İçeriğe geç

Nokta Gelmedi

Bölüm 7 · 15 dk okuma

Nokta Gelmedi

Bölüm 7

Bölüm Altı

-Altıncı Bölüm: Sır-

Odadaki boğazımız yırtılırcasına tartışmalarımızdan sonra çevredeki kişilerin şikayetleri dolayısıyla bizi koridora çıkarmışlardı. Koridorun bir ucundaki masada duran Alara'yla Almila yine çizim yaparak renkli kalemlerle bir şeyler karalamaya koyulmuştu. Tülay teyze arada sırada benden bakışlarını kaçırsa da hiç bakmadan da yapamıyordu.

Fakat Taner...

Taner gözlerini benim üzerimden hiç mi hiç ayırmıyordu. Yerde çırpınan aciz bir hayvanın ölmesini bekleyen bir akbabadan farksız, burnundan soluyarak beni gözetliyordu.

''Şunlara bak,'' dedi Yazgın. ''Eşkıya gibi duruyorlar. Böyleleri adamı suya götürüp susuz getirir.''

Yazgın suratına öyle bir ifade yansıtmıştı ki birkaç saniye daha Arsoy ailesini izlemeye devam ederse kusacak gibiydi. Onun bu tavırlarını gördüğüm her saniye ise ben, onu biraz daha sorguluyordum.

Birileri onun gibi pahalı markaların sponsorluklarından giyinemiyor, onun standartlarında hayatlar yaşayamıyor veya belirli bir dış görünüşe sahip olamıyor diye insanlara karşı kendini nasıl bu kadar üstün sayabilirdi? Üstelik Arsoy ailesi, abarttığı kadar kötü bir durumda da değildi. Tamam, onlarla iyi bir başlangıç yapamamıştık ve Alara haricinde diğerlerinin benden çok hoşlandığı da söylenemezdi. Fakat öyle Yazgın'ın öne sürdüğü şekilde eşkıyaları falan da andırmıyorlardı.

Yazgın'ı o an dinlemekten kaçınarak kahve almak adına aşağıya yöneldim. Arkamdan bağırarak, ''Nere gittiğini sanıyorsun?'' diye seslendi.

Ağzımı açmadan yalnızca bir anda dönerek tek kaşımı kaldırıp baktım. Anında geri çekilerek cümlelerinin devamını getirmemeyi seçti ve tekrardan yerine oturdu.

Neler dönüp bittiğinin farkında olduğunu bu hareketiyle belli eden Alara, ben Yazgın'ın yanından kalktıktan sonra hemen koşarak yanıma geldi.

''Neler yaşandı?'' dedi meraklı bir tonlamayla. Ardından da her zamanki şen şakraklığını devreye sokarak, ''Şey... Ben değil, Almila sorduruyor da. Asıl o merak etmiş,'' diyerek henüz doğru düzgün konuşmayı bile beceremeyen kardeşine bakıp kıkırdayarak güldü. Sürekli aynı espriyi yapmasına rağmen ilk defa yapıyormuşçasına kahkaha atıyordu.

''Şu içerisinde bulunduğumuz durumda bile enerjini düşürmemeyi başarıyorsun ya, sana hayranım Alara,'' diye yanıtladım.

''Ne yapalım, bir şekilde çenemizi dik tutmamız gerekiyor Eylül. Sonuçta boşuna dememişler, hayat devam ediyor, diye. Öyle değil mi ama?''

''Öyle.''

Bunu söylerken kendimden asla emin değildim. Çünkü hayat benim için son birkaç aydır hiç de devam etmiyordu. Benimkisi günleri geçirmekten, takvimleri devirmekten başka bir şey değildi. En son hangi vakitlerde kendimi tam anlamıyla mutlu hissettiğimi bile hatırlamıyordum.

Bunları kafamdan geçirirken, iyice yüzümün düştüğünü fark etmesiyle kollarımı sıvazlayarak, ''Sen iyi misin?'' dedi Alara.

''Ne yazık ki hayır,'' diye cevapladım.

''Ne diyebilirim ki... Araf abimin bu derece ileri gitmesini beklemiyordum. Daha doğrusu hiç birimiz beklemiyorduk. Annem bile nasıl davranacağını şaşırdı.''

''Öyle bir şeyi yapamayacağı odama daldığı ilk saniyeden bile belliydi Alara,'' dedim. ''Araf'ın dizleri titriyordu, ayakta dahi zor duruyordu. Belli ki bir anlık öfkeyle saçma sapan bazı kararlar almış ama devamını getiremeyeceğini hesaba katmamış.''

''Olsun,'' dedi Alara. ''Bir insanın kaldığı yere silahla gitmenin hiçbir bahanesi veya sebebi olamaz.''

Bu kızın bu tarafsızlığı hoşuma gidiyordu. Kimi haklı buluyorsa onun tarafında yer alıyor, kendi yargılarına kendisi karar veriyordu. Ne sırf abisi diye tamamıyla Araf'ı savunuyordu ne de tam anlamıyla beni.

Fazla söze gerek kalmayarak yalnızca hafif bir gülümsemeyle teşekkür ettim.

''Dürüstçe ifade etmem gerekirse son birkaç haftadır Araf abimin tavırlarının iyice dengesizleştiğini ben de kabul edebilirim Eylül. Fakat ona tam anlamıyla kızamıyorum. Bu son yaptığı harekete bir bahane bulunamaz, dedim ama onun yerinde olsam herhâlde benim de dengem hafiften şaşardı.''

Sessizliğimi sürdürerek bu cümlesiyle ne demeye çalıştığını açıklamasına izin verdim.

''Yaşadıkları kolay değil. İlk önce babamızı, ardından kız arkadaşını, sonrasında ise Aylin'i kaybetti. Bir kişinin bu gencecik yaşında arka arkaya üç ölüme şahitlik etmesi... Sen de tahmin edersin ki insanı biraz bozuyor. Hatta Araf abim bu nedenlerden dolayı son zamanlarda kendini iyice oyunlara verdi. Şu an bile yine oyun oynayarak kafasını birazcık dağıtsın diye telefonumu ona bıraktım.''

Bu haberleri, ''Böylesine bir geçmişi beklemiyordum,'' diye karşıladım. ''Araf kız arkadaşını mı kaybetti?''

''Evet,'' dedi Alara. ''Geçen yıl... Ne yazık ki kız arkadaşı bir araba kazasına kurban gitti. Bir yılı aşkın süredir sevgiliydiler. Yıl dönümlerini kutladıkları akşam kız evine dönerken, serserinin biri gelip arabasıyla çarparak kaçmış. Çok büyük ihtimalle içkili biriydi.''

''Peki sonrasında?''

''Sonrasında adamı buldular ama zengin biri çıkınca tabi üstünden çok geçmeden saldılar.''

Alara'nın bu özetini geçtiği şeyler beni tahmin edebileceğimden daha çok etkiliyordu. Ben bir kişinin ölümünü bile hâlâ atlamamışken, kim bilir Araf neler yaşamış, neler hissetmişti. Bu tür şeyleri kimse tecrübe etmemeliydi.

''Bunları ise sana anlatıyorum. Çünkü öyle tahmin ediyorum ki birilerinin evine silahla gelmesi büyük bir travma yaratıyordur. İşte Araf abimin o hareketinin arkasındaki tek neden sana karşı içinde barındırdıkları değildi, onu anlatmaya çalışıyorum. Tabi yine tekrar ediyorum, bu onu haklı çıkarmaz ya da yaptığını hafifletmez. Ama yine de bil diye söylüyorum.''

Alara'nın ne için çabaladığı ve neye uğraştığı belliydi. Araf'ın yaptığından utandığı için onun adına bir nevi özür diliyordu. Araf'ın yaşadıklarını bana anlatarak abisinin yaptığı hareketi bende biraz olsun mantığa oturtmaya çalışıyordu. Yoksa durduk yere abisi hakkında bir takım derin bilgileri böyle bana açması tuhaf ve mantıksız olurdu. Bunun başka hiçbir açıklaması bulunamazdı.

Ya da belki de bunları öğrenmemi sağlayarak beni Araf'a karşı bir tık yumuşatmayı da hedefliyor olabilirdi Alara. Baktı işler kızışıyor ve biz Araf'la birbirimize karşı bu düşmanlığı devam ettirirsek birimiz mutlaka zarar göreceğiz... Belki de ikimizden birinin başına bir şey gelmeden aramızdaki bu gerginliği bitirmeye çalışıyordu. Ki eğer amacı oysa bir tık başarıyordu da. Çünkü Araf hakkında duyduğum bu son bilgiler ışığında ona karşı gerçekten de yumuşuyordum.

''Açıkladığın içi teşekkür ederim.''

Ben de aynı şekilde onun kollarını sıvazladım. Tebessümüm ise yüzümden hiç eksilmiyordu.

''Bu arada,'' diye ekledi Alara. ''Şu Yazgın'ı ilk gördüğümde beğenmiştim ama bu adam... Nasıl desem, ağzını açana dek yakışıklı zannedilen ama konuşmaya başladığı anda tüm havası sönen tiplerden sanırım.''

''Herhangi birisi Yazgın'ı daha iyi açıklayamazdı herhalde.''

...

Araf kendine geldiği için bir de onun ifadesinin alınması adına polis memurları tarafından tekrardan odaya çağrıldık. Normalde bu ifadede Araf'ın ailesine yer yoktu, onlar çağrılmazdı. Sonuçta bu yalnızca beni ve Araf'ı ilgilendiren bir durumdu. Fakat onun böyle bir eyleme kalkışmasında akıl sağlığı büyük bir rol oynadığından dolayı, ailesinden Araf'ın son bir yıldaki psikolojik durumu hakkında bilgi edinmeyi amaçlıyorlardı.

Araf, memurların sorduğu bir takım basit soruları cevaplayarak olayı kendi açısından özetlemeye koyuldu:

''Son bir yılda başıma gelen şeyler yüzünden kendimden başka suçlayacak birilerini arıyordum,'' diye başladı sözlerine. Alara'yla anlaşmışlar da kız kardeşine bana az önceki olumsuz anıları üstün körü geçmesini tembihlemiş gibi konuya aynı yerden girmişti. ''Eylül'e karşı tabii ki de doluydum. Fakat böyle bir şeye kalkışmamın nedeni daha da bencilceydi. Sanırım biraz hazıra kondum.''

Ne demeye çalışıyordu? Zerre algılayamıyor, bön bön bakıyordum. Bunu fark etmiş olacaktı ki bir erkeğe göre gereğinden fazla büyük ve dolgun dudaklarını ısırarak gülümsedi. Ardından devamını getirdi:

''Bunu şöyle düşünün. Çok popüler olan ama herkes tarafından nefret edilen bazı kitaplar vardır ya hani, sırf insanların neden o derece nefret ettiğini anlayabilmek adına bile o kitapları okuyasınız gelir... İşte Eylül de benim için o kitaplardan biri gibiydi. Herkes tarafından çoktan dışlanıyordu. Ben de o yüzden sanırım kolay yola saparak hıncımı herkesin çıkardığı yegane kişinden çıkarmak istedim. Yani Eylül'den... Zaten hâli hazırda içimde ona karşı barındırdığım kinim de vardı. O yüzden planımı uygulamaya koymak, benim için pek de zor olmayacaktı. En azından ben öyle sanıyordum.''

En başta kitaplardan, yani benim zayıf noktamdan örnek vererek giriş yaptığından dolayı bir an dikkatimin dağıldığını söylesem yalan olmazdı. Kitap okuyan erkeklerin nadirliği nasılsa, kitaplardan örnek veren erkeklerin nadirliği de aynı derecedeydi. Gerçekten de beni bir an gafil avlamıştı ama konumuz bu değildi.

''Eylül'e zarar vermek istedim, evet. Bu yüzden de ona karşı onun silahını kullanamaya niyetlendim. Sonuçta insanlar onu katil olmakla suçluyordu, öyle değil mi? İşte ben de aynısını denemeyi kafaya koydum ve bir tabanca kiraladım. Fakat içten içe ilk saniyeden itibaren öyle bir eylemin sonunu getiremeyeceğimin de farkındaydım. Zaten o yüzden tabancadaki güvenlik kilidini bile asla açmadım, açamadım.''

''Burada sizi durdurmak zorundayım,'' dedi polis memuru. ''Bahsettiğiniz tabancayı bulduğumuzda silahın güvenlik kilidi gayet de açıktı.''

''Çünkü yere düştüğünde açıldı,'' diye cevapladı Araf. ''İlk başta tabancanın güvenlik kilidi kapalıydı. Yani aslında hiçbir zaman o silahı Eylül'e doğrultmayacaktım. Fakat bir anlık buhran sonucunda tabanca elimden kaydı ve yere düştü. Kilit o dakikada açılarak patladı. Bacağımdaki kurşun sıyırığının sebebi de zaten o.''

Memurlar bir yandan Araf'ı dinliyor, bir yandan da canla başla önlerindeki not defterlerine adamın seslice tekrar ettiği şeyleri not ediyorlardı. Alara'ya ve Tülay Teyze'ye baktığımda ise hayal kırıklığına rastlıyordum. Adeta karşılarında tanıdıkları Araf'tan başkası varmış da tüm bunları o anlatıyormuşçasına hayret içerisinde dinliyorlardı.

Memur bey, ''Peki ardından?'' diyerek en mantıklı soruyla çıkageldi.

Fakat hepimizin çenesi, arkamızdaki pencerenin kırılmasıyla ve içeriye büyükçe bir taş parçasının girmesiyle kapandı.

Neye uğradığımızı şaşırmamızla beraber hemen pencereye koştuk. Aşağıda birkaç tane magazinci toplanmış, flaşları patlayan kameralarıyla beraber içerisinde bulunduğumuz odayı çekmeye çalışıyordu. Bu trajik anlarımızı fotoğraflandırmanın derdindelerdi. Benimse o saniyelerde anlamadığım tek bir şey vardı:

Benim nerede bulunduğumun haberi onlara nasıl gitmişti?

Derken bu şüphem anında cevaplandı. Çünkü Araf'ın, ''Ardından Eylül'e zarar vermenin başka yollarını buldum,'' demesiyle beraber başımdan aşağıya kaynar sular dökülen hâlimle ona döndüm. Elindeki, Alara'nın ona oyun oynaması adına verdiği telefonu gösterdi ve aşağıdaki magazincileri işaret etti.

Yani burada bulunduğumun haberini magazincilere, Alara'nın telefonuyla Araf vermişti.

***

Kendimi odadan dışarıya nasıl attığımı bilemedim. Yumruklarımı sıkmaktan ellerimin içi zonkluyor, tırnaklarımı yer yer geçirdiğim derim ufaktan kan topluyordu. Öfkeden resmen deliye dönmüştüm. Kulaklarım, yanaklarım ve boynum... Stresten bedenimde kızarmadık yer kalmamıştı.

O sinirle Yazgın'a, ''Araf'ın ne yaptığını duydun mu?'' dedim histerik gülüşler sergileyerek. ''Benim hastanede olduğumu gitmiş, magazincilere yetiştirmiş. İnanamıyorum ya, gerçekten inanamıyorum!''

''Neden ki? Ben gayet de inanıyorum,'' diye Yazgın, tabii ki de yangına körükle gidecekti. Araf'ı kötüleme fırsatı geçmişti ya eline, tabii ki de kaçırmayacaktı. Fakat bu sefer diğerlerinden tek farkı haklı olmasıydı. ''Ben her şeyi itiraf etmesini bile ummuyordum. Ancak itiraf etmesinin altından leş bir neden çıkacağı belliydi. Şahsen beni hiç şaşırtmadı puşt herif. Ah ulan o polisler şimdi içeride olmayacaktı... O şerefsizin hakkından kendim gelirdim.''

Yazgın'ı kalbimin hızla atan sesinin kulaklarıma dolmasından duyamıyor, gerginlikten dudaklarımı kemiriyordum. O saniyelerde sürekli yüzüme düşen ve üfleyerek geriye attığım saçlarımı bile tutup koparasım vardı. Araf'ın bu çocuksu hamlesini hatırladıkça daha da kızıyordum.

Arsoy ailesi bir hışım odadan çıkarak tekrardan yanıma geldi. Araf'ın bu son yaptığından sonra Taner'in simasının tamamına keyifli bir gülümseme yansımıştı. Tülay teyze ise tam tersine belli ki Araf için endişeleniyor, oğlunun bana olan kininin ruhunu ve benliğini bu derece değiştirmesi onu korkutuyordu. Alara ise Almila'yla ilgileniyordu.

''Eğer abim hakkında az öncekine benzer ithamlarda bulunup o tür lafları bir daha edersen...'' diye öne atıldı Taner. Yazgın'a sesleniyordu ve o da benden farksız yumruklarını sıkıyordu, ''İşler senin için baya bir çirkinleşir, anlıyor musun beni tatlı çocuk? Senin gibi bebek yüzlülere biz, bizim oralarda ne yaparız bilir misin?''

Anında pısarak, ''Sakinleş,'' dedi Yazgın. Ellerini havaya kaldırarak kendine siper almaya başlamıştı bile. ''Lütfen bana hak ver dostum. Birisi senin sevgiline abinin yaptıklarını yapsa sen neler düşünürdün?''

Öksürerek, ''Öhöm öhöm,'' dedim. ''Biz sevgili değiliz Yazgın.''

Bunu reddetmemle beraber ilk defa Taner'den bana olumsuzdan olumluya dönen bir tavıra rastladım. Yazgın'ı azcık bozmam sanırım hemen çocuğun hoşuna gitmişti. İlk defa bana olumlu bir yaklaşım sergiliyordu. Bu sefer yargılayarak değil, yalnızca ama yalnızca hafiften onaylayarak tebessüm ediyordu.

O sırada bir anda Araf'ın odadan çıkmasıyla hepimizin dikkati dağıldı. Benim ise kaşlarım iyice çatılıyor, burnumdan soluduğum nefes daha da keskin ve sıcak bir şekilde göğsüme ilerliyordu. Boğazımdan geçtiği yerleri resmen yakıyordu, işte öyle bir gerilmeydi bu.

''Demek benim konumumu yetiştiren sensin?'' dedim ve öyle bir geçiş yaptım ki eminim bunu hiçbiri öngörememişti. Çünkü, ''ATD de sen misin yani?'' diye aniden sordum.

Yoktan yere ortaya bir yem atıp, bir anda bu soruyu patlatarak onları denerken, bilerek herkesin jest ve mimiklerine dikkat ediyordum. Fakat nafileydi. Hiçbirinde en ufak bir tepki gözlemleyememiş, en ufak bir hareketlilik bile yakalayamamıştım.

Araf bön bön bakıyor, boş gözlerle ne dediğimi sorguluyordu. Kafasını eğip gözlerini kısarak, ''Ne?'' dedi. Algılayamadığı fazlasıyla belliydi.

O sırada birden Almila'nın ağlamasıyla irkildik. Küçük kız Alara'nın telefonundaki bir şeye bakıyor ve hüngür hüngür, yırtınırcasına ağlıyordu.

''Anne...'' dedi Alara.

''Ne var kızım, neler oluyor?'' diye yanıtladı Arzu teyze.

Alara ise, ''Etüt...'' diye tekrarladı.

''Etütte yangın çıkmış.''

''Ne, nasıl yani?''

Arzu teyze de birden celallendi. Anında her şeyi unutarak Alara'nın telefonundaki habere yöneldi. Sanırım diğer velilerin çocuklarını gönderdikleri okul sonrasındaki etütte bir yangın çıkmıştı. Bunu ise akşam saatinde bulunmamızdan anlıyordum, sonuçta hava kararmıştı. Yani bu saatte okul değil, en fazla etüt olurdu. Ayrıca zaten Alara'nın telefonundaki haberde de böyle yazıyordu.

''Ne yapacağız?'' dedi Alara. ''Baksana Gülbeyaz teyzeler de orada. Yoksa Zehra'lara falan mı bir şey oldu?''

Taner bir anda yerinden fırlayarak, ''Zehra mı?'' dedi. Bu verdiği abartılı tepkiden ismi geçen kızın Taner için önemli biri olduğunu anlıyordum. ''Ne yapacağız'' diye kendini tekrar etti Alara. ''Çocuklar içeri de falan mı kaldı acaba? Gitsek mi?''

''Fakat Araf abi ne olacak?'' dedi Taner. ''Araf abimi burada, bu kadınla yalnız bırakmayı ciddi ciddi düşünmüyoruz herhâlde?''

''Merak etme abini yiyecek değiliz,'' dedi Yazgın. ''Burada onunla yalnız kalmaktan çekinmesi gereken birisi varsa o da bizleriz. Sonuçta o bizim canımıza kast etti.''

Tam yine Taner Yazgın'ın a sataşmak üzereydi ki Arzu teyze durdurdu. Ancak bir yandan da hâlâ Araf'a odaklıydı. Çünkü elleri ayakları bağlanmış durumdalardı. Bir yandan Araf'ı benimle yalnız bırakmaktan çekiniyor ama bir yandan da arkadaşlarının ve onların çocuklarının yangında kalma olasılığından korkuyorlardı.

''Gidebilirsiniz anne,'' dedi Araf. ''Ciddiyim, benlik bir sıkıntı yok. Hâlledemeyeceğim bir şey değil.''

Araf son cümlesini üstüne basarak vurgularken Yazgın'a bakıyordu.

''Seni böyle bırakacak değilim oğlum. Saçmalama,'' dedi Arzu teyze. Bir anneden de zaten bu beklenirdi. ''Öyleyse siz gidin Alara,'' diye ekledi kadın. Cebinden cüzdanını çıkararak Taner'e uzattı. ''Direkt hiç uğraşmadan taksiyle gidin ama. Gelişmelerden de beni mutlaka haberdar edin, tamam mı? Ben burada abinizle beraber kalacağım.''

Taner'le Alara, Araf'ı Arzu teyzenin gözetimi altında benimle bırakma fikrine daha çok ısınmışlardı herhâlde ki başlarını aşağı yukarıya sallayarak kabul ettiler. Çünkü diğer tarafta yanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan arkadaşları ve kavrayabildiğim kadarıyla da Taner'in değer verdiği birileri vardı.

Arzu teyze, ''Daha ne duruyorsunuz? Öyleyse gidin,'' diyerek onları aşağıya yönlendirdi. Ardından Araf'a dönerek, ''İçimde kalmasın oğlum. Hemen şunları taksiye bindirip geliyorum,'' demeden de duramadı. Araf ise yalnızca kardeşleri gibi başını aşağı yukarı sallayarak onaylamakla yetindi.

Buna karşın ben de Yazgın'a dönerek, ''O hâlde rica etsem sen de aşağıya inip şu magazincilerle ilgilenebilir misin?'' dedim.

Yazgın ise, ''Şaka yapıyorsun herhalde? Seni Araf'la yalnız mı bırakayım,'' diye yanıtladığında ısrarımı sürdürüyordum. Çünkü evet, ben de Araf'la yalnız kalmanın derdindeydim.

Kaldığım otele elinde silahla gelmiş biriyle yalnız kalma fikri beni de ikinci kez düşündürüyordu. Fakat gözlerimi karartmıştım. Çünkü birkaç dakika öncesindeki sinirim hâlâ geçmemişti. O anlarda mantıklı düşünemiyor ve öfkemin sesini dinlemekten başka hiçbir şey de yapmak istemiyordum. Araf'tan bana karşı sergilediği o son, çocuksu hamlesinin nedenini sormayı hedefliyordum. Derdim bire birde, yüz yüze hesaplaşmaktı.

O sırada Araf ise odaya geri giriyor ama bir yandan da bana yönelttiği imalı mimikleriyle beni de adeta arkasından davet ediyordu. Belli ki o da ''savaş''ın devamına hazırdı.

''Güzel...'' diye geçirdim içimden.

Hemen arkasından Araf'ı takip ediyordum ki hastanedeki güvenlik görevlilerinden birinin, ''Hanımefendi eğer biraz daha böyle ses yapmaya devam ederseniz sizi çıkarmak durumunda kalacağız,'' uyarısıyla durduruldum. Fakat kestiremediğim bir biçimde daha bunu demesiyle beraber aynı güvenlik görevlisi, hemen geri çekilmişti. Çünkü dikkati arkamda duran birine odaklıydı, geriye döndüğümde ise tanıdık bir simayla karşılaşıyordum.

Poyraz...

Profesör Doktor Poyraz Altan...

Bu hastaneye gelmemin yegane sebeplerinden biri... Kendisine her konuda güvendiğim ve yıllardan sonra benim yakın arkadaşlarımdan biri hâline gelmiş yegane kişi...

Tüm içtenliğimle söylemem gerekirse ona denk gelmeme sevinmiştim.

Güvenlik görevlisine kaş göz yaparak, ''Sorun değil,'' dedi Poyraz. ''Ben ilgilenirim, kendisi benim kardeşim sayılır.''

Ardından da ''Sana böyle rastlayacağıma asla inanmazdım Eylül,'' diye yanıma gelerek ekledi.

Hâlimin haraplığından bahsediyor olmalıydı. Araf hakkında daha fazla suçlanmamak için hastaneye adımımı attığım gibi kendimi tuvalete kapatmıştım. Araf'la aramızda geçenler hakkındaki ilk ifademi vermeden önce kendimi temizlemeye çabalamış ve üzerimdeki kan rengindeki boyaların çoğundan hastanenin lavabosunda kurtulmuştum. Dakikalarımı almıştı ama hâlâ üzerimdeki bazı kısımlarda boyalar duruyordu. Saçım başım birbirine girmiş, makyajım bozulmuş ve terlemiş bir hâldeydim. Nasıl göründüğümü hayal bile edemiyordum. Muhtemelen bitik bir durumdaydım.

Poyraz bana hafiften üzüldüğünü belli etmekten çekinmeyip ellerini omuzuma koydu. ''Biraz şu tarafa geçelim mi?'' dedi. Sonrasında beni diğer tarafa doğru yönlendirdi.

''Bekliyorum.''

''Neyi bekliyorsun?'' dedim.

''Ufak bir açıklamada bulunmanı bekliyorum Eylül. Son bir saattir sizi izliyorum ve itiraf etmem gerekirse her şey dizi tadındaydı. Belli ki ortada büyük bir olay var ve hatırı sayılır entrikalar dönüyor.''

''Uzun hikaye,'' diyerek üstünkörü geçiyordum ki beni durdurdu.

''Vaktim var, dinlerim.''

''Niye, ilgilenmen gereken hastaların falan yok mu Poyraz?''

''Var ama şu anda hiç birinin durumu Araf'ınki kadar ciddi değil sonuçta.''

Bir dakika, bir dakika...

Bu da ne demekti şimdi böyle?

Yeniden kaşlarımı çatarak, ''Nasıl yani?'' dedim.

''Bilmiyor musun?'' dedi.

''Hayır.''

Konuyu kapatıp gidiyordu ki bu sefer ben onu durdurdum.

''Üzgünüm Eylül ama sana ifşa edemem. Bunlar yalnızca hasta yakınlarını ilgilendiren mevzular.''

''Lütfen,'' dedim. ''Merak ediyorum Poyraz.''

''Eğer şu ana dek öğrenemediysen bilmemen gerektiğindendir Eylül. Yoksa sana durumu ikaz ederlerdi. Bu yüzden lütfen benim üstüme gelme. Dediğim şekilde bu tür bilgiler yalnızca hasta yakınlarına aktarılır.''

Fakat böyle kolayca bırakıp gitmesine izin veremezdim. 'Yapma ama,'' dedim. ''Yıllardır arkadaşız. Benimle bugüne dek bir sürü sırrını paylaştın, hangisinin yayıldığına rastladın Poyraz?''

O boynunu büktüğünde ben, ''Lütfen,'' diyerek bir kere daha şansımı deniyordum. ''Benim için çok önemli.''

Son hamlesinden sonra Araf'a sahiden de çok sinirlenmiştim. Ayrıca da o saniyelerde sağlıklı düşünemiyordum. Ona karşı kendimi savunmada kullanabileceğim bir bilgiyi öğrenebilme fırsatı ayağıma kadar gelmişti ve o fırsatı kaçırmak istemiyordum.

Poyraz, daha fazla dayanmayarak en sonunda pes etti. Etrafını şöyle bir kolaçan edip kimsenin duyamayacağından emin bir hâle geldikten sonra, ''Araf ölümcül hasta,'' diyerek kulaklarıma fısıldadı. Ağzındaki baklayı bu şekilde çıkararak kestirip attığında ben, hedefimden sapıyor ve kendimi kötü hissediyordum. Araf'a karşı kendimi korumakta kullanabileceğim bir bilgi derken, böylesine ciddi bir şeyin önüme sunulmasını beklemiyordum.

''Son birkaç aydır bununla uğraşıyor,'' diye cümlelerinin devamını getirdiğinde Poyraz, daha da üzülüyordum. Meğerse Araf nelerle baş ediyordu da benim haberim yoktu. Bunları keşfetmek beni biraz sakinleştiriyor, hatta tam tersine doğal olarak sahiden de üzüyordu.

Ve Poyraz her şeyi öyle bir cümleyle bitirmişti ki ben, daha da hayretlere düşüyordum:

''Dürüstçe ifade etmem gerekirse Araf'ın iyileşebilmesi adına çok fazla umut varmış gibi de görünmüyor.''

Bölüm sonu

4 yorum