-Beşinci Bölüm: Hastalar ve Hasta Olmayanlar-
Araf yatakta hareketsiz bir şekilde yatıyor, kendine gelmeye çalışıyordu. Serum bağlanmış, kafasına atılan ufak tefek birkaç tane dikişin acısını hissetmemesi adına da ağrı kesici verilmiş durumdaydı. Eminim uyandığında son birkaç dakika neler yaşandığını ve bayılarak kafasını sertçe zemine vurduğunu hatırlamayacaktı. Umarım hafızası yerine gelene dek benim ona bir şey yaptığımı zannetmezdi.
Neyse ki ciddi bir durumla karşı karşıya kalmamıştık. Araf'ın kafasında, bayılarak düşüp de sert zemine kafasını çarptığında tabii ki bir yarık açılmıştı. Fakat ufak çaplı bir dikişle atlatılacak kadar küçük bir taneydi. Ayrıca da zaten işler daha da kötüleşmeden onu hastaneye yetiştirebilmiştik.
Alt katta silah sesini duyan kişiler resepsiyona haber verdiğinde otelin güvenlik görevlileri derhal odamıza gelmişlerdi. Çatı katımın ortasında bir silahla, ayrıca da kendi kanının içerisinde baygın hâlde yatan bir adamla bulununca da doğal olarak hastaneye kadar onunla beraber gelmiş ve ifade vermiştim.
Şimdi ise bu saniyelerde Araf'ın yatağının ucundaki dar koltukta oturuyor, yorgun bir hâlde yaşananları sorguluyordum. Birkaç dakika öncesinde kaldığımız hastane odasına gelen polis memurlarına ifade vermek, beni tahmin ettiğimden daha da çok etkilemişti. Ayrıca Araf'ın ifadesi için tekrardan geleceklerinden dolayı bu odadan çıkmama da izin verilmiyordu.
Ne kadar stres içerisinde olduğumu fark ederek bana su almaya giden Yazgın, geri geri giden adımlarıyla odaya girdi ve çekingen bakışlarıyla gözlerini benim üstüme dikti. Son birkaç gündür bana hep böyle bakıyordu. Artık karşımda beni sorgulayan, şüphelenen ve gözlem yapan bir Yazgın bulunuyordu.
Normaldi tabi. En sonunda benim tepemden inmek bilmeyen gri bulutlardan yağan yağmurlar Yazgın'ı da ıslatmaya başlamıştı. Ki zaten benim başıma gelen dramalardan çevremdekilerin de etkilenmeye başlaması an meselesiydi.
Yazgın dikkatini tamamıyla Araf'a yöneltip şöyle bir baştan aşağıya süzdü. Yüzüne iğrenircesine bir ifade yerleştirerek, ''Sence de artık bu adamın kim olduğunu detaylıca açıklamanın vakti gelmedi mi Eylül?'' diye tükürürcesine ekledi. ''Geçen gece haricinde neden bu adamla daha önce hiç karşılaşmadım? Ya da sen bu herifi nereden tanıyorsun?''
Daha iyisini bilmesem Yazgın'ın beni Araf'tan kıskandığını falan zannedecektim.
Normal zamanlarda Yazgın'ın tepkilerinden çekinen biri değildim. Ancak şu anki içerisinde bulunduğumuz durum bir tık farklıydı. O yüzden ''Araf,'' diyerek ismini söylerken gayet rahattım. Fakat iş, adamın soyadını yüksek sesle tekrar etmeye geldiğinde ve ''Arsoy, Aylin'in abisi...'' diyerek cümlenin devamını getirdiğimde tekliyordum. Resmen boğazım düğümleniyordu.
Zaten beklediğim bir çıkışta bulunarak, ''Ne dedin sen? Arsoy mu?'' diye bir anda bağırdı Yazgın.
İşaret parmağımı dudağımın önüne götürerek bastırıp, ''Ses tonuna dikkat et lütfen,'' diye onun çığlıktan farksız tepkisini azaltmaya çabaladım. ''Tüm hastane duysun mu istiyorsun?''
''Evet, senin ne derece mantıksız davrandığını herkes duysun Eylül. Duysun ki belki ben sana ulaşamıyorsam, onlar ulaşır. Yaptıklarının her geçen gün ne kadar da saçma bir hâle geldiğini onlar kafana sokarlar,'' diye aynı öfkeyle üstüne basa basa tekrar etti. ''Sana inanamıyorum. Biz aylardır Aylin vakasından kurtulmaya, seni o tarihi geçmiş haberden sıyırmaya çalışıyoruz. Sen gitmiş kızın abisiyle mi görüşüyorsun? Üstüne üstlük adam, tapusu senin üstüne olan bir yerde kanlar içerisinde boğulurken bulunuyor. Senin derdin ne Allah aşkına, belaya karşı bir çeşit bağımlılığın falan var da benim mi haberim yok Eylül?''
Herhangi bir insanın değil de pencerenin önündeki minik bir kuşun bile şahitlik etmemesi gereken bilgileri ardı ardına, sesini ulaşabileceği en son noktaya getirerek sıraladığı için en sonunda ben de kontrolümü yitiriyordum. ''Onunla görüşmeyi benim mi istediğimi sanıyorsun?'' dedim. ''Evlerine gittiğim günden itibaren asıl Araf beni takip ediyor. Ayrıca daha önceden de dile getirdiğim gibi kaldığım yere kadar gelen de yine o. Ben değilim.''
''Seni o eve gitmemen konusunda zaten en başından uyarmıştım,'' diye sözümü bir anda bir bıçak gibi kesti Yazgın. ''Başımıza bela açacağını biliyordum.''
Burada kendi başıma açtığım beladan dolayı değil de daha çok üzerime gelen çamurun Yazgın'ın da üzerine sıçramasından dolayı bana sinirleniyor gibiydi. Yoksa yalnızca tüm bu olaylar beni etkilese, ortada onu ilgilendiren bir durum bulunmasa, bu derece gerilmeyecekti sanki.
''Bu hayatta her şey kendi güvenliğinle ilgili değil Yazgın. Diğer kişilerin güvenliği de önemli,'' diye tepkimi hiç çekinmeden anında gösterdim. ''Ayrıca bilmem farkında mısın ama 'vicdan' denilen bir kavram var. O kavram kalbinde bulunduğu ve onu rahatsız eden bir şey yaptığın sürece tüm yaşanacaklardan uzak dursan da fayda etmiyor. Vicdanın rahat değilse, çok klişe kaçacak ama geceleri yastığa kafanı rahat koyamıyorsan, başka hiçbir şeyin önemi yok.''
Dediğim bunca şey onda hiçbir şey ifade etmemiş ve duymuyormuş gibi, ''Her türlü yapacağımız şey belli,'' dedi Yazgın. ''Bu, 'Araf' denilen adama mahkeme emriyle uzaklaştırma kararı çıkartacağız. Senin yanına yaklaşamayacak ve böylece bir daha aynı ortamda bulunmanıza gerek bile kalmayacak. Herkes kendi yoluna gidecek ve biz, hayatlarımıza kaldığımız yerden hiçbir şey olmamış gibi devam edeceğiz.''
Derken duymayı hiç beklemediğimiz bir ses, odanın duvarlarında yankılanarak Yazgın'ın lafını kesti ve kulaklarımıza ulaştı. Çünkü Araf uyanmış ve kendinden emin bir şekilde, ''Buna gerek yok,'' demişti. Sonrasında ise aynı ciddiyetle kelimelerinin devamını getirmişti:
''Eylül'le bir araya gelebilmek için ben de ölüp bitmiyorum zaten.
***
''Hoş, bunu lafın gelişi söylemiştim ama Eylül'e en son bir araya geldiğimde gerçekten de neredeyse ölüyor ve bitiyordum.''
O derin uykusundan yalnızca birkaç saniye öncesinde uyanmasına rağmen Araf'ın yine ilk denediği şey bu şekilde espri yapıp bana laf atmaktı. ''Ancak açıkça belirtmeliyim ki benim için kavga etmeniz hoşuma gitmedi de değil,'' diye ekledi. ''Gözlerim yaşardı doğrusu.''
Yazgın tam yumruklarını sıkarak bu söylediğine karşın Araf'a doğru ilerliyordu ki ''Ne o, hasta yatağında yatan birini mi döveceksin? Hoş, seni bu halimle bile pert ederim,'' diye karşılık verdi Araf. ''Yoksa Eylül'ün başladığını bitirme işini sen mi üstleneceksin Yazgın'cığım?''
''Ben sana hiçbir şey yapmadım Araf,'' diye herhangi bir şeyi bulandırmaya tenezzül bile etmemesi adına hemen duruma el koydum. ''Olayları saptırma lütfen.''
Ardından her şey daha da kötüye gitmeden Yazgın'ın koluna uzanıp, ''Bence artık gitmeliyiz,'' diyordum ki ''Sahi söylemeden de edemeyeceğim,'' diye Araf tekrardan lafa girdi.
''Yazgın sence de çok tuhaf bir isim değil mi Eylül? O ne öyle 'Azgın' der gibi.''
Bu çocuksu esprisinin ardından çok komikmişçesine gülüyor, inadına yaptığını fazlasıyla belli eden tavırlarıyla Yazgın'ın damarına basmaya uğraşıyordu ama başarıyordu da. Çünkü Yazgın çoktan kaşları seğirir hâlde yine Araf'a doğru yönelmişti ki odanın kapısının açılmasıyla durdu.
Kapıdan içeriye Araf'ın kardeşleri Alara, Taner ve annesi Tülay teyze girdi. En küçük kardeşleri olan Almila'yı bile yanlarında getirmişlerdi. Alara'nın kucağında duruyor, artık onun bile benimle karşılaştığında yüzü düşüyordu.
Taner bir hışımla kendini öne atarak hemen Araf'ı incelemeye koyuldu. Araf'ın üstündeki ince önlüğü kaldırarak adamın bacaklarını, göğsünü ve karnını kontrol ediyordu. Anlaşılan kötü haber tez yayılmıştı ve kurşun olayını anlam veremediğim bir şekilde çoktan öğrenmişlerdi. Araf'ın neresinden vurulduğunu bulmaya çalışıyordu ki çok geçmeden bacağındaki bandajı fark etmesiyle bana döndü.
Öfkeden yine kırmızıları bürünerek, ''Burada neler oldu?'' diye sert bir giriş yaptı çocuk.
Tam durumu açıklıyordum ki ağzımı açmama izin bile vermeden, ''Ne o, şimdi sıra abime mi geldi? Şimdi de onu mu kadrajına aldın, yeni hedefin o mu? Bakıyorum da onun da hayatına kast etmeye kalkışmışsın,'' dedi Taner. ''Sonra peki, sonrasında ne olacak Eylül? Sıra bana mı gelecek? Bir dahaki sefere de beni mi öldürmeyi deneyeceksin? Böyle böyle tüm Arsoy kardeşlerden kurtulmayı hedefliyorsun galiba.''
Her şey tam da öngördüğüm şekilde ilerliyordu. Araf neyse ki herhangi bir hafıza kaybı geçirmemişti. Ancak ailesi geldiğinde ilk beni suçlayacaklarından emindim ki beni şaşırtmıyorlardı. Fakat Arsoy ailesini de bir yerde suçlayamıyordum tabi. Onların yerinde ben bulunsam, ben de suçu Taner'in de üzerine basarak dile getirdiği gibi Eylül Soral'da arardım.
Fakat yine de bir şeyi değiştirmeyeceğini tahmin etsem de ''Bu olanlar benim yüzümden yaşanmadı,'' diyerek savunmama başladım. ''Ben değil, asıl Araf benim kaldığım yerde elinde silahla belirip kapıma dayandı.''
Ancak bu sefer beni şaşırtan birinin öne atılmasıyla susturulduk. Onun lafa girmesiyle bir tık rahatladığımı kabul edebileceğim birinin...
Arzu Teyze, ''Yani sen şimdi bize, oğlumun senin kaldığın yerde dizinden vurularak yaralandığını, bir de kafasında bir yarık açıldığını ama hiçbirinin seninle bir ilgisi olmadığını öne sürüyorsun. Öyle mi?'' dediğinde gerçek düşüncelerini ve tavrını en sonunda ortaya çıkarıyordu. Zaten tam da bu yüzden rahatlıyordum. Çünkü ilk saniyeden itibaren bana o denli ılımlı ve sıcak yaklaşmasında bir tuhaflık vardı. En başından asıl bu hareketleri sergilemesi lazımdı.
''Sana hoşgörülü davrandım Eylül. Seni anlamayı, seninle empati kurmayı denedim. Fakat bunu ve sana inanmamı her geçen dakika daha da zorlaştırıyorsu-''
Almila, Alara'nn kucağından annesine uzanıp Tülay Teyze'nin ağzını, ''Sus anne,'' diyerek kapattı. Küçücük kızdan öylesine bir tepkiye karşı bir an hayrete düşmeden edemedim. Ancak belli ki o bile annesinin bana kızgın davranmadığı vakitlere inanmak istiyordu. Kadın böyle gerçek rengini belli edince o küçük kızcağız bile gerilmişti.
Fakat Arzu Teyze susmuyordu. En sonunda içinde birikenleri bir bir döküyor, onunla tanıştığımdan beri iyi hareketlerine şüpheyle yaklaştığım her anımı haklı çıkarıyordu:
''Öyle görünüyor ki oğluma iyi gelmiyorsun Eylül. Bir daha seni onun yanında görmek istemiyorum. Şu ana dek sana iyi yaklaşmış olabilirim. Acımı elimden geldiğince yansıtmamış ve bazı şeylerin senin kontrolün dışında gerçekleştiğini bildiğim için de fazla ses etmemiştim. Ancak şu andan itibaren bu uyarımı dikkate almazsan, emin ol bir annenin evlat sevgisinin ne denli çirkinleşebileceğine asıl sen şahitlik edersin.''
Arzu Teyze bu tehdidi ortaya savurarak cümlelerini tamamladığında bazı şeyler iyice yerine oturuyordu. Demek ki Aylin'in ölümü adına özür dilemek için onların evlerine gittiğimde, bir daha benimle karşılaşmayacağını düşündüğünden dolayı geçiştirmek isteyerek bana öyle iyi davranmıştı.
Fakat iki gündür nereye gitseler karşılarına çıktığım için tatlı sözle bu durumu halledemeyeceğini anlamış olmalıydı. İlk önce Alara'ları benim çatı katımda bulması ve şimdi de bu... Arzu Teyze'nin tarafından bakıldığında çocuklarına musallat olmaya yemin etmiş bir sapık gibi görünmeye başlamıştım. O yüzden evlatlarını benden uzak tutmak adına böylesine sert bir tepki vermesi gayet normaldi.
Tanıdığımdan beri hep benim tarafımda yer almış Alara bile bu sefer susmaktaydı. Fakat Almila'ya bakıp da kızcağızın ortamın gerginliğinden neredeyse ağlama noktasına geldiğini fark ettiğinde yine bizi yumuşatma görevini o üstlendi. Ve kollarını sıyırarak, ''Bence Eylül'e de söz hakkı tanımalı. Onu da bir dinlemeliyiz,'' dedi. Arsoy cephesinde ciddi ciddi hâlâ bana iyilikle yaklaşan tek kişi belli ki Alara'ydı.
Yazgın ise, ''Eşkıyalardan farksız odaya daldığınızdan beri sonunda bunu yapmak aklınıza geldi,'' diye resmen onların tersine giden çıkışıyla birden karşılarında dikildi.
Fakat asıl savunma yine en beklenmeyen kişiden geliyordu ve ummadık taş tekrardan baş yarıyordu. Çünkü Araf, ''Bu defa Eylül'ün bir suçu yok,'' diyerek ailesinin lafını bölüyordu.
''Eylül beni değil, ben onu yaralamaya çalışıyordum. Fakat ona zarar verirken, aslında kendime zarar verdiğimin farkında değildim,'' dedi.
''Size her şeyi en başından itibaren anlatacağım.''
...
