İçeriğe geç

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 5 · 29 dk okuma

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 5

TANSİYON

Derin Karaca

Telefon alarmım üçüncü kez çalmaya başladığında yorganın altından sadece kolumu çıkarıp susturdum. “Beş dakika daha...” diye mırıldandım. Beş dakika hiçbir zaman beş dakika olmuyordu. Gözlerimi aralayınca tavandaki beyaz ışıkla karşılaştım. Birkaç saniye öylece yattım. Sonra derin bir nefes alıp doğruldum. “Bugün de ders var...”

Yatağımdan inip terliklerimi giydim. Koridor hâlâ sakindi. Elimde havlumla banyoya geçtim. Soğuk su yüzüme değdiği anda tamamen kendime geldim. “Off...”

Dişlerimi fırçalayıp aynanın karşısına geçtim. Dağılmış kıvırcık saçlarım her yöne bakıyordu. Kendi hâlime bakıp güldüm. “Bunlar gece parti mi yaptı acaba?”

Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken istemsizce aklıma dün gece geldi. Aynadaki yansımama birkaç saniye daha baktım. Sonra başımı hafifçe yana eğdim. “Bugün...” diye mırıldandım. “Biraz daha özenli giyinsem mi acaba?”

Kaşlarımı kaldırdım. “Neden ki?” Cevabı biliyordum. Ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordum. Yüzümün hafifçe ısındığını hissedince hemen başımı iki yana salladım. “Saçmalama Derin.”

Dolabı açıp askılara göz gezdirdim. “Elime ilk geleni giyerim zaten.” Bir saniye sonra elim aynı yerde kaldı. “...Ya da...” Gözüm açık renk, sade ama çok hoş duran bluzuma takıldı. Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Bu da güzelmiş aslında…”

Üzerimi değiştirdikten sonra aynanın karşısına geçtim. Kıvırcık saçlarımı iki elimle hafifçe kabartıp şekil verdim. Birkaç tutam yüzümün iki yanına düşünce gülümsedim. “Tamamdır.”

Takı kutumu açtım. İçinde rengârenk küpeler, bileklikler ve kolyeler vardı. Bir süre hepsine baktım. Sonra elim ince zincirli, ucunda küçücük yıldız bulunan kolyeye gitti. Boynuma takıp aynaya tekrar baktım. “Bu daha hoş oldu sanki.”

Kendi yansımama birkaç saniye baktım. Sonra aniden kaşlarımı çattım. “Bir dakika...” Neden bu kadar uğraşıyordum? Normalde beş dakikada hazırlanıp çıkıyordum. Bugünse on beş dakikadır aynanın karşısındaydım. Yanaklarım hafifçe ısındı. “Yok artık Derin...” diye mırıldandım. “Abartıyorsun.”

Kendime gülüp başımı iki yana salladım. Sonra yatağa doğru yürüdüm. İdil, yorganın altına iyice gömülmüş mışıl mışıl uyuyordu. Yatağın kenarına oturup omzunu hafifçe salladım. “İdil...”

Hiç tepki vermedi. Bir kez daha dürttüm. “İdilll... Kalk.”

Yorganın içinden boğuk bir ses geldi. “Ders iptal olsun...”

Kahkaha attım. “Hayır, kalk.”

İdil gözlerinden birini aralayıp bana baktı. “Sen niye bu kadar hazır görünüyorsun?”

“Hazırım çünkü.”

Kaşını kaldırdı. “Sen misin o?”

“Evet.”

İki saniye boyunca bana baktı. Sonra doğrulup gözlerini ovuşturdu. “Tamam, kesin bir şey var.”

“Bir şey yok.”

“Hı hı.”

İstemsizce gülümsedim. “Gerçekten yok.”

İdil esneyerek ayağa kalktı. “Tamam, sen hazırlanırken ben de hazırlanayım.”

Yaklaşık yirmi dakika sonra ikimiz de çantalarımızı sırtımıza geçirip yurttan çıktık. Sabahın serinliği yüzüme çarpınca derin bir nefes aldım. “Acıktım.”

İdil hemen başını salladı. “Ben de.”

Üniversitenin kantinine uğrayıp kendimize birer simit aldık. “Yurtta niye hiçbir şey yemedik biz?” diye söylendi İdil.

“Uyku daha tatlı geldi.”

“Doğru.”

Simitlerimizden birer ısırık alarak merdivenlerden sınıfa çıktık. Sınıf henüz kalabalık değildi. En arkaya yakın sıraya oturduk. Ben simidimden küçük bir lokma daha aldım. İdil ise bana dikkatlice bakıyordu.

“Ne?”

“Anlat.”

“Neyi?”

“Yüzünden belli.”

İç çektim. Simiti elimde çevirirken gözlerim sıranın üzerine kaydı. “Galiba...” diye fısıldadım. “Galiba hoşlanıyorum.”

İdil'in gözleri bir anda kocaman açıldı. “BİLİYORDUM!” Hemen etrafına bakıp sesini kıstı. “Ben biliyordum!”

İstemsizce güldüm. “O kadar belli miydi?”

“Derin...” dedi kollarını bağlayarak. “Dün çocuk esnedi diye gülümsedin.”

“Abartıyorsun.”

“Abartmıyorum.”

Simitinden bir lokma aldı. “Çocuk piyano çaldı, gözlerin doldu.”

“Çünkü güzel çaldı.”

“Horon fotoğrafına baktın.”

“Eee?”

“Sonra gidip numarasını aldın.”

Başımı önüme eğdim. “...O da doğru.”

İdil yüzünü ellerinin arasına aldı. “Ayyy!”

“Bağırma.” dedim utanç içinde.

“Bağırasım geliyor!”

Tam o sırada sınıfın kapısı açıldı. İkimiz de istemsizce başımızı çevirdik. Aras içeri girmişti. Siyah tişörtünün üzerine ince bir gömlek giymişti. Sırt çantası tek omzundaydı. Saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı.

Ben farkında bile olmadan elimdeki simidi sıranın üzerine bıraktım. Refleksle dudağımın kenarını peçeteyle sildim. Bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.

İdil bütün hareketlerimi tek tek izliyordu. Hiçbir şey söylemeden yavaşça sırıtıyordu. Ben ise gözlerimi Aras'tan bir an bile ayıramıyordum. O, her zamanki yerine doğru yürürken sınıf bir anda bana daha aydınlık gelmişti.

İçimde ise sebebini yeni yeni anlamaya başladığım, tatlı bir telaş vardı. İdil bir anda ağzını açtı. “İnanamıyoruuumm!”

Sınıfın içindeki birkaç kişi dönüp ona baktı. Ben de panikle omzuna hafifçe vurdum. “Şşşt! Sesini kıs!”

İdil kahkahasını zor tuttu. “Derin! Az önce ne yaptığını gördün mü sen?”

“Ne yaptım?”

“Çocuk içeri girer girmez poğaçayı bıraktın, dudağını sildin, saçını düzelttin!”

Yanaklarımın sıcaklığı bir anda arttı. “Abartıyorsun.”

“Abartmıyorum!”

Tam o sırada kapı yeniden gıcırdadı. Aras, sesin geldiği tarafa doğru başını çevirdi. Kaşlarını hafifçe kaldırarak birkaç saniye bize baktı. Sanki “Niye bağırıyor bunlar?” der gibi.

Kalbim bir anlığına duracak sandım. Hemen tekrar İdil'in omzuna vurdum. “Sus artık!”

İdil dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalıştı. “Tamam tamam...”

Aras birkaç saniye daha baktıktan sonra arkadaşlarının yanına geçti. Ben ise derin bir nefes verdim. “Off… Elim ayağım titredi resmen.”

İdil yana eğilip fısıldadı. “Bu daha başlangıç.”

Gözlerimi devirdim. “Hiç komik değilsin.”

“Bence çok komiğim.”

Dersin başlamasına daha on üç dakika vardı. Sınıfta herkes kendi arasında konuşuyordu. Ben ise istemsizce yine onu izlemeye başladım. Can'la konuşurken gülümsüyordu.

“Gülümsedi...” Fısıltıyla söyledim. “Demek morali yerinde.”

Biraz sonra çantasını açtı. İçinden bir gofret çıkarıp paketini açtı. Küçük bir ısırık aldı. Gözlerimi istemsizce büyüttüm. “Sabah kahvaltısı bu mu yani?” Başımı hafifçe iki yana salladım. “Bir simit alsaydın bari...”

Sanki beni duyacakmış gibi kendi kendime söyleniyordum. İdil yan gözle bana baktı. “Yine başladı.”

“Elinde gofret var.”

“Eee?”

“Karnı doymaz ki.”

İdil dudaklarını birbirine bastırdı. “Derin... sen cidden gidiyorsun.”

“Ne alaka?”

“Çocuğun ne yediğine bile üzülüyorsun.”

Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Tam o sırada Aras iki kolunu yukarı kaldırdı. Uzunca gerindi. Ardından ufacık bir esneme sesi çıktı. “Haah...”

Olduğum yerde kaldım. İdil bana baktı. Ben ise hâlâ Aras'a bakıyordum. Dudaklarım aralandı. “İnanamıyorum...”

“Ne oldu?”

“Çok tatlı esnedi...”

İdil elindeki simidi neredeyse düşürüyordu. “Deriiiin!”

“Ne var?”

“Esnemesine mi tatlı dedin sen?”

Yüzüm iyice kızardı. “Yanlışlıkla çıktı.”

“Yanlışlıkla falan çıkmadı.”

Hemen önüme döndüm. Telefonumu elime aldım. Ekranı açıp tekrar kapattım. “Acaba...” Parmağımı kamera uygulamasının üzerine götürdüm. “Bir fotoğrafını çeksem mi?”

Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki sınıftaki herkes duyacaktı. “Yok yok… Bu çok saçma.” Tam telefonu çantama koyacakken Aras bir kez daha esnedi. Ama bu kez ilkinden bile tatlıydı. Gözlerini kapatmış, bir eliyle ağzını kapatmıştı. Saçlarının birkaç teli alnına düşmüştü.

İçimden istemsizce küçücük bir çığlık attım. “Allah'ım...” Telefon elimden kayacak gibi oldu. Yanaklarımın nasıl kızardığını hissedebiliyordum. Dayanamadım. Başımı yavaşça sıranın üzerine koyup yüzümü kollarımın arasına gizledim.

“Derin?” İdil omzuma dokundu. “İyi misin?”

“Bakma bana.”

“Neden?”

“Çünkü utanıyorum...”

İdil kıkırdamaya başladı. “Daha çocuk hiçbir şey yapmadı.”

“Biliyorum ama...” Başımı biraz daha kollarımın arasına gömdüm. “...çok tatlı.”

Tam o sırada Aras da esnemesini bitirip başını yavaşça kollarının üzerine bıraktı. Gözlerini kapattı. Sanki birkaç dakikalığına uyuyacak gibiydi. Ben ise uzaktan onu izlerken sadece tek bir şey düşünebiliyordum.

“Uykun geldiyse neden geldin ki okula...” İçimden minicik bir iç çektim. “Keşke biraz daha uyusaydın…” Başımı kollarımın arasından yavaşça kaldırdım.

Aras hâlâ başını sıraya koymuştu. Saçlarının önü yine alnına düşmüştü. İçimden istemsizce gülümsedim. “Uyudu galiba...”

İdil yanıma doğru eğildi. “Ne izliyorsun?”

“Hiç.”

“Hiç dediğin şey Aras değil mi?”

Dudaklarımı birbirine bastım. “Biraz...”

“Birazmış.”

İdil gözlerini devirdi. “Derin, sen ders başlamadan çocuğun bütün sabah rutinini ezberledin.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır. Önce ne yediğini söyledin. Sonra gülmesini yorumladın. Sonra esnemesine tatlı dedin.”

Başımı sıraya bıraktım. “Ben galiba biraz garipleştim.”

“Biraz mı?”

“Birazdan fazla mı?”

“Birazdan çoook fazla.”

İkimiz de gülmeye başladık. Tam o sırada Can ayağa kalktı. Aras'ın sırasına doğru yürüdü. Koluyla hafifçe omzuna dokundu. “Lan.”

Aras gözünü bile açmadı. Can bu kez biraz daha dürttü. “Uyuma.”

Aras gözlerini aralayıp mırıldandı. “İki dakika...”

Sesi uykudan yeni uyanmış gibiydi. İçim resmen eridi. İdil bana baktı. Ben ise elimi ağzıma götürmüştüm. “Yaaa...”

İdil başını iki yana salladı. “Bittin sen.”

“Ne yapayım?”

“Hiçbir şey.” Kahkahasını tuttu. “Bence sadece izle.”

“Zaten onu yapıyorum.”

Can bu kez Aras'ın saçını karıştırdı. “Hadi kalk.”

Aras istemsizce kaşlarını çattı. “Elini çek.”

“Çekmiyorum.”

“Canımı sıkma.”

Can kahkaha attı. “Bak bak sinirlendi.”

Aras gözlerini tamamen açtı. Sonra eliyle saçlarını geriye itti. Saçları yine birkaç saniye sonra alnına düştü. İçimden küçük bir ses yükseldi. “Yine düştü...”

İdil bunu da duymuştu. “Derin.”

“Hı?”

“Bir dakika içinde çocuğun saçının kaç telinin düştüğünü de saymaya başlayacaksın.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır.”

Gülerek kolumu dürttü. “Sen şu an resmen Aras belgeseli çekiyorsun.”

İstemsizce güldüm. “Sus ya...”

Tam o sırada zil çaldı. Sınıfın uğultusu yavaş yavaş azaldı. Herkes yerine geçti. Aras da doğrulup çantasından defterini çıkardı. Defteri açarken kısa bir an başını kaldırdı. Göz göze geldik.

Kalbim hızlanmaya başladı. Hiç beklemediğim bir anda bana küçücük gülümsedi. Sadece bir saniyelikti. Ama bana saatler gibi gelmişti.

Ben ise ne yapacağımı bilemeyip refleksle önümdeki deftere bakmaya başladım. Elimle saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. İdil usulca dirseğini koluma değdirdi.

“Gördüm.”

“Ben de gördüm.”

“Gülümsedi.”

“Biliyorum.”

“Nefes al istersen.”

O an nefesimi tuttuğumu fark ettim. Sessizce derin bir nefes verdim. İçimden tek bir cümle geçiyordu. “Allah'ım... Bu çocuk bana niye böyle bakıyor?”

Sınıfın kapısı açıldı. Matematik hocamız içeri girer girmez elindeki fotokopi destesini masaya bıraktı. “Günaydın arkadaşlar.”

“Günaydın hocam.”

Çantasını masaya bıraktıktan sonra sınıfa göz gezdirdi. “Bugün konularımızı bitirmiş olacağız.”

Sınıfın içinden hafif bir sevinç uğultusu yükseldi. Hoca gülümsedi. “Merak etmeyin, sizi bütün ders tahtaya kaldırmayacağım.”

Can hemen fısıldadı. “Hocam şu an dünyanın en güzel cümlesini kurdu.”

Arka sıralardan birkaç kişi güldü. Hoca elindeki fotokopileri havaya kaldırdı. “Herkese bir sayfa dağıtacağım.” Sıraların arasında dolaşmaya başladı. “Bunu çözeceksiniz. Bitirenler bana kontrol ettirecek. Sonrasında da serbestsiniz.”

“Yaşasın...” diye mırıldandı biri.

Fotokopi önüme geldi. Kalemimi çıkarıp sorulara odaklanmaya çalıştım. Ama gözüm istemsizce karşı sıraya kaydı. Aras çoktan çözmeye başlamıştı. Kaşlarını hafifçe çatmış, hızlı hızlı işlem yapıyordu.

İçimden gülümsedim. “Ne kadar ciddi bakıyor...” Kendime kızıp yeniden kâğıda döndüm. “Derin!” İçimden söylendim. “Önce kendi fotokopini bitir.”

Yaklaşık on dakika sonra son soruyu da çözdüm. Kalemimi bırakıp derin bir nefes verdim. Ayağa kalkıp hocanın masasının önüne geçtim. “Hocam, bitti.”

Kâğıdı dikkatlice inceledi. “Güzel olmuş.” Küçücük bir tik attı. “Aferin.”

“Teşekkür ederim hocam.”

Yerime döndüğümde Aras da ayağa kalkıyordu. Fotokopisini alıp hocaya doğru yürüdü. Ben ise hiç fark ettirmemeye çalışarak onu izliyordum. Hoca kâğıdına baktı. “Doğru.”

Aras başını hafifçe salladı. “Teşekkür ederim hocam.”

Yerine döndü. Çantasından kalemini koydu. Sonra hiçbir şey yapmadan iki kolunu sıranın üzerine koydu. Başını yavaşça kollarının arasına bıraktı. Birkaç saniye içinde gözlerini kapattı.

Kaşlarım çatıldı. İlk başta sadece dinleniyor sandım. Ama dakikalar geçmesine rağmen hiç kıpırdamıyordu. Can dirseğiyle dürttü.

“Lan.”

Aras sadece belli belirsiz mırıldandı. “Hı...”

“Uyudun mu?”

“Biraz...”

Sesi yorgundu. Hem de normalden çok daha yorgun.

Can bu kez dikkatlice yüzüne baktı. “İyi misin sen?”

“İyiyim.”

Ama sesi hiç de iyi gelmiyordu. Başını yeniden kollarına gömdü. İçimde tuhaf bir sıkışma oluştu. İdil bunu yüzümden anlamış olacak ki usulca eğildi. “Ne oldu?”

Gözlerimi Aras'tan ayıramıyordum. “Sence de...”

“Ne?”

“Biraz halsiz görünmüyor mu?”

İdil de kısa bir süre Aras'a baktı. “Biraz.”

“Biraz değil sanki.” Dudaklarımı birbirine bastım. “Yüzü de biraz soluk gibi.”

“Derin.”

“Hı?”

“Sen bunu gerçekten fark ettin mi?”

Başımı yavaşça salladım. “Evet...” İçim hiç rahat değildi. “Sabah da sadece gofret yemişti. Esnerken de gözleri kapanıyordu. Şimdi de direkt uyudu.”

İdil bana uzun uzun baktı. Sonra gülümseyerek başını iki yana salladı. “Sen gerçekten fena olmuşsun.”

Ben onu bile duymamıştım. Aklım hâlâ Aras'taydı. Başını kollarının arasına gömmüş, kıpırdamadan duruyordu. “İnşallah hasta değildir...”

O anda Aras hafifçe öksürdü. Çok kısa sürmüştü. Ama nedense o küçücük öksürük bile kalbimin sıkışmasına yetmişti. Sınıfın içinde yavaş yavaş uğultu artmaya başlamıştı. Fotokopisini bitiren herkes birbiriyle konuşuyor, telefonuna bakıyor ya da kantine inmeyi planlıyordu.

Can arkasına döndü. “Eymen!”

“Hı?”

“Mete nerede?”

Mete elini kaldırdı. “Buradayım oğlum.”

Yunus da sandalyeyi ters çevirip oturdu. “Ne yapıyoruz teneffüste?”

“Bahçeye çıkarız.”

Can başını salladı. “Olur.” Tam ayağa kalkacakken etrafına bakındı. “Lan...”

Yunus kaşını kaldırdı. “Ne oldu?”

“Aras niye hiç konuşmuyor?”

Mete de başını uzatıp arkaya baktı. “Doğru lan.”

Can eliyle yan tarafı gösterdi. “Uyuyor.”

Üçünün de bakışları aynı anda Aras'a döndü. Başını sıraya koymuştu. Hiç kıpırdamıyordu.

Mete kaşlarını çattı. “İyi mi o?”

Can omuz silkti. “Sabah da garipti.”

“Nasıl yani?”

“Biraz halsiz gibiydi.”

Yunus dikkatlice baktı. “Yüzü de soluk sanki.”

Can hafifçe başını salladı. “Ben de onu diyecektim.”

Tam o sırada Aras kısa ama kuru bir şekilde öksürdü. Ardından bir kez daha. “Öh... öh...”

Sınıfın gürültüsü arasında çok belli olmuyordu ama yakınındakiler duymuştu. Can hemen yanına eğildi. “Lan.”

Aras gözlerini aralamadan cevap verdi. “Hı...”

“İyi misin?”

Başını hafifçe salladı. “İyiyim.”

Ama sesi hiç de iyi değildi. Burnundan yavaşça nefes verdi. Sonra doğrulmaya çalıştı. Bir eliyle çantasını aldı ve kucağına çekti. Sırası en arkada, duvarın hemen yanındaydı. Yavaşça sırtını duvara yasladı, dizlerini kendine doğru çekti. Çantayı bacaklarının üzerine yerleştirdi. Başını da usulca çantasının üzerine bıraktı. Gözlerini yeniden kapattı.

Sanki bulabildiği en rahat pozisyon buydu. Can birkaç saniye onu izledi. “Harbiden iyi görünmüyor.”

Mete de ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Ateşi çıkıyor olabilir.”

“Grip mi oldu acaba?”

Aras konuşmaya çalıştı. “Yok...” Cümlesinin sonu yine öksürükle bölündü. “Öh...” Elini ağzına götürdü. Gözlerini sıkıca kapattı.

Can'ın yüzündeki gülümseme tamamen kaybolmuştu. “Oğlum, yurda dön istersen.”

Aras başını iki yana salladı. “Ders bitsin...”

“Emin misin?”

“Geçer.”

Sesi fısıltıdan biraz daha yüksekti. Ama belli oluyordu. Konuşmak bile yoruyordu onu. Ben ise bütün bunları uzaktan izliyordum. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Az önce sadece yorgun sanmıştım. Ama şimdi yanakları gerçekten solgundu. Sürekli öksürüyordu. Bir de kendini öyle küçücük toparlayıp çantasına yaslanmıştı ki içim dayanamadı.

Fısıltıyla kendi kendime, “Ne olur hasta olma...” dedim. Sonra hemen başımı eğdim. “...Ya da olduysan bile, lütfen daha kötü olma.” Kalbim öyle garip sıkışıyordu ki sanki hasta olan bendim. Zil çalar çalmaz sınıf yeniden hareketlenmeye başladı.

Can ayağa kalktı. “Bahçeye mi çıkıyoruz?”

Mete çantasını kapattı. “Olur.”

Yunus tam kapıya yönelecekken arkasını döndü. “Aras?”

Aras başını yavaşça kaldırdı. Yüzü sabahkinden de solgundu. “Ben...” Bir an durdu ve elini şakağına götürdü. “Lavaboya uğrayacağım.”

Can kaşlarını çattı. “İyi misin?”

“İyiyim.” Ayağa kalktı, fakat daha ilk adımda sendeledi. Elini sıraya koyarak dengesini toparladı.

Can hemen koluna dokundu. “Oğlum.”

“Bir şey yok.”

“Bir şey yok gibi durmuyor.”

Aras hafifçe gülümsedi. “Sadece başım döndü.”

Mete de yanlarına geldi. “Biz de gelelim.”

“Gerek yok.”

“Var.”

Can hiç itiraz dinlemedi. “Hadi.” Üçü birlikte sınıftan çıktılar.

Ben istemsizce kapıya kadar onları izledim. İçimde tarif edemediğim kötü bir his vardı.

İdil bunu fark etti. “Derin.”

“Hı?”

“Merak etme.”

Başımı yavaşça salladım. “Ediyorum...”

“Belki uykusuzdur.”

“Bilmiyorum.” Diye mırıldandım. İçim hiç rahat değildi.

Lavaboya girdikleri anda Aras lavabonun kenarına tutundu. Nefesi düzensizleşmişti. Can hemen yanına geçti. “Aras?”

“Bir dakika...” Gözlerini sıkıca kapattı. Midesi bir anda kasıldı. Hiçbir şey söyleyemeden en yakın kabine yöneldi. Kapıyı kapatır kapatmaz kusmaya başladı. Can ile Mete birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzündeki ifade bir anda değişmişti.

“Oğlum...” Can kapının dışından seslendi. “İyi misin?”

İçeriden sadece kısa bir öksürük duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. Aras'ın yüzü bembeyazdı. Alnında ince ter damlaları vardı. Can hiç düşünmeden elini alnına koydu. “Lan!”

“Ne?”

“Ateşin var senin.”

Aras gözlerini kapattı. “Biraz...”

“Biraz falan değil.” Mete de endişeyle baktı. “Yurda gidiyoruz.”

“Derse gireceğim.”

Can bu kez ciddi bir sesle konuştu. “Hayır.”

“Can...” dedi güçsüz bir sesle.

“İtiraz etme.”

Yunus da başını salladı. “Bu hâlinle sınıfta duramazsın.”

Aras birkaç saniye sessiz kaldı. Sonunda yorgun bir nefes verdi. “Tamam...”

Can hemen çantasını omzuna aldı. “Ben seninle geliyorum.”

“Ben de.” dedi Mete.

Sınıfın kapısı açıldı. Can içeri girdi. Aras'ın çantasını aldı ve sıranın yanına bıraktı. Aras ise yavaş hareketlerle ilerliyordu. Sınıfta birkaç kişi dönüp baktı. Ben de olduğum yerde donup kalmıştım. Aras'ın yürüyüşü bile normal değildi. Omuzları düşmüştü. Sanki ayakta durmak için bile uğraşıyordu. İçim sıkıştı.

İdil sessizce bana baktı. “Derin...”

Fısıldayabildim sadece. “Yurda mı gidiyor?”

İdil başını salladı. “Sanırım...”

Gözlerim dolmaya başladı. “Gerçekten hastaymış...” Boğazımdaki düğüm büyüdü. “Elindeki gofret...” Sabah yediği tek şey oydu. “Keşke...” Dudaklarımı ısırdım. “...keşke biraz daha iyi olsaydı.”

Aras tam kapıdan çıkarken bir an arkasını döndü. Bakışlarımız çok kısa bir anlığına buluştu. Ben istemsizce küçücük bir gülümseme vermeye çalıştım. Sanki "Geçmiş olsun." diyebilmek için.

O da çok belli belirsiz başını eğdi. Sonra Can ve Mete'nin yanında koridorda gözden kayboldu. Kapı kapanır kapanmaz gözlerimde biriken yaşlardan biri yanağıma süzüldü.

İdil şaşkınlıkla bana döndü. “Derin...”

Hızla gözyaşımı sildim. “Ben...” Sesim titriyordu. “Niye bu kadar üzüldüm ben...?”

İdil hiçbir şey söylemeden sessizce omzuma dokundu. Burnumu içime çektim. “Şey...” Bir kez daha burnumu çektim. “İyiyim.”

İdil başını hafifçe eğdi. “Emin misin?”

Zoraki gülümsedim. “Evet.”

Ama ikimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.

Aradan birkaç dakika geçmişti. Resim dersinin başlaması gerekiyordu. Sınıfta herkes yerindeydi. Fakat Yasemin hocadan hâlâ ses yoktu. Can saate baktı. “Hocaya ne oldu ya?”

Mete omuz silkti. “İlk defa geç kalıyor.”

Beş dakika daha geçti. Sınıf iyice gürültülenmeye başladı. İçlerinden biri ayağa kalktı. “Ben öğretmenler odasına bakıp geleyim.”

Kapıdan çıktı. Yaklaşık iki dakika sonra nefes nefese geri döndü. “Yok.”

“Nasıl yok?”

“Öğretmenler odasında da yok.”

Tam o sırada müdür yardımcısı kapıda göründü. “Elif Hanım'ın... pardon, Yasemin Hocanızın bugün sağlık nedeniyle izni var çocuklar.”

Sınıf sessizleşti. Müdür yardımcısı gülümseyerek devam etti. “Bildiğiniz gibi kendisi hamile. Doktor kontrolü uzadığı için bugün gelemeyecek.”

Sınıftan aynı anda birkaç tane “Aaa...” sesi yükseldi.

“Bu dersiniz boş.”

“Hadi ya!”

“Yurtta kalanlar yurtlarına dönebilir. Evde kalanlar da evlerine geçebilir.” Kravatını düzeltti. “Yarın görüşürüz.”

Can hemen ayağa fırladı. “Harika.”

Mete çantasını topladı. “Aras da zaten yurttadır şimdi.”

Ben bu cümleyi duyunca istemsizce başımı kaldırdım. Yurttaydı… Acaba şimdi nasıldı? İlaç içmiş miydi? Ateşi düşmüş müydü? Yoksa hâlâ uyuyor muydu? İçimdeki merak her geçen saniye büyüyordu.

☾ ✦ ☽

Yurda döner dönmez çantamı yatağın üzerine bıraktım. Ayakkabılarımı bile tam çıkarmadan telefona uzandım. Parmaklarım ekranın üzerinde durdu. “Yazsam mı...” Birkaç saniye düşündüm. “Saçma olur.”

Telefonu bırakacakken parmaklarım kendi kendine hareket etti.

Derin: İyi misin?

Mesaj gönderildi. Ekrana öylece baktım. Bir anda gözlerim kocaman açıldı. “Allah'ım...” Ben gerçekten yazmış mıydım? Telaşla mesajın üzerine bastım.

“Sileyim.”

Tam "Herkesten Sil" seçeneğine dokunacakken telefon titredi.

Aras: İyiyim, merak etme.

Kalbim yine hızlanmaya başladı.

Aras: Sanırım sınıftakileri de biraz endişelendirdim.

Aras: Benim yerime özür dileseydin keşke.

İstemsizce gülümsedim. Parmaklarım bu kez hiç düşünmeden yazmaya başladı.

Derin: Kimse sana kızmadı ki.

Aras: Emin misin?

Derin: Eminim.

Derin: Hepimiz sadece korktuk.

Yazıyor…

Aras: Kusunca ben de biraz korktum açıkçası.

Gülümsemem kayboldu.

Derin: Şimdi nasılsın?

Aras: Ateşim varmış.

Aras: Revirden ilaç verdiler.

Derin: Yemek yedin mi?

Mesajı gönderdikten sonra elim ağzıma gitti. “Derin… Ne soruyorsun sen?” Ama artık çok geçti. Aras cevap vermişti.

Aras: Çorba içtim.

Aras: Can zorla içirdi.

İçim istemsizce rahatladı.

Derin: İyi yapmış.

Aras: Sen de mi onun tarafındasın?

Derin: Bu konuda evet.

Aras: İhanete uğradım galiba.

Burnumdan küçük bir kahkaha çıktı.

Derin: Bir iki gün dinlen.

Derin: Sonra yine sınıfın en arkasında uyursun.

Yaklaşık yarım dakika cevap gelmedi. “Acaba fazla mı söyledim?” Tam bunu düşünürken telefon yeniden titredi.

Aras: Yakalandım demek.

Derin: Hem de suçüstü.

Aras: Demek beni izliyordun.

Mesajı okur okumaz kalbim duracak gibi oldu. “Eyvah...” Yanaklarım yine kıpkırmızı olmuştu. “Şimdi ben buna ne cevap vereceğim?”

Aras Demir

İstemsizce gülümsedim. “Ne kadar düşünceli birisin sen...” Başımı yastığa yasladım. Yurttaki odam sessizdi. Can ile Mete biraz önce aşağı kantine inmişti. Odanın içinde yalnızdım. Telefonu göğsümün üzerine bıraktım. Tavana bakarken derin bir nefes verdim.

“Galiba...” Dudaklarımın kenarı yine kıvrıldı. “...Ben gerçekten hoşlanıyorum.”

Bu cümleyi ilk kez sesli söylemiştim. Söyler söylemez kalbim hızlandı. Kendi kendime kısa bir kahkaha attım. “Vay be...” Sağ elim yine saçlarıma gitti. Parmaklarım kahverengi saçlarımın arasından geçti. “Ne ara oldu bu?”

Cevabını bilmiyordum. Belki horon oynarken bana güldüğünde, belki piyano çaldığım gün gözleri dolduğunda, belki de bugün… Gözlerimi kapattım. “Niye ağladın ki...”

İçimde sıcacık bir şey dolaşıyordu. Kimsenin benim için böyle endişelendiğini uzun zamandır hissetmemiştim. Telefonu tekrar elime aldım. Mesajlarımızı baştan sona okumaya başladım. Her satırda istemsizce gülümsüyordum.

Başparmağım ekranın üzerinde durdu. “Keşke biraz daha konuşsak...” Tam yazacak gibi oldum fakat sonra vazgeçtim. “Yok.” Telefonu kilitleyecekken aklıma saçma bir fikir geldi. Kaşımı kaldırdım. “...Ya başka hesaptan yazsam?”

Daha düşünür düşünmez kendi kendime güldüm. “Aras...” Başımı iki yana salladım. “Sen kafayı mı yedin?” Ama fikir gitmiyordu. Telefonu yeniden açtım. Boş boş ekrana baktım.

“Zaten beni tanımayacak.” Parmaklarım istemsizce yeni hesap oluşturma ekranına gitti. Bir kullanıcı adı yazdım. Beğenmeyip bir tane daha yazdım. Onu da sildim. “Of...” En sonunda rastgele bir isim yazıp hesabı oluşturdum.

Ekrana uzun süre baktım. “Şimdi ne yazacağım?” Utanıp telefonu yatağın üzerine bıraktım. İki elimle yüzümü kapattım. “Yapma şunu Aras.”

Yaklaşık bir dakika öylece oturdum. Sonra yine telefonu aldım. Bu kez hiç düşünmeden yazdım.

Bilinmeyen Hesap: Selam.

Parmağım "Gönder" tuşunun üzerinde bekledi. Kalbim göğsüme vuruyordu. “Göndermeyeyim.”

Birkaç saniye tuş ile bakıştım. Sonra “Boş ver!” dedim ve gözlerimi kapatıp tuşa bastım. Mesaj gitmişti. Telefonu yatağın üzerine fırlattım.

“Allah'ım...” İki elimle saçlarımı karıştırdım. “Ben gerçekten ne yaptım ya...”

Derin: Selam.

İstemsizce doğruldum. “Cevap verdi...” Parmaklarım hemen klavyeye gitti.

Bilinmeyen Hesap: Rahatsız etmedim umarım.

Cevap uzun sürmedi.

Derin: Etmedin ama seni çıkaramadım.

Derin: Tanışıyor muyuz?

Boğazımı temizledim.

Bilinmeyen Hesap: Hayır.

Bilinmeyen Hesap: Ama tanışmak istedim.

Yazıyor…

Derin: Biraz hızlı olmadı mı sence?

Burnumdan küçük bir kahkaha kaçtı.

Bilinmeyen Hesap: Biraz.

Bilinmeyen Hesap: Özür dilerim.

Derin: Özür dilemene gerek yok.

Derin: Sadece merak ettim.

İçimdeki gerginlik biraz olsun azaldı. En azından konuşmayı bitirmemişti. Başparmağım tekrar ekranda dolaştı.

Bilinmeyen Hesap: Sen...

Mesajı sildim ve tekrar yazdım.

Bilinmeyen Hesap: Boş ver.

Onu da sildim. “Of...” Başımı duvara yasladım. “Neden bu kadar heyecanlanıyorum?” Derin'den yeni bir mesaj geldi.

Derin: Sessiz kaldın.

İstemsizce gülümsedim.

Bilinmeyen Hesap: Ne yazacağımı düşündüm.

Derin: Bu kadar düşünme bence.

Derin: Ben korkutuyor muyum?

Başımı iki yana salladım. “Tam tersi...” Bunu yazamazdım. Telefonu iki elimle tuttum. Parmaklarım, sanki benden habersiz hareket etti.

Bilinmeyen Hesap: Gör beni...

Mesaj gönderildiği an nefesim kesildi.

“Hayır… Hayır, hayır!” Ekrana öylece bakakaldım. Birkaç saniye sonra cevap geldi.

Derin: Pardon?

Derin: Gör beni derken?

Kalbim göğsümü yumrukluyordu. “Sil...” Tam mesajı silemeyeceğimi hatırladığım anda, parmaklarım yine istemsizce hareket etti.

Bilinmeyen Hesap: Gör beni, kıvırcık kız...

Mesaj gider gitmez gözlerim kocaman açıldı. “Ben ne yaptım?”

Yazıyor…

Panikle hesabın ayarlar kısmını açtım. “Özür dilerim...” diye fısıldadım. Ve düşünmeden engelle tuşuna bastım.

Derin kişisini engellediniz. Engeli kaldırmak için dokunun.

Telefonu yatağın üzerine bıraktım. İki elimle yüzümü kapattım. “Aras...” Kendi kendime çaresizce güldüm. “Gerçekten kafayı yedin sen...” Elimi yüzümden saçlarıma geçirdim. “Bir daha asla...” Başımı yastığa gömdüm. “...Sahte hesap açmıyorum.”

Tam gözlerimi kapatacakken telefonum yeniden çalmaya başladı. Annem arıyordu. İstemsizce gülümsedim. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Orman gözlüm.”

Yüzümdeki yorgunluk sanki bir anda biraz olsun dağıldı. “Anne...”

“Nasılsın kuzum?”

“Daha iyiyim.”

“Daha iyi olman, tamamen iyi olduğun anlamına gelmiyor ama.”

Burnumdan küçük bir kahkaha çıktı. “Evet...”

“İlaçlarını içtin mi?”

“İçtim.”

“Çorbanı içtin mi?”

“Can zorla içirdi.”

Annem güldü. “İyi yapmış.”

Başımı yastığa biraz daha gömdüm. “Sen nasılsın?”

“Ben iyiyim kuzum.” Sonra sesi biraz daha neşelendi. “Bu hafta sonu sana geleceğim.”

Olduğum yerde doğruldum. “Gerçekten mi?”

“Elbette.”

“Ne zaman?”

“Cumartesi sabahı erkenden.”

Yüzümde istemsizce çocukça bir gülümseme oluştu. “Çok güzel...”

“Boş gelmeyeceğim ama.” Annem güldü. “Sana sarma saracağım.”

“Anne...”

“Kurabiye de yapacağım.” Kahkaha attım. “Bir de poğaça.”

Annemin göremeyeceğini unutup elimi saçıma attım. “Anne, yurdu fırına çevireceksin.”

“Olsun.” İkimiz de güldük.

“Dolmanı da çok severim…” Derin bir iç çektim. “Anneee… Bir de kek.”

“Olur kuzum.” Dedi aynı sıcak sesiyle.

Başımı iki yana salladım. “Canlar beni rahat bırakmayacak.”

“Onlara da yapıyorum zaten.”

Gözlerim parladı. “Onlar bunu duyarsa sana bayılır.”

“Bayılsınlar bakalım.” Gülümsemem bir türlü gitmiyordu. Sonra annem yeniden konuştu. “Bir de kıyafetlerini getireceğim.”

“Hangilerini?”

“Temizlediklerimi. Eskileri de geri götüreceğim.”

Başımı eğdim. “Yine dolabımı toplamaya çalışacaksın.”

“Çalışmayacağım.” Kısa bir duraksadı. “Toplayacağım.”

İstemsizce güldüm. “Anne… Ben yaparım.”

“Yaparsın.” Bir an sustu. “Sonra üç tişörtü tek askıya geçirirsin.”

“Abartıyorsun.”

“Çoraplarını da yatağın altından toplarım.”

Gözlerimi devirdim. “Bir kere olmuştu.”

“Geçen ay da olmuştu.”

“...İki kere.” diye mırıldandım.

“Bir de montunun cebinden geçen gelişimde iki gofret çıkmıştı.”

Kahkaham odanın içinde yankılandı. “Onları unutmuşum.”

“Biliyorum.” Sesi yeniden yumuşadı. “Anneler unutmaz çünkü.”

Boğazım hafifçe düğümlendi. “İyi ki geleceksin.”

“Ben de seni çok özledim orman gözlüm.”

Sessizce gülümsedim. “Ben de seni.”

Büyük bir özlemle konuşmaya devam etti. “Gelince önce sana sıkıca sarılacağım. Sonra saçlarını karıştıracağım.”

“Elleme ya...”

Annem güldü. “Karıştıracağım.”

“Tamam...”

“Sonra da seni doyuracağım.”

“En çok bunu bekliyorum.” dedim heyecan içinde.

Yorganı biraz daha üzerime çektim. İçim, uzun zamandır hissetmediğim kadar sıcacıktı. “Anne?”

“Efendim kuzum?”

“İyi ki varsın.”

Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra her zamanki o yumuşacık sesi duyuldu. “İyi ki sen varsın... benim orman gözlüm.”

Telefon kapandıktan sonra uzun süre tavana baktım. Dudaklarımın kenarında küçücük bir gülümseme vardı. “Bu hafta sonu güzel geçecek galiba...”

Başımı yastığa yasladım. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken aklımdan iki kişi geçti. Biri her zaman sığınabildiğim annemdi.

Diğeri ise kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü bir kızdı. “İyi geceler, kıvırcık kız...” diye fısıldadım.

Bu kez telefonuma değil, karanlığa gülümsedim. Ve birkaç dakika sonra, yorgun bedenim sonunda uykuya teslim oldu.

Ayşegül Demir

Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye öylece salonda kaldım. Yüzümde farkında olmadan oluşan gülümseme gitmiyordu. “Sesine bak...” diye mırıldandım. “Hâlâ hasta olduğu belli.”

Telefonu sehpanın üzerine bıraktım. Hiç vakit kaybetmeden mutfağa geçtim. Mutfak, akşamın sessizliğiyle doluydu. Dolap kapağını açıp en üst raftaki küçük not defterimi aldım.

Yıllardır aynı defterdi. Alışveriş listeleri, tarifler ve Aras'ın çocukken sevdiği yemekler… Sayfalarını karıştırırken istemsizce gülümsedim. Bir sayfada küçücük bir yazı gözüme çarptı. Başımı iki yana salladım.

“Sen hâlâ aynı çocuksun.”

Kalemi elime aldım. Yeni, boş bir sayfa açtım. Üstüne büyük harflerle “ORMAN GÖZLÜME” yazdım. Altına da tek tek sıralamaya başladım.

• Sarma.

• Poğaça.

• Mercimek köftesi.

• Şehriye salatası.

• Patatesli börek.

• Elmalı kurabiye.

Kalemi birkaç saniye havada tuttum. “Bu kadar yeter mi acaba?” Sonra kendi kendime güldüm. “Yeter miymiş… Can diye bir çocuk vardı.”

Kalemin ucuyla listenin altına bir satır daha ekledim.

• Bir tepsi daha poğaça.

“Yoksa benim bebeğe hiçbir şey kalmayacak.” Defteri kapatıp buzdolabını açtım. Neler eksik diye tek tek kontrol etmeye başladım. Asma yaprağı vardı. Pirinç yeterliydi. Kıyma buzluktaydı. Patatesler kovadaydı. Elmalar da güzeldi. Sadece biraz daha un almam gerekecekti.

Dolabı kapatınca mutfak tezgâhını boşalttım. Sabah erkenden başlayacaktım. Çünkü biliyordum. Bir şeye girişirsem yarım bırakmayı sevmezdim.

Bir köşeye büyük saklama kaplarını dizdim. Poğaçalar bunun içine, kurabiyeler buna, şehriye salatasını cam kaba koyarım. Mercimek köftesi ayrı, sarmalar ayrı…

Sonra bir an durup mutfağa göz gezdirdim. “Ben bunları nasıl taşıyacağım acaba?” Kendi kendime omuz silktim. “Taşırım. Yeter ki benim oğlan doysun.”

Elim istemsizce mutfak masasının üzerindeki çerçeveye gitti. Fotoğrafta Aras daha üç yaşındaydı. Kocaman yeşil gözleriyle bana bakıyor, ağzı mercimek çorbasına bulanmış hâlde gülüyordu. Fotoğrafı elime aldım. Başparmağımla yanağını okşadım.

“Yirmi bir yaşına geldin.” Gözlerim yumuşadı. “Bir türlü büyüyemedin benim gözümde.” İstediği kadar üniversite okusun, istediği kadar tek başına yaşasın, istediği kadar uzun boylu, kocaman adam olsun… Ben hâlâ montunun fermuarını çekmek isteyen annesiydim.

Hâlâ üşüyor mu diye düşünen, aç kaldı mı diye merak eden, gece üzerini örtmek isteyen annesiyim.

İçimden sessizce güldüm. “Dolabını yine toplarım.” “Bir hafta sonra yine aynı olur ama olsun.”

Montunun cebinden yine gofret çıkacağına emindim. Belki bu kez iki tane değil, üç tane çıkardı. “Bari bu sefer kabuklarını cebinde unutmasa.”

Fotoğrafı yerine bıraktım. Mutfağın ışığını kapatacakken aklıma bir şey daha geldi. Tekrar açtım. Dolaptan küçük bir kavanoz ev yapımı çilek reçeli çıkardım. Kavanozu masanın üzerine koydum.

“Bunu da götüreyim.” Bir an düşündüm. “Belki sabah kahvaltı yapar.” Sonra yine kendi kendime güldüm. “Yapmaz. Ben zorla yediririm.”

Mutfaktan çıkmadan önce hazırladığım listeye son kez baktım. Eksik bir şey var mı diye uzun uzun düşündüm. Sonra kalemi yeniden elime aldım. Listenin en altına minicik bir cümle ekledim.

• Orman gözlüme bol bol sarılmayı unutma.

Kalemi bıraktım. O maddeyi hiçbir alışverişten alamazdım. Ama en çok onu götürecektim. Çünkü ne olursa olsun benim için Aras, yirmi bir yaşında bir üniversite öğrencisi değil, ilk kez "Anne." dediği günkü kadar küçük, ilk kez saçlarını karıştırdığım günkü kadar sıcak...

Benim bebeğimdi.

☾ ✦ ☽

Alarm daha güneş doğmadan çaldı. Gözlerimi açar açmaz birkaç saniye tavana baktım. Ev ne kadar sessizdi. Eskiden bu sessizlik hiç olmazdı. Küçücük ayak sesleri olurdu. Oyuncak arabaların yere çarpma sesi, mutfaktan gelen “Anne, acıktım.” diye bağıran incecik bir ses… Şimdi ise sadece duvar saati çalışıyordu.

Yavaşça doğruldum. Yatağın diğer tarafına istemsizce gözüm kaydı. Boştu. Parmaklarım yorganın üzerine dokundu. Soğuktu.

İçimden derin bir nefes verdim. “...Mustafa.”

İsmini söylemek bile istemiyordum. Yıllar geçmişti. Boşanalı uzun zaman olmuştu. Ama bazı geceler, bazı sabahlar insan unutamıyordu. İlk yıllar böyle değildi. Aras doğduğunda onu kucağından indirmezdi. Saatlerce severdi.

“Yeşil gözlü oğlum benim.” derdi. Sonra her şey değişmişti. Aras altı yaşına geldiğinde sanki biri düğmeye basmıştı. Oğluna bakışı bile değişmişti.

Ben anlam verememiştim. Sonra bağırmalar başlamıştı. Ardından kırılan tabaklar, kırılan bardaklar ve kırılan ben.

Aras her seferinde odasına kaçardı, kapısını kapatırdı. Ama çocuk işte, duvarların ses geçirdiğini bilmezdi. Her şeyi duyuyordu. Her şeyi...

Bir keresinde kapıyı açıp yanıma koşmuştu. Küçücük elleriyle beni arkasına saklamaya çalışmıştı. “Anneme bağırma.”

Altı yaşındaydı, sadece altı. O gün içimde bir şey kopmuştu. O gece Aras uyurken saatlerce saçlarını okşamıştım. Ve kendi kendime tek bir söz vermiştim.

“Bu çocuk bir daha korkmayacak.” Ertesi hafta boşanma dilekçesini vermiştim.

⋆

Aras altı yaşındaydı. Salonun ortasında duran eski piyanonun başına yeni oturmuştu. Ayakları tabureden sarkıyordu. Minicik parmakları tuşların üzerinde titriyordu. Karşısında ise Mustafa duruyordu.

“Konsantre ol.”

Aras başını salladı. “Tamam baba.”

Küçücük sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Bir bir notalara basayım derken yanlış bir tuşa dokundu. O minicik hata bile odanın havasını değiştirmeye yetmişti. Mustafa'nın yüzü bir anda gerildi.

“Yanlış.” Aras irkildi. “Bir daha dene.”

Bu kez daha dikkatli bastı. Ama yine istediği gibi olmadı. Mustafa sertçe nefes verdi. “Bu kadar basit bir şeyi de mi yapamıyorsun?”

Mutfaktan çıktım. “Mustafa Çocuk daha.” Aras'a yaklaştım ve saçını okşadım. “Bırak biraz alışsın.”

Bana dönmeden konuştu. “Karışma.”

Aras'ın omuzları küçücük kaldı. Parmakları tuşların üzerinde titriyordu. “Özür dilerim baba…”

O sesi hâlâ unutamıyorum.

Mustafa bu kez sesini yükseltti. ‘Özür dilemek yerine doğru çal.”

İçimde bir şey düğümlendi. “Yeter.”

Bu kez bana döndü. “Sen karışmayacaksın.”

“Karışırım. Altı yaşında çocuk bu.” Aras’ı korumak için ne varsa yapardım. “Bir nota için üzerine gitmenin ne anlamı var?”

Mustafa öfkeyle bana baktı. “Sen yüz veriyorsun.”

“Ben mi? Çocuk korkuyor!”

“Disiplin öğreniyor.*

“Bu disiplin değil!”

Seslerimiz bütün eve yayılmıştı. Tam o anda minicik ayak sesleri duydum. Arkasını dönmüş, piyanodan inmişti. Koşarak bana geldi. İki koluyla bacağıma sımsıkı sarıldı.

“Anne…” Sesi titriyordu. Başını dizime gömdü. “Anne ne olur…”

Ellerim hemen saçlarına gitti. “Tamam. Tamam bebeğim.” Elimle nazikçe saçlarını okşadım ve ona doğru eğildim “Ben buradayım.”

Omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. Yüzünü göremiyordum. Ama bacağıma düşen sıcak gözyaşlarını hissedebiliyordum.

Mustafa sinirle başını iki yana salladı. “İşte. Tam da bundan bahsediyorum.” Gözlerini devirdi. “Oğlanı böyle büyütüyorsun.”

Başımı kaldırdım. “Oğlan değil, adı Aras. Ve o sadece korktu.”

Mustafa hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Kapı sertçe kapandı. Ev yeniden sessizliğe büründü. Ben dizlerimin üzerine çöktüm. Aras'ın yüzünü avuçlarımın arasına aldım.

Burnu kıpkırmızıydı. Kirpikleri gözyaşlarından birbirine yapışmıştı. “Güzel gözlü oğlum…”

Titreyen dudaklarıyla bana baktı. “Anne… Ben kötü mü çaldım?”

Kalbim o an paramparça oldu. Onu kucağıma çektim ve sımsıkı sarıldım. “Hayır. Sen sadece öğreniyorsun.” Parmaklarımı nazikçe saçlarına geçirdim. “Öğrenirken hata yapmak olur. Her zaman olur.”

Saçlarını öptüm. “Senin hiçbir suçun yok.”

Minik kolları boynuma dolandı. O kadar sıkı sarılmıştı ki sanki bırakırsam yine korkacaktı. Minik omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu.

“Anne…”

Sesi öyle ince, öyle kırılgandı ki içimdeki bütün gücü alıp götürüyordu. Eğilip saçlarını okşamaya başladım. Yumuşacık, dağınık kahverengi saçlarının arasından parmaklarımı usulca geçirdim.

“Tamam…” diye fısıldadım. “Geçti…” Bir öpücük kondurdum başına. “Orman gözlüm…” Bir tane daha. “Kuzum…” Bir tane daha. “Canım benim…”

Titreyen nefesi hâlâ dinmemişti. Saçlarını sevmeye devam ettim. “Benim küçük piyanistim, cesur oğlum, güzel gözlü bebeğim…”

Küçücük elleri tişörtümü yumruk yapacak kadar sıkıyordu. Başını hiç kaldırmıyordu. Sanki gözlerini kapatırsa her şey düzelecek sanıyordu.

Altı yaşındaki bir çocuğun ağırlığı o gün bana dünyanın en ağır yükü gibi gelmişti.

Bir süre sonra kucağımdaki Aras ile birlikte koltuğa oturdum. Annesi olduğum ilk günden beri yaptığım gibi sallamaya başladım.

“Şşşt… Tamam…” Saçlarının arasında bir öpücük kondurdum. “Geçti…”

Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Hemen başımı hafifçe yukarı kaldırdım. Aras fark etmesin diye nefesimi tuttum. Ama ikinci damla da geldi. Boğazımdaki düğüm artık dayanılmaz olmuştu. Yavaşça kulağına eğildim.

“Orman gözlüm… Bir şey isteyeceğim senden.” Başını kaldırmaya yeltendi. Hemen saçlarını yeniden okşadım. “Hayır… Başını kaldırma olur mu?” Bir damla daha süzüldü. “Biraz daha böyle kal.”

Küçük bir sessizlik oldu. Sonra başını yeniden omzuma yasladı. “Tamam anne…”

O iki kelimeyle birlikte gözyaşlarımı artık tutamadım. Sessizce ağladım. Omzuma yaslanmış küçücük oğlum görmesin diye hıçkırıklarımı içime gömdüm. Saçlarını öpmeye devam ettim.

“Ben varım. Ne olursa olsun ben varım. Kim sana ne söylerse söylesin… Sen benim en güzel melodimsin." Bir hıçkırık daha gelince duraksamak zorunda kaldım. “En güzel piyanistimsin. Ve seni, dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum.”

Küçük elleri boynuma biraz daha sıkı sarıldı. Fısıltı kadar kısık bir sesle “Ben de seni seviyorum anne…” dedi.

İşte o an kollarımdaki çocuk sadece altı yaşındaki oğlum değildi. Korkusunu bana emanet eden küçücük bir kalpti. Ve ben, o kalbi ömrümün sonuna kadar incitmeden taşımaya kendi kendime bir kez daha söz verdim.

⋆

Anıyı zihnimin en derin yerine usulca geri bıraktım. Derin bir nefes aldım. “Bugün güzel şeyler düşüneceğiz.”

Bez alışveriş çantamı koluma taktım ve masanın üzerindeki listeyi bir kez daha kontrol ettim. Sonra dışarı çıktım. Sabahın erken saatleri olduğu için sokak henüz tam uyanmamıştı. Serin rüzgâr yüzüme dokunurken istemsizce gülümsedim. “Kesin benim oğlan hâlâ uyuyordur.”

Apartmandan çıkıp mahallenin marketine doğru yürüdüm. Kapının üzerindeki zil, içeri girer girmez ince bir ses çıkardı. “Günaydın Ayşegül Hanım.”

Kasadaki genç çocuk gülümseyerek selam verdi. “Günaydın evladım.”

Doğruca sebze reyonuna yöneldim. Yeşillikleri tek tek elime alıyordum. Maydanozun saplarına baktım. Yapraklarını çevirdim. “Bunlar güzel.” Sepete bıraktım. Ardından dereotlarını seçtim. Mis gibi kokuyorlardı. Burnuma götürüp derin bir nefes aldım. “Tam mercimek köftelik.”

Yan taraftaki taze nanelerden birkaç demet aldım. Sonra marulları tek tek kontrol ettim. En diri olanı seçip sepete yerleştirdim. Limonları da tek tek elimde tarttım. Kabukları inceydi. “Tamamdır.”

Un reyonuna geçtim. Beş kiloluk unu görünce istemsizce güldüm. “Poğaça, börek, kurabiye… Bunun yarısı bugün gider zaten.” Kasaya doğru yürürken aklıma bir şey daha geldi.

Susam, çörek otu… bir paket de onları aldım. Poğaçaların üzeri boş kalamazdı. Kasadan çıkınca poşetleri dikkatlice çantama yerleştirdim. Eve dönerken içimde tatlı bir telaş vardı. Her adımım beni oğluma biraz daha yaklaştırıyor gibiydi.

Kapıyı açar açmaz doğruca mutfağa girdim. Poşetleri tezgâhın üzerine dizdim. Önlüğümü yeniden bağladım.

Kollarımı dirseklerime kadar sıvadım. “Hadi bakalım. İş başlasın.”

İlk olarak büyük çelik leğeni lavaboya yerleştirdim. Maydanoz demetlerini içinden çıkardım. Soğuk suyu açıp tek tek yıkamaya başladım. Yapraklarının arasındaki toprağın tamamen gitmesi için birkaç kez suyunu değiştirdim. Aynı işlemi dereotları ve naneler için de yaptım.

Yıkanan yeşillikleri süzgece alıp fazla sularının akmasını bekledim. Sonra temiz bir mutfak havlusunun üzerine sererek kurumaya bıraktım. Yeşillikler kururken büyük yoğurma kabını dolaptan çıkardım.

Un paketini açtım. İnce bir eleği kabın üzerine yerleştirip unu yavaş yavaş eledim. Bembeyaz un, elekten kar gibi dökülüyordu. Kabın ortasını elimle hafifçe açtım. Ilık sütü küçük bir cezvede hafifçe ısıttım. Parmağımı içine batırdım.

“Tam kıvamında.” Sütü kabın içine döktüm. Ardından mayayı ekledim. Bir çay kaşığı toz şeker serpiştirip birkaç dakika bekledim. Maya yavaş yavaş köpürmeye başlayınca yoğurdu, sıvı yağı ve tuzu ilave ettim.

Tahta kaşığı elime aldım. Önce yavaşça karıştırdım. Hamur toparlanmaya başlayınca kaşığı bıraktım.

Avuç içlerimle yoğurmaya başladım. Hamur her hareketimde biraz daha yumuşuyor, biraz daha pürüzsüzleşiyordu.

Yaklaşık on dakika boyunca durmadan yoğurdum. Sonunda parmaklarıma yapışmayan, ipek gibi bir hamur elde edince gülümsedim. Üzerini temiz bir bezle örttüm. “Kabar bakalım. Daha yapacak çok işimiz var.”

Hepsine bakınca içim sıcacık oldu. Kendi kendime gülümsedim. “Az kaldı orman gözlüm… Bu hafta sonu yine seni doyuracağım.”

☾ ✦ ☽

Tezgâhı güzelce sildim. Sonra büyük saklama kaplarını tek tek çıkardım. Hepsini mutfak masasının üzerine sıralayınca istemsizce durup seyrettim. Bir masa dolusu yemek, bir hafta sonuna sığmayacak kadar çoktu. Ama olsun. Benim oğlum eve gelemiyorsa ev ona gidecekti.

Ellerimi yıkadım ve önlüğümü çözdüm. Salona geçtim ve kendimi koltuğa bıraktım. “Off...” Bacaklarım sızlıyordu.

Avuç içlerime baktım. Hamur yoğurmaktan hafifçe kızarmışlardı. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Yorgundum. Hem de çok. Ama içimde öyle güzel bir huzur vardı ki… Gözlerim mutfağın kapısına kaydı. Sonra masanın üzerindeki kutulara.

İstemsizce gülümsedim. “Şimdi bunları görünce önce 'Anne bu kadar şeyi niye yaptın?' diyecek.” Kahkaha attım. “Sonra da hepsini yiyecek.”

Bir yastığı kucağıma çektim. Başımı ona yasladım. “Afiyet olsun şimdiden...” diye fısıldadım. “Benim orman gözlü bebeğim...”

Biraz dinlendikten sonra derin bir nefes alıp yeniden ayağa kalktım. “Tamam Ayşegül… Dinlenmek yok.” Salonun köşesindeki süpürgeyi aldım. Fişini prize taktım. Düğmesine bastığım anda evin sessizliğini süpürgenin sesi doldurdu.

Bir günüm de böyle geçmişti. Yarın, oğlum bana gelemese de ben ona gidecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.