-Sekizinci Bölüm: Ölüm Meleğinin İsmi-
Sesinden camdan bir fincan olduğunu anladığım bir bardağın yere düşüp kırılmasıyla uyandım. Gözlerimi açtığımda Araf tam karşımdaydı ve artık bana arkası dönük bir şekilde yatmıyordu. Tamamıyla bana dönüktü ve biraz daha yaklaşsak neredeyse burunlarımız birbirlerine değecekti. Nefesini dudaklarımda hissediyordum.
Bir anda yerimden fırlayarak, ''Sen ne yaptığını zannediyorsun?'' dedim.
''Ne yapıyormuşum ya,'' diye Araf da yavaştan uyanarak afalladı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
''Bana dönmeyeceğine söz vermiştin.''
''Of Eylül, şu an ne söylediğini duyuyor musun? Hani sen de tahmin edersin ki insan uykudayken kendisini kontrol edemiyor.''
Odadaki diğer kişilerinin varlığını görmezden gelmeyi bırakarak durumu benimsedim. Şimdi bunun sırası değildi. Zaten çoktan Arzu Teyze tarafından, ''Öhöm öhöm,'' denilerek uyarılıyordum.
Etütten dönmüşlerdi. Alara hafiften pişkin pişkin sırıtıyor, Tülay teyze gözleri sonuna dek açılmış şekilde şaşkınlıkla bizi izliyordu. Taner ise içlerinde bu işe en çok bozulmuş kişi olarak sinirden yerinde saymaktaydı. Ayrıca üstüne dökülen kahveden az önceki kırılan fincanın Taner'in elinden düştüğünü de algılayabiliyordum. Belli ki bizi aynı yatakta görünce çocuğun nutku tutulmuştu ve şaşkınlıktan elindeki bardağı düşürmüştü.
''Burada neler döndüğünü biri bana açıklayabilir mi?'' diye sordu Arzu teyze. Araf, Yazgın bizi o şekilde göremediği için amacına ulaşamamıştı.
Taner iyice sinirlenerek arkasını döndü ve çıkıp gitti. Giderken de yerde duran bardağı ayağıyla benim durduğum tarafa doğru iteledi.
Sonrasında, ''Bir şey döndüğü yok,'' diye ortaya atılarak aramıza katıldı Araf Bey. ''Eylül çok yorgundu, biraz yatıp dinlenmek istiyordu. Ben de şu küçük kanepeye sığmaz diye yanıma uzanmasını teklif ettim.''
Ardından komiklik yaptığını sanıp, ''Malum, biraz iri bir bedeni var. Boyu falan uzun ya,'' diye küçük bir espri patlatmadan da duramadı.
Tabii ki de açık açık, ''Eylül'ün arkadaşı, yani Yazgın'ı delirtmekti asıl hedefim. Ondan Eylül'ü yatağıma davet ettim,'' diyemiyordu. Ancak böyle doğruları gizliyordu.
Alara da hemen oradan kendisini olaya dahil edip, ''Sen ne zamandan beri Eylül'ü düşünüyorsun Araf abi?'' diyerek az önceki pis tebessümünü daha da büyüterek sergiledi. Araf ise tabii ki de sessizliğini koruyor, bu soruya cevap vermemeyi yeğliyordu.
''Neyse,'' dedim. Daha fazla bu tartışmayı uzatmanın mantığı yoktu. ''İzninizle benim Yazgın'la görüşmem gerekiyor. Nerede olduğunu öğrenmem lazım.''
Araf'a hiç dönmeden odadan çıkmaya koyulmuştum ki bana gıcık olduğunu omuzlarımın arkasından bile hissedebiliyordum. Bakışları eminim ki yine benim üzerimdeydi.
Derken Alara da peşimden geldi. Heyecanı ve merakı yüzünden okunuyordu. Parmak uçlarında sekerek, ''Neler yaşandı?'' diye kulaklarını dört açmış hâlde sordu.
Basitçe, ''Hiçbir şey,'' diye cevapladım.
''Ne demek hiçbir şey? Birkaç saatliğine hastaneden gidiyoruz ve geri döndüğümüzde senle Araf abimi aynı yatakta beraber uyurken yakalıyoruz Eylül? Bu sence hiçbir şey mi?''
''Evet. Çünkü az önce odada esprisine takılıyordum ama Araf'ın dediği şey doğruydu. Sahiden de yorgunluğumu fark edince bana rahatça dinlenebilmem adına yanına uzanmamı teklif etti. Ben de yeterince bitkin düştüğümden dolayı teklifi fazlasıyla cazip geldiğinden reddedemedim,'' diye yanıtladım. ''Burada beni tek irrite eden mevzu bana dönmeyeceğine dair söz vermişti. Fakat görüyorsun ya, siz gittiğinizden beri ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama belli ki saatlerdir bizi bulduğunuz o pozisyonda uyuyakalmışız.''
''Merak etme çok geçmedi. Yalnızca bir iki saattir falan öyle kalmışsınız,'' diyordu Alara. ''Araf abimin sana dönmesi de kötü olmuş tabi.''
Bunu söylerken olumsuz değil de olumlu bir şeye değiniyormuş gibi davranıyordu. Sanki bir şeyler ima etmenin derdindeydi. Bu kızın amacı neydi... Asla tam olarak çözemiyordum.
Konuyu daha fazla saptırmasını durdurarak mevzuyu benim asıl merak ettiğim şeye çekmeye yeltendim. Aslında bu meseleyi gündeme getirirken bir tık çekiniyordum. Alara'nın bana cevap vermekten kaçınacağından korkuyordum ama bu riske değerdi. Çünkü gerçekten de öğrenmek istediğim bir meseleydi.
Bu yüzden daha fazla vakit kaybetmeyerek, ''Sakıncası yoksa sana bir şey sorabilir miyim Alara?'' dedim. Kafasını onayladığını belli edecek şekilde aşağı yukarı salladığında ise, ''Araf'ın ölümcül hastalığının, yani rahatsızlığının ismi ne?'' diye sordum.
Bir an geri çekildi Alara, yutkundu. Muhabbetin gidişatının bir anda böyle ciddileşebileceğini çok büyük ihtimalle öngörememişti. Diğer tarafa dönüyor, hafiften çıkışa yönelen adımlarıyla da geri gitmeye yelteniyordu. Ancak, ''Bunu nereden öğrendin?'' demekle yetinebildi. Fakat ben, buna yanıt vererek Poyraz'ı riske atamazdım. Yalnızca, ''Üzgünüm ama bunu söyleyemem,'' diyerek cevaplıyordum. Fakat Alara zeki bir kızdı. Bununla yetinmeyeceği her hâlinden belliydi.
Bu sorgulamamın ters tepeceğinin bilincindeydim. Fakat risk almıştım. Ki Alara'nın kaşları çoktan çatılmıştı bir kere. Belliydi, beni terslemeye hazırlanıyordu. Çünkü o ana dek bana iyi davranmış olabilirdi ama bu mevzu ciddi bir mevzuydu. Tabii ki de öyle hemen açıklamayacaktı.
Fakat tam o sırada Alara'nın telefonuna bir bildirim sesi gelmesiyle, ''Bir saniye,'' diyerek koridorun diğer tarafına geçti. Büyük ihtimalle kendisine gelen bir mesajı okumaktaydı.
Yerimde sabit durup Alara'nın kendisine gelen mesajı okumasını beklemeye koyuldum. Bir yandan da yine Araf sohbetimizi duymasın diye emin olmaya uğraşıyordum. Kapıdan içeriyi kolaçan ediyor, ne durumdalar diye onları kontrol ediyordum. Ardından iyice garantiye almak adına ben de Alara'yı takip ederek arkasından gidip Araf'ın odasından uzaklaştım. Kızın durduğu yere, yani koridorun sonuna ilerledim.
Yanına varmamla beraber ise anında, ''Peki,'' dedi Alara. Beni şaşırtıyordu. Onu bu kadar çabuk ikna edebileceğimi tahmin etmemiştim. Çünkü doğru düzgün uğraşmamıştım bile. Bir anda neden karar değiştirmişti ki?
''Sana Araf abimin rahatsızlığının ne olduğunu söyleyeceğim.''
***
''Dev Hücreli Miyokardit,'' diye girdi söze Alara. Doğal olarak ben de, ''O ne?'' diyerek afalladım. Hayatımda ilk defa böyle bir şeyi duyuyordum. Tıbbi terimlerle değil, daha net ifadelerle açıklaması gerekiyordu ki o da zaten daha fazla vakit kaybetmeden izah etmeye çoktan başlamıştı:
''Ben de ilk duyduğumda seninle aynı tepkiyi vermiştim Eylül. Fakat bu tepkiyi ne yazık ki hak eden bir hastalık.''
Bir an daha fazla devam edemeyerek koridorda bulunan o son derece rahatsız, arka tarafı deliklerle dolu metal sandalyelerden birine oturdu kız. Öyle derin bir ifadeye bürünmüştü ki boğazının düğümlendiğini, kelimelerin dudaklarının arasından zar zor çıktığını algılayabiliyordum. Hatta bir an bu manzaraya daha fazla kayıtsız kalamayarak, ''Sorun değil Alara. Eğer senin için bu derece zorsa anlatmayabilirsin,'' dedim ve ellerimi onun omuzlarına koyarak hafifçe kızın kollarını sıvazladım. ''Gerçekten sorun değil.''
''Hayır,'' diyerek bir anda tekrardan yerinden kalktı. ''Artık açıklamaktan başka seçeneğim kalmadı zaten,'' diye kendi kendine konuşarak fısıldadığında ise, ''Ne?'' dedim. ''Anlayamadım Alara?''
''Bir şey yok,'' diye üstünde durmamayı seçti. Sonrasındaysa, ''Nere kalmıştık?'' diye de ekleyerek tekrardan Araf'ın rahatsızlığını detayı detayına açılamaya döndü.
''Araf abimin rahatsızlığı kalp iltihabına neden olan ve çok nadir görülen bir rahatsızlık. Maalesef çok hızlı ilerliyor, ayrıca da ölümcül. Araf abimde ilk günlerde nefes darlığı, göğüs ağrısı, kalp çarpıntısı ve yorgunlukla başlamıştı. Ama çok kısa bir sürede hızla ilerlerdi. Şu anda ise durumu senin de farkına varabileceğin üzere pek iç açıcı değil.''
İnanamıyordum. Şimdi Poyraz'ın bana bunları yetiştirmekten neden ürktüğünü biraz daha kavrayabilmiştim. Çünkü bu haberler beklediğimden daha ciddi ve dehşet vericiydi.
Araf'ın ölümcül bir rahatsızlığa sahip olduğunu ortaya çıkardığında Poyraz, daha bilindik rahatsızlıkları duyacağımı sanmıştım. Çünkü kanser şeklindeki çok bilindik hastalıkların yine öyle ya da böyle bir tedavisi vardı. Ancak bu, hiçbir yerde ne ismine ne de cismine denk gelmediğim hastalık aynı yöntemlerle tedavi edilebilir miydi... Bilemiyordum.
O saniyelerde adeta aklımdan geçenleri okuyorcasına, ''Tek bir tedavisi var,'' diye ekledi Alara. ''Daha doğrusu vardı, o da kalp nakliydi. Ancak Araf abimin durumu kötü olduğundan dolayı doktorlar, olası bir ameliyatı onun bünyesinin kaldıramayacağından endişeleniyor. Bu yüzden de ameliyat yapmaya da cesaret edemiyorlar.''
Tüm bunları sindirebilmek adına ben de Alara'nın daha demin oturduğu sandalyeye yaslandım.
Alara ise, ''Senden bir ricam var Eylül,'' diyerek cümlelerini tamamlamaya girişti. Bana verdiği bu bilgileri pek de iyi bir şekilde karşılamadığımı gördüğü için pişmandı. ''Bunları kimseye söyleme olur mu?''
Ben de onun yaptığından farksız bir biçimde kafamı aşağı yukarıya sallayarak onayladım.
''He bir de Araf abim hissettiği göğüs ağrısından ve nefes darlığından kurtulabilmek adına hep sertçe öksürürdü. Bu da zaman içerisinde onun solunum yollarını ve boğazını fazlasıyla tahriş etmişti. Boğazı ne yazık ki henüz iyileşmedi,'' dedi. ''Yani bu saydığım sebeplerden dolayı Araf abim arada bir öksürürken ağzından kan gelirse korkma tamam mı? Öyle durumlarda ona da şu anki hâl ve tavırlarını yansıtma lütfen.''
Alara'nın uyarısı gayet açık ve netti.
Bana da zaten bu ikazına uymak düşerdi
***
Kendimi toparlamaya ve duruşuma çeki düzen vermeye özen göstererek tekrardan Alara'yla beraber Araf'ın odasına girdim. Girmemle beraber de bir sürprizle karşılaşmam bir olmuştu. Yazgın içerde duruyor, yerinde sekerek beni bekliyordu. Hemen de zaten, ''Nerede kaldın sen?'' diye çıkıştı.
''Alara'yla beraber koridorun sonunda oturup sohbet ediyorduk,'' dedim. ''Asıl sen nerelerdeydin Yazgın?''
''Ben de sen buradasındır diye geldim ama seni bulamadım,'' dediğinde kaşlarını kaldırarak Araf'ı işaret ediyor, içerisinde düştüğü duruma dair rahatsızlığını belli etmeye çabalıyordu. ''Fakat sen de geldiğine göre sanırım artık gidebiliriz.''
Yazgın cümlelerini bu şekilde tamamlandığında ben de, ''Evet,'' diyerek karşılık verdim. Ardından da Araf'la ailesinin tam karşısına geçerek, ''Şu ana dek verdiğim rahatsızlıklardan dolayı da lütfen kusuruma bakmayın,'' dedim.
''Ayrıca her şey için ne denli üzgün olduğumu bir kere daha belirtmeme izin verin lütfen. Keşke bazı şeyleri geri alabilsem, bazı anlara dönerek en baştan bir takım şeyleri değiştirebilsem... Fakat siz de takdir edersiniz ki öyle olmuyor, olamıyor. Bu yüzden her şey için sizlerden tekrardan özür dilerim.''
Araf az önceki dalaşmalarımızdan yine bu, ani duygu değişimime şüpheyle yaklaşarak bir beni, bir de Alara'yı tepeden tırnağa süzdü. Sonuçta birkaç dakika öncesine dek odadan kız kardeşiyle birlikte çıktığımızı biliyordu. Ne hikmetse Alara'yla sohbet ettikten sonra ona karşı yine biraz yumuşamış hâlde dönmüş, ondan ve tüm ailesinden de özür dilemeye girişmiştim. Yani onun hakkında yine yeni bir şeyler öğrendiğimi algılayabiliyordu.
Alara'nın bana hastalığının detaylarını verdiğini anlıyordu.
Aynı nezaketi Yazgın'ın da sergilemesini umduğumdan dolayı ona odaklanıyor, arkadan da kolunu cimcikleyerek bir şeyler söylettirmeye çalışıyordum. Ancak nafileydi. Yazgın ağzını açıp da tek bir kelime bile etmedi. Yalnızca karşısında duran aileyi incelemekle meşguldü.
Tam tekrardan çıkışa doğru yöneliyorduk ki Araf arkamdan kolumu uzandı. Bir an neye uğradığımı şaşırarak aniden ona döndüm. Gözlerimiz kesişti. Onun durumu hakkında artık daha da detaylı bilgilere sahip olduğumdan dolayı muhtemelen yine ona acıdığımı falan zannediyordu. Bu özrümü de büyük ihtimalle ona bağlıyordu.
Fakat bu tahminimin tam tersi bir şekilde, ''Ne yazık ki kuru bir özürle olabilecekmiş gibi değil,'' dedi. ''Bizi ne kadar üzgün olduğuna ikna etmek mi istiyorsun? O hâlde sana bir fırsat tanımama izin ver Eylül.''
Usulca doğruldu. Kollarını kendi göğsünün önünde birleştirip birbirlerine sıkıca kenetledi. Kabul etmeyeceğimi zannettiği bir teklifi, kendisinden bir hayli emin bir şekilde öne sürdü:
''Bizimle bir yere gelmeni istiyorum. Pişmanlıklarını asıl dile getirmen gereken insanın yanına,'' dedi. ''Sonuçta asıl af dilemene gereken kişi bizler değiliz.''
Hiçbirimiz Araf'ın cümlelerini nereye bağlayacağını öngöremiyorduk. Yazgın somurtkanlığıyla ona kitleniyordu. Alara abisinin ne diyeceğinden ürperek bakıyor, Arzu teyze ise kaygılanıyordu. Araf gibi benim, bir özürle kurtulmamam gerektiğine inanan Taner ise gayet memnun görünüyordu.
Derken Araf cümlesini itinayla tamamladı:
''Bizimle beraber Aylin'in mezarına gelmeni istiyorum.''
