-Bölüm Yedi: Sır Perdesinin Ardında-
"Neden peki, ne tür bir rahatsızlığı var?"
"Şimdi bunları sana ayak üstü açıklayamam," dedi Poyraz ki haklıydı da. Zaten insan içinde, koridorun bir kenarında pısmış hâlde tüm bunları bana anlatırken bile kendini fazlasıyla riske atıyordu. Sonuçta bir doktorun birilerini kuytu köşeye çekerek kulaktan kulağa fısıldaması yeterince dikkat çeken bir durumdu.
''O zaman en müsait günün hangisi?'' dedim. ''Çıkışta bir yerlerde oturup bu konu hakkında konuşabiliriz.''
Şaşıran bir ifadeyle kafasını eğerek gözlerini kıstı. ''Şu anda sana anlam veremiyorum Eylül,'' diyordu ama bunu dile getirmesine gerek bile yoktu. Çünkü o saniyelerde suratının aldığı ifade yeterince belli ediyordu. ''Bu adamı niye bu kadar merak ediyorsun? Seni niye bu derece ilgilendiriyor?''
''Herhangi bir sebebi yok,'' diye yanıtladım. ''Yalnızca merak ediyorum işte.''
Poyraz'ın aklından geçenleri tahmin edebiliyordum. Herhangi bir kadın, herhangi bir erkek hakkında bilgi edinmek istediğinde kafasında ilk beliren sebepten dolayı bu soruları sorduğumu sanıyordu ama yanılıyordu. Bu çok basit ve dar bir bakış açısıydı.
''Araf sadece yakın bir arkadaşım.''
''Yakın bir arkadaşın mı? Bırak Allah aşkına, sen kimi kandırdığını sanıyorsun Eylül?
Tuhaf tuhaf gülüyor, bana zerre inanmadığını iliklerime dek hissettiriyordu.
''Unuttun galiba, ben onun doktoruyum,'' dedi. ''Yani Araf'ın kimin kardeşi olduğunun da farkındayım.
Kötü haber sahiden de tez yayılıyordu. Belli ki Arsoy ailesiyle aramdakileri bilmeyen kimse kalmamıştı.
''Kısacası bu nedenden dolayı senin Araf'la arkadaş olmanın pek mümkün olmadığının da bilincindeyim. Hele hele öyle yansıtmaya uğraştığın şekilde iki 'yakın' arkadaş hâline gelmeniz, daha da imkansız.''
Artık değindiği hiçbir konuya cevap veremediğim bir noktadaydım. Çünkü her şeyin gerçekten de pek tabi farkındaydı. Duyması gerekenden çok daha fazlasını hâli hazırda gerekli kaynaklardan duymuştu.
''Hadi dürüstçe itiraf et Eylül, ona karşı öğrenebileceğin bir şeyler arıyordun değil mi?''
Biraz daha devam ederse zihnimi okuyabildiğinden falan şüphelenecektim. Nasıl bu derece doğru çıkarımlarda bulunabiliyordu? Bu kadarı da biraz abartıydı. Poyraz böylesine bir zekaya sahipti de bunca vakittir benim mi gözüme çarpmamıştı?
''Evet,'' diye dürüstçe cevapladım. ''İlk başta öyleydi. Fakat Araf'ın nelerle baş etmek zorunda kaldığını keşfetmek beni sorgulattı. Çünkü anlattıklarından sonra ona üzülmeden edemedim.''
Buna karşılık, ''Dikkat et,'' dedi Poyraz.
''Nefretle sevgi arasında çok ince bir çizgi vardır Eylül. Ve sen böyle hemen acıyarak yufka yürekli davranırsan, o ince çizgi gayet rahat bir şekilde ve inanmayacağın kadar da kısa bir sürede kaybolabilir.''
***
Araf'ın konuştuklarımızı duyup duymadığından tam anlamıyla emin değildim. Bu nedenle kapıyı açarken aralıktan onu kontrol edip, yüz ifadesinden duygularını anlamaya çalışarak temkinli bir şekilde onun odasına giriş yapıyordum.
Beni fark etmesiyle beraber kafasını diğer yöne çevirdi. Polisler odadan çıkmıştı. Arzu Teyze çocukları uğurlayabilmek adına aşağıya inmiş ve Yazgın da hastanenin önündeki kalabalıkla baş edebilmek adına onların peşinden gitmişti.
Geriye yalnızca Araf'la ben kalmıştık ve şimdi onunla beraber yapayalnızdık.
Yerinde rahat yatamadığını fark etmemle beraber Araf'ın yatağının yanında duran o küçük, tekli koltuğun üzerindeki yastığı aldım. Ardından da itinayla ona uzattım. Dürüst olmam gerekirse az önce kulağıma fısıldanan yeni bilgiler ışığında kendimi biraz suçlu hissediyordum. Tabi bunca zamandır Araf'a karşı negatif bir önyargıyla yaklaşan kişi ben değildim. Sonuçta onun bana yaptıkları Araf'a karşı olan o olumsuz tutumuma sebep olmuştu.
Ancak yine de bir kişinin ölümcül bir hastalığa sahip olduğunu öğrenmek, ister istemez insanı yumuşatıyordu. Negatif tavırları bir kenara bırakmadan duramıyordum. Vicdanı olan her insan da aynısını yapardı. Aksi bir tutumda inat etmek çok zalimce ve bencilce kaçardı.
Yastığı uzatıyordum ki eliyle iterek geri çevirdi. ''İyi değilsin Araf,'' dedim. ''Yalnızca yardım etmeye çalışıyorum.''
''Az önce konumunu ifşa ettim diye bana çok kızgındın Eylül,'' dedi. ''İki saniyede ne oldu da duygu durumun değişti?''
Düşüncelerimin üzerinde hakimiyet kurmaya ve sakin kalmaya çabalıyordum ama bunu, ters tavırlarıyla bir tık zorlaştırıyordu. ''Yaptığının doğru olmadığının sen de farkındaydın Araf,'' dedim. ''Kızmakta haklıydım ki bunu sen de biliyorsun. Çok çocukça ve bel altı bir hamleydi.''
''Öyleyse hareketlerinin arkasında dur,'' diye aynı şekilde sakince tekrarladı Araf. ''Madem yanlış bir şey yaptığıma inanıyorsun, az önceden bu yana bir şey değişmedi. Hâlâ o çocuksu hareketi sergileyen kişiyim. Yani bana kızgın kalmaya devam et Eylül, yeni duyduğun bir şeylerden dolayı geri vites yapma.''
Bu cümlesiyle neyi kast ettiği gayet açık ve netti. Doğal olarak, ''Poyraz'la konuştuklarımızı mı duydun?'' diye sormadan edemedim.
''Duymadım,'' diye usulca yanıtladı. Kendinden fazlasıyla emin bir edası bulunmaktaydı. ''Sana daha yeni tepenin tasını attıracak bir şey yapıyorum. Tam beklediğim gibi sinirleniyorsun. Fakat iki saniye sonra doktorumla konuşup geldikten sonra ne hikmetse bana yardım etmeye mi çalışıyorsun? Bir de üstüne üstlük tüm o öfkenden arınmış bir biçimde yastık mı uzatıyorsun? Aptal değilim Eylül, bazı şeylerin farkına varabiliyorum.''
Bu sefer kafasını çevirerek pencereden dışarıya odaklanan bendim. Daha öncesinde hiç böyle bir konumda bulunmamıştım. Tabii ki ben de tüm insanlardan farksız hayatımda en az bir kere, bir gün bir yakınım kanser çıksa ne yapardım, diye içimden muhakkak geçirmiştim. Fakat böylesine gerçek bir senaryonun içerisinde bulunmak bambaşkaydı.
''Bana yansıttığın yaklaşımındaki bu ani değişime ancak tek bir şey neden olabilirdi,'' diye devam etti Araf. ''Rahatsızlığımı öğrenmen...''
Cevap veremedim. Sessizliğimi koruyarak durmakla yetindim ki o da aynısını uyguluyordu. O da susuyor ve mağlup bakışlarını bozmuyordu.
Tek dediği, ''Fakat senin acımana ihtiyacım yok Eylül,'' oldu. ''Kimsenin acımasına ihtiyacım yok.''
Yine bir şey demedim. Çünkü neden bu konuda bu kadar keskin bir tutum sergilediğini anlıyordum.
Kendi kontrolünde olmayan ve yenmek için elinden bir şey gelmeyen bir rahatsızlığa sahipti. Bu yüzden de insanlar ona üzülünce veya acıyınca ister istemez kendini kötü hissediyordu. Onu tanımıyordum, belki de dünyadaki en güçlü insanlardan biriydi. Ancak ölümcül bir hastalığa sahip olduğu öğrenilince, hemen önyargılı yaklaşılıp kendisine yardıma muhtaç biriymiş gibi davranılmasından sanırım bıkmıştı. Bunu, o anlarda güçlü görünmeye çalışırken gözlerine dolan yaşlardan bile rahatlıkla anlayabiliyordum.
Yatağın yanındaki tekli koltuğu çekip onun durduğu noktanın tam karşısına yerleştirdim. Yavaşça oturduktan sonra kapıyı uzaktan kolaçan ederek Yazgın'ın ya da Arzu teyzenin dönüp dönmediğini keşfedebilmek adına koridoru kontrol ettim. Bir yandan da Araf' a bakıyordum.
Ki en sonunda beklediğim tepkiyi vererek, ''Ne oldu?'' dedi.
''Hiç, yok bir şey.''
''Tam olarak bundan bahsediyorum işte,'' diye ekledi. Bir hışım üzerindeki yorganı bir kenara fırlatarak üstündeki yeleği çıkardı. Ayağa kalkıp pencere kenarına ilişti. Bu hâliyle bana tişört denen icattan haberi yokmuşçasına davranan, etrafta sürekli üstsüz gezen Yazgın'ı anımsatıyordu.
Araf'a iltifat etmek belki de o an aklıma gelecek en son şeylerden biriydi. Fakat Araf'ın güzel görünen bir erkek olduğu gerçeğini inkar edemiyordum. Bedeninin her köşesinden hatırı sayılır bir vaktini vücut geliştirmeye harcadığı yeterince belliydi. Kolları, omuzları, beli... Hepsi gereğinden fazla genişti ve özellikle de kol kasları bir hayli büyüktü. O anlarda vücudunun üst kısmından göze çarpan, insanların ''baklava'' dediği şeylerle de daha da bir estetik duruyordu.
Fakat fiziğini bir kenara bırakıp duygulara değinirsek Araf'ın, tıpkı kurşun bacağını sıyırdığını acımıyormuş taklidi yaptığındaki gibi manevi olarak da güçlü durmaya çalışan bir adam olduğunu görüyordum. Yani aslında ona acımıyor veya onu zayıf bulmuyordum. Yalnızca bana ne derse desin, o dakikalarda onu bırakıp gitmeye gönlüm el vermiyordu. Çünkü karşımdakini ''Araf'' olarak ele almıyordum. Karşımda, her şey yolunda gitmezse belki de iyileşemeyecek biri duruyordu. İşte böyle değerlendirdiğimde ise o kişiyi orada tek başına terk etmek istemiyordum.
Bunu kanıtlamak istercesine, ''Sana bir şey sorabilir miyim?'' dedim. Merak ettiğinden dolayı geri çeviremeyerek onayladı. ''Okumaktan en çok hoşlandığı kitap türü ne?''
O an orada durmamın acımayla alakasının olmadığını hissettirmeye çalışıyordum. Bu öne sürdüğüm, konudan bağımsız ve alakasız soru da o yüzdendi.
Fakat Araf cevap vermedi. Tekrardan yatağına uzanarak yorganını başına çekti.
Demek ki konunun özünden kaçarak bir yere varmayacaktık. Bu sebeple yeniden koltuğu biraz daha kayırarak yana koydum. Tekrardan onun tam karşısında durabilmeyi planlıyordum.
Bu gereksiz inkarımı daha fazla sürdürmeden, ''Tamam, kabul ediyorum. Sana karşı yaklaşımım biraz değişti Araf. Fakat benim yerimde kim bulunursa bulunsun şu an benim verdiğim tepkiyi verirdi. Allah aşkına sen olsan sen nasıl davranırdın ki?'' dedim.
''Yani iyi geçinemediğin biri bile olsa bir kişinin uzun bir süredir ölümcül bir hastalıkla savaştığını öğrensen? Tabii ki aramızdaki gerginliğe biraz sınır koyarak sana daha ılımlı yaklaşacaktım Araf. Ne yapmalıydım yani? Sen böylesine ciddi bir durumun içerisindeyken bile hâlâ o çocuksu kavgamızı devam mı ettirmeliydim? Gerçekten benim öyle bir şeyi yapacak derecede bencil bir insan olduğuma mı inanıyorsun?''
Gayet basitçe cevaplayarak, ''Evet,'' dedi.
Gereğinden fazla netti.
''Evet.''
''Neden?'' dedim ben de. ''Neden? Bilerek ya da istemeyerek yaptığım ve dolaylı yoldan sebep olduğum bir olaydan dolayı mı beni öyle görüyorsun? O yüzden mi benim o kadar bencil bir insan olduğuma inanıyorsun?''
''Senin bir türlü farkına varamadığın bir şey var. O da şu ki o olay, hiç de böyle yansıttığın kadar basit değil Eylül,'' dedi Araf.
''Sırf sana birisi su şişesiyle saldırdı diye içeriye herhangi bir içecekle gelinmesini yasaklıyorsun. Senin için belki de saatlerce veya başka şehirlerden gelerek günlerce yol çeken insanların, sırf sen korkuyorsun diye imzalarında saatlerce susuz kalmalarına göz yumuyorsun. Bir de üstüne her şey bu kuralından dolayı birisinin hayatını kaybedeceği kadar ciddiye bindiğinde, bununla suçlandığın için bazı şeyleri sorguluyorsun. Sence de tüm bunlar kulağa bencilce gelmiyor mu?''
''Benim bundan dolayı memnun olduğumu mu zannediyorsun?'' dedim. ''Benim hiçbir şey yaşanmamış gibi günümü gün ettiğimi, vicdan azabı çekmediğimi ya da umursamadığımı mı sanıyorsun?''
Daha öncesinde bir kere daha aynı şeyleri tartışmıştık ama anlaşılan oydu ki ona ulaşamıyordum. O yüzden belli ki kendimi tekrar etmem gerekiyordu:
''Ben de bu durumdan dolayı pişmanlık çekiyorum Araf. Fakat kimse bana inanmıyor. Sence bu nasıl bir duygu?''
Gözlerim dolmuştu ve dudaklarım titriyordu. Fakat yine de çenemi dik tutup sakin bir şekilde kendimi anlattım ve ona içimi döktüm.
''Bak, ben seninle empati kurmak adına çaba sarf ediyorum. Seni anlamaya uğraşıyorum ama rica ediyorum biraz da sen kendini benim yerime koy Araf. Ruhum sancıyor. Lütfen bunu ve biraz da sen beni anla.''
Cümlelerimi noktaladığımda bedenimi koltuğun üstüne bıraktım. Duygu birikiminden dolayı yanaklarım kızarmıştı. Ara vermeye çalıştım.
Araf ise, ''Fantastik,'' dedi.
Bir an anlam veremeyerek boş boş baktım. Bu da ne demekti şimdi? Dalga mı geçiyordu?
''En sevdiğim kitap türü, fantastik. En çok o kitapları okumaktan hoşlanırım.''
Belli ki bu sefer empati gösterme sırası ondaydı. Çünkü bu defa ben ona değil, o bana bir adım atıyordu. Bu sebeple de ortamın havasının düzelmesi adına konuyu değiştiriyor ve gerginliği azaltma denememi karşılıksız bırakmayarak az önceki sorduğum soruya cevap veriyordu.
Demek ki en sonunda birazcık da olsa önyargılarını bir kenara bırakarak beni gerçekten dinleyebilmişti. Sahiden de Araf'a karşılaştığımız andan beri ilk defa ulaşabiliyordum. Kafasında yarattığı Eylül dışında ilk defa gerçek beni görüyordu.
''Peki senin en sevdiğin tür ne?''
O bu soruyu sorduğunda ufak ama yine de sahici bir tebessüm belirdi yüzümde.
Yalnızca gülümsedim.
***
O sırada aniden Yazgın aradığında, bir an boşluğuma gelerek çekinmeden edemedim. Hemen telefonuma uzanarak çağrısını yanıtladım. ''Aşağıda durumlar nasıl?'' diyerek karşıladım.
''Berbat,'' dedi. ''Sanırım burayı kolay kolay kontrol altına alamayacağım Eylül. Evet, biliyorum biraz zor olacak ama kalabildiğin kadar uzun bir süre orada kal. Canına susamadıysan asla aşağıya inme.''
''Peki.''
''Ben eve gidip ikimizin de giyebileceği rahat bir şeyler getireceğim. Geceyi misafir odalarından birinde geçirir, kalabalığın sakinleşmesini bekledikten sonra sabah oradan çıkarız. Üzgünüm ama ben gelene dek Araf'a biraz daha katlanmak zorunda kalacaksın.''
Telefonun sesini kıssam da aynı odada bulunduğumuzdan dolayı Yazgın'ın dediklerini Araf'ın duymasını engelleyemiyordum. ''Tamamdır. Görüşürüz,'' diyerek Araf'a tekrardan laf atmaması adına hızlıca kapattım.
''Ee ne yapmayı planlıyorsun peki?'' diye sorduğunda Araf, ''Bilmiyorum,'' diye cevapladım.
''Yapacak bir şey yok. El mahkum, belirli bir süre daha burada kalmak zorundayım galiba.''
Etrafı kolaçan ederek seçeneklerimi değerlendirdim.
''Sanırım Yazgın gelene dek şurada biraz uzanabilirim. Bugün yaşananlar beni sahiden de çok yordu, ayakta bile zar zor duracak hâldeyim. Biraz dinlenmek bana iyi gelecek.''
Aşağıdakilerin oradan benim fotoğrafımı çekmesi imkansızdı. Fakat yine de önlem almak adına perdeleri sıkıca kapattım. Ardından da tekrardan koltuğa yerleştim. Gören de o koltuğu iyice sahiplendiğimi falan zannedecekti. Dönüp dolaşıp oraya oturuyordum.
Ki ''O küçücük koltukta rahat edemezsen falan, gelip yanıma uzanabilirsin Eylül. Benimkisi büyük bir yatak sonuçta,'' dediğinde Araf, şaşıp kalıyordum.
''Ve buradaki tek yatak.''
Az önce ne demişti?
''Pardon?'' dedim.
''Yanlış anlama, o koltuk çok küçük diye söylüyorum Eylül. Orada rahat edemezsin. Tekrar ediyorum ki bu yatak, daha büyük.''
Beni düşünüyormuş gibi davranıyordu ama gerçek değildi. Onu birazcık tanıdıysam, bu hamlesiyle Yazgın'ı hedeflediğini öne sürebilirdim.
Araf az önce Yazgın'ın kendisine hakaret ettiğini duyunca muhtemelen sinirlenmişti. Ayrıca Yazgın'ın geceyi hastanede geçirebilmek için bize giyebilmemiz adına daha rahat bir şeyler getirmeye gittiğini, birkaç saat içerisinde geri döneceğini de duymuştu. Ben bu teklifini kabul edeyim, onunla o yatağa uzanayım istiyordu. Ki Yazgın geri geldiğinde bizi o hâlde bulabilsin ve Araf da böylece onu sinir ederek öcünü alabilsin...
''Kalsın,'' dedim.
''Keyfin bilir,'' dedi. ''Sonuçta şu anda burada bulunan tek yatak, benim yatağım. Reddedeceksen de sen bilirsin.''
''Derdin ne?'' diye çıkıştım.
''Herhangi bir derdim yok Eylül. Sana rahatça kestirebileceğin bir olanak tanıyorum, güzel bir teklifte bulunuyorum ama sen tepki gösteriyorsun. Sonuçta bir şey de yapacak değilim. Arkamı dönerek sadece yatıp uyuyacağım. Senin o gül cemaline bakarak uykuya dalmak için ben de can atmıyorum ya.''
Ona yardım etmeyi deneyerek uzattığımda geri çevirdiği yastığı hafifçe fırlattım.
''Gerek yok,'' dedim. ''Ben kendi başımın çaresine bakabilirim.''
Gülümsedi. Beni tepeden tırnağa süzüp de ayağımdaki sivri topuklu ayakkabılara odaklandığında Araf'ın dudaklarının ucu kıvrılıyordu.
''Lütfen kendimi tekrar etmeme izin ver Eylül,'' dedi. ''Keyfin bilir.''
Benimle oyun oynuyordu. Yoksa yine gayet kendimden emin bir şekilde öne sürebiliyordum ki beni düşündüğünden değildi. Sırf Yazgın'ı çıldırtabilmenin derdindeydi. Çünkü aksi taktirde teklifi yeterince cazipti. Sonuçta tüm günün yorgunluğu ve bitkinliğinin ardından ben de küçücük bir yere, bir kenara köşeye sıkışıp kalmadan kestirebilmeyi dilerdim.
Aslında böyle düşününce de neden ona istediğini vermiyorum ki diye içimden geçiriyordum. Evet, Yazgın bizi öyle bulsun da sinirlensin diye çabalıyordu Araf. Ama ben de bunu kendi sebeplerime göre kabul edebilirdim. Sonuçta bizi öyle bulduğunda çıldıracak tek kişi Yazgın değildi. Sabah gelip de öyle bir manzarayla karşılaştıklarında Arzu Teyze ve Taner de şaşırırdı. Ben de böylece Taner'in bana günlerdir uyguladığı acımasız tavırlarının ve Arzu Teyze'nin bugünkü tehdidinin karşısında durabilirdim. Üstüne üstlük rahat bir uyku da çekerdim. Bir taşla iki kuştu ve benim tarafımdan bakılınca sahiden daha da reddedilemez bir teklifti.
O yüzden, ''Peki madem,'' dedim. ''Yana kay.''
Hayretler içerisinde dut yemiş bülbül gibi kalakaldı. Şaşkınlıkla, ''Pardon?'' deme sırası ondaydı.
''Doğru duydun Araf, teklifini kabul ediyorum. Yana kay.''
Tam ona doğru yöneliyordum ki ''Fakat asla bana dönmeyeceksin,'' dedim. ''Tüm geceyi arkan bana dönük bir hâlde geçirerek uyuyacaksın. Anlaştık mı?''
''Anlaştık,'' dedi. ''Daha iyisini bilmesem, benden etkilenmekten korktuğunu falan zannederdim Eylül.''
''Saçmalama!''
Yere düşen yastığı kaldırıp Araf'ın yanına koydum. O arkasını dönene dek bekledikten sonra da ayakkabılarımı en sonunda çıkarabilmenin özgürlüğüne kavuşarak yavaşça uzandım. Ardından da battaniyeyi üzerime doğru çektim. Araf'ın sırtına değmeye çalışarak bana arkasını döndüğünden emin olmaya çabalıyordum.
Bir yandan da aynı yatakta bulunduğumuzdan dolayı Araf'ın o keskin parfümünün kokusu iyice burnuma dolmaya başlıyordu.
...