İçeriğe geç

Nokta Gelmedi

Bölüm 10 · 10 dk okuma

Nokta Gelmedi

Bölüm 10

Bölüm Dokuz

- Bölüm Dokuz: Kan Yağmuları-

Hiç istifimi bozmadan, ''Peki,'' diyerek usulca yanıtladım.

Araf, teklifini kabul edeceğimi beklemiyor olmalıydı ki kekeledi.

O sırada zamanlaması mükemmel olan ve çok iyi denk gelen Poyraz, kapıyı tıklatıp açarak içeriye kafasını uzattı.

''Eylül, rica etsem bir dakikanı alabilir miyim?'' diyerek kibarlıkla seslendi. Hemen kabul edip emin adımlarla Poyraz'ın yanına doğru ilerledim. Bu sefer öncekinden farklı olarak kapıyı arkamızdan sıkıca kapatıyordu.

''Bir problem mi var?'' diye hemen hiç vakit kaybetmeden sordum.

''Buna bir 'problem' diyemeyiz. Aslında tam olarak ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum.''

Elindeki dosya kağıdını bana uzatarak, ''Araf'ın ailesinde bir tuhaflık var,'' dedi.

''Ne gibi bir tuhaflık?''

Parmaklarıyla Araf'ın birinci dereceden aile üyelerinin olduğu soyağacını işaret ediyor, odağımı oraya vermemi sağlıyordu.

''Az önce şu ana dek dikkatimi çekmeyen çünkü bizlerden gizlenmiş olan bir bilgi gözüme çarptı Eylül.''

''Gizlenmiş mi?''

''Evet, birileri hastanenin veri tabanına sızarak bilgileri değiştirmiş.''

Bugün ardı ardına beni şok edecek şeyleri keşfediyordum. Böyle bir şeyi kim yapabilirdi? Daha doğrusu kim, koskoca hastanenin veri tabanına sızacak kadar donanımlı olabilirdi?

''Peki sen bunu nasıl fark ettin Poyraz?''

''Bugün kimliği belli olmayan birileri tarafından bana mail olarak gönderilmiş.''

Poyraz maili açarak bana gösterdiğinde şok edici bir manzarayla karşı karşıya kalıyordum. Araf'ın birinci dereceden aile üyelerinin bulunduğu soyağacında yine beş kardeş görünüyorlardı. Fakat tabii ki de tuhaflık burada değildi. Gariplik kardeşlerden birinin, önümüzde duran belgeye göre Araf'tan bile büyük olmasıydı. Yani güya Araf içlerindeki en büyük kişi değildi. Çünkü belli ki onların bile bilmediği, otuz üç yaşında bir kardeşleri daha vardı.

Bu da kimdi şimdi? Kendisini diğerlerinden gizliyor, bir de üstüne başka sistemlere sızabilecek kadar da bilgisayar korsanı olarak etrafta mı geziniyordu? Tüm bu bilgiler bir araya geldiğinde yalnızca tek bir kişi aklımda beliriyordu.

Poyraz'a dönerek minnettarlığımı belli etmek adına, ''Benimle paylaştığın için teşekkür ederim,'' dedim.

''Ne demek. Zaten her türlü seninle, hastanın yakını hariç birine söylediğim ortaya çıkarsa işimi kaybedeceğim verileri paylaştım. Yani Araf'ın hastalığının detaylarını... Hâl buyken bunu da neden söylemiyim ki diye düşündüm.''

Mantıklıydı aslında. Sonuçta günün sonunda ben, Poyraz'a ihanet edip onun bana hastalarla ilgili sırları aktardığını deşifre edersem, kaç tane bilgi paylaştığının bir önemi olmayacaktı. Bir tanesini bile paylaşmış olması onun da dile getirdiği şekilde işini kaybetmesi için yeterli olurdu. Madem hâl böyleydi, bence de geride kalan ayrıntıları da artık rahatça iletebilirdi. Ki zaten ben de asla ona ihanet etmezdim. Hiçbir arkadaşıma etmeyeceğim gibi.

''Bunları sana söylediğimi başka hiç kimseye aktarmayacaksın değil mi Eylül?'' diye kendini tekrarladı. ''Bana söz verdin.''

''Merak etme Poyraz. Sırrın benimle mezarıma dek güvende.''

***

Odaya geri giderek, ''Ee hadi öyleyse, hazırlanmıyor muyuz?'' diye bir giriş yaptım ki görebildiğim kadarıyla Araf hazırlanmaya çoktan başlamıştı.

''Yazgın,'' diye seslendi Araf. ''Gel bakalım. Aramızdaki benden sonra en cüsseli ve güçlü erkek sensin. Gel de kalkmama yardım et, he bir de pantolonumu giymeme...''

Yazgın'ın kulaklarından duman çıkıyordu. Araf onun tersine gittikçe resmen küplere biniyordu. Fakat Araf'la baş edemeyeceğini ve olası bir durumda onu yenemeyeceğini bildiğinden dolayı asla karşı atakta bulunmuyordu. Ayrıca da o an dört kişiye karşı tekti. Zira Araf'la laf dalaşına girerse odada ona cephe alacak dört kişi bulunuyordu. Onun cephesinde ise yalnızca ben vardım ve ben de onu ancak belirli bir yere dek koruyabilirdim.

Ciddi ciddi gidip Araf'ın pantolonunu giymesine yardım etmeye koyuldu. Yazgın'ın bu kadar çekingen bir adam olduğu ben bile yeni öğreniyordum. Böyle bir şeyi yaptığına inanamıyordum. Bu çok... Küçük düşürücüydü.

Araf'ın bacaklarını sokması için kuzu kuzu bekliyor, yavaşça pantolonu yukarıya çekerek onun giymesini sağlamaya çabalıyordu. Araf, ''Yalnız biraz dikkat edersen sevinirim. Ben pantolonlara bir tık zor sığıyorum da,'' dediğinde ima ettiği şeyden dolayı Yazgın kaynama noktasına erişmiş bir düdüklüyü andırıyor, patlamak üzereymişçesine suratı öfkeden kıpkırmızı kesiliyordu.

En son her şey bittiğinde Araf, ''Aferin koçum. Sen bu işte beklediğimden de iyi çıktın,'' dedi. Bir yandan da Yazgın'ın sırtına vuruyordu. ''Sanırım çok fazla pratik yapma fırsatı yakalamışsın.''

İşte bu son lafı gerçekten de bel altıydı. Ben bile Yazgın'ın yerine irrite oluyordum ama bir yandan da bıyık altından gülmeden edemiyordum. Evet, dürüstçe itiraf etmem gerekirse Yazgın'a dokundurduğu tüm iğnelemeler benim de ufaktan komiğime gidiyordu.

Fakat bir noktadan sonra cidden Yazgın'a üzülerek daha fazla küçük düşürülmemesi adına, ''Bu kadarı yeterli Araf,'' diye aralarına girdim. Sonuçta Yazgın benim için orada bulunuyordu ve benim yüzümden daha fazla zorbalığa uğramasına izin veremezdim. Kimsenin kimseyle böyle dalga geçmeye, zorbalamaya hakkı yoktu. Biraz tartışmalı bir karaktere sahipti ama günün sonunda Yazgın da bir insandı, üstüne böyle gidilmemeliydi. Her şeyin daha fazla uzamasını istemeden Yazgın'ın koluna girerek ona destek çıktım.

Araf'a dönerek, ''Biz sizi aşağıda bekliyoruz o hâlde,'' dedim. ''Siz arabanızla önden gidersiniz, biz de bizim arabayla sizi takip ederiz. Aylin'in mezarına geldiğimizde ise bize haber verirsiniz. Olur mu?''

Araf başını sallamakla yetindi. Sanırım hâlâ böyle bir şeyi kabul ettiğime inanamıyordu. Benim tam tersini yapacağımı, kaçacağımı ve reddedeceğimi zannetmişti ama fazlasıyla yanılıyordu. Ben de zaten uzunca bir süredir bunu yapmayı planlıyordum.

Yazgın'ı da aldığım gibi dışarı çıktık. Daha dışarıya adımımı atmamızla beraber ise, ''Senin yüzünden nelere katlandığıma bir bak,'' dedi Yazgın. Bunun geleceğini öngörmeliydim. ''Beni muhatap ettiğin insanlara bir bak Eylül. Kendince bir de bana saçma sapan laf sokuyor it herif. Sırf sen arada kalma diye susuyorum.''

Çok fazla üstüne gitmek istemediğimden dolayı, ''Haklısın Yazgın,'' dedim. Çünkü bu sefer, bu isyanında hakikaten de haklılık payları bulunuyordu. Benim yüzümden Araf ve ailesiyle bir araya gelmek durumunda kalmıştı ve Araf sürekli Yazgın'ın üzerine yükleniyordu. Onu en başından itibaren bu olayların içine sürüklememeliydim.

''Fakat çok az kaldı,'' diye ekledim. ''Bana inan ki sırf onlar dedi diye mezarlığa gitmiyorum. Benim de uzun süredir içimde ukde kalan bir şeydi. Artık cidden bunu yapmayı istiyorum. Lütfen, sana rica ediyorum biraz daha dayan Yazgın''

Ses etmedi, yani kısacası yanımda duracağının garantisini veriyordu. Yazgın'ın da bir yerde hakkının yenilmemesi lazımdı.

Yavaş yavaş yürüyerek merdiven basamaklarını gerimizde bırakmaya koyulduk. Ancak şiddetli bir sarsıntının ayaklarımızın altından geçip gittiğini sezdiğimizde ise durduk.

Derken yangın alarmının çalmaya başlamasıyla bir an sağır olacağımdan endişelendim. Alarm öylesine şiddetli bir şekilde çalıyordu ki neredeyse kulaklarım patlayacaktı. Kafamın içindeki çınlamalardan bir an görüş açım kararmıştı.

Neler oluyordu?

''Sanırım bir yerde yangın falan çıktı,'' diye dehşete düşmüş simasıyla nefes nefese kaldı Yazgın.

''Sakinleş,'' dedim. ''Yalnızca adımlarımızı hızlandırmamız gerekiyor.''

Tam o sırada Araf'lar da bize yetişti. Almila sesten dolayı korkmuş halde hüngür hüngür ağlıyordu. Alara ve Arzu teyze ise onu kendine getirmeye uğraşıyordu. ''Ne yapacağız,'' diye sordu Taner. ''Hızlı bir şekilde siz önden gidin. Biz de arkanızdan geliyoruz,'' dedi Araf.

''Asansörü neden kullanmıyoruz?''

''Böyle durumlarda asansör mü kullanılır anne?'' diye Arzu Teyze'ye o anın gerginliğiyle birden patladı Taner. ''Sen böyle cümleler kuramayacak kadar zeki bir kadınsın.''

Hızlıca, seri hareketlerle merdivenleri inmeye koyulduk. Hatta neredeyse koşuyorduk. Öyle ki topuklu ayakkabılarım yüzümden bacaklarım birbirine dolanmasın diye ayrı bir çaba sarf ediyordum. Yerler fazlasıyla kaygandı.

Ortalık anında mahşer alanına dönmüştü. İnsanlar birbirlerini iteleyerek boşlukları dolduruyor, hepsi en önden gitmek için adeta yarışıyordu. Herkes kendi canının derdindeydi tabi. Asıl aksini ümit etmek yanlış kaçardı.

Tüm bunlar yetmiyormuşçasına şimdi de tavanlardaki yangın söndürücüler de devreye girmişti. Tavanlardaki yangın söndürme cihazları teker teker aktif hâle geliyor, içlerindeki sular adeta şiddetli bir yağmurdan farksız üzerimize yağıyordu. Yerler yeterince kaygan değilmiş gibi başımızdan aşağıya yağan su damlaları yüzünden iyice kayganlaşıyordu.

Herkes kontrolünü tamamıyla yitirmekteydi. Hareket etmeyip dursak, kalabalık şiddetli bir akıntı gibi rahatlıkla bizi yönlendirebilirdi. Ortamda öylesine bir kaos hakimdi.

En sonunda korktuğum başıma gelerek düşüp zemine yapıştım. Fakat bunun sebebi ben değildim. Yani dengemi kaybetmemiştim, ayaklarım birbirlerine dolanmamıştı ya da kayarak yere düşmemiştim. Birileri arkamdan saçımı çekerek arkaya doğru düşmeme sebep olmuştu.

Yerde duran hâlimle bunu kimin yaptığını bulmak adına etrafıma göz gezdiriyordum ama öyle bir izdihamın içerisinde bunu keşfetmem mümkün değildi. Çevremdekiler benim düştüğümün bile farkına varamıyordu. Resmen kendilerini oraya oraya atmaya devam ediyor, koşmalarını sürdürüyorlardı.

Birkaç kişinin üstümden geçmesiyle sırtımın acıdığını fark ettim. Derken başka bir kadın benimkileri andıracak kadar sivri ve sert topuklu ayakkabılarıyla koluma bastı. Kendimi tutmayarak şiddetli bir çığlık attım. Kolumda resmen kadının topuğunun izi kalmıştı.

Saçlarım eziliyor, üzerime basılmaya devam ediliyor ve birkaç kişi de yanlışlıkla koşarken beni tekmeliyordu. Ben ise acılar içerisinde kıvranırken Yazgın'ın nereye gittiğini sorguluyordum. Çünkü artık beni yavaştan ciddi ciddi ölüm korkusu sarıyordu. Biraz daha orada öyle kalırsam, haşatım çıkmış halde ezilerek... Ölecektim.

Derken tam zamanında yetişerek, ''Eylül, iyi misin?'' diye uzaktan seslendi Yazgın. Araf'ın ise, ''Eylül'ü kucağına al Yazgın, ilerlemeye devam etmemiz gerekiyor,'' diye bağırdığını duyuyordum. Yazgın ise tekliyordu, açık açık tereddüt ediyordu. Araf daha fazla dayanamayarak, ''Hay ben senin yapacağın işe...'' deyip yanıma geldi. Yazgın'ın yerine beni o kucağına aldı. Şimdi Araf'ın kucağında kalabalığı yararak ilerliyordum.

Kucağındayken kulağıma fısıldarcasına, ''Merak etme. Seni buradan çıkaracağız,'' dedi Araf. Bense hafiften bilincimi kaybetmek üzereydim. Islaklıktan yüzüme yapışan saçlarımı usulca bir kenara çekerek kendini tekrarladı. ''Benimle kal Eylül, sana söylüyorum. Beni duyuyor musun?'' diyordu. ''Benimle kal, gözlerini kapatma!''

Araf ölmemden korkuyordu. Demek ki söz konusu ben bile olsam olumsuz duygularını bir kenara bırakabiliyor, ellerinde birinin ölmesini istemiyordu...

***

Hastanenin kapısını sertçe tekmeleyerek açıp kucağındaki benimle beraber hızlı adımlarla önümüzdeki yokuşu indi Araf. Arabalarımızın durduğu yere varmamızla ise beni kaputun üzerine yerleştirdi. Tam yine bana doğru ellerini uzatıyordu ki Yazgın bir anda arkadan gelip Araf'ı bir kenara itti.

''Eylül, Eylül beni görebiliyor musun?'' diyerek dizilerdeki saçma ilk yardım tekniklerini uygulamayı deniyordu Yazgın. Ellerini gözlerimin önüne getirip, ''Şu anda kaç tane parmağımla işaret yapıyorum,'' diye tuhaf sorular soruyordu.

Ağır hareketlerle doğrularak kendime gelmeye çabaladım. Saçlarımı tamamıyla yüzümden çekip üstümdeki ceketimi çıkardım. Ceketime, üzerimdeki kıyafetlerde aşırı derecede ıslanan yerlerdeki fazla suları emdirmeyi deniyordum. Fakat çok kalın olduğundan dolayı bir işe yaramıyordu.

Yalnızca ben değil, hepimiz sırılsıklamdık ve herkes nefes nefese kalmıştı Ben ise hâlâ ölümden kıl payı kurtulduğuma şükretmekle meşguldüm. Araf'ın hayatımı kurtardığını söylesem, sanıyorum ki abartılı kaçmazdı.

Bunun için Araf'a, ''Teşekkür ederim,'' dedim. Son derece de ciddiydim.

''Sağ ol.''

''Rica ederim,'' diye usulca yanıtladı Araf.

Ben de sonrasında tekrardan yerime geçerek kendimi ısıtmak adına kollarımı birbirlerine kenetledim. Islaklıktan dolayı dışarının soğuğu derime daha da bir keskin geliyordu.

Bir yandan da hâlâ canla başla hastaneden çıkanları izliyorduk. Tüm düzen, her şey bir anda alt üst olmuştu. Tüm hastane dışarı dökülüyordu ve içeride muhtemelen bir tane bile insan kalmıyordu.

Poyraz da hemen beni kontrole etmek adıma yanıma koştu. ''İyi misin?'' dediğinde, ''Merak etme. İyiyim,'' diye karşılık vererek içinin rahatlamasını sağladım.

''Sen kimsin?'' diye atıldı oradan Araf.

Buna karşın, ''Sizlere de sormam gerekiyordu. Kusura bakmayın,'' diye hemen onların durduğu tarafa yöneldi Poyraz. ''Ben Poyraz, Poyraz Altan. Baş doktorlardan biriyim. Sizler de iyi misiniz?''

Tüm Arsoy ailesi hep bir ağızdan cevap vererek endişelenilmesi gereken bir şey olmadığını bildirdiler. ''Çok şükür,'' diye iç çekti Poyraz.

''Herhangi biriniz kafasını falan bir yere çarpmadı değil mi? Herhangi bir yaralanma falan yaşanmadı?''

''Eylül yere düştü,'' dedi Araf.

''Evet ama kafamı vurmadım,'' dedim. ''Benlik bir sıkıntı yok.''

Poyraz yine de tekrardan yanıma gelip, dibime kadar girdiğinde göz bebeklerimi kontrol etmeye başladı. Koluma dikkatini yoğunlaştırarak, ''Yaralanmışsın,'' diye endişeli bir ses tonuyla yineledi.

''Biraz acıyor ama ciddi bir şey değil.''

''Hastalanmadan seni eve götürüp kurulasak iyi ederiz,'' diye en sonunda sesini çıkarabilen Yazgın, anaç bir edayla bana sarıldı. Bir yandan da elleriyle kolumu sıvazlayarak beni ısıtma denemelerinde bulunuyordu.

Kendimden emin bir ses tonuyla, ''Hayır,'' dedim. ''Daha mezarlığa gideceğiz.''

Yazgın başından aşağıya kaynar sular dökülmüşçesine bir tepki vererek, ''Ne?'' diye çıkıştı. ''Bunca şeyden sonra hâlâ oraya gitmeye kalkmayacaksın herhalde Eylül?''

Poyraz da Yazgın'ın dediğinin üstüne lafa girerek, ''Evet, bunu ben de önermem,'' dedi. ''Bir an önce hepinizin evine gidip sıcak bir duş alması lazım.''

Yazgın, küçük bir köpek yavrusundan farksız bana odaklanıyor, onun o duruşunun beni ikna etmesini ümit ediyordu. Onun daha fazla bunlarla uğraşmak istemediği aşikardı. Fakat ben yine de kararlıydım. Yeniden, ''Hayır,'' diyerek kendimi tekrarladım.

Bu sefer Araf öne atıldı. ''Eylül inat etmeyi bırak. Durumun şu an gerçekten iyi değil,'' dedi. ''Gelmek zorunda değilsin. Bize kendini, böyle bir hâldeyken bile mezarlığa geldin diye kanıtlamış olmayacaksın. Eğer derdin buysa diye söylüyorum.''

Sonunda iğne batıran Araf Bey tekrardan aramıza dönebilmişti. Sırf o böyle fesatça bir şeyi aklına getirebiliyor, sırf bu sebepten dolayı böyle bir şeyi yapmaya kalkışabileceğimi sanıyor diye bile inadımı sürdürebilirdim.

Fakat hayır. Ben ondan dolayı değil, gerçekten de mezarlığa gitmeyi istediğimden dolayı ısrarcıydım. Dolayısıyla dudaklarımdan yine aynı kelimeler döküldü:

''Hayır,'' diye net bir şekilde konuştum.

Arabanın kapısını açtım ve anahtarları sokarak çalıştırdım.

''Mezarlığa gidiyoruz.''

***

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum