İçeriğe geç

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 1 · 21 dk okuma

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 1

SAÇ BOYASI

Derin Karaca

“Hayırdır? Daha beş dakika önce yanımdaydın.”

“Şey... Ben markete uğradım.”

“Ne almaya?”

İdil birkaç saniye konuşmadı. Sonra ise gülerek “Şampuan.” dedi

Kaşımı kaldırdım. “İdil.”

“Efendim?”

“Yalan söyleme.”

“Tamam ya...”

“Ne aldın?”

“Saç boyası.”

Olduğum yerde gözlerimi kapattım. “Allah kahretsin seni.”

İdil kahkaha attı. “Ne var bunda?”

“Ne var mı?” Valizimi çekmeye devam ettim. “Sen şu boyalara verdiğin parayla küçük çaplı bir araba alırdın artık.”

“Abartma.”

“Abartmıyorum. Saçının doğal rengini unuttun sen.”

“Doğal rengim zaten sarı.”

“İdil.”

“Efendim?”

“İkimiz de biliyoruz ki o sarılık sadece kutunun üzerinde yazıyordu.”

Karşı taraftan öyle bir kahkaha geldi ki telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırmak zorunda kaldım. “Ya bir gün hocalardan biri yakalarsa?” Kıkırdadım. “Ne diyecek?”

“'Kızım bu saç kaç numara?' diyecek.” İdil de benimle beraber güldü ve “Ben de 'İndirimdeydi hocam.' derim.” diye ekledi.

İstemsizce güldüm. “Gerçekten iflah olmazsın.”

“Asıl sen iflah olmazsın. Daha okula gelmeden bana söylenmeye başladın.”

“Ben sana söylenmiyorum.”

“Ha tabii.”

“Ben sadece maaşını saç boyasına yatıran arkadaşımı bilinçlendirmeye çalışıyorum.”

“Benim maaşım yok.”

“Ailenin gönderdiği parayı diyorum.”

“Onlar da beni böyle seviyor.”

“Onlar gerçeği bilmiyor.”

“Ne gerçeği?”

“Senin kuaförleri zengin ettiğin gerçeğini.”

İdil yine kahkahaya boğuldu. “Tamam tamam! Beş dakikaya yurttayım. Sakın odama bensiz girme!”

“Niye?”

“Boyayı sakladım.”

“...İdil.”

“Efendim?”

“Bir gün gerçekten seni o boyaların içine düşüreceğim.”

“En azından saçımla uyumlu olur.”

Telefon yüzüme karşı kapandı. Başımı iki yana sallayıp istemsizce gülümsedim.

“Cidden de malsın İdil…”

Telefonu cebime koyup yurdun giriş kapısından içeri girdim. İçeride onlarca öğrenci vardı. Kimisi ailesine sarılıyor, kimisi valizini sürükleyerek odasını bulmaya çalışıyordu. Benimse ailem çoktan dönmüştü. Eşyalarımı yerleştirip akşam yapılacak hoş geldin balosuna yetişmem gerekiyordu.

Görevlinin verdiği anahtardaki oda numarasına baktım. “312…”

Merdivenleri çıkarken valizim her basamakta ayrı bir ses çıkarıyordu. Sonunda odanın önüne geldim. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. İçeriye girer girmez gözlerim iki yatağı aradı.

“Tamamdır…”

İkisi de boştu. Hiç vakit kaybetmeden pencerenin hemen yanındaki yatağa doğru yürüdüm.

“En güzel manzara benim olsun.” Valizimi yatağın üzerine bırakıp zafer kazanmış gibi gülümsedim. “Üzgünüm İdil. Geç kalan, kalan yatağı alır.”

Diğer yatağa kısa bir bakış attım. “Artık sen de bununla idare edeceksin.”

Valizi yere bırakır bırakmaz sırtımdan sanki tonlarca yük kalkmış gibi hissettim. “Off…”

Burası neden bu kadar sıcaktı? Daha okula başlayalı bile olmamıştı ama ben şimdiden eriyordum. Elimi kıvırcık saçlarımın arasına daldırdım. “Yaz mevsimini çıkaran kişiyi gerçekten tanımak istiyorum.”

Aynadaki yansımama baktım. Saçlarım, nem yüzünden kendi başına ayrı bir hayat yaşamaya başlamıştı. “Harikasınız gerçekten.”

İç çekerek çantamdan tokamı çıkardım ve bütün saçlarımı tepemde gelişigüzel topladım. “Şöyle biraz insan gibi yaşayalım.”

Topuzu yaptıktan sonra aynaya tekrar baktım. “Pek bir şey değişmedi ama en azından ensem nefes alıyor.”

Odanın içinde kısa bir tur attım. Oda beklediğim gibiydi. İki tane çalışma masası, iki tane giysi dolabı ve iki tane yatak vardı. Odalarda iki kişi kalacağımız için her şeyden ikişer tane vardı.

Artık burası, önümdeki dört yıl boyunca "evim" olacaktı. Tam o sırada telefonum çaldı.

“Deriiin!”

“Ne oldu yine?”

“Ben sana bir şey söylemeyi unuttum.”

“Hayırdır?”

“Akşamki hoş geldin balosu için elbise almayı unutmuşum…”

Olduğum yerde donup kaldım. “...Şaka yapıyorsun.”

“Keşke.”

Elimi alnıma götürdüm. “İdil…”

“Efendim?”

“Sen gerçekten tek başına yaşamayı nasıl başardın?”

“Ben de onu düşünüyorum.”

İç çektim. “Peki şimdi ne yapacağız? Baloya eşofmanla mı gideceksin?”

“Olur aslında.”

“İdil.”

“Efendim?”

“Ciddiyim.”

“O da güzeldi.”

Gözlerimi devirdim. “Tamam. Birazdan birlikte çıkarız. Alışveriş merkezine gider, sana bir elbise bakarız.”

“Yaşasın!”

“Sevinme hemen. Bütçene uygun bir şey bulursak.”

“Buluruz ya.”

“İnşallah.”

Bir anda aklıma dolabımın en arkasındaki siyah elbise geldi. “Gerçi benim de bir elbisem vardı.”

“E niye onu giymiyorsun?”

Dudaklarımı büzdüm. “Şey…”

“Ne şey?”

“Olmuyor.”

“Neresi olmuyor?”

Boğazımı temizledim. “Göğüs kısmı... sığmıyor.”

Telefonun diğer ucundan birkaç saniye ses gelmedi. Ardından öyle bir kahkaha patlattı ki istemsizce telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. “İDİL!”

“Pardon!” Ardından bir kahkaha daha patlattı.

“Gülme!”

“Derin, kusura bakma ama buna gülünmez mi?”

“Hiç komik değil.”

“Bir elbisenin sana 'Ben pes ettim.' demesi aşırı komik.”

“Bak kapatacağım.”

“Tamam tamam.” Hâlâ gülüyordu. “Geliyorum zaten.”

“İyi”

“Kapıyı kilitleme. Ve elbisenin olmaması yeterince güzel.” Kıkırdadı.

Ben cevap veremeden telefonu yüzüme kapattı. “Gerizekâlı…” Telefonu yatağın üzerine bıraktım.

Aradan yaklaşık beş dakika geçmişti ki kapı hızla açıldı. “Siktirin! Dünyanın en güzel sarışını geldi!” İdil, iki valizini de kapının hemen önüne bırakıp doğruca üzerime atladı. “Deriiiin!”

“İdil, dur!”

Kendimi toparlayamadan bana sımsıkı sarıldı. “Çok özledim seni!”

“Beş dakika önce beraberdik.”

“Olsun.”

“Normal değilsin.”

“Bunu daha önce de söylemiştin.”

Gülerek gözlerimi devirdim ve ben de ona sarıldım. “Hoş geldin.”

“Hoş bulduk!” Bir adım geri çekilip odaya göz gezdirdi. “Vay…” Sonra pencerenin yanındaki yatağa baktı. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. “Derin…”

“Efendim?”

“En güzel yatağı kapmışsın.”

Kollarımı göğsümde birleştirip masum bir ifadeyle gülümsedim. “Erken gelen kazanır.”

“İhanete uğradım.”

“Kurallar acımasız.”

“Sen benim en yakın arkadaşımsın.”

“Doğru.”

“Bana bunu nasıl yaparsın?”

“Çok kolay oldu.”

İdil dramatik bir şekilde elini kalbine götürdü. “Bu dostluk burada bitmiştir.”

“Bitmeden önce saç boyanı dolaba koy istersen.”

“Derin!”

İkimiz de aynı anda kahkahaya boğulduk. İdil valizlerinden birini yatağın üzerine koyup fermuarını açtı.

“Şuraya tişörtlerimi koyacağım.”

“Dolabın yarısı senin zaten.”

“Biliyorum.”

“Yine de haber vereyim dedim.”

“Ne kadar düşüncelisin.”

“Her zaman.”

Gülümseyerek kendi valizimi de açtım. Kıyafetlerimi dolaba yerleştirirken gözüm bir an İdil'in açık renk şortuna takıldı.

Kaşlarım çatıldı. “İdil.”

“Hı?”

“Bir dakika.”

“Ne oldu?”

Yanına yaklaşıp omzuna hafifçe vurdum. “Sen kanını yara mı akıtacaksın?”

İdil birkaç saniye yüzüme boş boş baktı. “Ne?”

“Elbisene baksana.”

Bir anda gözleri büyüdü. “Ana!” Olduğu yerde dönüp arkasına bakmaya çalıştı. “Yok artık…”

Elini alnına vurdu. “Regl olmuşum!”

“Küçük ihtimalle.”

“Derin!”

“Ne yapayım? Alarm mı kurayım senin yerine?”

İdil utanarak dudaklarını büzdü. “Şey…”

“Efendim?”

“Ben…”

“Ne?”

“Ped getirmeyi unutmuşum.”

Olduğum yerde birkaç saniye ona baktım. “Sen gerçekten tek başına yaşamayı nasıl başarıyorsun?”

“O konu yine açıldı…”

Çantamı açıp içindeki küçük fermuarlı bölmeden bir paket ped çıkardım ve ona uzattım. “Al.”

İdil pakete baktı. “Sen hayat kurtarıyorsun.”

“Hayır.”

“Evet.”

“Hayır.”

“El öpmek istiyorum.”

“Elimi bırak.”

Paketi alırken güldü. “İyi ki varsın.”

“Ben de olmasam sen bu üniversiteyi ilk günden birbirine katacaksın.”

“Abartıyorsun.”

“Bugün saç boyasını, elbiseyi ve pedi unuttun.”

İdil parmaklarıyla saymaya başladı. “…Biraz haklı olabilirsin.”

Kahkaham odamızın içinde yankılandı. “Git de üstünü değiştir.”

“Emredersiniz, oda arkadaşım.”

“Ve mümkünse bir dahaki sefere acil durum çantası hazırla.”

“Tamam ama içine saç boyası da koyacağım.”

“İdil…”

“Efendim?”

“Bir gün o saç boyalarını çöpe atacağım.”

“Ben de gidip yenisini alacağım.”

“Pes ediyorum.”

“Biliyorum.”

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Odaya daha yeni yerleşmiş olsak da, sanki burası şimdiden evimiz olmuş gibiydi.

İdil odanın banyosuna girerken ben de valizimin son gözünü açtım. “Bakalım annem bu sefer yanıma neler sıkıştırmış…”

Kıyafetlerimi tek tek çıkarıp dolaba yerleştirirken elime siyah bir poşet geçti. “Bu da ne?”

Poşeti açar açmaz içinden siyah üzerine minik altın yıldızlar işlenmiş bir bikini çıktı. Kaşlarımı çattım. “Ben bunu koymadım ki…”

Tam o sırada banyodan çıkan İdil, elindeki havluyla saçlarını kurularken bana baktı. “Aa, onu bulmuşsun.”

Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. “Sen mi aldın bunu?”

“Evet.”

“Neden?”

Omuz silkti. “Ne olur ne olmaz dedim. Okul açılmadan ya da açıldıktan sonra denize gitmek isteriz diye düşündüm.”

Bikiniyi elimde çevirerek inceledim. “Siyah…”

“Sen siyahı seviyorsun.”

“Doğru.”

“Altın yıldızlar da senin tarzın gibi geldi.”

İstemsizce gülümsedim.

“Beğenmedin mi?”

“Hayır, tam tersine…” Gözlerimi tekrar bikininin üzerine çevirdim. “Çok beğendim.”

İdil zafer kazanmış gibi kollarını iki yana açtı. “Benim zevkime güveneceksin.”

“Hâlâ saçını kutudan çıkan renge boyuyorsun ama…”

“Derin!”

Gülerek başımı salladım. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Bikiniyi özenle dolabın üst rafına yerleştirdim. Son birkaç kıyafetimi de düzenledikten sonra dolabın kapağını kapattım. “Tamamdır.”

Odamız sonunda gerçekten yaşanacak bir yere benzemeye başlamıştı.

☾ ✦ ☽

Yaklaşık kırk dakika sonra ikimiz de hazırlanmış, yurdun önünden taksiye binmiş ve şehrin en bilinen butiklerinden birinin önünde durmuştuk. Kapının üzerindeki ışıklı tabelaya baktım.

“Burası bayağı güzelmiş.”

İdil heyecanla koluma girdi. “İçerisi daha da güzel!”

Kapıdan içeri adım attığımız anda ikimiz de olduğumuz yerde kaldık. “Vay…”

Duvar boyunca dizilmiş elbiseler, tavandan sarkan sıcak ışıklar ve rengârenk kumaşlar… Kendimi birkaç saniyeliğine bir moda dergisinin içinde gibi hissettim. İdil gözlerini kocaman açtı.

“Ben burada yaşayabilirim.”

“Kasadaki kadın iki dakika sonra seni kovar.”

“Değer.”

Gülümseyerek askıların arasına daldım. Elime geçen ilk elbiseyi kaldırdım. “Bu güzelmiş…”

Göğüs kısmına baktığım an tekrar yerine astım. “Yok.”

Bir tane daha buldum. “O da olmaz.”

Bir tane daha… “Bu hiç olmaz.” İç geçirdim.

İdil bana döndü. “Yine mi?”

“Yine.”

“Göğüs kısmı mı?”

Başımı salladım. “Evet. Ya dar oluyor ya da belime gelince çuval gibi kalıyor.” Vücut tipim armut şeklinde olduğu için kıyafet bulmak çok zor oluyordu.

İdil düşünceli bir ifadeyle rafları incelemeye başladı. “Dur bakalım…” Birkaç dakika sonra elinde üç farklı elbiseyle yanıma döndü. “Bunların kesimi farklı.”

Elbiseleri tek tek bana uzattı. İlk ikisini eledim. Üçüncüyü ise elime alınca istemsizce duraksadım. Siyah, zarif ve göğüs kısmı diğerlerine göre daha rahat kesilmişti.

“Bu…” İdil gülümsedi. “İşte bu olabilir.”

Elbiseyi aynaya doğru kaldırıp kendime baktım. “Bu…” İstemsizce gülümsedim. “İlk defa göğüs kısmı dar değil.”

“Ve bel kısmı da tam oturuyor.” Diye ekledi İdil.

Elbiseyi üzerime tuttum. Siyah, sade ama oldukça şık görünüyordu. İnce askıları, vücudu saran kesimi ve paçalarındaki hafif dökümlü kumaşı tam istediğim gibiydi.

“Tamam.”

İdil'in gözleri parladı. “Alıyoruz yani?”

“Alıyoruz.”

“Yaşasın!”

Ben siyah elbiseyi koluma takarken İdil çoktan diğer raflara yönelmişti. “Ben de kendime bakayım.”

“Lütfen bu sefer mantıklı bir seçim yap.”

“Ben her zaman mantıklıyım.”

Yaklaşık iki dakika sonra elinde pastel sarısı, kısa ve kabarık bir elbiseyle karşıma dikildi. “Nasıl?”

Bir elbiseye, bir İdil'e baktım. “İdil…”

“Efendim?”

“Sen az önce regl olmadın mı?”

“Oldum.”

“Bu elbise niye açık renk?”

Omuz silkti. “Beğendim çünkü.”

Elimi alnıma götürdüm. “Ya leke olursa?”

“Olmaz.”

Göz devirdim ve nefes verdim. “Allah akıl fikir versin.” Omzuna hafifçe vurdum. “Ay!”

“Git siyahını al.”

“Hayır. Ben bunu istiyorum.”

Derin bir nefes verdim. “Gerçekten iflah olmazsın.”

İdil kıkırdayarak koluma girdi. “Ama yine de beni seviyorsun.”

“Bazen bundan şüphe ediyorum.”

“Yalancı.”

İkimiz de gülmeye başladık. Kasaya doğru yürürken görevli kadın elbiseleri tek tek katlayıp poşetlere yerleştirdi. Kartımı uzatırken İdil bana baktı. “Akşam baloda herkes bize bakacak.”

“Büyük ihtimalle sana bakacaklar.”

“Neden?”

“Çünkü açık renk elbiseyle sürekli sandalyeyi kontrol edeceksin.”

“Derin!” Yine omzuma hafifçe vurdu. “Sen tam bir baş belasısın.”

“Biliyorum.”

Poşetleri alıp butikten çıktığımızda güneş hâlâ sıcaktı. İdil poşetini sallayarak yürüyordu. “Eve gidip hemen hazırlanacağız!”

“Önce sen bir şeyler ye.”

“Neden?”

“Açken daha da saçmalıyorsun.”

“Ben her hâlükârda saçmalıyorum.”

“İşte tam da bu yüzden söylüyorum.”

Kahkahalarımız caddenin kalabalığına karışırken taksiye doğru yürümeye başladık. Taksi durağına gelince boş bir taksiye binip eve doğru yol aldık.

Yaklaşık on beş dakika sonra yurdun önünde indik. İdil poşetlerini iki eline alıp kapıya doğru yürürken iç çekti. “Bugün çok yoruldum.”

“Daha baloya bile gitmedik.” dedim.

“Şimdiden sosyal pilim bitti.”

“Senin sosyal pilin hiç bitmiyor.”

“O zaman fiziksel pilim bitti.”

Gülümseyerek başımı salladım. Odaya girer girmez ilk işimiz elimizdeki poşetleri yatağın üzerine bırakmak oldu. “Dur.”

Elbisemin poşetini dikkatlice açtım. Siyah elbiseyi kırışmaması için askıya geçirip dolabın kapağına astım. İdil de aynı şeyi yaptı. Pastel sarısı elbisesini hayran hayran izledi.

“Çok güzel ya…”

“İnşallah üzerine bir şey dökmezsin.”

İdil bana ters ters baktı. “Derin…”

“Tamam sustum.”

İkimiz de güldük. Elimi saçlarıma götürdüm. “Ben duşa giriyorum.”

“Tamam. Ben de bu sırada makyaj malzemelerimi çıkarırım.”

Dolabımdan havlumu ve temiz kıyafetlerimi alıp banyoya girdim. Kapıyı kapatır kapatmaz aynaya baktım. “Kolay gelsin Derin…”

Kıvırcık saçlarım neredeyse kalçama kadar uzanıyordu. Onları yıkamak başlı başına bir işti. Ilık suyu açıp saçlarımı yavaşça ıslattım. Şampuanı avuçlarıma döküp diplerine masaj yaparken içimden söyleniyordum.

“İnsan neden bu kadar uzun saç ister ki?”

Yaklaşık yirmi dakika sonra durulamayı bitirebildim. Ardından saç kremi, sonra ise bakım kremi… En son da kıvırcık saçlarımın belirginleşmesi için kullandığım şekillendirici.

Saçlarımı avuçlarımın içinde nazikçe sıkarak lülelerini tek tek belirginleştirdim. Kurudukça kıvrımları daha da ortaya çıkıyordu. Aynaya tekrar baktığımda istemsizce gülümsedim.

“Tamam… Buna değdi.” Saçlarım omuzlarımdan aşağı kusursuz lüleler hâlinde dökülüyordu. Havluyla yüzümü kurulayıp banyodan çıktım.

İdil beni görünce gözlerini kocaman açtı. “Of!”

“Ne?”

“Kıvırcık saçlarına bazen aşırı özeniyorum.”

Kaşımı kaldırdım. “Gel bir gün üç saat bakımını sen yap.”

“Tamam, vazgeçtim.”

Kahkahama engel olamadım. “Al, sıra sende.” Havluyu ona uzattım. “Ben de saçlarımı tamamen kurutup hazırlanırım.”

İdil havluyu alırken başını salladı. “Dönene kadar makyaja başlamayın.”

“Merak etme. Ben sensiz güzel olamam.”

“Derin!”

Gülerek banyoya koştu, ben de saçlarımı dikkatlice kurutmak için aynanın karşısına geçtim. Akşamın nasıl geçeceğini bilmiyordum ama ikimizin de içini tatlı bir heyecan kaplamıştı.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Vigo'yu kapatıp aynaya baktım. Saçlarım belimden aşağı kusursuz lüleler hâlinde dökülüyor, tek bir kabarıklık bile görünmüyordu. Elimle birkaç tutamını düzelttim. “Tamam… Şimdi oldu.”

Tam o sırada banyonun kapısı açıldı. İdil, başına havlu sarmış hâlde dışarı çıktı. “Yaşadım.”

“Gerçekten mi? Ben hâlâ şüpheliyim.”

Dilini çıkarıp odasına doğru yürüdü. “Çok konuşma.”

Dolabından kıyafetlerini aldıktan sonra yatağın üzerine bıraktı. “Önce makyaj.”

“Giyinmeyecek misin?”

“Hayır.”

“Neden?”

“Fondöten sürerken elbiseye bulaştırırsam ağlarım.”

“Bu mantıklıymış.”

“Tabii mantıklı.”

Ben de makyaj çantamı masanın üzerine koydum. İkimiz de aynanın karşısına geçtik. İdil fondötenini sürerken bana yan gözle baktı. “Dedikodu yapalım mı?”

Fırçamı elimde çevirip sırıttım. “Yapmazsak ölürüz zaten.”

“Alara'yı gördün mü geçen hafta?”

“Hangisi?”

“Bizim eski sınıftaki.”

“Ne olmuş?”

İdil gözlerini kocaman açtı. “Miraç'la öpüşmüş.”

Elimdeki kapatıcıyı neredeyse düşürüyordum. “Ne?”

“Ciddiyim.”

“Yok artık.”

“Vallahi.”

Kaşımı kaldırdım. “Nerede?”

“Okulun arka bahçesinde.”

“Ara teneffüste mi?”

“Yok ders çıkışı.”

Allığımı sürerken kahkaha attım. “Yakalanmadılar mı?”

“Yakalanmışlar.”

“Kim gördü?”

“Temizlik görevlisi.”

Elimdeki makyaj fırçasını masaya bıraktım. “İmkânsız.”

“Sonra müdür yardımcısına kadar gitmiş olay.”

“Allah'ım…”

İdil rimelini sürerken gülmemeye çalışıyordu. “Ben zaten Alara'nın bakışlarından anlamıştım.”

“Ben anlamamıştım.”

“Sen hiçbir şeyi anlamıyorsun.”

“Doğru.” İkimiz de aynı anda kahkaha attık. “Peki Miraç ne yapmış?”

“Hiç.”

“Nasıl hiç?”

“Çocuk donup kalmış.”

“Efsane.”

“Alara daha cesur çıktı.”

“Kesinlikle.”

Gülüşmelerimiz odanın içinde yankılanırken ikimiz de makyajımızın son dokunuşlarını yapıyorduk. Akşamki baloya hazırlanırken eski okuldan kalan anılar bile yüzümüzde kocaman bir tebessüm oluşturmayı başarıyordu.

Makyajımı bitirmek üzereyken istemsizce İdil'e döndüm. “Bir saniye.”

“Ne oldu?”

Elimdeki fırçayı masaya bırakıp yüzüne biraz daha yaklaştım. “Sen şu burun kontürünü nasıl yapıyorsun?”

İdil gururla sırıttı. “Güzel olmuş değil mi?”

“Güzel olmuş ne? Burnun Photoshop gibi olmuş.”

“Teşekkür ederim.”

“Ciddiyim. Bir çiziyorsun, burnun küçülüyor.”

İdil kahkaha attı. “Yılların emeği.”

“Bana da öğret.”

“Ders başına elli lira.”

“Kazıkçı.”

“Ekonomik şartlar.”

Gözlerimi devirip güldüm. “Ben burada saatlerce saçımla uğraşıyorum, sen iki fırça darbesiyle burnunu yeniden tasarlıyorsun.”

“Ona yetenek deniyor.”

“Yok, bildiğin büyücülük.”

İkimiz de kahkahaya boğulduk. İdil bu sefer bana dikkatlice baktı. “Tamam... Şimdi sıra bende.”

“Ne?”

“Şu dudaklarına bakabilir miyim?”

Başımı ona çevirdim. “Bak.”

Yaklaşıp birkaç saniye inceledi. “Derin...”

“Efendim?”

“Senin dudak kombon var ya… Aşırı güzel olmuş.”

İstemsizce gülümsedim. “Gerçekten mi?”

“Evet! Dudak kalemiyle ruj tam birbirini tutmuş. Gloss da çok güzel durmuş.”

“Ben rastgele sürdüm.”

“İşte ben de ona sinir oluyorum.”

“Neden?”

“Ben yarım saat uğraşıyorum. Sen beş dakikada 'rastgele' yapıp benden güzel oluyorsun.”

Omzunu hafifçe dürttüm. “Abartma.”

“Abartmıyorum.”

İkimiz de aynaya bakıp kıkırdadık. Rimelimi çantaya koyarken tekrar sordum, “Ee... Alara'yla Miraç meselesi devam etti mi?”

İdil sanki yıllardır bu soruyu bekliyormuş gibi sandalyeyi bana doğru çevirdi. “Devam etmiş.”

“Nasıl?”

“Alara, Miraç'a 'Bir ara bizim eve gelsene.' demiş.”

Elimdeki glossu neredeyse düşürüyordum. “Yok artık!”

“Vallahi.”

“Cesarete bak.”

“Miraç da kıpkırmızı olmuş.”

“Ne demiş?”

“'Olur.' diyebilmiş sadece.”

Kahkahamı tutamadım. “Çocuk resmen işlemciyi yakmış.”

“Ben de olsam ben de yanardım.”

“Elbette.”

İdil gülerek başını salladı. “Sonra bizimkiler bunu duyunca bütün okul dedikodu yapmaya başlamış.”

“Ben niye herşeyi kaçırıyorum?”

“Çünkü sen teneffüslerde kantinde tost yiyordun.”

“Doğru ya…”

“Romantizm yaşanırken sen ayran içiyordun.”

“Öncelikler.”

“Kesinlikle.” Bir süre daha gülmeye devam ettik. Sonunda derin bir nefes alıp makyaj masasına baktım.

“Tamam.”

“Ne tamam?”

“Yoksa bu makyaj malzemeleri burada sabaha kadar kalacak.”

“Doğru.”

İkimiz de aynı anda elimizi uzatıp rujları, far paletlerini, fondötenleri ve fırçaları tek tek makyaj çantalarımıza yerleştirmeye başladık. “Rimelin.”

“Al.”

“Bu senin allığın.”

“Onu da çantama koy.”

Masa yavaş yavaş boşalırken odamız yeniden düzenli hâline döndü. Makyaj çantamın fermuarını kapatıp derin bir nefes aldım.

“Hazırız sanırım.”

İdil bana dönüp kocaman gülümsedi. “Hayır.”

“Niye?”

“Elbiseleri giyeceğiz.”

“Doğru ya…”

Birbirimize bakıp aynı anda heyecanla gülümsedik. Üniversitedeki ilk gecemiz başlamak üzereydi.

Elbisemi dikkatlice üzerime geçirirken en çok saçlarıma dikkat ediyordum. “Kıvırcık saçın varsa önce saçı korursun.” diye mırıldandım. “Sonra kıyafeti.”

“Ben olsam önce nefes alırdım.”

“Sen düz saçlısın, konuşma.”

“Doğru.”

Kollarımı askılardan geçirip fermuarı çektim. Aynanın karşısına geçtiğimde birkaç saniye sessiz kaldım. Siyah elbise tam üzerime oturmuştu. Belimi güzelce sarıyor, dökümlü kumaşıyla oldukça zarif duruyordu.

“Vay…” diye fısıldadım.

İdil de tam o sırada dönüp bana baktı. Ağzı hafifçe açık kaldı. “Derin…”

“Efendim?”

“Sen…”

“Neyim var?”

“Çok güzel olmuşsun.”

İstemsizce utandım. “Abartıyorsun.”

“Hiç abartmıyorum.”

Aynaya tekrar baktığımda tek dikkatimi çeken şey yaka kısmı oldu. “Elbisenin yakası biraz fazla açık gibi…” Refleks olarak kumaşı biraz yukarı çekmeye çalıştım.

Tam o sırada İdil yanıma geldi. “Elini çek.”

“Ne?”

“Elini çek dedim.” Kumaşı nazikçe eski hâline bıraktı. “Böyle daha güzel.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Ama…”

“Derin.” Gülerek omzuma hafifçe dokundu. “Büyükanne gibi davranma.”

Kahkaha attım. “Ne alakası var?”

“Güzel görünüyorsan bunu saklamak zorunda değilsin. Elbise zaten sana uygun duruyor. Sürekli çekiştirince daha çok dikkat çekiyor.”

Aynaya tekrar baktım. Haklıydı. Elbisenin duruşu oldukça zarifti ve bana yakışıyordu. Derin bir nefes verdim. “Tamam… İşte böyle.”

“Bir daha fikrimi değiştirirsem beni durdur.”

“Seve seve.”

İkimiz de gülmeye başladık. Bu sırada İdil masasına geçti. “Şimdi sıra bende.” Çekmecesinden düzleştiricisini çıkarıp fişe taktı.

“Yine mi dümdüz yapacaksın?”

“Tabii.”

“Onca saç boyasından sonra hâlâ pes etmedin.”

“Etmem.”

Kısa süre sonra saçlarını tutam tutam düzleştirmeye başladı. Düzleşen sarı saçları omuzlarından aşağı ipek gibi dökülüyordu. “Nasıl olmuş?”

Başparmağımı kaldırdım. “Saç boyalarına verdiğin paranın bir kısmı işe yaramış galiba.”

“Deriiin!”

Kahkahalarımız odanın içinde yankılanırken ikimiz de son kez aynaya baktık. Artık baloya gitmeye gerçekten hazırdık.

“Sarışın bombam!”

İdil belini hafifçe kırıp saçlarını omzunun arkasına attı. “Biliyorum.”

“Hiç mütevazı değilsin.”

“Güzelliğimi inkâr mı edeyim?”

Gülerek başımı iki yana salladım. “Yok, sen gerçekten iflah olmazsın.”

Bu sefer gözlerim istemsizce tekrar aynadaki yansımama kaydı. Elbisemi bir kez daha baştan aşağı süzdüm. Tam dönerken yırtmacı fark ettim.

“Bir dakika...”

İdil bana döndü. “Ne oldu?”

“Elbisenin yırtmacı...” Elimi eteğimin yanına götürdüm. “Biraz derinmiş.”

İdil birkaç saniye bana baktı. Sonra dudağını hafifçe ısırıp başını salladı. “Derin Karaca...”

“Efendim?”

“Bugün herkes dönüp sana bakacak.”

“Abartıyorsun.”

“Abartmıyorum.”

İç çekip aynaya tekrar baktım. “İnşallah yürürken rezil olmam.”

“Olmazsın.”

“Topuklu ayakkabıyla pek anlaşamıyorum.”

“Ben düşersen seni kaldırırım.”

“Önce güler, sonra kaldırırsın.”

“Doğru.”

İkimiz de kahkahaya boğulduk. Son kez aynanın karşısına geçip saçlarımızı düzelttik. Ben kıvırcık lülelerimi omuzlarıma eşit şekilde dağıttım.

İdil de düz saçlarının ön kısmını kulağının arkasına attı. “Tamam.”

“Hazırız.” Tam çantamı alacakken olduğum yerde durdum. “Dur!”

İdil irkildi. “Ne oldu?”

“Çok önemli bir şeyi unuttum.”

“Ne?”

Cevap bile vermeden valizime doğru koştum.

“Derin!”

Valizin en alt kısmını açıp kıyafetlerin arasındaki küçük siyah kutuyu çıkardım. “İşte buradaymış.” Kutuyu açınca iki ince zincirli kolye parladı.

İdil yanıma geldi. “Bunlar da ne?”

Gülümseyerek kolyelerden birini elime aldım. “Bunu sana almıştım.”

Şaşkınlıkla bana baktı. “Bana mı?”

Başımı salladım. İncecik gümüş zincirin ucunda küçük bir inci ve onun hemen yanında "İ" harfi bulunan zarif bir charm vardı.

Diğer kolyede ise aynı tasarımın "D" harfi bulunuyordu. “Birbirimizin baş harfi olsun istedim.”

İdil'in gözleri dolacak gibi oldu. “Derin…”

“Üniversiteye birlikte başladık.” Kolyeyi avucuna bıraktım. “Bunu da birlikte hatırlayalım istedim.”

Bir anda boynuma sarıldı. “Sen var ya…”

“Ne?”

“Dünyanın en düşünceli insanısın.”

Gülerek sırtını okşadım. “Abartma.”

“Abartmıyorum.”

Birkaç saniye öylece sarıldık. Sonra geri çekilip kolyesini boynuna taktı. Ben de kendi kolyemi taktım.

Aynaya baktığımızda ikimizin boynunda da aynı zarif zincir parlıyordu. “Çok yakıştı.”

“Bence de.”

Çantalarımızı omzumuza geçirip odanın ışığını kapattık. Kapıyı kilitledikten sonra birbirimize heyecanla baktık.

“Başlasın mı?”

“Başlasın o zaman!”

İkimiz de aynı anda gülümseyip yurdun kapısından çıktık. Akşam güneşi yavaş yavaş çekiliyor, yerini serin bir yaz akşamına bırakıyordu. Okul kampüsüne doğru yürürken etrafımız öğrencilerle dolmaya başlamıştı.

Kimi heyecanla fotoğraf çekiyor, kimi ailesini görüntülü arıyor, kimi de bizim gibi baloya yetişmeye çalışıyordu. İdil koluma girip etrafına bakındı.

“Burayı sevdim ben.”

“Daha ilk gün.”

“İlk izlenim önemli.”

“Sen daha kantini bile görmedin.”

“Kantin ikinci planda.”

“Bir insan için yemek nasıl ikinci planda olabilir?”

“Çünkü bugün ben varım.”

“Egon tavan yapmış.”

“Biraz.”

Tam okulun giriş kapısından içeri girecekken tanıdık bir ses duyduk. “Derin!”

İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik. “Of…”

Can Ulusoy. Eski okuldan beri tanıdığımız, konuşmayı nefes almaktan daha çok seven çocuk. Elini sallaya sallaya yanımıza geldi.

“Vay vay! Siz de buradaymışsınız.”

İdil bana eğildi. “Kaçalım mı?”

“Koşarak.”

“Duyuyorum ama.” Can kaşlarını kaldırdı.

“Duy istedik zaten.” İdil gözlerini devirdi. “Can, daha ilk gün. Enerjimizi tüketme.”

“Ben çok eğlenceliyim.” dedi böbürlenerek.

Ben de gözlerimi devirdim. “İşte sorun da bu.”

Can dramatik bir şekilde elini kalbine götürdü. “Beni hiç sevmiyorsunuz.”

“Doğru tespit.”

“İdil!”

“Ne?”

“Kalbim kırıldı.”

“Yapıştırıcı alırsın.”

Kahkahamı zor tuttum. Can söylenmeye devam ederken ben İdil'in kolunu hafifçe çektim. “Konferans salonuna geçelim.”

Can da peşimize takıldı. “Ben de geliyorum.”

“Gelme.”

“Geliyorum.”

İdil bana dönüp fısıldadı. “Bundan kurtuluş yok.”

“Maalesef.”

Konferans salonunun kapısından içeri girdiğimizde içerisi neredeyse dolmuştu. Sahnenin önünde büyük bir ekran, tavanda rengârenk ışıklar vardı. “Vay…” diye fısıldadım. “Bayağı hazırlık yapmışlar.”

İdil etrafına bakındı. “Şuraya oturalım.”

Ortaya yakın, yan yana iki boş koltuk bulduk. “Tam burası.”

Ben pencereye yakın olan koltuğa otururken İdil de hemen yanıma geçti. Can da bizim yanımıza oturmak için hamle yaptı. İdil anında çantasını boş koltuğun üzerine bıraktı. “Pardon.”

“Burası dolu.”

Can kaşını kaldırdı. “Kim oturuyor?”

İdil hiç bozuntuya vermeden cevap verdi. “Vicdanım.”

Kendimi tutamayarak kahkaha attım. Can birkaç saniye yüzümüze baktı. “İkiniz gerçekten psikopatsınız.”

“Teşekkür ederiz.”

Omuz silkip arka sıralardan birine geçti. İdil bana dönüp sırıttı. “Operasyon başarılı.”

Başparmağımı kaldırdım. “Mükemmel bir ekip çalışmasıydı.”

İkimiz de gülmeye başladık. Tam o sırada salonun ışıkları yavaşça kısıldı. Konferans başlıyordu.

“Başlıyor galiba.” diye fısıldadı İdil.

Başımı salladım. Sahnenin ortasına düşen beyaz ışık birkaç saniye boyunca boş kaldı. Derken salonun içini tek bir piyano sesi doldurdu. İlk nota çaldığı anda istemsizce nefesimi tuttum.

Bir nota, bir tane daha derken melodi usulca büyümeye başladı. Salon, birkaç saniye önceki uğultusunu tamamen kaybetmişti. Herkes susmuştu.

Gözlerim istemsizce sahneye kaydı. Piyanonun başında siyah takım elbiseli biri oturuyordu. Yüzü loş ışığın altında tam seçilmiyordu. Sadece uzun parmaklarının tuşların üzerinde ne kadar rahat gezindiğini görebiliyordum.

Sanki çalmıyor, hikâye anlatıyordu. Başımı hafifçe yana eğdim. “Vay be...” diye mırıldandım.

İdil bana baktı. “Ne oldu?”

“Bilmiyorum.” Gözlerimi piyanodan ayıramıyordum. “Çok güzel çalıyor.”

“Gerçekten.”

Melodi ağır ağır yükseldikçe göğsümün içinde tuhaf bir sıcaklık hissettim. Sanki daha önce hiç duymadığım bir parçayı dinlemiyordum da, uzun zamandır özlediğim bir şeyi yeniden buluyordum.

“Kim acaba?” diye fısıldadım.

İdil omuz silkti. “Bilmiyorum.”

Salonun her köşesi sessizdi. Kimse telefonuyla oynamıyor, kimse konuşmuyordu.

Parça son notasıyla birlikte bittiğinde salonda birkaç saniyelik mutlak bir sessizlik oluştu. Sonra alkışlar bir anda bütün salonu doldurdu. Ben de alkışlıyordum. Hem de en çok alkışlayanlardan biri bendim.

Nedense o kişinin yüzünü hâlâ merak ediyordum. Sahnedeki ışıklar biraz daha aydınlandı. Piyanonun kapağı usulca kapandı.

Sunucu elindeki mikrofonla sahnenin ortasına yürüdü. “Hepiniz hoş geldiniz.” Alkışlar yavaş yavaş dindi. “Öncelikle üniversitemize bu yıl katılan bütün öğrencilerimize hoş geldiniz demek istiyoruz.”

Yanımdaki İdil bana dirseğiyle hafifçe dokundu. “Şimdi isimleri okuyacaklar galiba.”

“Muhtemelen.”

Sunucu elindeki listeyi açtı. “Bu yıl aramıza katılan öğrencilerimizi tek tek sahneye davet edeceğiz.” Kalbim nedense biraz daha hızlı atmaya başladı. “Ve az önce dinlediğiniz muhteşem piyano performansının sahibi...” İstemsizce doğruldum. “...Aras Demir.”

O an ilk kez yüzünü net bir şekilde gördüm. Sahnenin kenarında duran çocuk yavaş adımlarla öne çıktı. İlk dikkatimi çeken şey gözleri oldu. Ne mutlu görünüyordu ne de üzgün. Sadece... yorgundu.

Siyah takım elbisesi üzerine kusursuz oturmuştu. Dağınık siyah saçları alnına düşüyor, yüzündeki belirgin gamzeler ise gülmediği hâlde bile belli oluyordu. Alkış sesleri salonu doldurmasına rağmen yüzündeki ifade neredeyse hiç değişmedi.

Sunucu gülümseyerek elini uzattı. “Harika performansın için teşekkür ederiz, Aras.”

Aras sadece kısa bir baş hareketiyle teşekkür etti. Ne mikrofonu aldı, ne de tek kelime konuştu. Sadece sessizce sahneden inmeye başladı.

Kaşlarımı hafifçe çattım. “Garip...”

İdil bana döndü. “Ne oldu?”

“Bilmiyorum.” Gözlerim hâlâ onu takip ediyordu. “Alkışlayan yüzlerce insan var ama sanki hiçbiri umrunda değilmiş gibi.”

“Belki de utanıyordur.”

“Olabilir...” Ama içimde garip bir his vardı. Az önce piyano başında bütün salonu susturan çocukla, şu an sessizce yürüyen çocuk aynı kişi gibi durmuyordu.

Sanki piyanonun başındayken nefes alıyor… Oradan kalktığı anda yeniden içine kapanıyordu. Bunun nedenini bilmiyordum. Belki de öğrenmek istememeliydim.

Sunucu yeniden listeye baktı. “Şimdi ise yeni öğrencilerimizi sahneye davet ediyoruz.”

İlk birkaç isim okundu. Salondan tek tek öğrenciler ayağa kalkıp sahneye çıkıyor, isimleri alkışlarla karşılanıyordu.

“Can Ulusoy.” Arka sıralardan tanıdık bir ses yükseldi. “Benim!”

Can neredeyse koşarak sahneye çıkınca İdil başını iki yana salladı. “Şuna bak... Sanki ödül almaya gidiyor.”

Kıkırdadım. “Birazdan konuşma da yapar.”

“Yapmasın yeter.”

Can yerine geçtikten sonra sunucu listeden devam etti. “İdil Cesur.”

İdil derin bir nefes aldı. “Sıra bende.”

“Hadi.”

Ayağa kalkıp eteğini düzeltti. “Düşersem gülme.”

“Önce gülerim.”

“Biliyordum.”

Gülerek sahneye doğru yürüdü. Birkaç isim daha okundu. Ardından ise benim ismim…

“Derin Karaca.”

Kalbim istemsizce hızlandı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Elimle elbisemin eteklerini düzelttim ve yürümeye başladım. Ardından elim refleksle göğüs dekolteme gitti.

Kumaşı biraz yukarı çekecektim ki İdil’in sözü aklıma geldi.

“Güzel görünüyorsan bunu saklamak zorunda değilsin. Elbise zaten sana uygun duruyor.”

İstemsizce gülümsedim. “Tamam...” diye fısıldadım kendi kendime.

Elimi yavaşça elbisemden çektim. Ardından omuzlarıma dökülen kıvırcık saçlarımı parmaklarımla hafifçe geriye attım. Kalçalarıma kadar uzanan lüleler sırtıma usulca yayıldı.

“Hazırsın.” diye mırıldanıp sahneye doğru yürümeye devam ettim.

Salondaki onlarca çift göz üzerimdeydi. Normalde bundan rahatsız olurdum. Ama nedense o an sadece yürümeye odaklanmıştım. Sahneye çıktığımda sunucu gülümseyerek ismimi tekrar etti.

“Hoş geldin, Derin.”

“Teşekkür ederim.” Kısa bir selam verdikten sonra yeni öğrencilerin oturduğu sıraya yöneldim. İdil beni görünce elini hafifçe kaldırdı. “Buraya!”

Yüzüm istemsizce aydınlandı.bEn azından tek başıma kalmayacaktım. İdil'in yanındaki boş koltuğa oturdum. Tam yerleşirken göz ucuyla yan tarafıma baktım.

İdil'in diğer yanında az önce piyano çalan çocuk oturuyordu; Aras.

Başını hafifçe kaldırdı. Bakışlarımız yalnızca bir saniyeliğine buluştu. Belki bir saniye, belki de daha bile kısa. Ama o an, yüzündeki donuk ifade ilk kez değişti. Kulaklarına kadar hafif bir kızarıklık yayıldı. Sanki bakışlarını kaçırmak ister gibi gözlerini hemen önüne indirdi.

Utangaç bir hareketle dağınık siyah saçlarının arasına elini götürüp ensesini kaşıdı, ardından parmakları saçlarının arasında dolaştı. Tek kelime etmedi.

Ben ise şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “Yok artık… Utandı mı?”

Sorunun cevabını bilmiyordum. Ama istemeden olsa da, benim de yanaklarım kızarmıştı.

Bölüm sonu

1 yorum