” dedim kahkahayla.
“Gerçekleri söylüyorum.”
Başımı iki yana salladım. “İkna oldum.”
Elini yavaşça saçlarımdan çekti. Parmaklarının değdiği yer hâlâ sıcacık gibiydi. Birkaç saniye sessiz kaldık. Derin dizlerini kendine çekip bana döndü. “Bir şey soracağım.”
“Sor.”
Gözlerimin içine baktı. “Kız arkadaşın var mı?”
Soruyu duyunca bir an duraksadım. “Yok.”
“Hiç mi?”
Başımı iki yana salladım. “Hiç olmadı.”
Derin kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Ciddi misin?”
“Evet.” Gülümsedim. “Peki ya sen?”
Derin omuz silkti. “Yok.” Sonra hafifçe gözlerini kıstı. “Niye gülümsüyorsun?”
Burnumdan güldüm. “Bilmem...”
“Yalan.”
“Belki biraz.”
“Anlat.”
Başımı tribünün önündeki sahaya çevirdim. “İkimizin de sevgilisi olmamasına sevindim galiba.” Söyler söylemez ne dediğimi fark ettim. “...Şey.”
Derin bana bakakaldı. Ben ise içimdeki utancı yansıtarak “Ağzımdan yine kaçtı.” dedim.
Derin birkaç saniye boyunca bana baktı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı. Dudaklarını araladı. “Ben de aslında...”
Bekledim. “Neyi?”
Gözleri bir anlığına gözlerime takıldı. Kalbim istemsizce hızlandı. “Ben de...” diye tekrar etti. Sonra bir anda bakışlarını kaçırdı. “Boş ver.”
Kaşlarımı çattım. “Yok, söyle.”
Başını iki yana salladı. “Saçma.”
“Saçma olduğuna sen karar verme.”
Dudaklarının kenarında utangaç bir gülümseme belirdi. Parmaklarıyla tişörtünün ucunu oynuyordu. İlk defa bu kadar çekingen görünüyordu. “Gerçekten boş ver.”
Merakım iyice artmıştı. “Derin.”
“Hı?”
“Söyle artık.”
Derin derin bir nefes aldı. Sanki cesaret toplamaya çalışıyordu. “Ben de...” Bir an sustu. Gözleri yeniden bana geldi. Tam konuşacak gibiydi. Sonra yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. “Of ya...” Başını eğip kısa bir kahkaha attı. “Yok.” Ayağa kalktı. “Ben gideyim.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne?”
“Sonra konuşuruz.”
“Derin, dur.”
Omzunun üzerinden bana kısacık baktı. Gözlerinde hem utanç hem de belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Görüşürüz, hasta çocuk.”
Bunu söyledikten sonra arkasını döndü. Merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladı. Ben olduğum yerde öylece kaldım. “Derin!”
Dönmedi. Salonun kapısına ulaştığında bir an durdu. Sanki arkasına bakacakmış gibi… Ama vazgeçti, kapıyı açıp dışarı çıktı.
Tribünde tek başıma kalmıştım. Başımı iki yana salladım. “Tam söyleyecekti...” İçimde oluşan o heyecan, geldiği gibi yarım kalmıştı. Burnumdan derin bir nefes verdim. “Of be...”
Tam o sırada aşağıdan Can'ın sesi yükseldi. “ARAS!”
Başımı eğip sahaya baktım. Can ellerini iki yana açmış bana bağırıyordu. “Flört bitti mi? Maça dönüyor musun?”
İstemsizce güldüm. “Geliyorum!”
Ayağa kalkıp sahaya doğru yürürken kendi kendime mırıldandım. “Sevincim resmen kursağımda kaldı...”
☾ ✦ ☽
Yurda döndüğümde koridor her zamanki gibi sessizdi. Odamın kapısını açıp içeri girdim. “Off...”
Ayakkabılarımı çıkardım. Boynumu sağa sola çevirdim. Maçın yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü. Telefonumu masanın üzerine bıraktım. İlk iş banyoya girdim.
Sıcak su omuzlarıma değdiği anda istemsizce gözlerimi kapattım. “İşte bu...” Su, saçlarımın arasından süzülüp sırtımdan aşağı akıyordu.
Yaklaşık on beş dakika sonra musluğu kapattım. Belime havluyu doladım. Saçlarımı ikinci bir havluyla kurulaya kurulaya aynanın karşısına geçtim. Bir süre kendime baktım. Islak kahverengi saçlarım alnıma düşmüştü.
“Elini sürmesen bile yine aynı yere geliyorlar.” Burnumdan güldüm. Lavabonun yanındaki küçük makası elime aldım. “Biraz uzamış.”
Ön taraftan değil de, sadece enseme ve yanlara düşen uçlardan çok az kestim. “Tamam.” Makası yerine bırakırken bu kez kaşlarıma baktım. Sağ kaşımın dış kısmına uzun zamandır ince bir çizik atmayı düşünüyordum. “Bir denesem mi...”
Birkaç saniye aynaya baktım. Sonra küçük bir kaş jileti alıp dikkatlice sağ kaşımın dış kısmına ince bir çizgi açtım. İşim bitince yeniden aynaya döndüm. “...” Başımı sağa çevirdim,sonra biraz sola. İstemsizce güldüm.
“Fena olmamış.” Islak saçlarımı elimle geriye doğru ittirdim. Omuzlarım duşun sıcaklığından hafifçe kızarmıştı. Sırt kaslarım aynada belirginleşiyordu. Kollarımı yukarı kaldırıp havluyla saçlarımı kurularken omuzlarım ve kollarımdaki çizgiler daha da belirgin hâle geldi.
“Can görse yine abartır şimdi.” İstemsizce güldüm. “'Harbi öküz gibi olmuşsun.' der.”
Başımı iki yana salladım. Dolabı açıp siyah bir tişört çıkardım. Ardından gri eşofman altını giydim. Koluma saatimi taktım. Son kez aynaya baktım.
Islak saçlarım hafifçe alnıma düşmüş, kaşımdaki ince çizik yüzüme farklı bir hava katmıştı. “İdare eder.” Telefonumu cebime koydum. Tam odadan çıkacakken gözüm aynaya son kez takıldı. İstemsizce aklıma biri geldi.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Kıvırcık kız şimdi bunu görse...” Bir an durup kendi kendime güldüm. “Yok yok...” Başımı iki yana salladım. “Harbi kafayı yemeye başladım galiba.”
Derin Karaca
Karnımın gurultusuna daha fazla dayanamayınca yurttan çıkıp yemekhaneye indim. “İnşallah mercimek çorbası vardır...”
Kapıyı açar açmaz burnuma mis gibi çorba kokusu geldi. Yüzüm istemsizce aydınlandı. “Yaşasın!”
Tepsimi aldım. Görevli abla gülümseyerek tabağıma mercimek çorbasını koydu. Yanına bol limon sıktığım salatayı aldım. Tatlı kısmına gelince gözlerim parladı. “Sütlaç...”
Tepsiyi dikkatlice taşıyıp boş masalardan birine oturdum. Limonu salatanın üzerine sıktım. Tam çorbadan ilk kaşığı alacakken yemekhanenin kapısı yeniden açıldı. İstemsizce başımı kaldırdım.
Aras da yemekhaneye gelmişti. Bir an gözlerimi ondan alamadım. Saçları hâlâ ıslaktı. Sanki duş aldıktan sonra hiç uğraşmadan gelmiş gibiydi. Kahverengi saçlarının ucundan küçük damlalar düşüyor, alnına doğru birkaç tutam iniyordu.
Nedense… Böyle daha yakışıklı görünüyordu. “Ne alaka ya?” Başımı hemen önüme eğdim ve çorbamdan bir kaşık aldım. Olmadı. İstemsizce yine ona baktım. Bu kez elinde tepsiyle yemek sırasındaydı. Görevli bir şey söyleyince gülümsedi.
“Gülünce de...” Kendi kendime söylendiğimi fark edip gözlerimi kapattım. “Of.”
Ben ne düşünüyordum? Daha birkaç gündür tanıyordum. Hem de ilk konuşmamızın yarısı mesajlaşmaydı. Onu görünce istemsizce gülümsüyordum. Tam önümdeki sütlaca uzanırken bir gölge masama düştü. Başımı kaldırdım.
Aras elindeki tepsiyle bana bakıyordu. “Şey...” Başını hafifçe kaşıdı. “Buraya otursam sorun olur mu?”
İstemsizce gülümsedim. “Olmaz.”
“Emin misin?”
“Evet.” Karşımdaki sandalyeyi işaret ettim. “Otur.”
Aras da gülümseyip sandalyeyi çekti. “Sağ ol.”
Tepsisini masaya bıraktı. İlk dikkatimi çeken şey mercimek çorbası oldu. Sonra salata, en son da sütlaç.
Kaşımı kaldırdım. “Sen de mi sütlaç seviyorsun?”
Aras bana baktı. “Evet.” Sonra benim tepsime baktı. İkimizin tepsisinde de aynı yemekler vardı. İkimiz de aynı anda birbirimize baktık. Sonra aynı anda gülmeye başladık.
Aras başını iki yana salladı. “Galiba yemek zevkimiz de aynı.”
Ben de limonu salatanın üzerine biraz daha sıkarken gülümsedim. “Buna itiraz edemem.”
Aras kaşığını çorbasına daldırdı. “Demek sen de mercimekçisin.”
“Tabii.”
“Ezogelin değil?”
Başımı iki yana salladım. “Asla.”
“O kadar mı?”
“Mercimeğin yeri ayrı.”
Burnundan güldü. “İlk defa bu kadar ciddi konuştun.”
Kaşığı ona doğru uzattım. “Bu ciddi bir konu zaten.”
İkimiz de güldük. Birkaç dakika boyunca sessizce yemeğimizi yedik. Sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine garip bir şekilde huzurluydu. Gerçi onun olduğu her yer benim için huzurlu geliyor ama…
Aras salatasına hafif bir limon sıkarken bana baktı. “Bu kadar limon ekşi olmuyor mu?”
“Oluyor.”
“E niye sıkıyorsun?”
“Seviyorum.”
“İnsan mısın sen?”
Kahkaha attım. “Bence senin damak tadın bozuk.”
“Ben normalim.”
“Hayır.”
“Evet.”
İkimiz de çocuk gibi inatlaşınca gülmeye başladık. Bir lokma daha salata yedim. Aras çorbasından son kaşığı alırken bir anda yüzü ciddileşti. “Dur.”
Kaşımı kaldırdım. “N'oldu?”
Hiç cevap vermedi. Elini yavaşça peçeteliğe uzattı ve bir peçete aldı. Kalbim sebepsiz yere hızlandı. “N... Ne yapıyorsun?”
“Bir saniye.” Yavaşça bana doğru eğildi. Refleksle kıpırdamadan kaldım. Elindeki peçeteyi dudağımın kenarına usulca dokundurdu. Çok hafif bir hareketle sildi. Sonra geri çekildi.
“Tamam.”
Şaşkın şaşkın ona baktım. “Ne vardı?”
Peçeteyi gösterdi. “Salata sosu kalmış.”
Elim istemsizce dudağımın kenarına gitti. “...Aa.” Kulaklarımın yandığını hissedebiliyordum. “Ben fark etmedim.”
Aras omuz silkti. “Olabilir.”
Başımı önüme eğdim. “Niye utanıyorsun ki Derin?” diye söylendim içimden. Sonuçta sadece peçeteyle silmişti. Ama bedense o küçücük hareket bile kalbimin hızlanmasına yetmişti.
Cesaretimi toparlayıp yeniden başımı kaldırdım. “Teşekkür ederim.”
Aras gülümsedi. “Rica ederim.”
İkimiz de birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra aynı anda gözlerimizi kaçırdık. Bu sessizlik mesajlaşırken hiç olmuyordu. Orada sürekli atışıyorduk. Ama yüz yüze olunca ikimiz de durup dururken utanıyorduk.
Tam yeniden çorbama uzanacakken gözüm yüzüne takıldı. “Bir dakika...”
Aras kaşını hafifçe kaldırdı. “Hı?”
Dikkatlice yüzüne baktım. Sağ kaşının dış kısmında ince bir çizgi vardı. “Kaşın...” İstemsizce biraz daha yaklaştım.
“Ne olmuş?”
“Çizik var.”
Elini kaşına götürüp hafifçe dokundu. “Ha...”
“Yeni mi yaptın?”
Başını salladı. “Evet.”
“Bugün mü?”
“Duştan sonra.”
Birkaç saniye daha baktım. “Nedense...”
Aras merakla gülümsedi. “Nedense ne?”
Omuz silktim. “Yakışmış.”
Söyler söylemez ne dediğimi fark ettim. “Şey...” Gözlerimi hemen çorbama çevirdim. “Yani... Değişik durmuş.”
Aras'ın hafifçe güldüğünü duydum. “Bu iltifat mıydı?”
“Belki.”
“Biraz önce 'değişik' dedin.”
“Evet.”
“Şimdi de yakışmış dedin.”
Burnumdan güldüm. “İkisi aynı anda olamaz mı?”
Aras başını iki yana salladı. “Olur galiba.”
Elimi istemsizce uzatıp kaşının yanına yaklaştım. “Dokunabilir miyim?”
Bana şaşkın ama rahat bir ifadeyle baktı. “Dokun.”
Parmak ucumla kaşındaki ince çizginin yanına çok hafifçe dokundum. “Çok belli olmuyor.”
“İyi mi yani kötü mü?”
“İyi.” Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. “Hatta...” Başımı hafifçe eğdim. “Biraz fazla yakışmış.”
Bu kez utanan Aras oldu. Kulaklarının kızardığını görünce gülmeden duramadım.
“Hasta çocuk...”
“Hı?”
“Galiba utanınca kulakların kızarıyor.”
Aras hemen eliyle kulağına dokundu. “Yok canım.”
“Kızarıyor.”
“Yok, kızarmıyor.”
“Kızarıyor!” Kahkaham yemekhanenin içinde yankılanırken, Aras da sonunda bana eşlik edip gülmeye başladı. Son lokmalarımızı da yiyince Aras boş tabağını kenara itti. “Doydum.”
Ben de sütlacımdan son kaşığı aldım. “Ben de.”
İkimiz de aynı anda tepsilerimizi topladık. Yemekhaneden çıkarken aklıma bir şey geldi. “Aras?”
“Hı?”
Bir an duraksadım. “Bir şey isteyeceğim.”
Kaşını hafifçe kaldırdı. “İste.”
“Elbette 'hayır' deme hakkın var.”
Burnundan güldü. “Önce söyle.”
Ellerimi arkamda birleştirdim. “Şey...” Gözlerimi kaçırdım. “Geçen gün sınıfta piyano çalmıştın ya...”
“Evet.”
“Çok güzeldi.” İstemsizce gülümsedim. “Bir kez daha dinleyebilir miyim?”
Aras birkaç saniye bana baktı. Yüzünde yumuşacık bir gülümseme oluştu. “Şimdi mi?”
Başımı hafifçe salladım. “Eğer vaktin varsa...”
Hiç düşünmeden cevap verdi. “Olur.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Gerçekten mi?”
“Sen istediysen neden olmasın?”
Kalbim yine anlamsızca hızlandı. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Koridor boyunca yan yana yürümeye başladık. Arada omuzlarımız birbirine hafifçe değiyor, sonra ikimiz de hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorduk.
Kısa süre sonra müzik sınıfının önüne geldik. Aras kapıyı açtı. İçerisi bomboştu. Pencere kenarından süzülen öğle güneşi siyah piyanonun üzerine vuruyordu.
“Vay...” İçeri girip etrafı izledim. Aras sandalyeyi çekip piyanonun başına oturdu. Parmaklarını tuşların üzerine koydu. Bana baktı.
“Hazır mısın?”
Gülümsedim. “Evet.”
Derin bir nefes aldı. Sonra ilk notalar sınıfın içine yayıldı. Melodi yumuşaktı. Sakin, sıcacık… Parmakları tuşların üzerinde öyle rahat dolaşıyordu ki, sanki piyano çalmıyor da hikâye anlatıyordu. Olduğum yerde sessizce onu izledim.
Saçlarının hâlâ hafif nemli oluşu, çalarken gözlerini ara sıra kapatması, müziğe kendini tamamen bırakması… Hepsi bir araya gelince nefes almayı bile unuttum. “İnsan bir enstrüman çalarken nasıl bu kadar güzel görünebilir?” İçimden geçen düşünceye kendim bile şaşırdım. Kalbim yine hızlanmıştı. Hem de bu kez çok daha fazla.
Bakışlarımı ondan ayıramıyordum. Şarkı bitip son nota da sınıfın içinde kaybolunca uzun süre konuşamadım. Aras yavaşça bana döndü.
“Nasıldı?”
Gözlerimin içine baktı. Ben ise sadece gülümseyebildim. Kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Fısıltı kadar kısık bir sesle cevap verebildim. “Çok güzeldi.”
İçimden geçen cümle ise beni utandırıyordu. Kendi içimden “Eyvah…Galiba sana biraz daha âşık oldum, hasta çocuk…” diyebildim.
☾ ✦ ☽
Yurda dönerken hava iyice serinlemişti. Aynı yolu yan yana yürümemize rağmen ikimiz de uzun süre konuşmadık. Sessizlik bu kez garip değildi. Aksine insanın içini huzurla dolduran türdendi. Yurdun önüne geldiğimizde durduk. Ben gülümseyerek ona döndüm.
“Bugün için teşekkür ederim.”
Aras omuz silkti. “Ben teşekkür ederim.”
“Niye?”
“Uzun zamandır piyano çalarken biri bu kadar dikkatli dinlememişti.”
İstemsizce gülümsedim. “Çünkü gerçekten çok güzeldi.” Bir an birbirimize baktık. Sonra aklıma bir şey geldi. “Dur ya...”
Aras kaşını kaldırdı. “Hı?”
“Bu akşam yakın arkadaşım İlke'nin doğum günü var.” Aras dikkatle dinliyordu. “Büyük bir kutlama değil.” dedim. “Bizim bölümden birkaç kişi gelecek. Bir kafeyi kapattılar.” Bir an duraksadım. “İstersen... sen de gelebilirsin.”
Söyler söylemez kalbim hızlandı. Acaba çok mu erken söylemiştim? Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. “Beni mi davet ediyorsun?”
Başımı hafifçe salladım. “Evet.”
“Olur.”
Cevabı o kadar hızlı vermişti ki birkaç saniye ona bakakaldım. “Gerçekten mi?”
“Evet.”
“İşin çıkmaz mı?”
“Çıkmaz.”
İstemsizce gülümsedim. “Tamam o zaman.”
“Kaçta?”
“Saat onda.”
Başımı yurdun kapısını göstererek devam ettim. “Dokuz buçuk gibi burada olursan birlikte gideriz. Yürüme yirmi dakika süre.”
Aras başını salladı. “Anlaştık.”
“Geç kalma ama.”
Küçük bir kahkaha attı. “Sen önce beni bekle.”
“Beklerim.”
Görevlinin sesi duyuldu. “Kapılar kapanıyor gençler!”
İkimiz de aynı anda kapıya döndük. “Ben kaçayım.” dedim.
Aras hafifçe elini kaldırdı. “Akşam görüşürüz, kıvırcık kız.”
Yanaklarım yine ısındı. “Görüşürüz... hasta çocuk.”
İkimiz de gülümseyerek kendi yurtlarımıza girdik. Kapılar arkamızdan kapanırken içimde tuhaf bir heyecan vardı. Bu akşam onunla ilk kez okul dışında vakit geçirecektik.
Odamın kapısını açar açmaz doğruca dolabıma yöneldim. “Acaba hangisini giysem?” Askıların arasından siyah uzun elbiseyi çıkardım. Elbiseyi yatağın üzerine serip birkaç saniye izledim. “Sanırım bu...”
Üzerime geçirdiğim anda kumaş vücuduma yumuşakça oturdu. İnce beli tamamen sarıyor, aşağı doğru zarifçe inerek vücudumu belirginleştiriyordu. Aynanın karşısına geçtim ve bir tur döndüm.
“Fena değil...”
Sonra kutudan altın renkli, yıldız detaylı ince kemeri çıkardım. Belime dikkatlice taktığım anda elbise bambaşka bir hava kazandı. Yıldızlar ışıkta hafif hafif parlıyordu. Saçlarımı omzumdan bıraktım. Kıvırcık buklelerim siyah elbisenin üzerine dökülüyordu.
Aynaya bir kez daha baktım.
“İlke kesin 'fazla şık olmuşsun' diyecek.”
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı. Ama aklımdan geçen ilk kişi İlke değildi. “Acaba...” Başımı hafifçe yana eğdim. “Hasta çocuk görünce ne diyecek?” Bu düşünceyle yanaklarım yeniden kızardı. “Of Derin...”
Yastığımı alıp yüzüme bastırdım. “Daha birkaç gündür tanıyorsun.” Kalbim ise hiç oralı olmadan hızla atmaya devam ediyordu.
Makyaj çantamı yatağın üzerine koyup fermuarını açtım. “Abartmadan...” İlk olarak dudak kalemimi aldım. Dudak çizgimin üzerinden yumuşak hareketlerle geçtim.
Ardından şeftali tonundaki glossu sürdüm. Dudaklarım ışıkta parlayınca durdum. “Tamam... Bu kadar yeter.”
Sonra küçük allık fırçamı aldım. Yanaklarıma çok hafif dokundurdum. Yüzüm bir anda daha canlı görünmeye başlamıştı. “Fena değil.”
Kirpik kıvırıcısını elime aldım. Kirpiklerimi dikkatlice kıvırdıktan sonra maskarayı sürdüm. Gözlerim belirginleşmişti. Aynaya biraz daha yaklaştım. “Tamam.”
Tam istediğim gibi olmuştum. Makyaj malzemelerini yerine koyduktan sonra saçlarıma döndüm. Uzun kıvırcık saçlarım neredeyse kalçalarıma kadar uzanıyordu. Parmaklarımı buklelerimin arasından geçirerek hafifçe kabarttım. Saçlarım daha hacimli hâle gelince istemsizce gülümsedim.
Bir bukleyi omzumun önüne aldım. Sonra tekrar arkaya attım. “Böyle daha güzel.” Aynanın karşısında yavaşça kendi etrafımda döndüm. Siyah elbise, altın yıldızlı kemer, parlak bukleler ve hafif makyaj...
Hepsi bir araya gelince ilk kez kendime uzun uzun baktım. “Galiba...” Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Bugün gerçekten güzel olmuşum.” Bunu söylemek bana bile garip gelmişti.
Telefonumu elime alıp saate baktım. “Daha yirmi dakika var.” Tam yatağıma oturacakken gözüm yeniden aynaya kaydı. İçimde küçük bir merak oluştu. “Acaba...” Aras beni görünce ne diyecekti?
Bir an hayalimde onu canlandırdım. Önce bana bakıyor sonra birkaç saniye hiçbir şey söyleyemiyor… En sonunda da o utangaç gülümsemesiyle “Vay anasını...” diyordu. Bu düşünceyle yanaklarım yine kıpkırmızı oldu.
“Elbette böyle bir şey olmayacak.” Kendi kendime başımı iki yana salladım. “Derin, iyice saçmalamaya başladın.” Ama kalbim hiç de benimle aynı fikirde değildi.
Telefonumu, cüzdanımı ve küçük siyah çantamı aldım. Derin bir nefes verdim. “Tamam... Hazırım.”
Odamın kapısını usulca açıp koridora çıktım. Koridor sessizdi. Çoğu kişi odasındaydı. Merdivenleri yavaşça indim. Güvenlik görevlisinin bulunduğu masaya doğru bakınca başımı hafifçe eğdim. “İyi akşamlar.”
Görevli abi gülümseyerek başını salladı. “İyi eğlenceler kızım.”
“Teşekkür ederim.”
Kapıdan çıkıp yurdun önündeki taş basamaklarda beklemeye başladım. Akşam havası serindi. Buklelerim rüzgârla hafifçe savruluyordu. “Erken gelmişim...” diye düşünmeye başladım. Tam bunu düşündüğüm sırada uzaktan biri görünmeye başladı.
Önce sadece siluetini seçebiliyordum. Sonra sokak lambasının altına girdi. Bir an nefesim kesildi. Aras siyah takım elbise giymişti. Beyaz gömleğinin yakası tertemizdi. Kravat takmamıştı ve üstten iki düğmesi açıktı. Ceketin kolları tam bileğine oturuyor, omuzlarını daha geniş gösteriyordu. Pantolonu kusursuz duruyordu. Saçlarını geriye doğru şekillendirmişti fakat hala dağınıktı. Sağ kaşındaki ince çizik loş ışıkta bile fark ediliyordu. Kolundaki saat ise takım elbiseyle inanılmaz uyum sağlamıştı. Yürüyüşü bile normalden daha kendinden emindi.
“Kendine gel Derin, bakmayı kes…” diye mırıldandım. Ama gözlerim resmen sözümü dinlemiyordu. Aras yanıma yaklaştı. Ben ise hâlâ konuşamıyordum.
O ise yüzümdeki ifadeyi görünce hafifçe gülümsedi. “N'oldu?”
Başımı hızla iki yana salladım. “Hiç.”
“Emin misin?” dedi gülerken. Elinin birini cebine attı ve sanki anlamışcasına gözlerini kıstı. “Garip baktın çünkü.”
“Yok.” dedim gözlerimi üzerinden ayıramazken.
“Yok?”
“Yok.”
Aras hafifçe güldü. “Peki.”
“Allah'ım... Bu çocuk neden bu kadar yakışıklı?” Diye söyledim. Ardından da lanet etmeye başladım. Bunu söylesem büyük ihtimalle bir daha yüzüne bakamazdım. Derin bir nefes aldım. “Şey...”
“Hı?”
Takım elbisesini baştan aşağı bir kez daha süzdüm. “Yakışmış.”
Aras'ın dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “Sadece yakışmış mı?”
Burnumdan güldüm. “Biraz fazla yakışmış.”
Bu kez utanan o oldu. Kulaklarının hafifçe kızardığını görünce gülümsememe engel olamadım.
“Bak yine kızardı.”
“Yok canım.”
“Kızardı.”
“Sen hayal görüyorsun.”
“Kesinlikle görmüyorum.” İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.
Aras elini cebinden çıkardı ve diğer elini cebine soktu. “Sen de...” Birkaç saniye sustu. Sanki doğru kelimeyi arıyordu. “Çok güzel olmuşsun.”
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi attı. “Teşekkür ederim...”
“Cidden.” Başını hafifçe eğdi. “Siyah sana çok yakışmış.”
Yanaklarımın yine ısındığını hissediyordum. “Sağ ol.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra ben gülerek kolumu yürünecek yolu gösterdim. “Hadi.”
“Geç kalmayalım.”
“Hanımefendi önden buyursun.”
Kahkaha attım. “Ne kadar kibarsın bugün.”
“Takım elbise giyince otomatik geliyor galiba.”
“Öyle mi?”
“Denemek lazım.”
“Yarın eşofmanla da aynı kibarlığı bekliyorum.”
“Orası biraz zor.”
“Biliyordum.” Yan yana yürümeye başladık. Kaldırım daraldıkça omuzlarımız bazen birbirine hafifçe değiyor, sonra ikimiz de hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorduk.
Rüzgâr saçlarımı savurunca Aras bir an bana baktı. “Üşüyor musun?”
“Yok.” dedim umursamayıp. Aslında götüm donuyordu ama ona karşı güzel görünmem gerekti.
“Emin misin?”
“Evet.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra kafenin önüne geldik. Camların arkasından müzik sesi geliyordu. Renkli ışıklar içeriyi aydınlatıyordu. Kapının önünde birkaç kişi sohbet ediyordu. Ben gülümseyerek Aras'a döndüm.
“Hazır mısın?”
O da aynı ifadeyle bana baktı. “Sen varsan hazırım.”
Kalbim yine saçma sapan hızlandı. Kapıyı açıp birlikte içeri girdik. İçeride müzik, kahkahalar ve doğum günü telaşı bizi karşılarken, bu gecenin ikimiz için de unutulmayacak anılar bırakacağından henüz hiçbirimizin haberi yoktu.