-Bölüm Dört: Dipsiz Karanlık-
Araf tir tir titreyen parmaklarıyla elindeki silaha sıkıca sarılmıştı. Fakat devamını getirmeyecek gibiydi. Çünkü dizleri tutmuyor, ayakta dahi zar zor duruyordu.
Bu, yalnızca beni korkutmak için yapılmış bir hamleden ibaretti.
Belki de tam tersine Araf gayet de kararlıydı ve birkaç saniye içerisinde o silahı bana doğrultacaktı. Belki de ben, buna inanmamak için onun hareketlerini böyle yorumluyor, bana zarar vermeyeceğine kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Ama artık her şey an meselesiydi. Bu nedenle de gerçekten ürktüğümü söylesem, yalan olmazdı.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki üzerimdeki elbiseyi delip geçecekti. Avuçlarımın içinin terlediğini fark ediyordum. Yirmi yedi yıllık yaşamımda daha öncesinde hiç böylesine bir korkunun içerisinde bulunduğumu hatırlamıyordum.
Kişinin sahip olduğu her şey, canıyla tehdit edilince değere biniyordu ve ölmeden önce insanın tüm hayatının gözlerinin önünden geçmesi doğruydu. Çünkü o saniyelerde, sahiden de o ana dek yaptığım hataları sorguluyordum.
Derken Araf'ın silahı yavaş yavaş bıraktığını sezdim. Sonrasında bir an tekrardan sıkıca sarılıp yeniden avcunun arasına aldı. Ancak ardından bana daha hiç doğrultamadan direkt yere indirdi.
''Yapamam,'' dedi kısık bir sesle. ''Yapamıyorum. Ben senin aksine birinin hayatını kaybetmesine sebep olsam, hiçbir şey olmamış gibi kendi yaşamımı sürdürmeye devam edemem.''
İşte bu cümleyi duymamla beraber bende kayışlar kopmuştu. Son günlerde yaşadığım tüm olaylar yetmiyormuş gibi sabah Yazgın'la tartışmış ve güne moralim tamamıyla bozulmuş hâlde başlamıştım. Üzerine üstlük birkaç dakika öncesinde bir grup öfkeli teyze tarafından linç edilmiş ve kana benzeyen bir boyayla işaretlenmiştim. Bir de şimdi Araf da çıkıp bana böyle bir cümle kurunca, daha az önce bir silahla tehdit edilmemiş gibi korkuyu unutup tamamıyla öfkeyle doluyordum.
Tüm kontrolümü kaybederek ufak çaplı bir kriz atağının yaklaştığını hissettim. Elimdeki her şeyi etrafa fırlatıp bir hışımla onun üzerine doğru koşuyordum. Artık kendime hakim olamadığım bir durumdaydım. Resmen son birkaç ayki biriktirdiklerim ortaya çıkıyordu.
Seri darbeler sergileyerek adamın göğsüne vurmaya başladım. Fakat Araf en sonunda beni kollarımdan tutup kendine doğru çekerek birden durdu. Bir an öylesine yakınlaşmıştık ki bana bakan gözlerindeki acı neredeyse benimkilere değecekti. Nefesi nefesimle buluşuyor, kokusu o yakınlıktayken daha da keskin bir şekilde zihnime yayılıyordu. Onun teninin sıcaklığı benimkini ısıtıyordu.
İlk karşı karşıya geldiğimiz gün Araf bana bir şey söylemişti:
''Öfkemi veya nefretimi karşımdakine fiziksel olarak yansıtacak kadar aciz bir insan değilim...''
Ben de normal şartlar altında kızgınlığımı fiziksel olarak yansıtmazdım. Hatta bu en nefret ettiğim şeylerden biriydi. Zaten az önceki o, Araf'a karşı sergilediğim vuruşlar da herhangi birinin, hatta küçük bir çocuğun bile canını acıtabilecek türden değildi. Çünkü karşımdakine tabii ki de gerçekten zarar vermeye çalışmamıştım. Benimkisi yalnızca bir an kontrolümü kaybetmenin getirdiği pekiştirici vuruşlardı. Fakat bu yine de hareketimin yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Araf yere oturarak başını dizlerinin arasına aldı. ''Merak etme sana zarar vermeyecektim Eylül,'' dedi sakince. ''Zaten en başından itibaren silahın güvenlik kilidini bile açmamıştım.''
Bitik ve yorgun duruyordu. En azından duruşu öyleydi. Kabullenmekte zorlandığı bazı şeylerin hırsını ve intikamını hayattan çıkarmak istiyormuş da beceremiyormuş gibi bir hâli vardı. Fakat bu nedenler, tabii ki de kaldığım yere kadar elinde silahla gelen birine kolay kolay yumuşamamı sağlamayacaktı.
''Yine de az önceki hareketim nereden bakılırsa bakılsın yanlıştı,'' diye de ekledi.
''Hani babaların evlat ayırmadığını söylerler ya. Aynısının abiler için de geçerli olduğunu zannederler. Fakat bu tamamıyla yalan. Mesela Aylin benim için çok farklıydı Eylül. Her şeyimi onunla paylaşırdım ve beni o siktir boktan evde anlayan tek kişiydi. İşte onu kaybettiğimden beri bazen böyle sağlıksız davranışlara yeltenirken buluyorum kendimi. Çünkü yalnız hissediyordum, sonuçta Taner'in huysuzluğuna, Alara'nın ise soğukluğuna sen de şahit oldun.''
''Hayır, evde size nasıl davranıyor bilemem ama Alara bana karşı gayet de samimi ve sevecendi,'' diye karşılık verdim. Hafiften sesim titriyordu ve hüzünlü bir tını boğazıma yerleşiyordu. ''Ayrıca sen kardeşini kaybetmiş olabilirsin ama benim bu konudan dolayı pişmanlık çekmediğimi, bazı şeyleri hatırladığımda yutkunurken acıtmadığını ya da her şeyin benim için günlük gülistanlık olduğunu mu sanıyorsun Araf?''
Tekrardan oturarak bağdaş kurdu. Sanki biraz gereğinden hızlı yoruluyordu ve bu durum, onu ilk gördüğüm andan beri aynı olduğundan dolayı biraz garibime gidiyordu.
''Ben, senin imzanda benim için kardeşten de öte olan birini, en yakın arkadaşımı kaybettim Eylül. Aynısını sen tecrübe etseydin ne hissederdin?'
Dile getirdiği şeyin makul bir açıklaması vardı.
''Farklı bir bakış açısıyla yaklaşmayı deneyebilirdim,'' dedim. ''Sevdiğin birinin bir arkadaşıyla buluşmaya gittiğini ama yolda bir araba kazası sonucunda hayatını kaybettiğini farz et. Ölen kişiyi mi, buluşacağı arkadaşını mı, yoksa şoförü mü suçlardın?''
Artık bu son örneğimin Araf'ın beni biraz olsun anlamasını sağlayacağını sanıyordum ama hayır.
''O hâlde sen de kardeşinin misafirliğe gittiğini ancak gittiği yerdeki ev sahipleri soğuktan hoşlanmıyor diye sıcaktan fenalık geçirerek öldüğünü varsay. Sen kimi suçlardın?'' dediğinde sorguluyordum. ''Öyle bir kural koydukları için o ev sahipleri sana da fazlasıyla bencil gelmez miydi?''
''Eminim ki bir kural koymanın sonuçlarının böyle olabileceğini kimse önceden tahmin edemezdi,'' diye aklıma gelen ilk cümleyle cevapladım. Fakat Araf tekrardan lafa giriyordu ki o anın hezeyanıyla tuttuğu silah elinden kaydı. Ve güvenlik kilidi açılarak tüm salonda yankılanacak şiddette bir sesle yere düşüp patladı. Silahın içinden çıkan kurşun Araf'ın bacak derisini sıyırarak tavana gömüldü. Şimdi tavanımda küçük bir delik vardı.
Araf'tan çıt çıkmadı. Sanki eline ufak bir iğne batırılmış gibi yalnızca bir saniyeliğine suratını ekşitmişti. Sanırım acı eşiği fazlasıyla yüksek biriydi. O kurşunun sıyırıp geçtiği bacak Araf'a değil de Yazgın'a ait olsaydı eğer, nasıl bağırabileceğini tahmin bile edemiyordum.
Boşlukları doldurarak sızan kanını, giydiği pantolonunun renginin siyah olmasına rağmen bile görebiliyordum. İnsancıl bir yaklaşımla bir an her şeyi unutarak, ''İyi misin?'' dedim. Şaşkınlıktan boğazım düğümlenmişti. O an yerimde kim olursa olsun, sanırım aynı tepkiyi gösterirdi. Çünkü ilk defa birisi benim önümde vurulmuyordu ama yine de hâlâ yeterince korkutucuydu.
Başını aşağı yukarı sallayarak beni onaylamaya, güçlü durmaya çabalıyordu ama bacağından akan kanlar aksini söylüyordu.
''Saçmalama,'' dedim. ''İyi falan değilsin.''
Hızlıca asansöre doğru ilerleyerek giriş kapısının sağında duran dolabın alt kısmındaki ilk yardım çantasına uzandım. Daha önceden de belirttiğim üzere benim adıma kayıtlı çatı katının bulunduğu bu otel, diğer lüks yerlere özendiğinden dolayı mutlaka her katta birer tane ilk yardım çantası bulunuyordu. Yani o özentiliklerinin bazen işe yaradığı, böyle fayda sağladığı da oluyordu.
Çantayı elime alarak geri Araf'a doğru koştum. Öngördüğümden daha da ağırdı ama gayet rahatça taşıyabiliyordum. Yalnızca içerisine çantanın böyle ağır bir hâle geleceği ne koymuş olabilirlerdi, diye merak ediyordum ki kapağını açmamla beraber cevabımı aldım.
Yara bantları, bandajlar, pansuman şişeleri ve antibiyotikli kremler... Ne arasanız vardı. Resmen bir ilk yardım çantası söz konusu olduğunda akla gelebilecek her şeyi dahil etmişlerdi.
Bir an yaranın bulunduğu yeri göz önünde bulundurarak durdum.
Çünkü...
Yaraya ulaşabilmem için Araf'ın pantolonunu çıkarması gerekiyordu.
ikinci kez düşünerek baktığımı fark edince benden önce davrandı. Elleriyle yarasının bulunduğu yere uzanıp pantolonun o kısmını tuttu ve aniden yırttı.
''Buna gerek yoktu. Pantolonunu çıkarsan da yeterdi,'' dedim gülerek. ''Ne o, yoksa altına bir şey giymeden falan mı evden çıktın Araf?''
''Hıhı aynen, ben iç çamaşırı giymeden evden çıkıyorum Eylül,'' diye aynı alayla yanıtladı. Ardından da kendisini kanıtlama gereksiniminde bulunmuş olmalıydı ki pantolonunu biraz daha yırtıp üst kısma kadar getirerek siyah iç çamaşırı giydiğini gösterdi. Bu adamın neden her şeyi siyahtı?
''Şimdi bu yaptığının direkt pantolonunu çıkarmaktan ne farkı kaldı?'' dedim.
Bir yandan da ilk yardım çantasından uzunca bir bandaj çıkararak onun bacağına sarmak üzere kollarımı sıvıyordum. Çünkü yaralı olduğundan dolayı kendi işini kendisinin göremeyeceği bir durumdaydı.
Ayrıca her ne kadar karşımda iyi bir başlangıç yapamadığımız biri dursa da salonumun ortasında bacağından vurulmuş bir insana kayıtsız kalamazdım.
Ki bu herhâlde Araf'ın da tuhafına gitmişti. Çünkü o da ''Ne o, benden haz etmediğini sanıyordum?''' diyordu. ''Neden bana yardım ediyorsun?''
''Şu an benim yerimde olabilecek herhangi bir insan nasıl davranırsa öyle davranıyor, insancıl tepkiler veriyorum,'' dedim. ''Hoşuna gitmiyorsa bırakabilirim. Emin ol, şu anki manzaramdan ben de pek memnun değilim.''
Aynı hizada durduğum iç çamaşırını kast ettiğimi fark etmesiyle ellerini bacaklarının üst kısmına kapadı. Bir bakıma utansa da bir yandan pişkinlik yapmayı sürdürmeden de duramıyordu. ''O dediğin senin için hiç iyi olmaz,'' demeye devam etti. ''Arsoy kardeşlerden birisi yüzünden bir kere daha başının belaya girmesini istemezsin bence. Eminim zaten şu anda bile bana o yüzden yardım ediyorsundur.''
Bu seferki cümlesini bitirdiğinde daha önce ona karşı hiç sinirlenmediğim kadar sinirlendiğimi fark ettim. Yanaklarım pespembe kesilmişti. Ben ona yardım etmeye çalışırken onun aklından böyle fesatça bir şeyin geçtiğine inanamıyordum.
Aniden yerimden doğrulup bandajı onun önüne bıraktım. ''Hatırlatırım ki bunu sana yapan ben değilim. Sensin,'' dedim. ''En başından itibaren elinde o aptal silahla buraya gelmeseydin, bunların hiçbiri ne senin ne de benim başıma gelecekti.''
Bacağını tutarak yere eğilmeye çabaladı ama başaramadı. Bir yandan da artık daha fazla kendini tutamıyor, insan olduğunu hatırlayarak acı çektiğini belirten ufak yakarışlar sergiliyordu.
Aradan çok geçmeden, ''Tamam, bir an gereğinden büyük ve yanlış bir tepki verdim. Kabul ediyorum,'' dedi. ''Fakat en azından hiç değilse bantla makası uzatır mısın bari,'' diye de ekledi. Yüzünde sinir bozucu bir tebessüm barındırıyordu. ''O kadar eğilemiyorum.''
Bir an için asabım bozuldu ve ben de güldüm. ''Bana az önce ettiğin o laftan sonra aslında yapmamam lazım,'' dedim. ''Fakat dua et ki ben, hassas bir insanım.''
''Öyle mi? Gerçekten hassas biri misindir Eylül Soral?''
Tek kaşımı kaldırarak daha fazla devam etmemesi hakkında uyardım.
''Bu kurşunlarda zehir falan bulunmuyor mu?'' dedim. ''Hadi yarayı sardık ve kanı durdurduk, o ne olacak?''
Araf ise yine aynı alaycılıkla, ''Bakıyorum da bu konularda çok bilgilisin,'' diye cevap verdi.
''Şansını daha fazla zorlama istersen?'' diyerek hafifçe yarasına bastırdım. ''Tamam tamam,'' dedi. ''Dur, susuyorum.''
En sonunda sahiden de birkaç dakika dudaklarını kıpırdatmadan durabildiğinde yarasını bandajla kapatabildim. Her şey bittikten sonra ise yırtık pantolonla gezmemesi adına çatı katımdaki, Yazgın'ın buraya birkaç defadan fazla geldiği için geride bıraktığı dolabına giderek temiz bir pantolon çıkardım. Araf ise, ''Herhâlde benden o herifin giydiği herhangi bir şeyi giymemi beklemiyorsun?'' dediğini duyuyordum. ''Keyfin bilir,'' diyerek yere bıraktım. ''Bu kılıkta çıkarak etrafta böyle altın çıplak hâlde gezmeyi kabul ediyorsan sen bilirsin.''
Bir bana, bir de iç çamaşırına baktı. Ardından da utana sıkıla elimdeki pantolonu alarak giymeye çalıştı ama bacakları hiçbir şekilde sığmıyordu.
''Çok dar,'' dedi. ''Neredeyse bileklerim bile girmiyor.''
Ki en sonunda pes ederek kendini bıraktı. Daha doğrusu yere yığıldı. Ben de yanına geçip şaşkınlıkla durdum.
Fakat o, ''Babamı kaybettiğimden beri çoğu duruma dayanmayı zor yoldan da olsa öğrendim. Dışarı çıplak çıkmak ne ki,'' diyerek tekrardan konuşmasına başlıyordu.
''Bunun gibi fiziksel acılar ya da utanç sahiden de en kolayı,'' diyordu. ''Beni en çok zorlayanlar dışarıdan ulaşamadığım duygularım. Dokunmak isteyip de dokunamadığım, ulaşmak isteyip de ulaşamadıklarım.''
Bir anda durduk yere az önceki alaycı tavırlarının hepsini bir kenara bırakarak fazlasıyla ciddileşmiş ve duygusallaşmıştı.
''Dışarı altım çıplak bir şekilde çıktığımda hissedeceğim utanç gibi şeyler artık bana işlemiyor Eylül. O tür bir his, babamın ölümünden beri onun yerini doldurabilmek için sarf ettiğim çabanın hissettirdikleri yanında solda sıfır kalır. Sonuçta babam gittiğinden beri kardeşlerimi ben korumaya çalışıyorum. Fakat ailecek inşa ettiğimiz her şey, her geçen gür biraz daha çöküyor.''
Şu anda neler oluyordu? Araf az önceki konuştuklarımızla pek de alakası olmayan bir şekilde aniden bir bir travmalarını dökmeye başlamış, kendini açıklamaya koyulmuştu. Ne kadar da hızlı bir geçiş sergilemişti böyle? Konudan konuya atlamak, diye herhâlde ben, buna derdim.
Sahiden de ilginç bir adamdı. Bir saniye kendimi ona karşı sinirlenmiş hâlde buluyor, diğer bir saniye ise ona üzülüyordum. Sanırım dengesiz bir yapıya sahipti. Ona sinirlenmeyi sürekli devam ettirmeli miydim, yoksa arada bir ona üzülmek adına durmalı mıydım... O saniyelerde tam anlamıyla çözemiyordum.
Mesela şu an bu cümleleriyle ona üzülmemi sağlıyordu. Fakat bir saniye sonra, ''İşte tüm bunların üstüne senin imza gününde olanlar ve Aylin'i kaybetmemiz elimizin altından bir taşı daha kaydırdı. Bu yüzden üzgünüm ama söz konusu sen olduğunda bir şeyleri sorgulamadan edemiyorum Eylül. Ve aklımda beliren soruların hiçbiri de genelde olumlu olmuyor,'' dediğinde ise yine en başa dönüyordu. ''Aylin burada böyle oturup da hiçbir şey olmamış gibi sana içimi döktüğümü görse kim bilir ne derdi...''
Bir çeşit kendisini suçlamanın getirisinden doğan bir buhranla tüm duygu durumu aniden değişmişti ve bu yüzden birden bire yerinden kalktı. Asansörün kapısına doğru yöneliyordu. Tam anahtarları ve yerdeki tabancasını kapıp çıkışa ilerliyordu ki benim ona tekrardan üzülmemi sağladı. Çünkü aniden kalkışının etkisiyle tahminimce gözleri karardığında, göz bebekleri kafasının arkasına kayarak kaybolmuş ve bayılmıştı.
Koskaca adam bir anda yere yığılarak gerçekten de bayılıp kafasını sertçe zemine çarpmıştı.
Bedeni yere yığıldığında betonda yayılan titreşimleri topuklu ayakkabılarımın altından hissetmiştim. Şimdi beyaz parkelerimi kırmızıya boyayan, bulduğu aralıklardan sızarak boşlukları dolduran kanlar yalnızca Araf'ın dizindeki yarasından değil, başının arkasından da geliyordu. Üstelik bu sefer çok daha şiddetli bir şekilde bardaktan boşalırcasına, oluk oluk akıyordu. Ona uzanmak için ellerimi uzattığımda ise beni de kana buluyordu.
Araf'ın gözleri seğirmeye, dudakları titremeye başlamıştı. Her geçen salise bilinci biraz daha kapanıyordu. En sonunda bana baktığında karşılaştığı tek şey eminim ki sonsuz bir karanlık oluyordu.
Yavaş yavaş onu içine çeken, dipsiz bucaksız bir karanlık...
...

