İçeriğe geç

Nzambi

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Nzambi

Bölüm 2

Bölüm 2: Kaos

Zaman: 2022

Virüsün Tehlike Durumu: Düşük

…….

“İnci Hocam bir hasta daha geldi.”

Erkek hemşire, kapının ardındaki genç kadına seslendikten sonra cevabını beklemeden gözden kayboldu.

Bahsi geçen İnci ise herhangi bir yorumda bulunmadan yanındaki hastanın serumunu taktı. “Eğer ağrı şiddetini arttırırsa verdiğim ilacı için lütfen.”

“Doktor kızım, bu ağrılarımı geçirecek mi peki?”

İnci, bakışlarını saniyelik hastanın kırışıklarla bezenmiş yüzünde gezdirirken hafif bir gülümseme sundu. Ağrını hiçbir ilaç geçiremez.

“Bir hemşireyi size bakması için yönlendiriyorum.” demekle yetindi. Bunu demişti ama o hemşireyi nereden bulacağını bilmiyordu.

İç çekerek diğer hastayı karşılamak için merdivenlerden inmeye başladı. Duvardaki varlığıyla etrafa tik tak seslerini dağıtan saat gece sularını gösteriyordu.

Acil yukarı katlara nazaran daha kalabalıktı. İçeri girer girmez boğucu kokusu İnci’ yi çoktan yakalamıştı. Hemşirenin gitmeden önce eline tutuşturduğu dosyayı inceleyerek hastanın yattığı yatağı buldu. Kapının hemen girişine yerleştirilmişti.

Sedyede kanlar içinde yatan hasta minyon, zayıf bir genç kızdı. Pantolonunun lavinia çiçeği desenleri derin yırtıklarla lekenmişti. Tişörtünün yerindeyse yeller esiyordu. Siyah atletinin açıkta bıraktığı lekelerde gözlerini gezdirdi.

Kızın vücudu anatomi derslerindeki iskeletler gibiydi. Yanındaki hemşireye “Anoreksiya mı?” diye sordu.

“Hayır, kayıtlarda böyle bir şey yok. Virüse yakalanmadan önce kilosu sağlıklı bir sınırdaymış.” dedi. Başını sallamakla yetindi İnci.

Eline eldivenlerini geçirip yarasını ışığın altında daha detaylı incelemeye başladı. Karnının orta yerindeki koyulaşan yara tuhaf bir sıvı salgılayarak içerideki kanı dışarı akıtıyordu. Derinin küflenen yerlerinde pansuman yapmayı düşündü ama işe yarayıp yaramayacağından emin değildi.

“Bir yara nasıl böyle görünebilir?” Tahmin etmesi zordu. Yaranın içindeki küçük kurtçukları temizlerken “En son ne zaman kriz geçirdi?” diye sordu.

Kadın mavi dosyanın sayfalarını hızla karıştırdı ve bir süre sonra “Uyandıktan iki dakika sonra kendinden geçip bir hemşirenin boynunu sıkmış.” diye yanıtladı. Durum pek iyi değildi. İnci, toplantıda konuşmak için bu bilgiyi de not etti.

“Siyah kanlılar vakasından bir hasta daha mı?” İnci sedyenin hemen dibinde gelen sorunun sahibine baktığında elindeki dosyayı verdi ve sabırla okumasını bekledi.

“Bu da ne böyle?”

İnci’ de ilk okuduğunda şok olmuştu ancak bunun üzerinden uzun zaman geçmişti. Daha doğrusu alışmak zorunda kaldı. Kaç ay geçmişti ki? 5? Her neyse, insan her şeye alışıyordu.

“Ben de çevreme sorup duruyorum ama bir cevap alamadım.” dedi ve içinde ekledi İnci. Tabi bunun nedeni cevabın kimsede olmaması olabilir.

“Haberlerde durumun bu kadar ciddi olduğundan bahsedilmiyor. İzinden dönmeden bir gün önce bile yalnızca birkaç kanalda yer alıyor virüs.”

“Toplumda panik yaşanmamasını istiyor olmalılar.”

İkili arasında derin bir sessizlik oldu. Toplumda panik yaşanmasından daha ciddi sorunları vardı.

“İlk defa bir hastada nereden başlayacağımı bilmiyorum.” dedi Boyunduruk. Eline malzemeleri bir alıp bir bırakıyordu.

“Biliyor musun ilk defa ben de ne yapacağımı bilmiyorum.” diyerek yanıtladı İnci de. Tekrar iç çekti. “Neredeyse beş ay oldu üstelik… Görünüşte basit gibi duruyor açık yarayı kapa gitsin ama sorun da burada, yara kapanmıyor!”

Tıp biliminin sınırlarına gelinen o gün bugün müydü yoksa? İnci bir doktor olarak bilimin her zaman gelişeceğini gözü kapalı savunabilirdi. Şimdi aynı bilim onları çaresizliğe itiyordu.

Boyunduruk eline neşteri alırken “Laboratuvardan sonuçlar geldi mi?” diye sordu.

Yavaşça yaranın çevresini açmış ve bir kan örneği almıştı. İnci, ona boşuna denememesini söylemekten son dakika vaz geçti. İnsanlar bir şeyi kendi gözleriyle gördüklerinde inanırlardı.

“Geldi ama diğerleriyle aynı.” Nefesini bıraktı. “Yani bu biraz tuhaf değil mi? Tamam bir virüs aşağı yukarı aynı semptomları gösterir ama genellikle herkeste farklı bir yönünü açığa çıkarır.”

Cümlenin devamını hastaları rahatsız etmemek için fısıldayarak söyledi. “Bu yarada ise açığa çıkan herkeste aynı şekilde görünüyor. Öncesinde yara kararmaya, vücutlarında lekeler belirmeye, o lekelerin içinde kurtçuklar birikmeye ve sonrasında da hastalar çıldırmaya başlıyor.”

Bazı insanlar, bunu paranormal olaylara bağlayıp içlerine şeytani varlıkların girdiğini söylüyordu.

“Belki de hissettikleri acı o kadar büyüktür ki kendilerini kaybediyorlardır.” Boyunduruk mantıklı bir sebep bulmaya çalıştı.

“Sanmıyorum.” dedi İnci kurtçuklardan birini daha kavanoza koyarken. “Daha çok düşünme yetilerine kadar bütün fonksiyonlarını kaybediyorlar gibi. Testlerdeki hastaları hatırla, bir ışığı bile takip edemeyecek duruma gelmişlerdi.”

Acilin kapısında gürültü yükseldiğinde birkaç hasta daha sedyelerde içeri getirildi. Bütün yataklar dolduğu için doktorlar durumu nispeten iyi hastaları odalara yerleştirip yatakları açmaya çalışıyordu.

İnci bu şekilde giderse hastalar için yatak kalmayacağından endişe duyuyordu. Sorun işte o zaman ortaya çıkardı.

Hemşire Selin, elindeki tepsilerde sakinleştirici iğneleri taşırken birine çarpmamak için yana kaydığında birkaç iğneyi yere düşürdü. Fark etmiş gibi değildi, telaşla koşarak diğer kısma geçti.

İnci, Selin’ in stok sıkıntısı yüzünden iğneleri düşürmesine sinirlense bile üzerine gitmeyecekti. Birkaç aydır hastanenin kırmızı alarm kodunda olduğu düşünüldüğünde herkes zor şartlar altında çalışıyordu. Onun bir şeyleri daha fazla zorlaştırmasına gerek yoktu.

İğneyi çöpe atmak için yerden alıp ayağa kalktığında gözü ilerideki bir noktaya takıldı. Yanında doktor olmayan bir hasta serum bile takılmadan öylece yatıyordu. Yakını olduğunu düşündüğü adam birilerine seslenip duruyor ama kimse ona dönüp bakamıyordu. Hali hazırda tüm doktorlar bir hastaya bakmaktaydı.

İnci, Boyunduruk’ a dönüp iğneleri çöpe atarken konuştu. “İş çıkışı konuşuruz bunları şimdi bir hastaya bakmaya gitmeliyim.” Boyunduruk ışığın altında yarayı incelerken İnci’ ye bakmadan başını salladı.

Ağlayan, kendinden geçen veya kusan hasta yakınlarının arasından sıyrılmayı başarmak epey zordu. Kimse önüne bakmadığından bu görev de İnci’ ye düşmüştü.

Bir kadın dizlerine vurarak yakınmaya başladığında tüm sesi kısa sürede acilde yankılandı. Hemşireler işini bırakmış, kadını sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir adam ise kargaşadan faydalanıp yüksekçe bir yere çıkmış vaaz veriyordu.

“Ey Müminler! Dünyanın sonu gelmişken kalplerinizi Allah’a açın! Kötülükten sakının! Yalnızca ve yalnızca ona iman edin…”

“Onu kim oraya çıkardı? Birileri hemen indirsin!” Bağrış üzerine birkaç kişinin daha dikkati onlara çekildi. Adam hala bağırıyordu.

“İnsanları öldürmek Allah’ın asla sevmediği bir eylemdir ey insanlar! O zaman ne duruyorsunuz? Bu insanlar apaçık günah işlemektedirler!” Sanırım bu insanlar dediği enfekte kişilerdi.

İnci’ nin yanındaki doktor “Yine mi gelmiş bu deli?” diye söylendi. Oysaki İnci ilk defa görüyordu adamı. Giydiği eşofmanlarını ve tuhaf saç kesimini unutmasına imkan yoktu.

Başka biri “Şu deliyi dışarı çıkarın!” diye bağırdığında sesi kalabalık tarafından hızlıca yutuldu. Hasta yakınları adamın kendi sevdikleri için söylediklerinden pek mutlu olmamıştı ve ona saldırmayı planlıyorlardı. Küçük bir topluluk oluşmuştu bile. Hepsi birleşip adamın üzerine yürümeye başladığında adam çığlık çığlığa bağırdı.

“İmdat! Allah’ım senin yolundan gitmeyen insanların takipçileri benim gibi bir kuluna saldırıyor ya Rabbim sen beni koru!”

Genç bir delikanlı adamın çıktığı yere tırmandığında adamdan yüksek bir çığlık daha koptu. Neredeyse bütün acil onlara bakıyordu. Tansiyon bir hayli yüksekti.

Aşağıdaki insanlar, tezahürat yaparak adamı aşağıya atması için genç adamı teşvik etti. Birinin “Polisi çağırın!” çığlığı duyuldu.

Gürültüye baskın bir ses karıştığında İnci polisleri gördü. Rahatlamıştı çünkü bu insanlar adamı gerçekten de parçalara ayıracak gibiydi. Hangi taraf daha vahşi çözemedi. Enfekteler mi yoksa insanlar mı?

Polisler geldiğinde yolu açıldığı için hastaya doğru ilerleyebildi. Geldiğinde nefes nefeseydi, aldığı soluklar bile gürültülüydü. Oysa toplasan bir dakika sürmeyecek bir yoldu geldiği yer.

Vaaz veren adam ve kalabalıktan birçok kişi dışarı çıkartılmıştı. Buna rağmen hala rahatsız edecek kadar gürültü vardı. Doktorların şikâyeti üzerine sorun çıkaran diğer hasta yakınları da acil odasından uzaklaştırıldı.

“Bu kadar kalabalık hastalar için iyi değil diyoruz ama bizleri dinleyen kimse yok.” Önlüğünü düzelterek yakındığında sandalyeden kalkan adamla göz göze geldi.

Bedenine bol gelen gömleğine rağmen cüssesi ve etrafa yaydığı hava tehditkâr bir görünüm sunuyordu. Islanmış siyah saçları yana yatırılmıştı. Gözleriyse donuk bakışlarındaki o betondan duvarın ardında belli belirsiz seçiliyordu.

“Bir cemaatiniz var mı?” Bir an için hastanede devrim çıkarma ihtimali gözünde epey yüksek göründü.

“Pardon?”

“Yok bir şey.” İnci yutkunurken elini önlüğünün cebine sokuşturup ışığı aldı. “Hastanın nesi var?”

Hasta bir erkekti. Ankara için bugün nadir görülebilecek bir şekilde hava açıktı. Buna rağmen çocuğun saçları nemliydi. Saçlarının üst kısımları kuru, dipleriyse hala ıslaktı.

İnci ellerini hastanın saçlarından çekip üzerini süzdü. Kıyafetin kapalı modeliyle görünürde bir yarası olup olmadığını anlayamıyordu. Üstelik kıyafetleri de hastaya göre fazla kuruydu. Değiştirilmiş mi?

Hasta yakınından cevap gelmediğinde dönüp ona baktı. Harika sorumdan dolayı beni deli zannediyor. Çok da normal olmadığı için bunu umursamadı ve devam etti. “Hastanın neyi olduğunu söylemezseniz teşhis koyana kadar iyileşmesi için çok geç kalmış olabilir.”

Adam kaşlarını çatsa da cevapladı İnci’ yi.

“Enfekte mi öğrenmek için getirdim.”

İnci içinde fokurdayan hislere kulak kabartamazken çatılan kaşları o kadar ani oldu ki başına bir ağrı sızısı gönderdi.

Elindeki ışıkla hastanın göz bebeklerini kontrol ederken “Bunun için acile gelmenize gerek yoktu bayım, girişte virüs için kurulmuş sağlık noktalarında test yaptırabilirdiniz!” diye çıkıştı.

Bu ülkede kimse virüsü umursamıyor muydu? İnci stetoskopunu kulağına geçirip hastanın kalp atışlarını dinlemeye başladı. Dakikada atma sınırının altında mı yoksa üstünde mi onu ölçtü, biraz yüksekti. “Belki virüse kapılmadı ama zatürreye kapılma riski yüksek.” Stetoskopunu çıkarıp boynunda bıraktı.

“Zatürre mi?” Gerekli serumu en üst çekmeceden alırken adamın neye bu kadar şaşırdığını anlayamadı. Belki de zatürrenin ne olduğunu bilmiyordur. Olabilir.

Serumu bağladıktan sonra hızlıca bir dosya açıp tedavinin bilgilerini yazmaya başladı. Tik tak. Saat 3’ ü gösteriyordu.

Not almayı bitirdikten sonra hastayı hafifçe yan yatırıp sırtını dinlemeye başladı bu sefer. Nefes alışverişi hırıltılıydı.

“Evet zatürre.” dedi stetoskopu tekrar bırakırken. “Çocuğun halini görmüyor musun yağmurda ıslanmaktan ne hale gelmiş.” İnci refakatçiye gözlerini kısarak bir bakış attı. “Sen de çok iyi sayılmazsın... Yağmurda yürüyüş falan mı yaptınız da bu kadar ıslandınız?” Bir damla bile yağmayan bu havada. “Seni bilemem bağışıklığın yüksek olabilir ama bu kişinin görünüşe göre değil ve ağır bir gribe yakalanmak üzere.”

Adam, İnci’ nin sözleriyle derin bir nefes alırken “Hiçbir şeyi yok.” diye devam etti İnci. “Kalp atışları düşük değildi, sadece biraz yüksek. Tahminime göre bir süreliğine o kadar adrenalin yaşamış ki kalbinin atışları yeni yeni kendine geliyor. Onun haricinde çorba içip kendini sıcak tutarsa iyileşir. Uyandığında ona bir ilaç yazacağım. Bu şartlar altında yapabileceğim tek şey şimdilik bu.”

Dosya için yatakların yanına yerleştirilmiş istifleme alanlarından başka bir kağıt daha aldı. Ucundaki hafif bükülmeyi eliyle düzeltirken bakışlarını yataktaki hastadan ayırmayan adama doğru ilerledi.

“Zor bir zamanda olduğumuz için hastanın kaydını şimdi ben yapacağım, normal zamanlarda bunu hemşireler yapardı. Her neyse.”

İnci’ nin adamla ilgili şüpheleri hala bitmemişti. Arada bir yükselen çığlıklar yüzünden çevresini kontrol edip duruyordu. Cemaati değil de fan kitlesi olabilir miydi? Bazı hayran videolarında da şimdikine benzer çığlıklar duyduğunu hatırlıyordu.

Karşılıklı sandalyelere oturdular.

İnci bu kadar sessizlikle en son gittiği bir pantomim gösterisinde karşılaşmıştı. Adam belki de bir pantomimistti. Olabilir. Her şey şimdi netleştiğinde adamın konuşmamakta olan ısrarına saygı duydu.

“Hastanın adı ve soyadı nedir?” O kadar uykusu vardı ki… İsmi gibi basit soruları aradan çıkarıp devamını yarın yapmayı planlıyordu. Eğer o zamana kadar dünyanın sonu gelmezse planları bu şekildeydi.

“Pars Dinçer. 1.75 boyunda 65 kilo ve bilinen bir alerjisi yok. Bir restoranda şef, araba sürmekten korktuğu için şimdiye kadar hiç ehliyet almamış. Mavi gözleri, açık kumral dalgalı saçları var, beyaz tenli. Paten kaymaktan hoşlanır… Bana neden öyle bakıyorsunuz?”

Patenden ben de hoşlanırım ama konumuz bu mu sence? Hastanın adını sormuştu ama adını yazamamıştı bile!

Kalemi elinde oynatırken düşündü, Adı Pamir miydi Poyraz mı? P ile başladığına emindi. En azından elinde küçük de olsa ipucu vardı. Şimdiye kadar zorunluluk haricinde tek kelime bile konuşmayan bu adamın bir an da öten bülbüllere dönmesini beklemediği için hazırlıksız yakalanmıştı.

“Galiba hasta ile çok yakınsınız.” Dudaklarını yerken Polat ismini değerlendiriyordu.

Evet, İnci hastanın adını hala hatırlayamamıştı. Umuyordu ki yapmacık gülümsemesi bunu belirtmiyordu.

Konuşmasıyla birlikte adamın yüzü ilk önce şokla çarpılmış daha sonrasındaysa ilk tanıştıkları halini almıştı. Çatık kaşları ve yeşil gözleri başka bir soruyu daha cevaplamayacağını çok net bir şekilde söylüyordu. En azından hastanın adını tekrarlasaydı…

İnci öksürerek profesyonelce görünmeye çalıştı ve elindeki kâğıda döndü. Yine profesyonelce adamdan bilgileri tekrar etmesini istedi, gereksiz bilgileri söylediği için azarlamayı da unutmadı. Bugün de profesyonelce olayı kurtarmıştı. Kendiyle gurur duydu.

Refakatçinin -ismini bilmiyordu- söylediği bilgileri yazmaya başlarken burnuna belli belirsiz bir koku geldi. Paslı metal ve parmesan peyniri birleşmiş gibiydi.

Öyle bir koku var mıydı emin değildi ama olsaydı böyle olabileceğini düşündü İnci. Fazla yakından gelen bu tuhaf metalik koku ona çok tanıdıktı. İlk önce adamı daha sonrasındaysa hastayı inceledi. Peynir kokusu pantomimistten gelemeyeceği için bakışlarını onun üzerinde fazla tutmamıştı.

Hasta yatağında hala baygın bir şekilde uzanıyordu. Göğsü düzenli aralıkla nefes alırken soluk ten rengi on dakika öncesine göre daha solgundu.

Oturduğu sandalyeden kalkıp hastanın yanına geldiğinde hiç zaman kaybetmeden tekrar yan çevirdi. Cep ışığı yerine yatağın üzerindeki ışıkları yaktığında sertçe yutkundu. Elektrik kesintilerinin bedeli gözden kaçan bir yaraydı…

Hastanın kıyafetinin rengi sandığı gölgeleri belirginleşmiş, yuvarlak lekeler kan halini almıştı. Onları çiçek deseni sanmıştı oysa İnci…

“Yaralandığını söylemeliydiniz!” Adam çatık kaşlarıyla Pars’ın -adını öğrenmişti- sırtına baktı.

“Kanında… katılaşma var mı?”

İnci bu adama nasıl tepki vereceğini artık kestiremiyordu. Ona hastanın yaralarını söylüyordu adam da ona başka bir şey soruyordu. “Katılaşmayı da nereden çıkardınız?”

“Katılaşma var mı yok mu lütfen kontrol edin.”

“Öncelikle soruma cevap verin.” dedi sinirle. Kıyafeti makasla kesmiş sıyrık yaralarına pansuman yapıyordu. “Yarayı görünce neden katılaşma olup olmadığını sordunuz? Ayrıca bu genç adam nasıl yaralandı? Sırtı tamamen yaralarla kaplı.”

Kıyafet kesildikçe açığa çıkan teni çeşitli derinliklerde yırtıklarla kaplıydı. Rahatsız edici bir his tüm benliğini sarmıştı.

“Kahretsin!” Adam yüksek sesle haykırdığında irkildi İnci.

“Hey… kelimelerine ve ses tonuna dikkat et burası hastane…”

Adam İnci’ yi umursamamıştı. Pars’ı sedyeden kaldırmaya yeltendiğinde kolunu kaplayan ince eller buna engel oldu.

“Ne yaptığını sanıyorsun?” Hayretle sormuştu adam. Birazda alayla.

“Güzel soru, asıl sen ne yaptığını sanıyorsun? Hastanın kaydını yaptım bile ve bu kadar ağır yaraları varken onu buradan alıp götüremezsin polis peşinize düşer.”

Ortam bir anda soğumuştu. İnci çaktırmadan pençeleri kontrol etti, onların yakınında açık bir tane bile yoktu.

Adam, Pars’ı bırakıp arka cebinden cüzdanını çıkardığında Türk filmlerindeki o klişe sahneyi yaşayacağı düşüncesiyle ödü koptu İnci’ nin. Kötü karakter baş role para uzatır ve kızımın peşini bırakmak için ne kadar istiyorsun diye sorar... İnci de para uzatıp Pars’ın peşini bırakması için ne kadar isteyeceğini soracağını sandı.

Oysa adam devamında kimliğini çıkardı. İnci göz ucuyla kimliğe baktığında TSK’nin amblemini gördü. Bir askerdi.

Zaten bir pantomimist olamayacak kadar sert biri.

“Umarım askersiniz diye yaralı bir hastayı izinsiz götürebileceğinizi düşünmüyorsunuzdur?” İnci elleri belinde burnunu havaya dikerek konuştu.

“Evet, götürebilirim ve kimseye bir açıklama yapmama gerek yok.” Adam durakladığında devamında bunların geleceğini asla tahmin edemezdi İnci. “Bu genç adamın eğer virüs kapmamışsa iyileşmesini çok isterim. Bu yüzden doktor hanım, sizden ricam benimle iş birliği yapmanız ve bana enfekte olup olmadığını söylemeniz.”

Savaş’ın -adını kimliği uzattığında görmüştü- üslubu bir yana konuşmadaki bir yer İnci’ yi çok rahatsız etti.

“Virüs kapmamışsa iyileştirilmesi de ne demek?”

Öyle bir kriter mi vardı? Ne zamandan beri?

.......

Devam edecek...

Dolunay

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.