İçeriğe geç

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 2 · 23 dk okuma

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 2

EĞLENCE

Derin Karaca

Konferans yaklaşık yarım saat sonra sona erdi. Salondaki ışıklar yeniden yandığında öğrenciler yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladı. Sunucu gülümseyerek mikrofonunu tekrar eline aldı.

“Şimdi ise gecenin en eğlenceli kısmına geçiyoruz!” Salonda alkış sesleri yükseldi. “Birazdan balo salonuna geçeceğiz. İlk dans için partnerinizi seçebilirsiniz.”

İdil heyecanla bana döndü. “Başlıyor!”

“Galiba gerçekten başlıyor.”

İkimiz de gülümseyerek ayağa kalktık. Koridor boyunca öğrenciler heyecanla konuşuyor, kimileri çoktan birbirine dans teklif ediyordu. Tam balo salonunun kapısından içeri girecekken arkamızdan tanıdık bir ses duyuldu.

“İdil!”

İdil gözlerini kapattı. “Hayır...”

Yavaşça arkasını döndüğünde Can'ın elinde pembe papatyalardan oluşan zarif bir buket vardı. Ben bile şaşkınlıkla gözlerimi açtım. “Can... Sen...”

Can bu kez her zamankinden farklıydı, ilk defa suskundu. Bir an boğazını temizledi. “Şey...”

İdil kaşını kaldırdı. “Ne oldu sana?”

“Ben...” Elindeki buketi biraz daha kaldırdı. “Bunlar senin için.”

İdil'in ağzı hafifçe aralandı. “Benim için mi?”

“Evet.” Utangaçça ensesini kaşıdı. “Pembe sevdiğini biliyorum.”

Ben ikisinin arasında bakışlarımı gezdirirken dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yok artık…”

Can derin bir nefes aldı. “Benimle ilk dansı eder misin?”

İdil birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra bana baktı. Ben sadece gülümseyip başımı salladım. “Git.”

İdil tekrar Can'a döndü. Yüzünde istemsizce oluşan tebessüm gitgide büyüyordu. “Olur.”

Can'ın yüzü resmen aydınlandı. “Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Papatyaları uzattı. İdil dikkatlice buketi aldı. “Teşekkür ederim.”

“Ben teşekkür ederim.”

Can heyecandan ne yapacağını bilemeyince istemsizce bana döndü. “Derin!”

“Efendim?”

“İdil'e iyi bak.”

Kahkaha attım. “Şu an sen bakıyorsun zaten.”

Can kulaklarına kadar kızardı. İdil koluna hafifçe vurdu. “Hadi.”

İkisi birlikte dans pistine doğru yürürken arkalarından gülümseyerek baktım. “Yakıştılar aslında...” Tam o sırada arkamdan biri seslendi. “Derin Karaca?”

Şaşkınlıkla döndüm. Karşımda okul görevlilerinden biri duruyordu.

“Buyrun?”

“Elinizde teslim almamız gereken birkaç şey var.”

“Benim mi?”

“Evet.”

Ne olduğunu anlayamadan görevlinin peşinden birkaç adım yürüdüm. Koridorun kenarında kocaman bir masa vardı. Ve masanın üzeri rengârenk çiçeklerle doluydu. Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. “Bunlar...”

Görevli gülümsedi. “Hepsi sizin adınıza geldi.”

“N-ne?” Tek tek kartları okumaya başladım.

"Üniversite hayatında başarılar. Seni çok seviyoruz."

"Canımız Derin'e..."

"Ablandan."

"Dayından."

"Anneannen ve dedenden."

"Halandan."

"Kuzenlerinden..."

İstemsizce güldüm. “Allah'ım...”

Görevli elime bir buket daha verdi. “Bu da yeni geldi.”

Artık iki kolum da tamamen dolmuştu. “Sanırım... bütün aile birleşip çiçek göndermiş.”

Görevli kahkaha attı. “Öyle görünüyor.”

Başımı iki yana sallayıp istemsizce gülümsedim. “Beni yalnız bırakmamışlar.”

Tam o sırada salondan yükselen müzik yeniden başladı. Kollarımdaki çiçeklere bakıp küçük bir iç çektim. “Sanırım ilk dansı kaçıracağım...”

Bunu söyler söylemez, salonun diğer ucunda duran bir çift koyu kahverengi göz bana çevrildi, Aras bana bakıyordu. Kalabalığın biraz gerisinde, her zamanki gibi tek başına duruyordu.

Dans eden insanlara değil, benim kucağımda zar zor taşıdığım çiçeklere bakıyordu. Kaşları hafifçe çatıldı. Sanki bir anlığına gülümseyecek gibi oldu. Ama o ifade geldiği gibi kayboldu. Bakışlarını sessizce yere indirdi.

Ben ise onun beni izlediğinden habersiz, kucağımdaki çiçekleri düşürmemeye çalışıyordum.

☾ ✦ ☽

Salonun içinde müzik yeniden yükselmişti. Işıklar dans pistinin üzerine düşüyor, öğrenciler kahkahalar eşliğinde birbirlerini dansa kaldırıyordu. Can ile İdil de çoktan kalabalığın arasına karışmıştı. Ben ise hâlâ kollarımdaki çiçeklerle mücadele ediyordum.

“Anneanne... Sen de mi?” diye gülerek kartlardan birini okudum.

Bir buketi diğerinin üzerine koymaya çalışırken dengem bozuldu. Beyaz papatyalardan oluşan küçük bir buket elimden kayıp sessizce yere düştü. Tam o sırada dans pistindeki alkışlar yükseldiği için düşen çiçeği kimse fark etmedi.

Onun dışında. Salonun biraz ilerisinde tek başına duran Aras'ın bakışları yere kaydı. Sanki gidip gitmemek arasında kalmıştı. Sonra sessizce yürümeye başladı. Yavaşça eğildi ve yere düşen papatyaları nazikçe eline aldı.

Üzerindeki tozları parmaklarıyla hafifçe silkeledi. Ben ise tam diğer çiçekleri toparlamaya çalışırken görüş alanıma uzanan bir el girdi. Başımı kaldırdım.

Aras bana buketi uzatıyordu. Bakışlarımız yeniden buluştu. Bu kez ikimiz de birkaç saniye boyunca konuşamadık. Sonunda Aras, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle konuştu.

“Düştü.”

Sadece tek kelimeydi. Ama nedense kalbim beklediğimden daha hızlı atmaya başlamıştı. Çiçeği yavaşça elinden aldım. “Teşekkür ederim.”

Aras hafifçe başını salladı. “Rica ederim.”

İkimiz de aynı anda gözlerimizi kaçırdık. Ne söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Sanki konuşmaya devam etsek sessizlik bozulacakmış gibi hissediyordum.

Tam dönecekti ki bakışları bir an saçlarıma takıldı. Omuzlarımdan aşağı kalçalarıma kadar dökülen kıvırcık lüleler ışığın altında yumuşakça parlıyordu.

Utangaç bir şekilde boğazını temizledi. “Şey...”

Başımı kaldırdım. “Efendim?”

Kulakları yeniden kızarmıştı. Parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi. “Saçların...” Cümlesini tamamlamakta zorlandı. “...güzel.”

Nefesim bir anlığına kesildi. İstemsizce gülümsedim. “Teşekkür ederim.”

Aras başını eğdi. Sanki daha fazla orada kalırsa utanacaktı. “İyi akşamlar.”

“İyi akşamlar.”

Sessizce arkasını dönüp kalabalığın arasına karıştı. Ben ise elimdeki papatyalara değil, az önce uzaklaşan siyah takım elbiseli çocuğa bakıyordum. İçimde anlamını koyamadığım küçücük bir his kıpırdamıştı.

Kollarımdaki bütün çiçekleri dikkatlice az önce oturduğum sandalyenin üzerine bıraktım. “Burada durun, tamam mı?” diye fısıldadım kendi kendime.

Kartların düşmediğinden emin olduktan sonra derin bir nefes alıp yeniden salonun ortasına doğru yürüdüm. Dans pistindeki kalabalık biraz azalmıştı. Çiftlerin büyük bir kısmı çoktan dans etmeye başlamış, geriye ise yalnızca birkaç kişi kalmıştı.

Elimi istemsizce elbisemin üzerine götürdüm. Önce bel kısmını düzelttim, sonra eteğimin yırtmacını. “Biraz dönmüş galiba...”

Kumaşı nazikçe yerine oturttum. Ardından elim yine refleksle göğüs dekolteme gitti. Tam çekiştirecekken durdum. İçimden derin bir nefes verdim ve elimi yavaşça geri çektim.

Sadece ince askıları omzuma daha düzgün yerleştirdim. “Tamam...”

Aynadaki görüntüm olmasa bile salonun camında oluşan siluetime kısacık baktım. Bu kez hiçbir şeyi saklamaya çalışmadım. Olduğu gibi bıraktım.

Saçlarımı omzumun üzerinden geriye attım. Kalçalarıma kadar uzanan kıvırcık lüleler sırtıma usulca yayıldı. “Şimdi daha iyi.”

Müziğin ritmine doğru birkaç adım attım. Tam o sırada gözüm dans pistinin ortasına takıldı. Can, İdil'in elini büyük bir dikkatle tutuyor, ikisi de kahkahalar atarak müziğe ayak uyduruyordu. İdil'in yüzündeki gülümsemeyi görünce istemsizce ben de gülümsedim.

“Mutlu olmuş...” Boğazım düğümlendi. Birlikte büyüdüğüm en yakın arkadaşım… Üniversitenin ilk gününde bile bu kadar içten gülebiliyordu.

Nedense gözlerim dolmaya başladı. “Of...”

Elimi hızlıca gözümün altına götürdüm. Geç kalmıştım. Siyah maskaram parmağıma bulaşmıştı bile. “Harika...”

Tam çantamdan mendil çıkaracakken salonun diğer ucunda duran Aras'ın bakışları yeniden bana çevrildi. Önce bana baktı, sonra dans eden Can ile İdil'e. Kaşları belli belirsiz çatıldı. Can'ın gülümseyerek İdil'in elini tutuşunu izledi.

Ardından gözleri tekrar bana döndü. Ben tek başıma, gözlerimde dağılan maskarayla onları izliyordum. Aras'ın kalbine, anlam veremediği küçük bir sızı oturdu.Sanki geç kalmıştı. Hiç tanımadığı kızın üzülmesi, onu beklemediği kadar rahatsız etmişti.

Bakışlarını sessizce yere indirdi, parmaklarını yumruk yaptı. Nedenini kendisi de bilmiyordu. Ama o an ilk kez Can'ı kıskanmıştı.

☾ ✦ ☽

Müzik yavaş yavaş sona ererken dans pistini alkış sesleri doldurdu. Can ile İdil de gülerek birbirlerinden hafifçe ayrıldılar. Can, utangaç bir tebessümle cebinden telefonunu çıkardı.

“Şey...”

İdil başını hafifçe eğdi. “Efendim?”

“Numaranı alabilir miyim?”

İdil birkaç saniye ona baktı. Sonra gülümseyerek telefonunu uzattı. “Alabilirsin.”

Can'ın yüzündeki mutluluk görülmeye değerdi. Numarayı kaydettikten sonra telefonu geri uzattı. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

“Yarın... şey... görüşürüz o zaman.”

“Görüşürüz.”

Can istemsizce sırıtıp arkadaşlarının yanına doğru yürüdü. İdil ise olduğu yerdeyken gözleri beni aradı. Ben hâlâ salonun kenarında duruyordum. Göz göze gelir gelmez ona doğru yürümeye başladım. İdil de bana doğru geldi.

Aramızdaki mesafe kapanır kapanmaz kendimi hiç düşünmeden onun boynuna attım. Kollarımı sıkıca ona doladım. “İdil...” Sesim titriyordu.

İdil önce şaşırdı. “Derin?”

“Çok mutlu oldum.” Gözlerimde biriken yaşlar sonunda yanaklarımdan süzüldü. “Sen mutlu olunca... ben de mutlu oluyorum.”

İdil'in yüzündeki gülümseme yumuşadı. O da bana sımsıkı sarıldı. “Salak… Hem ağlıyorsun hem makyajını mahvediyorsun.”

Burnumu çektim. “Sus...”

İdil beni biraz kendinden uzaklaştırıp yüzüme baktı. Dağılan maskaramı görünce kahkaha attı. “Dur, seni güldüreceğim.”

“Nasıl?”

Yüzünü ciddileştirdi. “Gel.”

Hiç anlamadan tekrar sarıldım. İdil beni iyice kendine çekti.

“Bak.”

“Neye?”

“Kafanı göğsüme yasla.”

İstemsizce dediğini yaptım. “Ee?”

Yüzünde şeytani bir sırıtış belirdi. “Yastık gibi değil mi?”

Bir saniye sessizlik oldu. Sonra istemsizce kahkahayı bastım. “İdil!”

“Ne?”

“Sen gerçekten normalsin diye düşünmüştüm!”

“Ben hiçbir zaman normal olmadım.”

Kahkahalarımız birbirine karıştı. Az önceki gözyaşlarımın yerini gülümsemem almıştı. Salonun diğer ucunda duran Aras ikimizi izliyordu.

Bakışları önce bana, sonra İdil'e kaydı. Birkaç dakika önce aklından geçen bütün düşünceler sessizce dağılıp gitti. Birbirini kardeş gibi seven iki insanın sarılışıydı izlediği şey.

İçindeki o anlamsız sıkışma yavaşça çözüldü. Fark ettirmeden küçük bir nefes verdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

Kimse görmedi o tebessümü. Kendisi bile.

Salon yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Ben sandalyenin üzerine bıraktığım çiçekleri tek tek kucağıma aldım. “Bunları yurda götürmemiz gerekecek.”

İdil de birkaç buketi eline aldı. “Bayağı ağırmış.”

“Ben demiştim, bütün aile birleşmiş.”

İkimiz de güldük. Konferansın kapanış konuşması henüz başlamamıştı.

İdil bana baktı. “Gidelim mi?”

Başımı salladım. “Gidelim.”

Salonun kapısına doğru yürürken son kez arkamı dönüp içeri baktım. Kalabalığın arasında, pencerenin yanında tek başına duran Aras bir anlığına gözlerini bana çevirdi. Bakışlarımız yine yalnızca birkaç saniye buluştu. Sonra ben hafifçe gülümsedim. O ise çok belli belirsiz başını eğdi.

Başka hiçbir şey olmadı. Ama nedense içimde tarif edemediğim küçük bir sıcaklık kaldı.

İdil koluma girip beni kapıya doğru çekti. “Hadi.”

“Nereye?”

“Yurda.”

“Tamam.”

“Bir de...”

“Ne oldu?”

Telefonunun ekranını bana gösterdi. Rehberinde yeni eklenen bir isim vardı; Konuşkan Can’ım

Kaşlarımı kaldırıp sırıttım. “Vay vay...”

İdil kulaklarına kadar kızardı. “Sus.”

“Daha ilk günden numarayı kaptırmışsın.”

“Derin!”

Kahkahalarımız kampüsün serin akşamına karışırken, kucağımız çiçeklerle dolu bir şekilde yurda doğru yürümeye başladık.

Yurdun kapısından içeri girdiğimizde cebimdeki anahtarı zar zor çıkardım.

“Kollarım koptu...” diye söylenirken İdil güldü.

“Sen yine de şanslısın.”

“Neden?”

“Benim bütün akrabalarım 'Başarılar.' diye mesaj attı. Seninkiler çiçekçiyi satın almış.”

Kıkırdadım. “Abartma.”

“Abartmıyorum.”

Üçüncü kata çıkana kadar ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Sonunda odamızın kapısına geldik. Anahtarı kilide çevirip kapıyı açtım. “Oh be...”

İçeri girer girmez ilk işimiz kucağımızdaki bütün çiçekleri çalışma masasının üzerine dikkatlice bırakmak oldu. Masa bir anda rengârenk buketlerle dolmuştu.

Beyaz papatyalar, pembe güller, mor lavantalar, sarı papatyalar… Hatta küçük ayçiçekleri bile vardı.

İdil hayranlıkla masaya baktı. “Derin...”

“Hı?”

“Burası oda değil, resmen çiçekçi dükkânı oldu.”

Kahkaha attım. “Yarın vazoya koyarız.”

“Yarın değil, sabaha kadar bütün oda mis gibi kokacak.”

Derin bir nefes aldım. “Buna itirazım yok.”

Ayakkabılarımı ayağımdan çıkarırken rahatlamış bir nefes verdim. “Off...”

İlk iş saçlarıma uzandım. Kalçalarıma kadar uzanan kıvırcık saçlarımı toplayıp yumuşak bir tokayla tepemde gevşek bir topuz yaptım. “En sonunda...”

Ensem ilk kez nefes alıyormuş gibi hissediyordu. Ardından hiç düşünmeden kendimi yatağın üzerine bıraktım. Sırtüstü uzanır uzanmaz gözlerimi kapattım. “Ahh...”

Elbise bütün akşam belimi, kalçamı ve göğüs kafesimi öyle sıkmıştı ki sanki üzerimden tonlarca yük kalkmış gibiydi. Elimi istemsizce karnıma götürdüm. Kumaşın sıktığı yerlerde ince kırmızı izler oluşmuştu. “Resmen mühür bırakmış...”

İç çekerek elbisemin bel kısmını hafifçe gevşettim. “Şık görünmenin bedeli bu galiba.”

İdil çoktan dolabının önüne geçmişti. “Ben beş dakika daha bunun içinde kalırsam bayılırım.”

Elbisesinin fermuarını dikkatlice açıp üzerine bol bir tişört ve rahat bir şort geçirdi.

“İşte medeniyet.” Sonra çekmecesini açıp kırmızı kılıflı sıcak su torbasını çıkardı. Musluktan sıcak su doldururken yüzünü buruşturdu. “Şu regl olayı var ya...”

Başımı yana çevirip ona baktım.

“Çok ağrıyor mu?”

“Karnım beni dava edecek gibi hissediyorum.” Sıcak su torbasını dikkatlice karnına yerleştirip yatağına uzandı. “Off... İşte şimdi yaşadım.”

Ben ise gülümseyerek ona baktım. “İyi geldi mi?”

“Dünyanın en güzel icadı olabilir.”

“O kadar mı?”

“Kesinlikle.”

Odamız birkaç saniyeliğine sessizliğe büründü. Masanın üzerindeki çiçeklerin mis gibi kokusu odayı doldururken ikimiz de günün yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışıyorduk.

İdil tavana bakarak gülümsedi. “Derin...”

“Hı?”

“Üniversitenin ilk günü beklediğimden çok daha güzel geçti.”

Ben de tavana bakıp usulca gülümsedim. “Bence de...” Karnımdan gelen yüksek sesli bir gurultu odanın içinde yankılandı. İdil anında başını bana çevirdi. Ben tavana bakmaya devam ettim. O da bana bakmaya devam etti.

“...”

Sonunda İdil dudaklarını birbirine bastırdı. “Derin.”

“Hı?”

“Karnın yardım çağrısında bulundu.”

Gözlerimi kapattım. “Duymazdan gel.”

“Bütün kat duydu.”

“Elimden geleni yaptım.”

İdil kahkahaya boğuldu. Ben de istemsizce güldüm. “Tamam tamam.” Yatağımdan doğruldum. “Acıktım.”

“Şok oldum.”

“Kes sesini.”

“Sen yemek düşünüyorsan durum ciddidir.”

Dilimı çıkarıp ayağa kalktım. Dolabımdan rahat bir şort ve bol siyah bir tişört çıkarıp banyoya geçtim. Birkaç dakika sonra üzerimi değiştirip geri döndüm. Saçlarım hâlâ tepemde dağınık bir topuz hâlindeydi.

“Şimdi daha mutluyum.”

“Daha insan gibi görünüyorsun.”

“Teşekkür ederim sanırım.”

İdil tekrar sıcak su torbasına sarılırken ben masanın üzerine bırakılmış atıştırmalıklara göz attım. Sonra gözüm çekmecedeki noodle paketine takıldı. Yüzüm anında aydınlandı.

“Tamam.”

“Ne oldu?”

“Noodle yapacağım.”

İdil başını salladı. “Biliyordum.”

“Yoğurtlu.”

“Şimdi daha da biliyordum.”

On dakika sonra elimde büyük bir kaseyle yatağıma geri dönmüştüm. Üzerine yoğurt eklenmiş sıcak noodle… Dünyanın en güzel görüntülerinden biri olabilirdi. İlk lokmayı ağzıma attım. “Off...”

İdil bana baktı. “O kadar mı güzel?”

“Konuşma.”

“Tamam.”

“Bu kutsal bir an.”

İdil yine gülmeye başladı. Ben ise birkaç dakika içinde bütün kaseyi bitirdim, son damlasına kadar. Kaseyi masanın üzerine bırakıp zafer kazanmış gibi yatağa geri uzandım.

“İşte şimdi yaşadım.”

“Sen de benim sıcak su torbam gibisin.”

“Bu iltifat mı?”

“Bilmiyorum.”

☾ ✦ ☽

Saat ilerledikçe yurt sessizleşmeye başladı. Koridordan gelen sesler azaldı. Odadaki tek ışık çalışma masasındaki küçük lambadan geliyordu. Ben battaniyemi üzerime çekip telefonumu elime aldım.

İdil çoktan yarı uyur hâle gelmişti. Bir ara telefonunda Can’dan mesaj gelince İdil'in yüzünde istemsizce küçük bir gülümseme oluştu. “Of...” diye mırıldandı. Sonra telefonu göğsüne bırakıp gözlerini kapattı.

Ben ise sosyal medyada gezinmeye devam ediyordum. Birkaç fotoğraf, birkaç video derken göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. “Bir dakika daha...”

Telefon elimdeydi, ekran hâlâ açıktı. Ama okuduğum şeylere artık odaklanamıyordum. Başım yastığa biraz daha gömüldü ve sonunda uyuyakaldım.

Masanın üzerindeki çiçekler odanın içine hafif bir koku yayarken, üniversitedeki ilk günümüz sessizce sona erdi.

Yarın bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Ama ikimiz de ilk kez, yeni evimiz gibi hissettiren bu küçük yurtta huzurla uyuyorduk.

☾ ✦ ☽

Odanın içini alarm sesi doldurdu. Yorganın altına biraz daha gömülmeye çalıştım.

“Beş dakika...” Alarm susmadı. “Beş... dakika...” Bu kez yan yatıp yastığı kulağımın üzerine bastırdım. Hiçbir işe yaramadı.

“Derin!”

İdil'in sesiyle gözlerimi araladım. “Hı...”

“Alarmın susmuyor.”

“Elbet susar.”

“Susmayacak.”

“Neden?”

“Çünkü kapatman gerekiyor.”

Gözlerimi tekrar kapattım. “İmkânsız.”

İdil derin bir nefes verdi. “Demek öyle...” Bir sonraki saniye yorganımı tek hamlede üzerimden çekti.

“İDİL!”

“Günaydın.”

“Geri ver.”

“Hayır.”

“Üşüyorum.”

“Birazdan hazırlanırken üşümezsin.”

Oflayarak doğruldum. “Sabah insan haklarına aykırı birisin.”

“Teşekkür ederim.”

Telefonumu elime alıp alarmı sonunda susturdum. Saat daha 08:05’ti. Bir anda gözlerim tamamen açıldı. “Sekiz mi olmuş?”

İdil çoktan dolabını açmıştı. “Olmuş.”

“Dersimiz kaçtaydı?”

“Dokuz.”

“Allah'ım!”

Yataktan neredeyse zıplayarak indim. “Koş Derin.”

“Koşuyorum zaten!”

Yaklaşık kırk dakika sonra ikimiz de hazırdık. Ben açık mavi bol paça bir kot pantolon, beyaz kısa kollu bir tişört ve beyaz spor ayakkabılarımı giymiştim. Kalçalarıma kadar uzanan kıvırcık saçlarım bugün serbestti. Sadece önlerden iki ince tutamı arkaya alıp küçük mandal tokayla toplamıştım.

İdil ise açık renk mom jean, pembe oversize bir tişört ve beyaz spor ayakkabılar tercih etmişti. Düz sarı saçları omuzlarına ipek gibi dökülüyordu. Son kez aynaya baktım.

“Hazır mıyız?”

İdil çantasını omzuna taktı. “Bir dakika.”

“Ne oldu?”

Masanın üzerindeki çiçeklere baktı. “Bunlar akşam da çok güzeldi.”

“Bugün vazoya koyarız.”

“Tamam.”

Ben de telefonumu, cüzdanımı ve kulaklığımı çantama yerleştirdim. “Şimdi tamam.”

İdil kapının önüne geçti. “Heyecanlı mısın?”

Ayakkabılarımı giyerken gülümsedim. “Biraz.”

“Ben çok heyecanlıyım.”

“Belli oluyor zaten.”

“Nereden anladın?”

“Sabah yedi dakikadır konuşuyorsun.”

“Konuşmak güzeldir.”

“Sabah sekizde değil.”

İkimiz de güldük. Kapının kolunu tuttum ve derin bir nefes aldım. “Hazır?”

İdil başını salladı. “Hazır.”

Kapıyı açıp birlikte koridora çıktık. Kapıyı kilitledikten sonra yan yana yürümeye başladık.

Aras Demir

Geceyi yine uyuyamadan geçirmiştim. Odamın içi karanlıktı. Perdenin arasından süzülen solgun sabah ışığı, masamın üzerine düşüyordu. Saatin tik takları, odadaki sessizliği daha da büyütüyordu.

Bir kez daha gözlerimi kapatmaya denedim ama olmuyordu.

Son birkaç aydır hiçbir şey olmuyordu zaten. Yatağımdan kalkıp pencerenin önüne yürüdüm. Kampüs daha yeni uyanıyordu. Aşağıda birkaç öğrenci çantalarını omuzlarına takmış, derslere yetişmeye çalışıyordu.

Ben ise yalnızca boş boş onları izliyordum. İçimde tarif edemediğim ağır bir yorgunluk vardı. Sanki nefes almak bile yoruyordu.

Parmaklarımı pencerenin soğuk kenarına koydum. Bir süre öylece durdum.

“Bitse…” diye fısıldadım. Sesim o kadar kısıktı ki ben bile zor duydum. Masada duran kalemi aldım ve bileğime doğrulttum.

“Bıktım..” Gözlerim dolmuştu. “Bıktım bu hayattan.” Kalemi bileğime dokunduracakken aklıma dün akşam geldi.

O kıvırcık kız, sıcak tebessümü ve kucağındaki çiçekler…

Gözlerimi sımsıkı kapattım.vElimde tuttuğum kalem yavaşça gevşeyen parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Ses odanın içindeki sessizliği böldü. Dizlerimin üzerine çöktüm.

“Ben...” Kelimeler boğazımda düğümlendi. “Artık çok yoruldum...”

Bir anda bütün gücüm tükenmiş gibi hissediyordum. Yüzümü ellerimin arasına sakladım.vSonra, yıllardır içimde tuttuğum ne varsa hepsi aynı anda dışarı taştı. Hıçkırıklarım odayı doldurdu.

Çocukluğunu yaşayamamış birinin ağlayışıydı bu. Sessiz kalmayı öğrenmiş bir çocuğun, yıllar sonra ilk kez sesini duyurmasıydı. Omuzlarım kontrolsüzce sarsılıyor, nefes almakta zorlanıyordum.

“Neden...” diye fısıldadım boğuk bir sesle. “Neden hep ben...” Dakikalar boyunca olduğum yerde kaldım.

Sonra gözüm yeniden dün akşamdan aklımda kalan o gülümsemeye takıldı. İsmini bile söylemeden içimden geçirdim. Sonra ise gözyaşlarımı kolumun tersiyle sildim. Ardından derin bir nefes aldım.

“Bugün...” dedim kısık bir sesle. “Sadece bugün devam edeceğim.”

Yavaşça ayağa kalktım. Odanın sessizliği içimi huzursuz ederken istemesem de okula hazırlandım. Dolabın kapağını açıp ilk elime geçen siyah kapüşonluyu üzerime geçirdim. Hava sıcak olmasına rağmen umurumda değildi. Kapüşonu başıma çektim. Günlerdir taramadığım uzun saçlarım yüzüme düşüyordu. Aynaya bakmadım bile.

Sırt çantamı omzuma astım. Odanın kapısını açıp koridora çıktım. Yurt her zamanki gibi hareketliydi. Birileri kahvaltıya yetişmeye çalışıyor, birileri arkadaşlarıyla gülerek sohbet ediyordu. Ben ise kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak yürüdüm.

Kampüsün yolunu ezbere biliyordum. Attığım her adım birbirinin aynıydı. Rüzgâr ara sıra kapüşonumu savuruyordu ama düzeltmeye bile uğraşmıyordum. Sınıfın kapısına geldiğimde içeride konuşma sesleri yükseliyordu.

Kapıyı sessizce açtım. Kimse dikkatini bana vermedi. Zaten vermelerini de istemiyordum. Doğruca en arka sıradaki yerime geçtim. Çantamı masanın yanına bıraktım.

Sandalyeye oturup başımı duvara yasladım. Sınıftaki kahkahalar, tanışmalar ve sohbetler sanki çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Ben hiçbirine karışmadım.

Gözlerim tavandaki tek bir noktaya takılı kaldı. Derin bir nefes almaya çalıştım ama boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmemişti.

Gözlerim yeniden doldu. Başımı biraz daha duvara yasladım. Kimse fark etmesin diye yüzümü kapüşonun gölgesine sakladım. Sessizce gözyaşlarımı sildim.

Tam o sırada koridordan gelen ayak sesleri sınıfa doğru yaklaşmaya başladı. Dizlerimi göğsüme çektim ve başımı dizlerime gömdüm.

Tam o sırada omzumda hafif bir dokunuş hissettim. İrkilerek başımı kaldırdım. Karşımda dün akşamdan aklımda kalan o kahverengi gözler vardı, derin. Yanında ise sarışın kız İdil.

İçgüdüsel olarak elimin tersiyle gözlerimi sildim. “Şey…” diye mırıldandım.

Sesim beklediğimden daha çatallı çıkmıştı. Derin'in yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. Yerini sessiz bir endişe almıştı.

“İyi misin?” diye sordu yumuşak bir sesle.

Bir an cevap veremedim. Yeşil gözlerim istemsizce onun kahverengi gözlerine kilitlendi. İlk kez biri gerçekten nasıl olduğumu merak ediyor gibiydi. Bakışlarını kaçırmadı. Ben ise dayanamadım ve başımı hafifçe yana çevirdim.

“İyiyim.” dedim kısa bir nefesle. Kelime ağzımdan çıksa da ikimiz de buna inanmadığımızı biliyorduk.

Derin birkaç saniye sessiz kaldı.bSonra çok yumuşak bir sesle “Olur…” dedi. “...ama olur da konuşmak istersen, dinlerim.”

Sınıfın kapısından içeri giren öğrencilerin sesleri yeniden yükselirken ben, uzun zamandır ilk kez içimdeki düğümün küçücük de olsa gevşediğini hissettim.

Derin hafifçe gülümsedi. “İstersen biz öne geçelim. Ders başlayana kadar görüşürüz.”

Sessizce başımı salladım. “O... olur.”

Derin ile İdil ön sıralara doğru yürürken gözlerim bir an daha onun arkasından gitti. Belki de bugün, sandığım kadar yalnız değildim.

“Geçecek...” diye fısıldadım kendi kendime. Ama buna ben bile inanmıyordum.

Sınıfta yavaş yavaş uğultu artıyordu. Herkes yeni günü konuşuyor, birbirine bir şeyler anlatıyordu. Ben ise onların seslerini yalnızca uzaktan gelen bir gürültü gibi duyuyordum. Tam gözlerimi kapatmıştım ki önümde bir gölge durdu, başımı kaldırdım.

Derin çantasını ön sıraya bırakmış, tek başına bana geri gelmişti. Elindeki sandalyeyi usulca çekip yanıma oturdu. Bir süre ikimiz de hiçbir şey söylemedik.

Sonra Derin, çekingen bir gülümsemeyle bana baktı.

“Burada tek başına oturuyorsun diye düşündüm.”

Ne diyeceğimi bilemedim. “Alışığım.” diyebildim sadece.

“İnsan her şeye alışmamalı bence.”

Bu cümle içimde bir yere dokundu.bBaşımı eğdim. Derin birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra utangaç bir sesle “Bir şey yapabilir miyim?” diye sordu.

Kaşlarımı hafifçe çattım. “Mesela?”

Elini yavaşça kapüşonuma uzattı. “İzin verirsen...”

Ne yapacağını anlamasam da istemsizce başımı hafifçe salladım. Parmakları kapüşonun kenarını tuttu. Son derece dikkatli bir hareketle geriye itti.

Kapüşon omuzlarıma düştü. Dağınık, uzun kahverengi saçlarım yüzüme yayıldı. Alnıma düşen birkaç tutamı fark eden Derin, gülümseyerek onları kulağımın arkasına itti.

O an istemsizce ona baktım. Yeşil gözlerim ilk kez tamamen ortaya çıkmıştı. Derin'in gözleri bir anda büyüdü.

“Vay...”

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”

Yüzünde sıcacık bir tebessüm oluştu. “Gözlerin... gerçekten çok güzel.”

Kalbim garip şekilde sıkıştı. Hayatım boyunca gözlerim hakkında böyle içten söylenmiş bir cümle duymamıştım. Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım. “Abartıyorsun.”

“Hayır.” Kahverengi gözleri gözlerimin içine bakmaya devam etti. “Gerçekten söylüyorum.”

Bir anda boğazım düğümlendi. İçimde tuttuğum bütün duygular yeniden kıpırdamaya başladı. Hayır… Lütfen, şimdi değil…

Derin bunu fark etmiş olacak ki sesi daha da yumuşadı. “Aras...”

Gözlerim yeniden dolmaya başladı. Hemen başımı çevirdim. Görmesini istemiyordum. Nefesim titriyordu. Dayanamadım ve yavaşça önümdeki sıraya doğru eğildim. Kollarımı sıranın üzerine koyup başımı onların arasına gömdüm.

Tıpkı küçük bir çocuğun saklanmaya çalışması gibi ağlamaya başladım. Yeşil gözlerimden süzülen yaşlar kollarıma düştü ve ıslak bir iz bıraktı. Başımı daha da eğdim.

“Derin...” Sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti. “Gider misin... lütfen.”

Sessizlik oldu. Beni kırmak istemediğini hissedebiliyordum. Birkaç saniye sonra yumuşak bir ses duydum.

“Tamam.” Ayağa kalktı. “Sonra konuşuruz.”

Cevap veremedim. Sadece başımı çok hafif sallayabildim. Ayak sesleri yavaşça uzaklaştı. Sınıfta yeniden sohbetler yükselmeye başlamıştı ama ben hâlâ başımı kollarımın arasından kaldıracak gücü bulamıyordum.

Bir süre sonra zil koridorlarda yankılandı. İlk ders spor olduğu için herkes yavaş yavaş soyunma odalarına gitmeye başladı. Ben de ağır hareketlerle ayağa kalktım. Çantamı omzuma geçirip kimseye bakmadan spor salonunun soyunma odasına girdim.

Dolabımın kapağını açtım. İçeriden siyah spor tişörtümü çıkarıp kapüşonlumu çıkardım. Aynaya göz ucuyla baktım. Gözlerim hâlâ kıpkırmızıydı.

Avucumla yüzümü hızlıca silip derin bir nefes aldım. “Belli olmasın...” diye mırıldandım.

Tam tişörtümü üzerime geçirirken soyunma odasının kapısı açıldı. “Lan Aras!”

Can'ın neşeli sesi bütün odaya yayıldı. Elinde spor ayakkabılarıyla yanıma doğru geldi. Bana şöyle bir baktı. Sonra yüzünde muzip bir sırıtış oluştu. “Kas yapmadın mı lan it?”

İstemsizce burnumdan küçük bir nefes verdim. “Yok.”

Can omzuma hafifçe vurdu. “Olmaz böyle oğlum. Ben senden umutluydum.”

“Yanlış kişiden olmuşsun.”

“Harbi ya.” Can tişörtünü giyerken yeniden bana baktı. “Gerçi...” dedi omuz silkerek. “Uzun boyu kurtarıyor seni.”

İstemsizce dudaklarımın kenarı kıpırdadı. Elimi saçlarıma attım ve tişörtümü kenara koydum. Soyunma odasının köşesindeki aynaya gözüm takıldı. Bir an durup kendime baktım.

Omuzlarım sandığımdan daha geniş görünüyordu. Uzun boyum yüzünden çoğu kişi ilk önce sadece bunun farkına varıyordu ama yıllardır yaptığım antrenmanların izi vücuduma yavaş yavaş işlemişti. Belirginleşen karın kaslarım, geniş sırtım ve kollarımdaki çizgiler aynada seçiliyordu.

Elimi istemsizce karnımın üzerinde gezdirdim. “En azından...” diye mırıldandım. “Buna emek vermişim.”

Bir anda omzumun üzerinden uzanan Can'ı aynada gördüm. “Vay be...” dedi gözlerini kocaman açarak. “Herif gizli gizli Hulk olmuş da haberimiz yokmuş.”

Kaşımı kaldırdım. “Abartma.”

“Abartmıyorum oğlum.” Omzuma hafifçe vurdu. “Biraz daha çalışsan kapılardan yan geçeceksin.”

İstemsizce göz devirdim. “Saçmalama.”

Can bir anda geriye iki adım attı. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Kollarını iki yana açıp olduğu yerde horon tepmeye başladı.

“Hop! Hop! Hop!”

Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapıyorsun lan?”

“Motivasyon dansı!”

“Manyak mısın sen?”

“Biz eskiden düğünlerde böyle oynuyorduk oğlum!” Bir yandan horon tepmeye devam ediyor, bir yandan da kahkahalar atıyordu. “Gel lan!”

“Gelmem.”

“Gel!”

“Can...”

“Gel dedim!”

Dayanamadım. Burnumdan kısa bir kahkaha kaçtı. Başımı iki yana sallayıp ona baktım. “Siktir git, mal değneği.”

Can kahkahaya boğuldu. “İşte budur! Sonunda güldün!”

İstemsizce ben de kıkırdadım. Sonra kafasına doğru bir şaplak attım ve saçlarına yapıştım.

“Lan avradım, sen ne biçim arkadaşsın be!?”

Can dramatik bir şekilde başını tuttu. “Ay! Şiddet görüyorum!”

“Az bile.”

“İnsan bir teşekkür eder.”

“Neye?”

“Depresyondan çıkarman için.”

“Çıkarmadın.”

“Yüzde üç çıkardım.”

İstemsizce başımı iki yana salladım. “Mal.”

“Sensin mal.” Can bir anda kollarını boynuma dolamaya çalıştı. “Gel lan bir sarılayım.”

“Defol.” Onu omzundan hafifçe ittim.

Can ise abartılı bir hareketle geriye sendeledi. “Vay be! Güce bak!”

“Rol yapma.”

“Yapmıyorum.”

Bir an gözleri aşağı kaydı. Sonra yüzünde yine o muzip sırıtış belirdi. “Eee...” dedi kaşlarını oynatarak. “Çavuş da iyiymiş.”

Bir saniye donup kaldım. Ne dediğini anlayınca yüzümü buruşturdum. “Lan!” Elimi aşağıya indirdim ve eşofmanımı tuttum.

Can kahkahadan iki büklüm olmuştu. “Ağzımdan kaçtı vallahi!”

“Kaçmadı, özellikle söyledin.” Dolaptaki tişörtümü alıp hızla üzerime geçirdim. “Gel lan it.”

Can hâlâ gülüyordu. “Tamam tamam, sustum.”

“Sussan iyi edersin.” Elimle saçlarımı düzelttim ve kapıya yöneldim. Can da peşimden geldi.

“Darılmadın ama?”

Kapıyı açarken omzunun yanına hafifçe dirsek attım. “Biraz.”

“O da yeter.”

Koridora çıkar çıkmaz birlikte spor salonuna doğru yürümeye başladık. Spor salonu öğrencilerle dolmuştu. Kimisi basketbol topunu sektiriyor, kimisi voleybol filesinin yanında ısınıyor, kimisi de koşu için hazırlanıyordu.

Öğretmen düdüğünü çaldı. “Herkes istediği branşa dağılsın!”

Salon bir anda hareketlendi. Ben ise hiçbir gruba gitmedim. Salonun kenarındaki uzun banklardan birine oturup dirseklerimi dizlerime yasladım. Oyun oynayacak hâlim yoktu.

Kalabalığı sessizce izlemek daha kolay geliyordu. Tam birkaç dakika yalnız kalacağımı düşünürken yanıma Can oturdu.

“Elalemin ortasında sap gibi bırakacak değilim seni.”

Başımı ona çevirdim. “Git oynasana.”

“Oynarım.”

“Ee?”

“Önce biraz seninle oturacağım.”

İç çekip gözlerimi tekrar salona çevirdim. “İnatçısın.”

Can omzunu silkti. “Arkadaşlık sözleşmesinin küçük puntolarında yazıyor.”

İstemsizce dudaklarımın kenarı yeniden kıvrıldı. “Sen gerçekten değişik bir adamsın.”

“Teşekkür ederim.”

Başımı iki yana salladım. “Düzelmezsin sen.”

“Yok öyle bir niyetim.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Can bir süre salondaki voleybol oynayan gruba baktı. Sonra dirseğiyle hafifçe koluma vurdu. “Bu arada...”

“Hı?”

“Dün var ya...” Yüzünde aptalca bir sırıtış belirdi. “Sarışın bombayla numaralaştık.”

İstemsizce ona döndüm. “İdil'le mi?”

“Başka hangi sarışın bomba olacak?”

Burnumdan hafif bir nefes verdim. “İyi olmuş.”

Can ensesini kaşıdı. “Akşam biraz konuştuk.”

“Hımm.”

“Gülüyor sürekli.”

“Fark ettim.”

“Tatlı kız.”

Başımı hafifçe salladım. “Öyle.”

Can birkaç saniye sustu. Sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi umursamaz bir tavırla konuştu. “Yanındaki kız da...” Omuz silkti. “İyi biri gibi duruyor.”

Gözlerim istemsizce salonun diğer tarafına kaydı. Derin, İdil'le birlikte voleybol filesinin yanında duruyordu. Kıvırcık kahverengi saçları at kuyruğu yapılmıştı. Gülünce gözlerinin kenarı hafifçe kıvrılıyordu.

Farkına varmadan birkaç saniye boyunca ona baktım. Sonra hemen bakışlarımı kaçırdım. “İyi.”

Can beni süzdü. “Bu kadar mı?”

“Ne kadar olacak?”

“Bir şey yok yani?”

“Ne olsun?”

“Bilmem.”

Omuz silktim. “Dün bana yardım etti.”

Can'ın yüzünde belli belirsiz muzip bir gülümseme oluştu. “Anladım.”

“Neyi anladın?”

“Ben bir şey demedim ki.” dedi masum masum.

Gözlerimi devirdim. “Boş yapıyorsun.”

“Her zamanki gibi.”

İkimiz de istemsizce gülümsedik. Tam o sırada spor öğretmeninin düdüğü yeniden çaldı.

“Hadi bakalım! Isınmaya başlıyoruz!”

Can ayağa kalkıp esnedi. “Geliyoruuuz hocam!” Sonra bana döndü. “Sen de gel bari. Kenarda oturup yaşlı amca gibi söylenme.”

İstemsizce burnumdan kısa bir kahkaha çıktı. “Git işine, mal.”

Can zafer kazanmış gibi yumruğunu havaya kaldırdı. “İşte benim Aras’ım!”

“Ben senin değilim.”

“Kalben öylesin.”

“Kes.”

İkimiz de banktan kalktık. Can ellerini cebine sokup saçma sapan ıslıklar çalarak önümde yürümeye başladı. “Bugün voleybolda şov yapacağım.”

“Geçen hafta topu tavana fırlatan sen değil miydin?”

“O stratejiydi.”

“Neyin stratejisi?”

“Psikolojik savaş.”

“Sen psikolojiksin zaten.”

“Teşekkür ederim.”

Başımı iki yana salladım. Tam o sırada Can geriye dönerek yürümeye başladı. Kollarını iki yana açmış, bana anlamsız anlamsız konuşuyordu.

“Bak şimdi servis atarken şöyle yapıyo…”

“Önüne baksana.” diyerek sözünü kestim.

“Ben her yere bakarım.”

“Can.”

“Profesyonelim.”

“Can!”

Bir anda sert bir çarpma sesi duyuldu. Can, arkasını dönmeden yürüdüğü için biriyle sırt sırta çarpışmıştı.

“Ah!” Sarışın bir kız dengesini kaybedip yere oturdu.

Can'ın yüzündeki sırıtış bir anda dondu. “İdil!”

İdil şaşkınlıkla ona baktı. Sonra kaşlarını çatıp iki elini beline koydu. “Ne biçim sırtın var senin?”

Can gözlerini kırpıştırdı. “Efendim?”

“Duvara çarpmış gibi oldum!”

Ben istemsizce dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

İdil söylenmeye devam etti. “Bir de önüne baksana!”

Can panikle iki elini havaya kaldırdı. “Özür dilerim! Vallahi görmedim!”

“Belli oluyor zaten.”

Tam o sırada Derin de koşarak yanlarına geldi. “İdil!” İdil'in kolundan tutup ayağa kaldırdı. “İyi misin?”

“İyiyim de...” diye söylenerek Can'a baktı. “Bunun sırtı bildiğin beton.”

Can ensesini kaşıdı. “Şey... Spor yapıyoruz ya...”

Derin gözlerini devirip Can'a baktı. “Sen gerçekten yürürken önüne bakmayı bilmiyor musun?”

Can mahcup bir ifadeyle başını kaşıdı. “Bazen unutuyorum.”

“Belli.” Ben ise sessizce olanları izliyordum. Derin, İdil'in üstündeki tozu silkeleyip saçının dağılan tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. “Canını acıttı mı?”

İdil iç çekti. “Biraz.”

Can suçlu suçlu bir adım yaklaştı. “Gerçekten çok özür dilerim.”

İdil ona baktı. Yüzündeki kızgın ifade birkaç saniye sonra yumuşadı. “Bir daha yürürken önüne bak.”

Can hemen başını salladı. “Bakacağım.”

Derin ise istemsizce göz ucuyla bana baktı. Bakışlarımız yalnızca bir anlığına buluştu. Utandığım için hemen kafamı aşağı eğdim ve elimi saçlarıma attım. Kalbim istemsizce hızlandı.

“Arkadaşına söyle...” dedi başını Can'a doğru çevirerek. “...önüne baksın.”

Can hemen araya girdi. “Lan beni şikâyet ediyor!”

İstemsizce burnumdan hafif bir nefes verdim. “Söylerim.”

Derin gülümsedi. “İyi olur.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.