İçeriğe geç

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 11 · 31 dk okuma

𝐆ö𝐫 𝐁𝐞𝐧𝐢 𝐈 - 𝐆ö𝐳𝐥𝐞𝐫𝐢𝐧𝐝𝐞

Bölüm 11

İLK AİLE TANIŞMASI

Aras Demir

İstemsizce gülümsedim. “Allah'ım...” diye mırıldandım. “Nasıl bu kadar güzel biri olabiliyor?”

Merdivenleri çıkıp odamızın kapısını açtım. Can yatağında uzanmış telefonuyla uğraşıyordu. Mete masasında ders notlarına bakıyordu. Yunus ise camın önünde kulaklığını takmış dışarıyı izliyordu. Kapının açılma sesiyle üçü de bana döndü.

Can telefonu elinden indirdi. “Ooo... Geldi bizim damat.”

Kahkaha attım. “Sus.”

Mete kaşlarını kaldırdı. “Tanışma nasıl geçti?”

Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. “Çok güzeldi.”

Yunus gülümsedi. “Annen sevdi mi Derin'i?”

İçimde yine sıcacık bir his yayıldı.

“Sevdi mi?” diye tekrar sordular.

Başımı iki yana salladım. “Bayıldı.”

Can doğrulup bana baktı. “Harbi mi?”

“Derin'e 'Sen benim kızımsın.' dedi.”

Üçü aynı anda gülümsedi. “Vay be...” dedi Mete. “Çok güzel olmuş.”

Dolabımı açıp üzerimdeki siyah gömleği çıkardım. Dolaptan gri bir tişört alırken Can'ın sesi duyuldu.

“Lan...”

Başımı çevirdim. “Ne?”

Can bana bakıyordu. Sonra Mete'ye döndü. “Mete.”

“Hı?”

“Bizim oğlanın sırt biraz daha büyümemiş mi?”

Mete ciddi ciddi bana baktı. “Harbiden büyümüş.”

Yunus da başını salladı. “Omuzlar da genişlemiş.”

Kahkaha attım. “Siz kafayı yemişsiniz.”

Tişörtü üzerime geçirirken Can yatağından kalktı. Koluma hafifçe vurdu. “Yok oğlum.”

“Ne yok?”

“Derin için biraz daha kas yap.”

Kahkaha atarak ona baktım. “Niye?”

“Sen görmedin mi?”

“Neyi?”

“Bugün seni nasıl övdüğünü.”

İstemsizce gülümsedim. “Sırtımı mı diyorsun?”

“Aynen.” Mete de söze karıştı. “Kız resmen belgesel anlatır gibi anlattı. 'Kendimi güvende hissediyorum.' falan dedi.”

Yunus kollarını bağladı. “O cümle beni bile duygulandırdı.”

Can parmağıyla beni gösterdi. “O yüzden biraz daha çalış.”

“Ne çalışacağım oğlum?”

“Sırt, omuz, kol. Ne basıyorsan artık oğlum.”

Mete de gülerek ekledi. “Derin övmeye devam etsin.”

Başımı iki yana salladım. “Siz var ya...”

Can telefonuna bakıp sırıttı. “Bir dakika.”

“Hı?”

“İdil yazmış.” Telefonunu kaldırıp mesajı okudu. Yüzündeki gülümseme büyüdü.

Mete hemen yanına gitti.“Ne yazmış?”

Can boğazını temizledi. “'Yurda vardın mı?' demiş.”

Yunus sırıttı. “Oğlum.”

“Hı?”

“Sen de fena değilsin ha.”

Can omuz silkti. “Ne yapayım?” Telefonuna cevap yazmaya başladı. “Merak ediyor.”

Ben yatağıma oturup onları izliyordum. Can yazarken yüzündeki sırıtışı gizleyemiyordu. Mete dayanamadı. “Göster.”

“Yok.”

“Göster lan.”

“Hayır.”

Yunus kahkaha attı. “Bizimki de gitmiş.”

Can başını kaldırıp gururla gülümsedi. “Biraz.”

Telefonuna son bir mesaj yazıp ekranı kapattı. “Tamam.” Telefonunu cebine koyup bana baktı. “Bir şey diyeceğim.”

“N'oldu?”

Yüzünde şeytani bir sırıtış belirdi. “Bugünkü sahneleri canlandıralım mı?”

Kaşımı çattım. “Hayır.”

Mete çoktan ayağa kalkmıştı. “Bence evet.”

Yunus dolabın üzerinden beyaz bir havlu aldı. “Derin ben olacağım.”

“Lan!”

Hiçbirimizi dinlemedi. Havluyu başına geçirip iki yanından tuttu. Kıvırcık saçmış gibi kabarttı. İncecik bir ses çıkardı. “Arasss...”

Can daha başlamadan gülmeye başladı. “Allah'ım, aynısı.”

“Kesinlikle aynısı değil.” diye itiraz ettim. Rezil oluyordum.

Mete hemen yanıma gelip omuzlarını geriye attı. “Ben de Aras olayım.”

Kollarını iki yana açıp ciddi bir ifadeyle yürümeye başladı. “Derin...”

Yunus gözlerini kocaman açtı. “Ne?”

Mete boğazını temizledi. “Bugün çok güzelsin.”

Can kahkahadan yatağa çöktü. “Devam et!”

Mete eliyle görünmez saçlarını düzeltti. “Saçların... daha güzel.”

Yunus utanıyormuş gibi başını eğdi. “Ay, abartıyorsun...”

“Hayır.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır. Sadece gördüğümü söylüyorum.”

Oda bir anda kahkahaya boğuldu. Ben iki elimle yüzümü kapattım. “Lan yapmayın.”

Can nefes nefese kalmıştı. “Durun durun... en iyi kısmı ben yapacağım.”

Yunus'a döndü. “Sen Derin olarak Aras'ın sırtını öv.”

Yunus hemen Mete'nin arkasına geçti. Gözlerini hayran hayran açtı. “Aras...”

Mete omzunun üzerinden baktı. “Hı?”

“Senin sırtın...”

“Hı?” dedi komik bir sesle.

“Çok genişşş...” Dudağını büzdü ve sesini incecik çıkardı.

“Allah’ım ya rabbim..” iç çektim.

Can yatağa yumruğunu vurdu. “Başladı!”

Yunus iki eliyle tarif etmeye başladı. “İnsan bakınca kendini güvende hissediyor.”

Mete hemen omzunu geriye attı. “Başka?”

“Omuzların da çok güzel.”

“Başka?”

“Film sahnesi gibisin.”

“Başka?”

“Biraz da sen kendini öv.”

Mete sırıttı. “Hayır.”

“Neden?”

“Senden duyması daha güzel.”

Can artık gülmekten nefes alamıyordu. “Lan birebir!”

Ben de istemsizce gülmeye başlamıştım. “Gerçekten çok kötüsünüz.”

Can ayağa fırladı. “Dur dur!” Mete'ye döndü. “Şimdi en bomba replik.”

Mete boğazını temizledi. “Madem bu kadar beğendin...”

Yunus masum masum baktı. “Hı?”

Mete arkasını döndü. “Öp sırtımı.”

Oda bir saniye sessiz kaldı. Sonra üçü aynı anda kahkahaya patladı.

Yunus ellerini havaya kaldırdı. “Aras!”

“Ne var?”

“Sokaktayız!”

“Ee?”

“Olmaz!”

Can gözünden yaş silerek bana baktı. “Oğlum sen bunu gerçekten dedin mi?”

Utançla ensemi kaşıdım. “...Dedim.”

Üçü de aynı anda bağırdı. “VAY BE!”

Tam o sırada Can yine kahkahayla konuştu. “Bir dakika, daha bitmedi.” Dolaptan küçük bir yastık aldı, gömleğinin içine koydu. “Şimdi Derin.”

Yunus şaşkınlıkla baktı. “N'apıyorsun?”

Can yastığı gösterdi. “Bir gün burada minicik bir mucize büyüyecek...”

Odanın içinde kahkaha tufanı koptu. Mete gözyaşlarını silerek bana döndü. “Oğlum sen romantik değilmişsin.”

“Hı?”

“Sen direkt aile kurmuşsun.”

Yunus başını salladı. “Daha okul bitmedi, bizimki çocuk odasını dizmiş kafasında.”

Can kahkaha atarak omzuma vurdu. “Biraz daha kas yap.”

“Niye yine?”

“Çünkü Derin yarın yine 'Senin sırtın...' diye başlar.”

Mete de sırıttı. “Sen de 'Öp sırtımı.' dersin.”

Başımı iki yana sallayıp yastığı Can'a fırlattım. “Hepiniz bir gün elime düşeceksiniz.”

Can yastığı havada yakalayıp sırıttı. “Tamam ama şunu kabul et.”

“Neyi?”

Üçü aynı anda bana baktı. “Derin sana gerçekten çok âşık.”

İstemsizce gülümsedim. Başımı eğip sadece tek bir cümle kurabildim. “Ben de ona...”

Odadaki gülüşmeler bir anda hafifledi. Birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Üçü de yüzümdeki ifadeye bakıyordu. İçimde tarif etmesi zor bir huzur vardı. Sanki günün bütün yorgunluğu, annemin gülümsemesi ve Derin'in utangaç bakışları hâlâ omuzlarımdaydı.

Can burnunu çekip eliyle gözünü sildi. “Of ya... romantik herif.”

Mete kollarını bağlayıp başını salladı. “Harbi seviyorsun.”

Gülümseyerek omuz silktim. “Elimde değil.”

“Belli zaten.”

Tam yatağıma uzanacakken Can'ın yüzünde yine o tehlikeli sırıtış belirdi. “Bir dakika...” İçime kötü bir his çöktü. “Can...”

“Gel bakayım.” diye sırıttı.

“Gelmiyorum.”

“Gel.”

Bir adım geri attım. “Niye çağırıyorsun?”

Cevap vermedi. Sadece sinsice gülmeye devam etti. Mete ile Yunus da birbirlerine bakıp sırıtmaya başlayınca işin içinde kesin bir şey olduğunu anladım. “Lan siz...”

Bir anda üçü aynı anda üzerime yürüdü. “Yakalayın!”

“Lan durun!” Kaçmaya fırsat bulamadan Can kolumu tuttu. “Bırak oğlum!”

“Hayır.” Mete diğer kolumu tuttu. Yunus ise kahkahalar atıyordu. “Kaçamazsın Aras!”

“Oğlum manyak mısınız?”

Can gözlerini pazuma dikti. “Vay arkadaş...” Parmağıyla pazumu dürttü. “Taş gibi olmuş.”

“Dokunma lan.”

“Bir dakika.”

Hiç beklemediğim anda başını eğip pazumu resmen ısırdı. “AAAA LAN!” Refleksle kolumu çektim.

Can kahkahalar atarak iki adım geriye sıçradı. “Oğlum gerçekten sertmiş!”

Mete gülmekten yatağın üzerine çöktü. “Can sen normal değilsin!”

Yunus nefes alamıyordu. “Pazuyu test etti!”

Koluma bakıp şaşkınlıkla bağırdım. “Isırılır mı lan insan!”

Can hâlâ kahkahalar atıyordu. “Derin haklıymış.”

“Neye haklıymış?”

“Sırt tamam da...” dedi tekrar pazumu dürterek. “Bu kollar da sağlam.”

Yastığı kaptığım gibi üzerine fırlattım. “Defol!”

Can yastığı göğsünde yakaladı. “Şiddete uğruyorum!”

“Az bile.”

Mete gülerek ayağa kalktı. “Can dikkat et.”

“Neden?”

“Biraz daha ısırırsan protein saymaya başlayacaksın.”

Odanın içinde yeniden kahkahalar yükseldi. Ben de sonunda dayanamadım, gülmeye başladım. Başımı iki yana sallayıp yatağa oturdum. “Bir gün siz de âşık olacaksınız.”

Can hiç düşünmeden cevap verdi. “Oluruz.” Telefonunu çıkarıp ekrana baktı. “Benimki yolda zaten.”

Mete dirseğiyle ona hafifçe vurdu. “İdil'i diyorsun?”

Can kulaklarına kadar kızardı. “Kes sesini.”

Yunus kahkaha attı. “Oğlum az önce Aras'la dalga geçiyordun, şimdi sen domates oldun.”

Can telefonunu göğsüne bastırdı. “Benimki farklı.”

“Tabii tabii...” dedim gülerek. “Bir ay sonra sen de 'İyi ki varsın.' diye dolaşırsın.”

Can bana dil çıkardı. “Önce sen düğünü yap da, sonra bize akıl ver.”

Oda yine kahkahalarla doldu. Günün bütün duygusal anları, yerini eski dostlarımın bitmeyen şakalaşmalarına bırakmıştı. Yurdun küçük odasında yükselen o kahkahalar, sanki uzun zamandır özlenen bir ev sıcaklığı gibiydi.

Can şeytanca gülümsedi. “Tamam.”

“Neye tamam?”

“Uyku saati geldi.”

Kaşlarımı çattım. “Ne alaka?”

Mete dolabın üzerinden bir yastık kaptı. “Aras Bebek uyuyacak.”

“Lan saçmalamayın.”

Yunus hemen yatağın kenarına oturdu. “Hadi.”

“Nereye?”

“Gel bakalım buraya.”

“Gelmiyorum.”

Üçü yine aynı anda üzerime yürüdü. “Yakalayın!”

“Yine mi lan!”

Kahkahalar arasında beni yatağa oturttular. Can başımın arkasına yastığı sıkıştırdı. “İşte.” Mete üzerime ince bir battaniye attı. “Üşümesin bizim Aras Bebek.”

“Allah aşkına bırakın.”

Yunus elini başıma koyup saçlarımı karıştırdı. “Şşş... konuşmak yok.”

Can yatağın kenarına oturup iki eliyle ritim tutmaya başladı. “Pış pış pış...”

Mete de ona eşlik etti. “Uyu Aras Bebek...”

Yunus ince bir sesle ninni uydurdu. “Derin gelecek rüyana...”

Can hemen devam etti. “Kaslarını da sevecek sonra...”

Üçü aynı anda kahkahaya boğuldu. Ben yastığı yüzüme bastırdım. “Yemin ediyorum oda değiştireceğim.”

Can battaniyeyi biraz daha üzerime çekti. “Hayır.”

“Neden?”

“Bebekler yalnız uyumaz.”

Mete başımı usulca okşuyormuş gibi yaptı. “İyi uykular Aras’cığım.”

Yunus telefonunun alarmından hafif bir ninni melodisi açtı. Can gözlerini kapatıp fısıldadı. “Bak... uyuyor.”

Mete de aynı ciddiyetle eğildi. “Şşşt... ses çıkarmayın.”

Tam o sırada gözlerimi açıp yastığı Can'ın yüzüne fırlattım. “ALIN BEBEĞİNİZİ!”

Üçü de gülmekten yerlere yatarken ben de kendimi tutamadım. “Bir gün sizin de sevgiliniz olacak.”

Can kahkahasının arasından cevap verdi. “Olacak.”

“Sonra ben de sizi böyle rezil edeceğim.”

Mete gülerek başını salladı. “İntikam geliyor desene.”

“Hem de faiziyle.”

Odanın içinde yükselen kahkahalar koridora kadar taşarken, yurttaki diğer odalardan bile “Ne gülüyorsunuz oğlum?” diye seslenenler olmuştu. Biz ise gülmekten cevap bile veremiyorduk.

Can hâlâ gülüyordu. Elindeki yastığı bana doğrulttu. “Bir dahaki sefere gerçekten beşik de alacağım.”

Kahkaha attım. “Önce kendine akıl al.”

“Akıl bende var.”

Mete hemen araya girdi. “Yok.”

“Var.”

“Yok.”

“Var dedim!”

Yunus ellerini iki yana açtı. “Tamam tamam... anneyle baba yine kavga ediyor.”

Can elindeki yastığı Mete'ye fırlattı. “Kes lan!”

Mete yastığı havada yakalayıp geri gönderdi. “Al sen kes!”

Yastık Can'ın yüzüne çarpınca odada yeniden kahkahalar yükseldi. “Vurmayın lan!” diye güldü Can. “Yüzüm yakışıklı.”

“Kim dedi?”

“İdil.”

“O söylemiş olabilir.” dedim sırıtıp. “Biz demedik.”

“Oğlum...” Can göğsünü tutup abartılı bir şekilde geriye yaslandı. “Arkadaşımdan bunu beklemezdim.”

“Daha dur.”

“Neyi?”

“İntikam listem yeni başlıyor.”

Yunus esneyerek yatağına geçti. “Siz sabaha kadar konuşacaksınız galiba.”

Mete de sandalyesini çekip yatağına oturdu. “Ben pes ettim. Sabah ders var.”

Can battaniyesini omzuna aldı. “Tamam, ateşkes.”

Parmağını bana doğrulttu. “Ama Aras Bebek ismi kalacak.”

“Asla.”

“Kalacak.”

Başımı iki yana sallayıp güldüm. “Derin'e söylerseniz var ya...”

Üçü aynı anda cevap verdi. “Söyleriz! Vallahi söyleriz.” Kıkırdaştılar. “İlk fırsatta.”

“Allah sizi bildiği gibi yapsın.”

Kahkahalar yavaş yavaş yerini sessizliğe bırakırken herkes yatağına geçti. Odanın lambası kapandı. Koridordan gelen ayak sesleri de bir süre sonra kesildi. Sadece pencerenin aralığından içeri süzülen serin gece rüzgârı perdeleri hafifçe sallıyordu.

Sırtımı yastığa yaslayıp tavana baktım. Gülümsemem hâlâ yüzümdeydi. Tam gözlerimi kapatacakken Can'ın karanlığın içinden sesi duyuldu. “Aras...”

“Ne?”

“İyi geceler lan.”

İstemsizce gülümsedim. “İyi geceler.”

Mete de uykulu bir sesle mırıldandı. “İyi geceler.”

Yunus battaniyesini biraz daha üzerine çekti. “Hadi artık konuşmayın da uyuyalım.”

Oda nihayet sessizliğe gömülürken, ben istemsizce yıllar öncesine, çocukluğuma gittim.

⋆

O zamanlar dört ya da beş yaşındaydım. Odamın tavanında yıldız şeklindeki fosforlu çıkartmalar parlıyor, ince tül perde rüzgârın etkisiyle usulca sallanıyordu. Annem odanın loş ışığında dolabın kapağını kapatıp bana döndü.

“E hadi bakalım.” dedi gülümseyerek. “Benim orman gözlüm artık uyusun.”

Battaniyeyi çeneme kadar çektim ama huzursuzca kıpırdanmaya devam ettim. “Anneee...”

“Hımm?”

“Batıyor.”

Annem yatağın kenarına oturdu. “Nesi batıyor?”

Dudağımı büzüp pijamamın yakasını çektim. “Etiketi...” Küçük parmaklarımla ensemi gösterdim. “Buraya batıyor.”

Annem hemen pijamamın arkasına baktı. Küçücük kumaş etiketi parmaklarının arasına aldı. “Bu mu batıyor?”

Başımı hızlı hızlı salladım. “Hı hı... Hiç sevmiyorum.”

Annem gülümsedi. Komodinin çekmecesinden küçük makası aldı. “O zaman suçluyu ortadan kaldıralım.”

Küçücük etiket yere düştü. Annem onu iki parmağıyla havaya kaldırıp ciddi bir ifadeyle bana gösterdi. “Bak.” Merakla doğruldum. “Gitti.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.” Etiketi çöp kutusuna attı, sonra yeniden yanıma geldi. Parmaklarını ensemde gezdirip saçlarımı okşadı. “Şimdi nasıl?”

Başımı sağa sola çevirdim. Biraz bekledim. Sonra yüzüm yavaşça aydınlandı. “Bitti...”

Annem burnuma hafifçe dokundu. “Geçmiş olsun benim orman gözlüme.”

Kıkırdadım. “Ben batan şeyleri hiç sevmiyorum.”

“Biliyorum.”

“Etiketleri de sevmiyorum. Kaşındırıyor.”

“Tamam.”

“Çok kötü oluyor.”

Annem gülümseyerek saçlarımı geriye itti. “Tamam, bir daha alırken etiketine de bakarız.”

O sırada küçük kollarımı uzatıp anneme sarıldım. Yanağımı omzuna yasladım. “Anne...”

“Hı?”

“Sarılmak batıyor mu?”

Annemin kolları beni biraz daha sıkı sardı. “Hayır.”

Annem sırtımı yavaşça sıvazlamaya devam ediyordu. Parmaklarının sıcaklığı, biraz önce canımı sıkan o küçücük etiketi bile unutturmuştu. O küçücük kollarımın arasında, dünyanın en güvenli yeri yine annemin kucağıydı.

Başımı hafifçe kaldırıp yüzüne baktım. “Anne...”

“Hımm, orman gözlüm?”

Kaşlarımı çattım. “Su batıyor mu?”

Annem kısa bir kahkaha attı. “Hayır.”

“Hiç mi?”

“Hiç.”

Bir an düşündüm. “Peki... buz?”

“Elini uzun süre üstünde tutarsan üşütür ama batmaz.”

Dudaklarımı büzdüm. “Yastık?”

“Batmaz.”

“Battaniye?”

“O da batmaz.”

“Kedi?”

Annem gülümseyerek saçlarımı düzeltti. “Kedi bazen tırmalar ama durup dururken batmaz.”

“Bulut?”

“Bulut da batmaz.”

“Yağmur?”

“Islatır.”

“Peki diken?”

Annem bu kez başını salladı. “Diken batar.”

Yüzümü buruşturdum. “Onu da sevmiyorum.”

“Biliyorum.”

“Arılar?”

“Onlar da sokabilir.”

“Onları da sevmiyorum.” Küçük parmaklarımı tek tek açıp saymaya başladım. “Etiketleri sevmiyorum... Dikenleri sevmiyorum... Arıları sevmiyorum...”

Annem sabırla beni dinliyordu. “Başka neyi sevmiyorsun?”

Bir süre düşündüm. Sonra ciddiyetle cevap verdim. “Canımı acıtan hiçbir şeyi sevmiyorum.”

Annemin yüzündeki gülümseme yavaşça yumuşadı Parmakları yanağıma dokundu. “Kimse sevmez zaten.”

Başımı tekrar omzuna yasladım. Odanın sessizliğinde yalnızca duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Perde hafifçe sallanıyor, ay ışığı odamın zeminine ince bir çizgi gibi vuruyordu.

Bir süre hiçbir şey söylemedim. Sonra aklıma uzun zamandır merak ettiğim bir soru geldi. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Anne...”

“Hı?”

“Benim...” Yutkundum. “Benim babam neden yok?”

Annemin yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Gözleri bana bakmaya devam ediyordu ama sanki çok uzaklara dalmış gibiydi. Yine de gülümsedi. O gülümseme eskisi kadar geniş değildi; daha çok beni üzmemeye çalışan bir gülümsemeydi.

Burnumun ucuna hafifçe dokundu. “Bazen...” dedi yumuşacık bir sesle. “Bazı insanlar bizimle aynı yolu yürüyemez, orman gözlüm.”

Küçük kaşlarım birbirine yaklaştı. “Gitti mi?”

Başını usulca salladı. “Evet.”

“Geri gelmeyecek mi?”

Annem birkaç saniye sustu. Sonra saçlarımı kulağımın arkasına itti. “Hayat bazen herkesi aynı yerde tutmuyor.”

Söylediklerinin çoğunu anlamamıştım. Sadece küçük kalbimde tek bir düşünce vardı. “Demek o yüzden hiç gelmiyor...”

Fısıltı gibi çıkan sesim odanın sessizliğine karıştı. Annem hiçbir şey demeden beni yeniden kollarının arasına aldı. Sırtımı yavaşça okşamaya devam etti. Bir süre sonra burnumu omzuna sürttüm. “O zaman… Ben onu sevmeyeyim.”

Annem gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. “Öyle söyleme.”

“Ama yok.”

“Yine de kalbinde öfke taşıma.”

“Niye?”

Çenemden tutup yüzümü kendine çevirdi. “Çünkü senin kalbin çok güzel.”

Küçük aklımla söylediklerini anlamaya çalışıyordum. “Ben kimi seveyim o zaman?”

Annem bu kez içten gülümsedi. “Beni sev.”

“Başka?”

“Kendini sev.”

“Başka?”

“Elindeki oyuncak ayını sev.”

İkimiz de istemsizce güldük. “Başka?”

“Çiçekleri sev.”

“Başka?”

“Yağmurdan sonra çıkan toprağın kokusunu sev.”

“Başka?”

“Gökyüzünü sev.”

Başımı iki yana salladım. “En çok seni seviyorum.”

Annemin gözleri hafifçe parladı. “Ben de seni... Dünyadaki her şeyden çok seviyorum, orman gözlüm.”

Hiç düşünmeden tekrar boynuna sarıldım. Bu kez daha sıkı. Çünkü sarılmak batmıyordu. Sarılmak kaşındırmıyordu. Sarılmak can acıtmıyordu. Sarılınca, bütün kötü şeyler biraz daha küçülüyordu.

Annem gülümseyerek alnıma minicik bir öpücük kondurdu. “Şimdi uyku vakti.” “Bir masal daha anlatır mısın?”

“Bir tane daha mı?”

“Son...”

“Demin de son demiştin.”

“Bu gerçekten son.”

Annem gülerek başını iki yana salladı. Komodinin üzerindeki küçük peluş kurbağayı alıp kucağıma bıraktı. “Tamam. Ama masalı dinlerken gözler kapanacak.”

Kurbağaya sarıldım. “Söz.”

Annem odanın lambasını biraz daha kıstı. Ay ışığı odamı aydınlatmaya devam ederken yumuşak sesi yeniden duyulmaya başladı. “Bir varmış, bir yokmuş... Ormanın tam ortasında, gözleri yemyeşil olan cesur bir yavru ayı yaşarmış...”

Masal daha bitmeden göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Son duyduğum şey, annemin saçlarımı okşarken fısıldadığı o cümleydi.

“İyi geceler, benim orman gözlüm...”

☾ ✦ ☽

Perdelerin arasından sızan güneş ışıkları odamın duvarında ince, altın sarısı çizgiler oluşturuyordu. Kuş sesleri açık kalan camdan içeri dolarken gözlerimi yavaşça araladım. Birkaç saniye tavana baktım. Sonra aklıma gece annemin anlattığı masal geldi.

Yüzümde küçücük bir gülümseme belirdi. Battaniyeyi üzerimden atıp yatağımdan indim. Çıplak ayaklarım ahşap zeminde minik minik sesler çıkarıyordu. Kurbağamı da koltuğumun altına sıkıştırıp odadan çıktım.

Annemin odasının kapısı hafif aralıktı. Kapıyı usulca ittim. Annem hâlâ uyuyordu. Dağılmış kumral saçları yastığa yayılmış, güneş ışığı yüzüne vuruyordu. Yorganı omzuna kadar çekmişti. Nefes alışları bile öyle sakindi ki birkaç saniye sadece onu izledim. Sonra dayanamadım. Minik adımlarla yatağın yanına gittim.

“Anne...” diye fısıldadım. Cevap gelmedi. Biraz daha yaklaştım. “Anneee...” Yine ses yoktu.

Dudaklarımı büzüp yatağın kenarına tutundum. Küçücük bedenimi zorlayarak tırmandım. Dizlerimin üzerinde emekleyip annemin yanına sokuldum.

Yatağın hafifçe sallanmasıyla annem gözlerini araladı. Beni görünce uykulu bir gülümseme yerleşti yüzüne. “Günaydın... benim orman gözlüme.”

Hiç vakit kaybetmeden kollarını açtı. Ben de kendimi onun kucağına bıraktım. Başımı göğsüne yasladım. Annem saçlarımı öperken uykulu sesi yeniden duyuldu. “Erken kalkmış benim küçük ayım.”

Parmağımla pijamasının düğmesini oynarken başımı kaldırdım. “Anne...”

“Hımm?”

Yüzüne dikkatlice baktım. “Karnın ağrımıyor değil mi?”

Annem birkaç saniye bana baktı. Sorumu beklemiyormuş gibiydi. Sonra yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı. “Yok.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

Küçük ellerimle yanağını tuttum. “Çok mu emin?”

Bu kez kahkaha attı. “Çook eminim.”

Rahat bir nefes verdim. “Tamam.”

“Neden sordun bakalım?”

Omuz silktim. “Dün üzülmüştün ya...”

Annemin gözleri yumuşadı. Beni biraz daha kendine çekti. “Ben iyiyim artık.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Parmağımla burnuna minicik dokundum. “O zaman bugün gül.”

“Emredersiniz efendim.”

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Kahkahamız odanın sessizliğine karışırken annem alnımı öptü. “Bugün ne yapalım benim orman gözlüm?”

Hiç düşünmeden cevap verdim. “Kurabiye yapalım.”

“Olur.” dedi annem gülümseyerek. “Ama önce güzel bir kahvaltı.”

Başımı yeniden göğsüne yasladım. Bir süre sessizce öylece durdum. Annemin kalbinin yavaş yavaş atan ritmini dinlemek hoşuma gidiyordu. Küçük elim farkında olmadan göğsüne dokundu. Kaşlarımı hafifçe çattım. “Anne...”

“Hımm?”

“Burası çok yumuşak.”

Annem önce neyi kastettiğimi anlamadı. Sonra bakışlarını elime indirince hafifçe gülümsedi. “Öyle mi?”

Başımı salladım. “Çok yumuşak.”

Saçlarımı okşadı. “Sen küçücük bir bebekken burada süt içiyordun.”

Gözlerim kocaman açıldı. “Ben mi?”

“Evet.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Şaşkınlıkla tekrar baktım. “Çok mu içiyordum?”

Annem kahkaha attı. “Hem de nasıl... Acıkınca dünyayı ayağa kaldırıyordun.”

Ben de gülmeye başladım. “Şimdi içmiyorum ama.”

“Çünkü artık büyüdün.”

Küçük göğsümü gururla kabarttım. “Ben abi oldum.”

“Henüz abi olmadın.”

“Olurum.”

“Bir gün olursun.”

Başımı tekrar omzuna yasladım. “Ben hep senin bebeğin olur muyum?”

Annem hiç düşünmeden cevap verdi. “Yaşın kaç olursa olsun... benim bebeğim olarak kalacaksın.”

Kıkırdadım. “Tamam.”

Annem yanağımdan öptü. “Hadi bakalım. Kahvaltıya geçelim mi?”

“El ele.”

“El ele.”

Yataktan birlikte indik. Küçük elim annemin elinin içinde neredeyse kayboluyordu. Mutfağa doğru yürürken pencereden içeri sabah güneşi doluyor, ev taze demlenen çayın ve kızarmaya başlayan ekmeğin kokusuyla sıcacık bir yuvaya dönüşüyordu.

Annem beni sandalyeye oturttu. Önüme bal, domates ve sıcacık ekmek koydu. Ben ekmeğin ucunu koparıp bala batırırken annem çayıyla bana gülümsedi. “Afiyet olsun, orman gözlüm.”

Ben de ağzım bal doluyken gülümsemeye çalıştım. “Sana da... anne.”

Annem de ağzım bal doluyken gülümsemeye çalıştığımı görünce kahkaha attı. “Yavaş ye, boğazına kaçacak.”

Başımı usulca salladım. “Kaçmaz.”

“Sen her zaman öyle diyorsun.”

Küçük bir lokmayı daha ağzıma attım. “Çünkü dikkat ediyorum.”

Annem çayından bir yudum aldı. “Evet... Benim akıllı oğlum dikkat ediyor.”

O bunu söyleyince iyice gururlandım. Sandalyenin üzerinde biraz daha dik oturdum. “Ben büyüdüm artık.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Eee... Büyüyen çocuklar odalarını toplar.”

Gözlerimi kaçırdım. “Bugün tatilim.”

Annem kahkahasını tutamadı. “Demek bugün tatil.”

“Yarın toplarım.”

“Bunu dün de söylemiştin.”

Küçük ellerimle yüzümü kapatıp güldüm. “Unutmuşum...”

Annem eğilip burnuma minicik bir öpücük kondurdu. “Unutkan benim orman gözlüm.”

Kahvaltımız bittikten sonra tabağımı iki elimle dikkatlice kaldırdım. “Ben götüreceğim.”

“Düşürür müsün?”

“Düşürmem.” Lavaboya kadar minicik adımlarla yürüdüm. Tabak neredeyse kollarımdan büyük görünüyordu. Büyük bir dikkatle tezgâha bıraktığım anda zafer kazanmış gibi anneme döndüm. “Başardım!”

Annem iki elini çırptı. “Aferin benim yakışıklı oğluma.”

Koşarak yanına gittim. “Şimdi kurabiye!”

“Önce eller yıkanacak.”

“Tamam!”

Lavaboya uzanamadığım için annem beni belimden tutup havaya kaldırdı. “Şöyle...” Musluktan akan ılık su minik ellerime değdi. Köpükler avuçlarımın arasında çoğalırken onları baloncuk yapmaya çalışıyordum.

“Anne bak!”

“Ne güzel köpük olmuş.”

Birini üfledim. Köpük hemen kayboldu. “Kaçtı...”

“Çünkü köpükler özgür olmayı sever.”

“Ben de özgürüm.”

“Öylesin.”

Ellerini kurulayınca mutfağın çekmecesinden küçük, mavi renkli çocuk önlüğümü çıkardı. Üzerinde gülümseyen bir ayıcık vardı.

“Şef Aras hazır mı?”

İki kolumu havaya kaldırdım. “Hazır!”

Önlüğümü bağladıktan sonra burnumun ucuna biraz un sürdü. “Eyvah.”

“N'oldu?”

“Burada galiba küçük bir aşçı var.”

Burnuma dokundum. “Ben miyim?”

“Evet.”

Kıkırdayarak aynaya koştum. “Anneee!”

“Hı?”

“Ben gerçekten aşçı olmuşum.”

Annem kapıya yaslanıp beni izliyordu. Yüzündeki o sıcak gülümsemeyi bugün bile unutamıyorum. Sanki o evde güneş sadece pencereden değil de, annemin gözlerinden de doğuyordu. Kurabiye hamurunu birlikte yoğurduk. Ben şekiller yaptım. Kimisi ayıya benzedi, kimisi buluta. Kimisi ise hiçbir şeye...

Ama annem hepsine aynı şeyi söyledi. “Hepsi çok güzel olmuş.”

O zaman anlamamıştım. Meğer bir çocuğun yaptığı şey güzel olduğu için değil, onu yapan çocuk sevildiği için güzel görünürmüş.

⋆

Gözlerimi yavaşça açtım. Can'ın hafif horlaması, Mete'nin yatağında dönmesi ve Yunus'un düzenli nefesi... Hepsi beni çocukluğumdan bugüne geri getirmişti. Tavana uzun uzun baktım. Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Fısıltıyla tek bir cümle döküldü dudaklarımdan. “İyi ki varsın... anne.”

☾ ✦ ☽

Yatağımın kenarına oturup yüzümü avuçlarımın arasına aldım. Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm vardı. “Günaydın anne...” diye fısıldadım.

Sesim odanın sessizliğinde kayboldu. Yan taraftan Can'ın uykulu sesi duyuldu. “Aras...”

Başımı çevirdim. Can gözlerini bile açmadan homurdandı. “Sabah sabah kiminle konuşuyorsun oğlum...”

İstemsizce güldüm. “Kimseyle.”

“Tamam...” diye mırıldandı. “Ben de rüyamda tost yiyordum zaten... Devam edeyim.”

Tekrar battaniyesine gömüldü. Başımı iki yana sallayarak yatağımdan kalktım. Perdeyi araladığımda serin sabah havası yüzüme çarptı. Kampüs yeni yeni uyanıyordu. Bahçede birkaç öğrenci yürürken, uzaktan kuş sesleri geliyordu. Bir an gökyüzüne baktım. Sonra cebimdeki telefonu çıkarıp ekranı açtım.

Derin'in adı WhatsApp'ta, en üstte duruyordu. Dudaklarımın kenarı yeniden yukarı kıvrıldı. “Bugün de seni göreceğim.”

Telefonu tekrar cebime koyup hazırlanmak için dolabıma yöneldim. Yeni bir gün başlıyordu. Ve nedense içimde çocukluğumdaki kadar sıcak bir huzur vardı.

ıÜzerimi değiştirmeden önce siyah pantolonumu yatağın üzerine serdim. Yanına ütüsü bozulmamış beyaz gömleğimi bıraktım. Bugün sıradan bir gün değildi. Bugün, Derin'in ailesiyle tanışacaktım.

Derin bir nefes alıp gömleğin düğmelerini ilikledim. Kollarını bileklerime kadar indirdim. Pantolonumu giyip siyah kemerimi taktım. Aynanın karşısında durup saçlarımı elimle geriye doğru düzelttim.

Can gözlerinden birini aralayınca doğrulup bana baktı. “...Oha.”

Kaşımı kaldırdım. “N'oldu?”

“Sen cenazeye mi gidiyorsun?”

Kahkaha attım. “Hayır.”

Mete de gözlerini ovuşturarak doğruldu. “Lan... Bu ne şıklık?”

“Derin'in ailesine gideceğiz.”

Üçü aynı anda başlarını salladı. “Tamam.” dedi Yunus uykulu sesiyle. “Mantıklıymış.”

Can esneyerek yatağından indi. “Yine de insan haber verir. Biz de takım elbise giyerdik.”

“Sabah sabah mı?”

“Olurmuş.”

Gülerek başımı iki yana salladım. Birlikte yurdun yemekhanesine indik. Sabah kahvaltısı her zamanki gibiydi; peynir, zeytin, domates, salatalık ve sıcak çay… İki dilim ekmekle biraz peynir aldım.

Can tabağıma baktı. “Bu kadar mı?”

“Heyecandan iştahım yok.”

Mete çayından bir yudum aldı. “Belli oluyor.”

Kahvaltıyı çok uzatmadan bitirdik. Çantamı omzuma geçirip yurttan çıktım. Sabah güneşi kampüsün üzerine yumuşak bir ışık bırakıyordu. Hafif esen rüzgâr gömleğimin kollarını dalgalandırırken okulun girişine doğru yürüdüm.

Derin çoktan gelmişti. Siyah kot pantolonunun üzerine pastel sarı, dar bir crop giymişti. Açık kumral saçları omuzlarından aşağı dalga dalga dökülüyor, sabah güneşinde daha da yumuşak görünüyordu. Rüzgâr birkaç tutamını yüzüne getirince eliyle kulağının arkasına sıkıştırdı. Beni fark ettiği anda gülümsedi.

Ben de ona doğru yürüdüm. Yanına geldiğimde beni baştan aşağı süzdü. Sonra kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. “Bir dakika...”

“N'oldu?”

“Sen...” Kahkahasını zor tuttu. “Bu kadar resmi giyineceğini hiç düşünmemiştim.”

Kravatım olmadığı hâlde gömleğimin yakasını düzelttim. “Abarttın sanki.”

“Abartmadım.” dedi gülümseyerek. “Seni genelde tişörtle görüyorum. Şimdi bakınca...”

“Bakınca?”

Başını hafif yana eğdi. “Çok yakışıklı olmuşsun.”

İstemsizce gülümsedim. “Sen de...” Gözlerim bir an üzerinde gezindi. “Sarı sana gerçekten çok yakışıyor.”

Derin'in yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. “Teşekkür ederim.”

Birkaç saniye birbirimize gülümseyerek baktık. Sonra Derin derin bir nefes aldı. “Hazır mısın?”

Elimi ona doğru uzattım. “Sen yanımdaysan hazırım.”

Derin parmaklarını usulca elime bıraktı. Birlikte ailesinin evine doğru yürümeye başladık.

Derin birkaç adım sessizce yürüdü. Parmakları hâlâ elimin içindeydi. Kampüsün dışına çıkarken yüzüme dönüp derin bir nefes aldı. “Bir şey söyleyeceğim.”

“Hı?”

“Babamın adı Mert.” Hafifçe gülümsedi ve elimi okşadı. “Annem de Elif.”

“Biliyorum artık.”

Gülümsedi. “Babam ilk başta biraz ciddi görünür.”

“Biraz mı?”

“Tamam...” diye kıkırdadı. “İlk beş dakika.”

“Sonra?”

“Sonra espri yapmaya başlar.”

“Annen?”

Derin'in yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. “Annem seni büyük ihtimalle daha kapıda sevmeye başlar.”

“Bu kadar emin misin? Ya beni sevmezse?” dedim şüphe içinde. Derin'i canımdan fazla sevip, onu bana vermezlerse delirirdim galiba.

Bir anda durdu ve elimi hafifçe sıktı. “Öyle bir ihtimal yok.”

“O zaman?”

“Annemi tanıyorum.”

İkimiz de gülümseyerek yürümeye devam ettik. Birkaç dakika sonra telefonumu cebimden çıkardım. “Bir dakika.”

“Ne oldu?”

“Annemi de alacağım.”

Derin'in gözleri parladı. “Annen de mi geliyor?”

“Tabii.”

“Hemen ara.”

Numarayı çevirdim. Telefon ikinci çalışta açıldı. “Efendim, orman gözlüm?”

Sesini duyar duymaz yüzüm istemsizce yumuşadı. “Anne.”

“Hazırım ben zaten.”

Şaşırıp güldüm. “Daha hiçbir şey demedim.”

“Ben seni tanıyorum.”

Derin yanımda sessizce gülümsüyordu. “Geliyorum seni almaya.” dedim sıcak bir sesle.

“Tamam.”

“Beş dakikaya oradayım.”

“Acele etme.”

“Ederim.”

Telefon kapanınca Derin kahkaha attı. “Tıpkı sen.”

“Ne demek o?”

“İkiniz de aynı konuşuyorsunuz.”

“Öyle miyiz?”

“Hem de çok.”

Kısa süre sonra annemin oturduğu apartmanın önüne geldik. Kapı açıldı. Annem lacivert kumaş pantolonunun üzerine açık krem renkli, zarif bir gömlek giymişti. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Bizi görünce yüzünde sıcacık bir gülümseme oluştu. “Hoş geldiniz.”

Derin hemen yanına gidip sarıldı. “Merhaba Ayşegül Anne.”

“Canım benim.” Annem saçlarını okşadı. “Bugün çok güzelsin.”

Derin utangaç bir gülümsemeyle teşekkür etti. Ben de annemin yanına gidince omzuma hafifçe dokundu. “Sen de pek yakışıklı olmuşsun.”

“Anne...”

“Ne var?”

“Utanıyorum.”

“Küçükken utanmıyordun.”

Derin kahkaha attı. “Demek küçükken utanmıyormuş.”

“Hiç.” Annem göz kırptı. “Hatta aynanın karşısına geçip kendini alkışlardı.”

“Anne!” dedim utanç içinde.

“Ne?”

Gözlerimi devirdim ve “Başlama şimdiden.” diye mırıldandım.

“Daha hiçbir şey anlatmadım.”

Derin bana bakıp güldü. “Sanırım bugün çok eğleneceğim.”

“Ben eğlenmeyeceğim kesin.”

Üçümüz yan yana yürümeye başladık. Mahalle aralarından geçerken annem bir ara Derin'e dönüp sordu. “Heyecanlı mısın?”

“Biraz. Çünkü oğlumun sevdiği insanların yanında ben de heyecanlanıyorum.”

Derin'in gözleri dolacak gibi oldu. Sessizce annemin koluna girdi. Ben ise onları birkaç adım geriden izledim. Hayatımda ilk kez iki insanın bu kadar kısa sürede birbirini aileden biri gibi benimsediğini görüyordum.

Birkaç dakika sonra Derin durdu. “Annemle babam tam şu apartmanda.” Başımı kaldırıp binaya baktım. Derin, derin bir nefes aldı. “Hazır mısınız?”

Annem gülümsedi. “Hazırız.”

Ben de kapıya bakıp usulca başımı salladım. “Haydi...”

Ve üçümüz birlikte apartmanın kapısından içeri girdik. Kapıyı açan kadın, omuzlarına kadar inen açık kahverengi saçlarını tek omzuna toplamıştı. Üzerinde açık bej renkli, sade bir gömlek ve kot pantolon vardı. Yüzünde sıcacık bir gülümseme vardı. “Geldiniz!”

Derin hemen annesine sarıldı. “Anne.”

Elif Hanım gözlerini bizden ayırmadan gülümsedi. “Hoş geldiniz.”

Ayşegül Hanım da aynı sıcaklıkla gülümsedi. “Hoş bulduk.”

İki kadın daha ilk saniyeden birbirlerine içtenlikle bakmışlardı. İçeriden tok ama sıcak bir erkek sesi duyuldu. “Elif, kim geldi?”

Koridorda beliren adam uzun boyluydu. Kumral saçlarının arasına birkaç beyaz tel karışmıştı. Üzerinde lacivert bir polo yaka tişört vardı. Beni görünce gülümsedi. “Demek Aras sensin.”

Derin bana döndü. “Babam... Mert.”

İçimde tarif edemediğim bir heyecan vardı. Ayakkabılarımı çıkardıktan sonra önce Mert Bey'in yanına yürüdüm. Hiç düşünmeden hafifçe eğilip elini öptüm. Mert Bey şaşkınlıkla bana baktı. “Evladım...”

Sonra Elif Hanım'ın önüne geçtim. Onun da elini aynı saygıyla öptüm. Elif Hanım'ın gözleri kocaman olmuştu. “Aaa... Gerek yoktu.”

Doğrulup hafifçe gülümsedim. “Bizde büyüklerin eli öpülür.”

Koridorda birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Ayşegül Hanım bana gururla baktı. “Çocukluğundan beri böyledir.”

Mert Bey omzuma hafifçe vurdu. “Helal olsun sana.”

“El öpmek küçültmez.” dedim gülümseyerek. “Aksine insanı büyütür.”

Mert Bey'in yüzündeki tebessüm genişledi. “Gel bakalım içeri.”

Salon ferah ve sıcacıktı. Açık renk koltuklar, kitaplık ve camın önündeki çiçekler eve ayrı bir huzur katıyordu. Daha herkes yerine oturmadan Elif Hanım mutfağa yöneldi. “Çay koyuyorum.”

Ayşegül Hanım da hemen ayağa kalktı. “Ben de yardım edeyim.”

“Aaa olur mu?”

“Olur tabii.”

İki kadın birlikte mutfağa geçtiler. Ben, Derin ve Mert Bey salonda kaldık. Mert Bey koltuğa otururken gülerek bana baktı. “Sen biraz heyecanlı gibisin.”

“Biraz.” Derin yanıma oturdu. “Çok mu belli oluyor?”

“Yüzünden okunuyor.”

Tam o sırada mutfaktan kahkaha sesleri yükseldi. Derin bana baktı. “Bu kadar çabuk mu kaynaştılar?”

Ben de şaşkınlıkla gülümsedim. “Galiba...”

Mutfakta Elif Hanım çay bardaklarını dizerken güldü. “Aras gerçekten çok kibar bir çocuk.”

Annem de mütevazı bir ifadeyle omuz silkti. “Ben bir şey yapmadım aslında.”

“Yapmışsınız belli.”

“Yok.” diye güldü. “Kendi karakteri öyle.”

Elif Hanım merakla döndü. “Yaramaz mıydı küçükken?”

Ayşegül Hanım kahkaha attı. “Yaramaz mı? Elif sana bir şey söyleyeyim mi?”

“Söyle.”

“Bu çocuk küçükken etiket yüzünden ağlıyordu.”

Elif Hanım şaşkınlıkla güldü. “Gerçekten mi?”

“Pijamasındaki etiketi 'Anne batıyor.' diye ağlayarak bana kestirmişti.”

İkisi de kahkahaya boğuldu. Salondan seslerini duyabiliyorduk. Derin gözlerini kısıp bana baktı. “Ne anlatıyorlar?”

“Hiç bilmiyorum.”

Mert Bey gülmeye başladı. “Geçmiş olsun oğlum.”

“Niye?”

“Anneler bir araya geldi.”

“Evet?”

“Artık bütün çocukluk rezillikleriniz ortaya çıkacak.”

Derin'in gözleri büyüdü. “Anne!”

Mutfaktan Elif Hanım'ın kahkahası duyuldu. “Daha dur kızım!”

Annem de gülüyordu. “Bir de üç yaşındayken salona boya kalemleriyle orman çizmişti...”

“Anne!”

Ben kahkahamı tutamazken Derin iki eliyle yüzünü kapattı. “Yok artık...”

Mert Bey keyifle arkasına yaslandı. “Tamam.” dedi gülerek. “Şimdi sıra sende Aras... Eminim Ayşegül Hanım'ın anlatacak daha çok hikâyesi vardır.”

“Herkes şöyle otursun bakalım.” diye ekledi Elif Hanım. Derin yanıma geçti. Ben koltuğun ucuna otururken annem karşı koltuğa geçti. Elif Hanım da onun yanına oturdu. Mert Bey tekli koltuğa yerleşince salonda sıcak bir sessizlik oluştu.

Bir an herkes birbirine gülümsedi. Sonra Mert Bey ellerini dizlerine vurdu. “Evet.” dedi. “Tanışma faslı tamamlandıysa şimdi esas meseleye geçebiliriz.”

Kaşımı kaldırdım. “Esas mesele?”

Göz kırptı. “Çocukların rezil olduğu anılar.”

Derin iki eliyle yüzünü kapattı. “Baba...”

“Ne var?”

“Lütfen.”

Elif Hanım kahkahasını gizleyemedi. “Ben başlayabilir miyim?”

Derin bana dönüp fısıldadı. “Beni kurtar.”

Kısık sesle güldüm. “Ben de kurtulamam birazdan.”

Elif Hanım çayından küçük bir yudum aldıktan sonra gülümseyerek anlatmaya başladı. “Derin dört yaşındayken markete gitmiştik.”

Derin derin bir iç çekti. “Anne...”

“Dinle.” Mert Bey daha şimdiden gülmeye başlamıştı. “Eline minicik pembe bir sepet aldı. Ben de alışveriş yapıyorum. Bir ara arkamı döndüm... çocuk yok.” Derin başını öne eğdi.

“Eyvah.” dedim istemsizce.

“Bütün marketi arıyoruz.” diye devam etti Elif Hanım. “En sonunda meyve reyonunda bulduk.”

“Ne yapıyormuş?” diye sordum.

Mert Bey kahkaha attı. “Muz seçiyormuş.”

Elif Hanım da gülüyordu. “Görevli abiye demiş ki...” İncecik bir çocuk sesi taklit etti. “‘Annem hep çürük alıyor. Ben güzelini seçiyorum.’”

Salondaki herkes kahkahaya boğuldu. Derin utançla gözlerini kapattı. “Anneee!”

“Ne var kızım?” dedi gülerek. “Adam bana teşekkür etmişti.”

Mert Bey gözyaşını silerken konuştu. “Görevli de ‘Haklısın küçük hanım.’ demişti.”

Ben de gülmekten kendimi tutamıyordum. “Bunu hiç beklemiyordum.”

Derin dirseğiyle hafifçe koluma vurdu. “Gülme.”

“Özür dilerim.”

“Ama gülüyorsun.”

“Biraz.”

“Aras. Unut bunu.”

“Sanırım biraz zor.”

Bu kez Mert Bey bana döndü. “Şimdi sıra sende.”

Ben şaşkınlıkla anneme baktım. “Anne...”

Annem daha şimdiden gülmeye başlamıştı. “Elif Hanım'ın anlattıkları yanında bu hiçbir şey.”

“Anne, yapma.”

“Yapacağım.”

Herkes merakla anneme döndü. Annem çay bardağını masaya bırakıp gülümseyerek anlatmaya başladı. “Aras beş yaşındaydı.”

“Tamam...” dedim, başıma gelecekleri anlayarak.

“Bir gün bana gelip çok ciddi bir ifadeyle...” Sesini inceltti. “‘Anne, ben büyüyünce kaslı olacağım.’ dedi.”

Derin bana dönüp sırıttı. “Bak sen.”

Annem devam etti. “Ben de neden diye sordum.”

Salondaki herkes dikkat kesilmişti. Annem kahkahasını bastırarak cevap verdi. “‘Çünkü market poşetlerini tek seferde taşımak istiyorum.’ dedi.”

Bir an sessizlik oldu. Sonra salondaki herkes aynı anda gülmeye başladı. Mert Bey dizine vuruyordu. “Bu çok iyiymiş!”

Elif Hanım gözlerinden gelen yaşları silmeye çalışıyordu. Derin ise bana bakıp başını iki yana salladı. “Demek kas sevdan o zamandan başlamış.”

Yüzümü avuçlarımla kapattım. “Anne...”

“Ne var?”

“Bir tane anlatsaydın.”

Annem masum masum gülümsedi. “Daha yeni başladım.”

Mert Bey hemen doğruldu. “Harika!” Elini birbirine vurdu. “Bugün kimse bu evden rezil olmadan çıkmayacak.”

Derin derin bir iç çekti. “Benim çocukluk albümünü de çıkarırlar şimdi.”

Elif Hanım ile annem aynı anda birbirlerine baktılar. Sonra aynı anda gülümsediler. “Elbette çıkaracağız.”

Derin ve ben aynı anda birbirimize baktık. “Eyvah...” dedik aynı anda.

Salonu bir kez daha kahkahalar doldurdu. Elif Hanım kurabiye tabağını bize doğru uzattı. “Alın bakalım, çekinmeyin.”

“Teşekkür ederim.” diyerek bir kurabiye aldım.

Derin de yanımdan uzanırken omzu hafifçe koluma değdi. Kimse konuşmuyorken başımı ona doğru biraz eğdim.

Kısık bir sesle fısıldadım. “Bir şey soracağım.”

Derin de bana doğru eğildi. “Hı?”

“Yüzüğü...”

Kaşlarını kaldırdı. “Ne yüzüğü?”

“Evlilik yüzüğünü.”

Bir an durdu ve gözleri büyüdü. “Ne?”

“Altın mı seversin, gümüş mü?”

Derin'in gözleri bir anda kocaman açıldı. “Aras!” Sesini o kadar alçaltmıştı ki sadece ben duyabiliyordum. “Şşş.”

“Ne şşşı? Merak ettim.” dedim masumca.

“Şimdi mi merak ettin?”

“Evet.”

Derin başını iki yana sallayıp gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Sen normal değilsin.”

“Cevap vermedin.”

“Aras...”

“Gümüş mü?” Tam o sırada masum bir ifadeyle çayımı yudumlarken ayağımın üzerine ani bir ağırlık bindi. “Ah!” Canımı belli etmemek için dişlerimi sıktım. Derin, ayağını benim ayağımın üzerine bastırmıştı. Üstelik hiç hafif de değildi.

Yüzü hâlâ gülümsüyordu ama dişlerinin arasından fısıldadı. “Sus.”

Acıyla ona baktım. “Canım...”

“Sus.”

“Eziliy…” Ayağıyla biraz daha bastırdı. “Tamam!”

O sırada karşı koltuktan üç çift göz aynı anda aşağıya kaydı. Mert Bey, Elif Hanım ve annem… Üçü de bizim ayaklarımıza bakıyordu. Derin bunu fark ettiği anda yavaşça ayağını çekti. Yüzündeki gülümseme dondu. Ben de öksürüyormuş gibi yapıp gözlerimi tavana çevirdim. Salonda iki saniyelik garip bir sessizlik oluştu. Sonra Elif Hanım kaşlarını kaldırdı. “Hayırdır?”

Derin hemen bardağını eline aldı. “Ne... ne hayırdır?”

“Bir şey konuşuyorsunuz.”

Mert Bey gülümseyerek bize baktı. “Bir de gizli gizli.”

Annem de kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. “Elif Hanım haklı.”

Elif Hanım merakla öne eğildi. “Ne oluyor?”

Ben ve Derin aynı anda başımızı iki yana salladık.

“Hiç.”

“Hiç.”

Üç büyük aynı anda birbirlerine baktılar. Sonra Mert Bey güldü. “Bak bak... Aynı anda cevap verdiler.”

Elif Hanım da gülmeye başladı. “Bize de söyleyin, biz de gülelim.”

Derin bana öyle bir baktı ki “Tek kelime edersen bittin.” der gibiydi.

Ben masum bir ifadeyle omuz silktim. “Şey...”

Derin hemen ayağını yeniden ayağıma hafifçe dokundurdu. Bu kez uyarmak için. Başımı ona çevirdim. Gözlerini kısıp sessizce dudaklarını oynattı. “Anlatma.”

Ben de aynı şekilde dudaklarımı kıpırdattım. “Tamam.”

Mert Bey kollarını bağladı. “Kesin bizim bilmememiz gereken bir şey konuşuldu.”

Elif Hanım kahkahasını gizleyemedi. “Kesinlikle.”

Annem gülümseyerek bana baktı. “Aras?”

Boğazımı temizledim. “Şey...” Derin nefesini tuttu. “Derin'e... sarı rengin çok yakıştığını söyledim.”

Derin bana şaşkınlıkla baktı. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi çayımdan bir yudum aldım.

Elif Hanım gülümseyerek kızına baktı. “E, doğru söylemiş.”

Mert Bey başını salladı. “Ben de aynı fikirdeyim.”

Derin rahat bir nefes verdi. Masanın altından bu kez ayağıma hafifçe dokundu. Canımı acıtacak kadar değil de, teşekkür eder gibi…

Elif Hanım yeni pişirdiği böreklerden uzatırken Mert Bey de tabaklara servis yapıyordu. “Aras, biraz daha al evladım.”

Gülümsedim. “Teşekkür ederim Mert Bey, yeterli.”

Yanımda oturan Derin çayından küçük bir yudum aldı. Göz göze geldiğimiz anda ikimiz de istemsizce gülümsedik. Bir an aklıma o gün geldi. Birlikte kaldığımız o sessiz an… İçimde hafif bir sıcaklık yayıldı. Fark ettirmeden ona doğru biraz eğildim. Kısık bir sesle fısıldadım.

“Bir şey diyeceğim.”

Derin bana döndü. “Hı?”

Gülümsememi tutamadım. “O gün...”

Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Hangi gün?”

“Beni öptüğün gün...”

Derin'in gözleri bir anda büyüdü. “Aras!”

Tam o sırada ağzındaki çayı yutmaya çalışırken boğazına kaçtı. “Öhö... öh!” Bardağı aceleyle masaya bıraktı. Şiddetle öksürmeye başladı.

“Derin!” Hiç düşünmeden ayağa fırladım. Sandalyem geriye doğru hafifçe sürtündü. Yanına geçip sırtına yavaşça vurmaya başladım. “Bebeğim... iyi misin?”

Derin öksürmeye devam ediyordu. Gözleri sulanmıştı. “Öh... iyiyim...”

“Yavaş.” Bir elim hâlâ sırtındaydı. “Nefes al.” Endişeden kaşlarım çatılmıştı. “Derin, iyi misin?”

Birkaç saniye sonra öksürüğü hafifledi. Derin bir nefes aldı. Sonra iki eliyle kolumu tuttu. Parmakları farkında olmadan pazuma sarıldı. Başını hafifçe kaldırıp bana baktı. “Aras...”

“Hı?”

“İyiyim.”

“Emin misin?”

Başını usulca salladı. “Evet.”

“Bir daha korkuttun beni.”

Derin hafifçe gülümsedi. “Elimi bırakabilirsin.”

Başımı iki yana salladım.“Önce tamamen iyi olduğuna emin olayım.”

Derin utangaç bir ifadeyle kolumu hafifçe çekti.“Otur... gerçekten iyiyim.”

Derin bir nefes verdikten sonra tekrar sandalyeme oturdum ama gözlerim hâlâ onun üzerindeydi. Elini usulca tuttum. “Korktum güzelim... yapma böyle.”

Derin parmaklarını elimin içine yerleştirdi. “Özür dilerim.”

Masanın diğer tarafında ise kısa süreli bir sessizlik olmuştu. Elif Hanım ile Mert Bey birbirlerine baktılar. Annem de aynı şaşkınlıkla bizi izliyordu.

Elif Hanım hafifçe gülümsedi. “Maşallah...”

Mert Bey boğazını temizledi. “Refleksi hiç fena değilmiş.”

Annemin dudaklarında belli belirsiz gururlu bir tebessüm oluştu. “Aras küçükken de böyleydi.”

Üçü de birbirlerine bakıp gülümsediler. Derin ise utançtan kızarmış yanaklarıyla bana baktı. Kısık bir sesle fısıldadı. “Bunu... herkesin içinde söylemek zorunda mıydın?”

Ben de aynı sessizlikte gülümsedim. “Dayanamadım.”

Derin başını iki yana salladı. “Bir gün seni gerçekten ayağına daha sert basacağım.”

İkimizin de dudaklarından aynı anda küçük bir kahkaha kaçtı.

☾ ✦ ☽

Sohbet, kahkahalar ve bitmek bilmeyen çocukluk anılarının ardından saatin nasıl geçtiğini kimse anlamamıştı. Masadaki tabaklar yavaş yavaş toplanırken salonun içindeki sıcak hava hâlâ ilk andaki kadar samimiydi.

Annem ayağa kalkıp gülümsedi. “Biz artık yavaş yavaş kalkalım.”

“Elbette.” dedi Elif Hanım. “Yine bekleriz.”

Ben de ayağa kalktım. Derin de benimle birlikte kapıya kadar geldi. Ayakkabılarımızı giyerken Elif Hanım ile Mert Bey de kapının önüne kadar eşlik ettiler. Ayakkabılarımı bağladıktan sonra doğruldum.

Önce Mert Bey'e döndüm. İki elimle uzanıp saygıyla elini öptüm. “Her şey için çok teşekkür ederim Mert Bey.”

Mert Bey sıcak bir gülümsemeyle omzuma hafifçe vurdu. “Rica ederim evladım.”

Ardından Elif Hanım'a döndüm. Onun da elini saygıyla öptüm. “Size de çok teşekkür ederim Elif Hanım.”

Elif Hanım elini omzuma koydu. Bir an gözlerimin içine baktı. Yüzündeki o anne şefkati bir anda hissediliyordu. “Aras...”

“Efendim?”

Gülümsedi. “Sen artık benim de oğlumsun.” İçimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı. Şaşkınlıkla ona baktım. “Bunu hiç unutma.”

Boğazım düğümlendi. “İnşallah sizi mahcup etmem.”

Elif Hanım başını iki yana salladı. “Etmeyeceğini biliyorum.”

Sonra göz ucuyla Derin'e baktı. “Kızıma iyi bak.”

Derin utangaç bir gülümsemeyle annesine baktı. Ben ise hiç düşünmeden cevap verdim. “Gözüm gibi bakarım.”

Derin başını eğip gülümserken Elif Hanım'ın yüzündeki ifade daha da yumuşadı. “Bunu duymak bana yetti.”

Mert Bey de yanıma geldi. Elini omzuma koydu. “Bugün seni biraz tanıma fırsatım oldu.” Sessizce dinledim. “Saygılı bir çocuksun.”

İstemsizce gülümsedim. “Teşekkür ederim.”

“Bir de...” dedi hafifçe gülerek. “Reflekslerin gerçekten iyi.”

Ne demek istediğini hemen anlamıştım. Derin de utanarak başını öne eğdi. Mert Bey gülümsemeye devam etti. “Az önce hiç düşünmeden ayağa kalktın.”

Başımı hafifçe salladım. “Korktum.”

“Belli oluyordu.” Omzumu hafifçe sıvazladı. “Okulda da kızıma göz kulak ol.”

Derin hemen araya girdi. “Baba...”

“Ne var?”

“Ben kendime bakabiliyorum.”

Mert Bey kahkaha attı. “Biliyorum.” Sonra bana göz kırptı. “Ama yine de sen yanında ol.”

Gülümseyerek başımı salladım. “Elimden geleni yaparım.”

Annem bütün konuşmayı sessizce izliyordu. Yüzündeki gururlu tebessümü gizlemeye çalışsa da gözlerinden okunuyordu. Elif Hanım bu kez anneme sarıldı. “Kendinize dikkat edin.”

“Siz de.”

“En kısa zamanda yine bekliyoruz.”

“Seve seve geliriz.”

İki anne birbirlerine gülümserken, sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi doğal ve sıcak görünüyorlardı. Derin kapının önüne kadar bizimle geldi. Elini salladı. “Dikkatli gidin.”

“Sen de.”

Kapı yavaşça arkamızdan kapanırken evin içinden hâlâ kahkaha sesleri geliyordu. Merdivenlerden aşağı inerken istemsizce gülümsedim. İçimde garip ama çok güzel bir his vardı. Sanki sadece Derin'in ailesiyle tanışmamış, bir eve daha ait olmuştum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.