Zaman: 2022
Virüsün Tehlike Durumu: Düşük
…….
“Virüs kapmamışsa iyileştirilmesi de ne demek?”
Öyle bir kriter mi vardı? Ne zamandan beri?
Savaş gözlerini bir süre İnci’ ye dikti, sanki içinde bir şeylerin tartışmasını yapıyor gibiydi. Kimliğini cüzdanına geri koyarken “Bunu size açıklayamam.” dedi.
“Pekâlâ bana değil ama polislere derdinizi açıklayabilirsiniz çünkü şimdi onları çağırıyorum.”
Bir askeri, polisle tehdit etmek komik olsa da umurunda değildi İnci’ nin. Kendi aralarında çözebilirlerdi ya da mahkemeyle.
Arkasını dönüp gidecekken aklına Pars geldi. Şimdi giderse adamın onu götürme ihtimali çok yüksekti. Pencereden bile götürebilirdi.
Yaraları ise hızlıca sarılsa iyi olurdu, gözleri Boyunduruk’ u aradı. Ondan ya hastayı tedavi etmesini ya da polisleri çağırmasını isteyecekti fakat buna fırsatı olmadan birkaç polis yan taraftaki acil odasına doğru koşmaya başladı.
Biraz fazla mı telaşlıydılar?
Savaş, İnci’ nin nereden geldiğini görmediği birini Pars’ın yanında bırakırken diğer acil odasına koşmaya başladı. İçerisi bir an da birçok adam ve kadın karışık insanla dolmaya başlamıştı ve birkaçı o adamın peşinden acil odasına koşuyordu. Gerilerek Pars’a bir bakış attı, sonrasındaysa acil odasına koşmaya başladı.
O insanların da Savaş gibi asker olduğu belliydi, yanından geçen bir hemşireyi Pars’ın yaralarını sarması için göndermeyi unutmadı.
Odaya varmadan bile çığlıklar kulağına kadar geliyordu. Yine biri yüksek bir noktaya çıkmış vaaz mı veriyordu yoksa? Çığlıkların oktavı gittikçe arttı. İnsanlar artık çığlıklar içinde koşarak kaçıyor, önce çıkmak için birbirlerini itiyordu. Acil odasına tam anlamıyla kaos hakimdi.
İnci, koridorun ortasında bir kaya parçası gibi durdu. Görünüşe göre bağlanması unutulan bir hasta uyandığında kendinden geçmiş ve… katliam başlatmıştı.
Yanından geçen bir hemşire omuzuna çarptığında özür dilemeden yoluna devam etti. Yüzündeki paniğin ve korkunun birleşimi olan ifade bir insanın değil, köşeye sıkışmış bir çaresizliğin ifadesiydi.
"Nereye gidiyorsunuz?" diye bağırdı İnci. Kimden kaçıyorlar? Kimse onu duymadı. Sesi gürültünün altında ezilmişti.
Acil servisin otomatik kapıları, önüne yığılan kalabalık yüzünden bir açılıp bir kapanıyor, sanki hastane can çekişiyordu. İçeriden gelen o ses... hayır sesler…O sadece bir bağırtı değildi. İnci olamayacağını düşündü.
Boğazdan gelen, etin tırnağa geçtiği, hayvani bir hırıltı olmalıydı. İnsan biyolojisi o sesi çıkaracak şekilde evrimleşmemişti henüz. Değil mi?
Hareketsiz kaldığı noktadan ilerlemeye başladığında ayaklarının altında cam parçaları ezilmeye başladı. Acil odasının açılıp kapanan kapılarından biri şimdi ayaklarının altındaydı.
Dışarısı kaçışan insanlarla çevriliydi ama içerisi de pek farklı değildi. Sedyeler devrilmiş, ilaç şişeleri tuzla buz olmuştu. o stok sıkıntısından mustarip olduğu iğneler yerlerde çiğneniyordu. Beyaz zemin, dökülen serumlar ve ayakkabı izleriyle çamur deryasına dönmüştü.
Bir de kan. Her yerde kaynağını merak etmediği kan göletleri oluşmuştu. Görüntüsüyle bile insanın boğazını sıkan ve onu derin kuyulara gömen göletler…
İnci bir adım daha attı. Titreyen elleriyle kıyafetinin üzerinden göğsünü kavrarken nefes almaya çalışıyordu. Kalbi görevine son verip durmakla tehdit ediyordu ama o, ayakta durmak için mücadele ediyordu.
Gözü, kalabalığın tersine, odanın köşesinde sabit duran birine takıldı. Polis memuru silahını çıkarmıştı ama elleri, İnci’ nin ellerinden bile daha çok titriyordu.
"Ateş etme!" diye haykırmak istedi İnci ama kuruyan boğazı zayıf bir inilti sunabildi. Silah gürültüyle kovanından çıktığında hastane kıyafeti içindeki hastanın başına isabet etti. Kim daha vahşiydi? Enfekteler mi yoksa insanlar mı?
İnci çığlık attığını çok sonra fark edebildi. Doktorlardan biri kaçarken onu tökezletene kadar boğazını yakan bir çığlığı atıyordu. Bakışları mekanik bir şekilde başına aldığı mermiyle yere devrilen hastaya takıldı. Bir kuklanın kesilen ipleri gibi yere yığılmıştı.
O sırada bir cam patladı. Çığlık sesleri tekrar yükselirken acil odasındaki metalik koku gittikçe yoğunlaşmaya başladı. Silah sesleri hiç susmuyordu.
Odanın en dibindeki muayene perdesi, sertçe yana çekildiğinde onu tutan desteklerden koparak yere düştü. İnci irkilerek oraya döndüğünde dilinin lal olduğunu düşündü. Az önceki gibi çığlık atabilmek için gerekli titreşimleri sağlayamıyordu sesi.
Çünkü arkasında duran şey artık bir "hasta" değildi. İnci, hayatında binlerce yara görmüştü. Bir o kadar hasta tedavi etmişti ama bu... Bu, bir insanın diğerine yapabileceği bir şey değildi. Olmamalıydı.
"Doktor Hanım, kaçın!"
Polis memurunun sesi çatladı. İnci kaçmadı. Kaçamadı. Boşalan dizleri ona yalnızca yere düşmemesi için destek verebiliyordu. Gayriihtiyari neşterini tuttuğu cebine gitti eli. Cebindeki o soğuk metal, şu an dünyadaki tek gerçek dostuydu.
O şey yaklaştıkça neşteri daha sıkı tutmaya başladı. O bir doktordu. Şifa vermesi gerekiyordu ama şimdi canı için bir hastaya neşter saplamayı planlıyordu. Gözünden bir damla yaş aktı.
Ona yaklaşan hasta çığlık atmaya başladığında irkilerek kendine geldi İnci. Dalgın gözleri yerdeki hastayı etkisiz hale getiren Savaş’ a takıldı.
Hasta durmadan çığlık atıyordu. Ancak İnci bir çığlığın böyle duyulmaması gerektiğini bilecek kadar çok çığlık sesine şahit olmuştu. o hastanınsa çıkardığı sesler yırtıcı bir hayvanın ölmeden önceki son çırpınışları gibiydi. Hasta durmadan çırpınıyor arada bir Savaş’ ı ısırmaya çalışıyordu. Dişleri, kıyafeti, saçları… her yeri kan içindeydi. Saçlarının arasında bir kulak gördüğünde midesi bulandı.
Başını çevirip o dehşetten uzaklaşmaya çalıştığında Selin’i gördü…
İşte o zaman dizleri onu taşımamıştı. Bir an da yere yığıldı. Selin, gözleri açık kıpırdamadan yerde yatıyordu. Sağ elinin olması gereken yerde kocaman bir boşluk vardı ve o bölgeden kanlar durmadan fışkırıyordu. Atar damarı patlamış olmalıydı. Yüzünde, kollarında, vücudunun daha birçok yerinde derin tırnak izleri derisini parçalamıştı.
“Aman Allah’ım!”
Tek kurban ne yazık ki Selin de değildi.
Kanlara en yakın noktadaki iki doktor tanınmayacak bir haldeydi. Yüzlerinin… olması gereken yerde artık hiçbir şey yoktu. İnci ilk başta algılayamadı. Bir insanın nasıl yüzü olmazdı ki? Birkaç saniye sonra sahnenin korkunçluğu onu vurdu. Bilinçsizliğin sınırlarında gezindiğinde birinin onu dışarı çıkardığını fark etti. Aklında kalan son sahne ise, Savaş’ın kontrolden çıkan birkaç hastayı daha etkisiz hale getirmesiydi.
Acil kapısının altından kanlar dışarı taşmış akıyordu.
Artık bir koltukta oturuyordu. Buraya nasıl geldiğinde emin değildi. Kan kokusu hala çok yoğun, çok tazeydi. Refleksle burnunu kapattı.
“İyi misin İnci?”
Boyunduruk elindeki su şişesinden avucuna su dökerek nazikçe yüzüne sürdü. Soğuk su rahatlamasını sağladı fakat bu uzun sürmemişti. His geçtiğinde burnuna gelen koku onu yeniden hasta etti.
Parçalanmış insanların uzuvlarındaki acının kokusu dayanılamazdı. Manzaranın korkunçluğu duyu hissini arttırdığından çok fazla etkilenmişti.
“Boyunduruk bu nasıl bir virüs?” Ağlıyordu. Elindeki kanı incelerken yalnızca ağlayabiliyordu. Elinden başka bir şey gelmiyordu. “İlk defa bir hasta karantinaya gitmeden önce uzun süre bizde kaldı ama dördüncü aşamada böyle mi oluyor? Biz… biz tıpkı onlar gibi ölecek miyiz?”
Boyunduruk dolu gözleriyle İnci’ ye sarıldığında buna ne kadar ihtiyacı olduğunu fark etti, canlı birinin sıcaklığını hissetmeye ihtiyacı olduğunu…
Boyunduruk İnci’ nin başını yavaşça okşarken “Bilmiyorum.” diye fısıldadı.
Bilmek… İnci’de bilmiyordu. Neyi biliyorlardı ki? Bu hastalık çıktığından beri söylenen sözlerin kaçı doğruydu? Hangi lanet bilgi doğruydu?
Kan kokusunun mide bulandırıcılığı ve atılan çığlıklar bir şeylerin yolunda gitmediğinin işaretiydi.
Ama gel gör ki bunu kimse umursamıyordu.
.......
Devam edecek...
Dolunay