Zaman: 2026
Virüsün Tehlike Durumu: Yüksek
…….
Mumun titrek ışığında iki beden sessizce yemeklerini yiyordu. Alt kattaki yemek masası pencereden olabildiğince uzağa taşındığı için içeri sızan küf, ceset, metal, pas ve bok kokularını bir noktaya kadar engelleyebiliyordu. Arada bir yükselen inleme seslerine ise yapabilecekleri bir şey yoktu.
Akşam yemeğinde son et konserveleri vardı.
“Erzak aramaya çıkmalıyız.”
Boyunduruk sandalyede geriye yaslanırken söylemişti bunu. İnci’ nin evine yakın bir market olmasaydı eğer uzun zaman önce açlıktan ölmüş olurlardı. Şimdiyse o kaderle yeniden yüz yüzeydiler.
“Civardaki evleri dolaşabiliriz.” diye bir öneride bulundu İnci.
“Belki diğer mahalleleri de düşünme zamanımız gelmiştir İnci, bu civardaki tüm evleri dolaştık biliyorsun.” İç çekti Boyunduruk. “Ya da burayı terk etmeyi düşünmeliyiz.”
İnci tatsız bir gülümsemeyle Boyunduruk’ a baktığında “Terk etmek...” diye tekrarladı. Dışarı çıkmaktansa evin güvenli duvarları arasında açlıktan ölmeyi yeğlerdi.
Bunu biliyormuş gibi “Hemen kestirip atma…” diye öne atıldı Boyunduruk. “Suyumuz bitmek üzere. Az önce son konservemizi yedik ve dışarısı gittikçe gürültülü olmaya başladı… O şeylerin bizi fark etmesi an meselesi. O zaman evin bizi koruyacağının garantisini kimse veremez.”
“Canlı canlı yenmektense evin içinde çürümeyi tercih ederim.”
Boyunduruk tabağını önünden iterken İnci’ yi nasıl ikna edebileceğini düşündü. Konuşma boyunca yüzüne bakmayan gözlerine ve titremeye başlayan omuzlarına baktı. “Dışarıda insanlar olmalı.” dedi en sonunda. “Dışarıda insanlar olmalı. Radyoları doğru bir şekilde takip edebilirsek güvende olacağımıza eminim. Herkes ölmüş olamaz İnci. Bir askeri nokta ne bileyim bir sığınak olmalı böyle boş veremeyiz. Radyoda…”
“Radyoya güvenemeyiz.” İnci bakışlarını Boyunduruk’ a kenetledi. “Biz artık kimseye güvenemeyiz.”
“İnci…”
“Hayır dedim.” Masadan yavaşça kalktı İnci. Kendi tabağını ve Boyunduruk’ un tabağını alırken eski gazete yığınlarıyla silmek için lavabonun içine bıraktı.
Arkasında bir bedenin varlığını hissettiğinde başka bir gazetenin yırtılma sesini duydu. Boyunduruk’ da kendi tabağını silmeye başlamıştı. “İyi de neden?” Yumuşakça yöneltti sorusunu Boyunduruk. İnci’ nin son birkaç haftadır patlama noktalarında dolaştığını en iyi o biliyordu.
“Neden mi? Bir cevaba ihtiyacın var mı? Dışarıdaki o şeyler yeterince iyi kanıt değil mi?”
İkili yeniden suskunlaştığında dışarının gürültüsü evlerindeki müziğin yerini aldı. İkisinin de sevmediği ama değiştiremedikleri bir müzik.
…….
Zaman: 2025
Virüsün Tehlike Durumu: Düşük
Görünen o ki dışarıda bir felaket çıkmıştı. Başka hiçbir açıklama İnci’ ye kapısının ısrarla çalınmasını açıklayamazdı. Ramazan davulcusu da olabilirdi gerçi ama ramazan ayında değillerdi. Seçenekleri hemen tükendi.
Yatağından kalkıp açılmayan zihniyle önce panduflarını giydi. İlk gördüğünde tatlı desenleri İnci’ yi kandırmıştı. Merdivenleri inerken hafif bir ses çıkartıyordu ki buna bayılıyordu. Salonunu geçtiğinde dış kapıya ulaştı.
Yan komşusu elindeki tuhaf nesneyle gülümseyerek ona bakıyordu.
“Günaydın.” Kadının sesindeki neşe o kadar elle tutulabilirdi ki kuş cıvıltıları duyduğuna yemin edebilirdi İnci. Tabi bunun olmamasını tercih ederdi. Aksi takdirde alerjisi bir süreliğine ona yatılı kalmaya gelirdi.
“Günaydın.”
Dudaklarını iki yana kıvırarak gülümsemeyle karşılık verdi. Bu işte iyiydi, mutlu bile olmasa mutluymuş gibi gülümser karşısındaki kişiye bunu asla belli etmezdi çünkü sonrasında sorulacak sorularla uğraşmak istemiyordu.
Başarılı olduğu, kadının daha da artan gülümsemesinden belliydi fakat mor göz altları onu ele vermişti.
“Ay seni uyandırdım mı? Üzgünüm normalde doktor olduğundan gece nöbeti tutarsın diye saatlere dikkat ederim ama saat ikindiye gelince uyanıksındır sandım. Arabanı garajda görünce hemen bir kek yapıp sana da getirmek istedim umarım seversin.”
Tuhaf nesne İnci’ ye yaklaştığında yuvarlak bir tabağın görünümünü aldı. Sarı tabak, üzerindeki papatyalarla bir bütünlük oluşturmuştu ve tam ortasında yer alan kek bütün ihtişamıyla (üzerindeki soslarla) duruyordu.
İnci kek tabağını özenle aldığında yüzündeki gülümseme bu sefer samimiydi. “Teşekkür ederim Yağmur abla zahmet etmişsin.”
Kadın elini önemli değil dermişçesine salladı. “Lafı bile olmaz hadi içeri geç de üşütme, hava soğuk ama sen incecik giyinmişsin. Afiyet olsun canım.” Anaç tavırları İnci’ nin gözlerini doldurdu. Tabi bu duygusallık, içeriye girene kadar sürmüştü.
Salonla birleşik mutfağından tabağın rengine uygun bir çatal alıp şöminenin önüne oturduğunda birazdan yiyeceği kekin günün ilk öğünü olmasını umursamamıştı bile.
“İçecek olsa güzel olurdu.”
Tabağı gri tüylü halısının üzerine koyup tekrar mutfağa girdi. Annesi İnci’ ye her zaman akılsız başın cezasını ayaklar çeker derdi. Zavallı ayaklarım.
İnci düzenli olmayı seven biri değildi, yine de mutfağı pek dağınık sayılmazdı. Yalnızca ada tezgâhın üzerinde birkaç market poşeti vardı. İçinde bozulacak bir şey olmadığından şimdiye kadar kaldırmamıştı ve büyük ihtimalle de kaldırmayacaktı.
Dolaptan şeftali aromalı soğuk çayı alıp geri kapattı. Evde buz var mıydı? Kendine bu konuda güveni olmadığından buzluğa bakmayı es geçti.
İçeri girecekken dolabın kapağına yapıştırdığı ve yılın ilk günü hazırladığı liste gözüne takıldı. Belki de şubat ayında hazırlamıştı, güncelleme yapmadan bir sonraki yıl yine kullandığından hatırlamıyordu. Planlar yerine getirilmediği için düzenlemesine genellikle gerek kalmazdı.
O yüzden ocakta mı yoksa şubatta mı hazırladığını hatırlamıyordu, en son yıllar önce yazmıştı çünkü. Kâğıdın sararmış birkaç köşesi İnci’ ye muzipçe göz kırptı. Gezmeyi severdi ve listede gerçekleştirdiği tek aktivite bu olabilirdi. Son gittiği yerin üstünü çizip altına yazmak için bu yıl tatile nereye gitmesi gerektiğini düşündü.
Belki bir Mısır tatili gördüğü kabuslar için faydalı olabilirdi. Yanına bolca böcek spreyi ve birkaç mini vantilatör de alırsa o sıcakta hayatta kalırdı. Bunu sonrasında detaylıca düşünmeyi zihninin bir kenarına yazdı.
Frambuazlı keki yerken telefonunu kontrol ediyordu. Hastaneden birkaç mesaj, Boyunduruk’ tan hem mesaj hem arama (geri döndüğünde açmadığı için onu öldürecek), annesinden ise yalnızca arama vardı. Bir yerden başlaması gerektiğinden telefonu kulağına götürüp annesinin açmasını bekledi.
Ağzına kekten bir çatal attığında annesi telefona cevap vermişti. Zamanlamaya içinden göz devirdi. Bu konuda annesinin tuhaf bir iç güdüsü vardı. Tam olmadık zamanlarda ya aradığından ya da telefonu açtığından genellikle uyuşmazlık yaşarlardı.
İnci onu aradığında bir keresinde bungee jumping yaparken açmıştı annesi telefonunu ve o da mini bir kalp krizi geçirmişti. Yüksekli korusu falan filan.
Başka bir gün kafeste köpekbalığı ile yüz yüzeyken açmıştı telefonunu ve çığlığı yüzünden Boyunduruk’ un kedisi kolunu tırmalamıştı. İnci acısını bugün bile hatırlıyordu ve kolunda küçük bir yerde izi kalmıştı. Annesi ekstrem sporlara bayılırdı, bu konuda kesinlikle ona çekmemişti.
“Ne dediğini anlayamıyorum canım.” İnci annesinin sesini biraz zor duyuyordu. Dışarıda olduğunu düşündü.
“Dodom ko morhobo.” Cümleleri gayet anlaşılırdı. Nasıl anlamaz?
“İnci yoksa virüse yakalandın da son kez sesimi duymak için mi beni aradın? Benim güzel kızım.” Annesinin ağlamaya başlaması İnci’ yi duraksattı. Her ne kadar kek yüzünden bunu belli edemese de. Annesi hala ağlarken kekini çiğneyip yuttu ve bardaktaki içeceğini içti.
“Anne virüse yakalansaydım seni neden arayayım ki? Canımın içi, ambulansı falan arardım.” Doktor olduğu hesaba katılırsa kesinlikle ambulansı arardı.
“Baştan söylesene o zaman hayırsız evlat! Neler çektim ben burada.” Ağlamaklı sesi bir an da kesilmişti.
“Kek yiyordum o yüzden beni anlayamadın.” Dedi İnci’ de. Annesiyle tartışmaya girmeyi göze alamadı. “Beni aradığını gördüm bir şey mi oldu?” Annesi iç çekti.
“Oldu. Sen beni aramayınca ben de öldün herhalde dedim, polis aradığımı görürse bana dönerler diye aradım ama senin geri dönmeni beklemiyordum. Şaşırttın beni.”
“Ha ha ha, bugün de modundasın anneciğim.” Sesli gülmemek için dişlerini dudaklarına geçirmek zorunda kaldı İnci. Bu özelliği annesine çekmişti. Uzun bir süre havadan sudan konuştular. Sonra su mevzusu, seruma; serumdan aşıya dönüştüğünde en sonunda virüse evrildi. Nasıl oldu İnci’ de anlayamadı.
“Kendine iyi bakıyorsun değil mi kızım?” diye sordu annesi. “Sen doktorsun, virüs bulaşacak diye ödüm kopuyor. Ne var her gün arasan da beni merakta bırakmasan?” Son söylediklerine karşı sessizliğini korudu İnci, eğer başarabilirse bu konuda güzel bir sürprizi vardı.
“Anne bu virüs diğer virüsler gibi bulaşmıyor ki. Ne havadan ne yiyeceklerin üzerinden ne de başka bir şeyden. Yalnızca enfekte birinin doğrudan tükürüğü veya kanı bu virüsü taşıyor yani biri yüzüme tükürmediği sürece hayatta olacağım.” Virüsün mantığı basitti. Annesinin kahkahası kulağının içini gıdıkladı.
“Deli kız.”
İnci’ de kıkırdadı.
Bir süre daha konuştular, ardından cuma günü yeniden konuşmak için sözleştiler. Telefonu kapattığında rehberden çıkmayarak Boyunduruk’ u aradı. Çok beklememişti, Boyunduruk üçüncü çalışta hemen açtı.
“İnci? Haberleri duydun mu?”
Ani yükselişi İnci’ yi şaşırttı. Gece izninde olduğundan telefonunu tamamen kapatmıştı yani hayır, hiçbir şeyden haberi yoktu.
“Neyi?” diye sordu.
Boyunduruk hızlıca devam etti. “Yatıştaki tüm hastalar karantinaya alınmış! Normalde belli bir haftayı geçince alınırlardı ama şimdi hepsi birden alındı. Ve bunun kesinliği yok ama… virüsün yayılış hızı artmış olabilir.” Boyunduruk son cümlelerini gerginlikle bitirdi.
“Hangisine şaşırmam gerektiğinden emin değilim.” dedi İnci. Belki o kadar da şaşırmamıştı. Sonuçta hastaların karantinaya alındığı bir gerçekti ve bunun birkaç gün önce olması çok da sorun olmazdı. Eksik bazı noktaları ise zihnindeki hiçbir yere oturtamadı.
“İlkinden başlıyorum, tüm hastalar nasıl prosedürden geçmeden alındı? İkincisi, virüsün ne kadar hızlı yayıldığı düşünülüyor? Üçüncüsü bu bilgiye nereden ulaşıldı?”
Konuşurken mutfağa gelip bulaşıklarını makineye attı ve kapsül koyup çalıştırdı. Tek yaşayan biri olarak bulaşık kulelerinden korunmanın tek yolu bulaşık çıkar çıkmaz ondan kurtulmaktı ne de olsa.
“Karantina konusunu baş hekimle konuşmalısın ama ikinci sorun için sanırım pazartesinden beri araştırmalar değişik bir yöne aktı.” diye cevapladı Boyunduruk. “Hastalar çıldırıp etrafına saldırdığında dosyası tekrar gözden geçirildi ve ne buldular biliyor musun?”
İnci sorarcasına mırıldandığında “Yalnızca bir hafta önce gelmişler.” dedi.
“Hayır…”
Boyunduruk, İnci’ nin yorumuna nefesini bıraktı. “Biz de ihtimal vermedik ama gerçekten de kayıtları bir hafta öncesine dayanıyor.”
Bir süre ikisi de konuşmadı. Telefon, nefes sesleriyle doluyordu. İnci mutfağının penceresinden dışarıyı izlerken kapı zilinin çaldığını duydu. Tok ses salonda yayılıp kulağına ulaştığında çoktan kapıya doğru yürümeye başlamıştı.
“Baş hekim bir toplantı yapacak mı?” diye sordu İnci. Boyunduruk’ tan hemen onaylama geldi. “Evet gruba mesaj atılmıştı, görmedin mi?” Görmüştü ama içeriğine bakmamıştı.
“Pekâlâ yarın bunu detaylıca konuşalım.” demekle yetindi. Telefonu kapattığında eş zamanlı olarak kapıyı açtı. Kaşları bugün ikinci kez havaya kalkmıştı.
“Yağmur abla?”
“Merhaba canım rahatsız ediyorum ama bizim oğlan terliyken soğuk su içmiş birkaç gün önce, şimdiyse içi dışına çıkana kadar öksürüyor bir gelip bakar mısın?” diye sordu Yağmur. Endişeli sesi İnci’ yi de endişelendirdi.
Hemen anahtarlarını alıp dışarı çıktı. Yağmur’un peşinden önce evlerine sonrasında Akın’ın odasına girdiklerinde ikisinin de yüzünde maske vardı.
Küçük çocuk yelken desenli yatağının içinde yorganının altına gömülmüş, sahiden de içi dışına çıkana kadar öksürüyordu. Babası ise mavi pencerenin önünde onların gelmesini bekliyordu. İçeri girdiklerinde hemen ayağa kalktı.
“Hoş geldin İnci. Geldiğin için ne kadar teşekkür etsek az.” Adamın yorgun sesi kısıktı.
“Merhaba Toprak abi ve lafı bile olmaz. Şimdi Akın’ımıza bir bakalım.” Yavaşça çocuğun yanına oturdu İnci. Omzuna hafifçe dokunduğunda “Akın?” diye seslendi.
Çocuğun cevap vermesini beklemediğinden yorganını yavaşça aşağıya indirdi. Çok zorlanmamıştı bile çünkü çocuk fazlasıyla titriyordu. Annesinden hüzünlü bir iç duyuldu.
İlaç çantasından ateş ölçeri çıkarıp ilk önce ateşine baktı. 40 derece kaşlarının çatılmasına neden olurken bir tane serum çıkarttı. Bir taraftan da ailesine bilgi veriyordu.
“Ateşi çok yüksek. Şimdilik hızlı çözüm için serum takacağım ama sağlık ocağına gitmenizde fayda var. Bademciğinde iltihap oluşmuş olabilir.” Akın’ın ağzını açıp ışık tutarak bademciğine baktı. “Tahlil de yaptırmanız gerekebilir bu yüzden körü körüne ilaç yazamam.” Yan etki olmasını göze alamazdı.
Toprak hemen kabul ederek özel bir hastane için araştırmalara başladı. Sağlık ocağını beklemeye niyeti yoktu. “İnci kızım, Akın’ın boynunda isilik oluşmuş gibi. Onun için de krem yazabilir misin peki?”
İnci, Yağmur’un ricası üzerine Akın’ın boğazlı kazağını indirdiğinde bahsi geçen isiliği gördü. İsilik, irili ufaklı yuvarlak şeklindeydi ve etrafındaki derinin rengini yavaşça soldurmaya başlamıştı.
Kalbi titredi. Bir anlığına birkaç gün önceki olaya gittiğini hissetti.
Çocuğun neden ateşinin çıktığını ya da vücudunda lekeler çıktığını anlamıştı. Gözlerini acıyla yumdu, ardından Akın’ı bırakıp ailesine döndü.
Cümleye ilk başta giremedi. Yabancı birine teşhisi söylemesi kolaydı fakat bu tanıdık birine geldiğinde çok zordu. Yutkundu ama bu eylemi yapmak bile acı vericiydi.
“Akın grip geçirmiyor.” dedi en sonunda. “O… enfekte olmuş. Ateşinin olması veya vücudundaki lekelerin nedeni bu. Virüsün vücuda girdikten sonra ilk 48 saatteki belirtilerini yaşıyor şu an. Hastaneye götürülmeli hem de hemen.”
Yağmur yere çöktüğünde kocasının onu tutması sayesinde kendini incitmekten kurtulmuştu. Kadın; oğlu için göz yaşlarını sakınmadan akıtırken kocası, soğuk kanlılığını korumaya çalışıyordu. Söz konusu ailesiydi, koy veremezdi.
“O halde yapmamız gereken her neyse lütfen bizi yönlendir. Ne yapmalıyız?”
İnci başını sallayarak Toprak’ı onaylarken onları kısaca bilgilendirdi ve eşyalarını toplayıp odadan dışarı çıktı. Aileye biraz mahremiyet vermek istiyordu. Çıktığında ilk işi acil servisi aramak oldu. Adrese bir ambulans istedi.
Daralan göğsü onu rahatsız ediyordu. O benekleri gördüğünden beri midesi bulanmaya başlamıştı.
Sağ tarafından titrek bir ses geldi.
“Kardeşim ölecek mi?”
İnci başını çevirdiğinde ailenin kızı Adal’ı gördü. Merdivenlerin başında durmuş ağlamamak için kendini sıkarken ona soruyordu. Ne diyebilirdi ki?
Yutkundu. “Neden ailenin yanına gitmiyorsun? Sana ihtiyaçları olduğuna eminim.”
Adal bu cevapla tetiklenmiş gibi koşarak odaya girdiğinde bir kez daha gözlerini yumdu İnci. Bir kez daha virüsün aldıklarından nefret etti. Sessizce ağlamaya başladığında ondan bütün varlığı ile nefret etti.
.......
Devam edecek...
Dolunay