"Bazen birine değil, yıllardır taşıdığın yüklere teslim olursun."
Zeytin ağacının altında hava ağırdı. Yapraklar neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Taş çeşmeden akan su, tek gerçek ses gibi avlunun içinde yankılanıyordu ama o bile artık uzak, sanki başka bir zamana aitti. Bu yer, unutulmuş bir anı gibi duruyordu; ne tamamen geçmiş, ne tamamen şimdi.
Şimal birkaç adım gerideydi.
Gözleri Şahin’deydi ama bakışı net değildi. Sanki onu görüyordu ama zihni onu yerine oturtamıyordu.
Nefesi değişti.
Önce küçük bir sarsıntı.
Sonra göğsünde büyüyen bir baskı.
Ve o baskı, saniyeler içinde kontrol edilemez bir şeye dönüştü.
“Ben…” dedi.
Ama sesi kırıldı.
Devamı gelmedi.
Bir adım geri attı.
Sonra bir daha.
Şahin onu izliyordu.
Hareketsiz.
Ama gözleri sabitti.
“Şimal…” dedi yavaşça.
Ama isim bile ona ulaşmadı.
Şimal başını iki yana salladı.
“Hayır…”
Bu kez sesi daha sertti.
Ama sertlik dışarıya değil, içineydi.
Bir şey hatırlamaya çalışıyor ama her denemede daha çok kayboluyordu.
Elini göğsüne götürdü.
Kalbi hızla çarpıyordu.
Sanki içeride kapalı bir kapı zorlanıyordu.
“Dur…” diye fısıldadı.
Ama durmadı.
Gözleri bir an boşaldı.
Ve o an Şahin bir adım attı.
Ama hızlı değil.
Kaçırmak istemeyen biri gibi değil…
tutmak isteyen biri gibi.
Şimal o anda geri döndü.
Hızlı.
Kontrolsüz.
Ve avludan çıktı.
“Şimal!” dedi Şahin, bu kez daha net.
Ama artık duymuyordu.
Dışarı çıktığında hava daha sertti.
Soğuk yüzüne vurdu.
Gerçek dünya geri gelmişti ama onun içi hâlâ dağınıktı.
Dar sokaklara girdi.
Adımları hızlıydı.
Kaçıyordu.
Ama bir yerden değil…
kendisinden.
Ve sonra durdu.
Eski saat tamircisinin önünde.
Vitrin camı solmuştu. İçerideki saatler durmuş gibiydi. Zaman burada akmıyordu; sadece bekliyordu.
Şimal nefes aldı.
Ama bu nefes tamamlanmadı.
Çünkü arkasında bir varlık hissi vardı.
Dönmedi.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra yavaşça döndü.
Şahin birkaç adım gerideydi.
Yaklaşmamıştı.
Ama gitmemişti de.
Aralarında görünmeyen bir mesafe vardı.
Şimal’in gözleri titredi.
“Sen…” dedi.
Sesi kırık ama netti.
Şahin cevap vermedi.
Sadece bekledi.
Şimal bir nefes aldı.
Ve o nefesle birlikte cümle düştü:
“Sen mi yaptın?”
Sessizlik.
Şahin’in yüzü değişmedi.
Ama gözleri ağırlaştı.
Şimal bir adım attı.
Öfke ve korku birbirine karışmıştı.
“Beni dövüp ölüme terk eden sen misin?”
O cümle havayı kesti.
Şahin gözlerini ondan ayırmadı.
Bir an bile.
“Hayır.”
Net.
Keskin değil.
Sarsılmaz.
Şimal geri çekilmedi.
“Yalan söyleme!”
Sesi yükseldi.
Nefesi bozuldu.
Gözleri doldu ama ağlamıyordu.
Sadece zihni çatlıyordu.
Şahin bir adım atmadı.
Ama sesi değişti.
Daha düşük.
Daha kontrollü.
“Bana bak.”
Şimal bakmadı.
“Bak.”
Bu kez zorlamadı… ama ağırlık koydu.
Şimal yavaşça gözlerini kaldırdı.
Şahin çok net konuştu:
“Ben sana zarar verecek biri değilim.”
Kısa bir duraklama.
Kısa bir duraklama.
“Beni tanıdığın hiçbir hâlde…”
“Bunu sana yapacak biri olmadım.”
Bir nefes aldı.
“Ellerim sana dönmez.”
“Benim hikâyemde senin acın yok.”
Sessizlik.
Sokak bile sanki geri çekildi.
Şimal’in dudakları aralandı ama ses çıkmadı.
Çünkü içinde iki şey aynı anda kırılıyordu:
korku ve tanıdık bir şeyin gölgesi.
Şahin gözlerini ondan ayırmadı.
“Bunu sana kim söylediyse…”
Kısa bir duraklama.
“Yanlış yerden başlamış.”
Şimal bir adım geri gitti.
Sonra bir daha.
“Ben…” dedi.
Ama tamamlayamadı.
Çünkü kelimeler yetmiyordu.
Ve o an…
Şahin bir anda mesafeyi kapattı.
Hızlı değil.
Ama kesin.
Şimal tepki veremeden çok yakındı.
Nefesi ona değecek kadar.
Şahin hiçbir şey söylemedi.
Sadece gözleri Şimal’inkine kilitlendi.
Ve o an… çok kısa bir şey oldu.
Bir öpücük.
Uzun değil.
Açıklayıcı değil.
Sanki bir cevap değil…
bir durdurma gibiydi.
Şimal’in dudaklarında bir saniyelik bir şok kaldı.
Zaman sanki orada kırıldı.
Şahin hemen geri çekildi.
Hızlı.
Sanki kendi yaptığından korkmuş gibi değil… sanki orada kalırsa daha büyük bir şey olacağını biliyormuş gibi.
Bir adım geri attı.
Nefesi ilk kez değişmişti.
Ama bakışı hâlâ Şimal’deydi.
“Kaçma…” demedi.
Hiçbir şey demedi.
Sadece baktı.
Sonra döndü.
Ve yürüdü.
Şimal olduğu yerde kaldı.
Hareket etmedi.
Dünyanın sesi geri gelmedi.
Sadece kendi nefesi vardı.
Dudaklarına dokundu istemsizce.
Ne olduğunu anlamaya çalışmıyordu bile.
Çünkü anlamak mümkün değildi.
Sadece hissediyordu.
Bir şey… çok eski bir şey… çok derin bir yerden uyanmıştı.
Ve o an kaçmadı sadece… kendi içinde kayboldu.
Şahin ise arkasını dönmeden yürüyordu.
Ama yüzü sakindi diye değil… çünkü içi artık kontrol altında değildi.
O öpücük onun için bir zafer değildi.
Bir cevap da değildi.
Bir hata gibi bile değildi.
Bir şeydi… tutmaya çalıştığı her şeyin bir saniyede taşmasıydı.
Ve ilk kez kendine şunu itiraf ediyordu:
“Ben onu hâlâ kaybetmedim.”
“Ben sadece geri alamıyorum.”
Evin içi akşamın sessizliğiyle dolmuştu. Duvarlara vuran hafif saat tik takları bile sanki daha ağır duyuluyordu. Şimal kapıyı açtığında içeriden gelen eski çay kokusu onu karşıladı. Bu koku çocukluğundan beri değişmemişti; ne zaman buraya gelse, zaman biraz yavaşlar gibi olurdu.
Dedesini salonda otururken buldu.
Elinde tesbih, yanında yarım kalmış çay bardağı… gözleri televizyona değil, sanki çok daha uzağa bakıyordu.
Şimal sessizce yaklaştı.
“Hoş geldin kızım,” dedi dede, başını kaldırmadan. Sesinde yorgun ama sıcak bir ton vardı.
Şimal bir an durdu.
“Kızım…” diye tekrarladı içinden.
Oturmadan önce dedesinin yanına çömeldi.
“Bugün… garip bir gün oldu.”
Dede yavaşça ona baktı. Gözlerinde yaşlılığın verdiği o derin anlayış vardı.
“Garip günler, insanın içini büyütür evladım,” dedi.
Şimal gözlerini kaçırdı.
“Ben… bir şeyleri hatırlamaya başladım ama sanki daha çok kayboluyorum.”
Dede tesbihini yavaşça çevirdi.
“Hatırlamak bazen bulmak değildir,” dedi sakin bir sesle. “Bazen Allah insanın önüne bir kapı açar… ama o kapıdan geçmek için önce insanın kendi içini görmesi gerekir.”
Şimal başını kaldırdı.
“Ben neden böyleyim dede?”
Sesi bu kez daha kırılgandı.
Dede derin bir nefes aldı. Bir an sustu, sonra hafifçe gülümsedi.
“Güzel torunum…” dedi yavaşça. “İnsan bazen kalbinde taşıdığı yükü anlayamaz. Ama Kur’an bize şunu hatırlatır…”
Bir an durdu, sanki kelimeleri seçer gibi.
“‘Allah, hiçbir nefse taşıyamayacağı yükü yüklemez.’”
Şimal sessizleşti.
Bu cümle odanın içine yayılırken, sanki duvarlar bile biraz rahatlamış gibiydi.
Dede devam etti:
“Eğer senin yolun zor görünüyorsa… bu, yalnız yürüdüğün anlamına gelmez. Sadece yolun sana bir şey öğretmek istediği anlamına gelir.”
Şimal gözlerini yere indirdi.
“Ben artık hiçbir şeyi doğru hatırlayamıyorum.”
Dede hafifçe eğildi, onun elini tuttu.
“Evladım,” dedi daha yumuşak bir sesle. “Bazen doğru hatırlamak değil, doğru hissetmek önemlidir.”
Şimal’in eli titredi.
“Peki ya hislerim de yanlışsa?”
Dede küçük bir tebessüm etti.
“Kalp yanlış hissetmez kızım… sadece insan onu anlamakta gecikir.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sadece saat sesi.
Sadece çayın soğuyan buharı.
Şimal dedesine daha yakından baktı.
“Dede… ben birini hatırlıyorum gibi oluyorum ama aynı zamanda hiç tanımamış gibiyim.”
Dede gözlerini kısarak ona baktı.
“Kalbin birini tanıyorsa,” dedi yavaşça, “aklın onu unutsa bile iz kalır.”
Şimal nefesini tuttu.
“Ben o izi takip etsem… nereye çıkarım?”
Dede uzun uzun baktı.
Sonra çok sakin bir sesle söyledi:
“Gerçeğe kızım… ama her gerçek, insanın istediği gibi çıkmaz.”
Şimal başını dedesinin omzuna yasladı.
İlk kez o gün, içinde kaçmakla kalmak arasındaki farkın bu kadar ağır olduğunu hissetti.
Ve dedesi son kez fısıldadı:
“Ne olursa olsun, yolunu kaybettim deme… bazı yollar insanı kendine geri getirir.”
Gece şehrin üstüne ince bir kül gibi çökmüştü. Sokak lambalarının sarı ışığı ıslak asfaltın üzerinde kırılıp uzuyor, eski apartmanların duvarlarına yorgun gölgeler bırakıyordu. Rüzgâr, dar sokakların arasında dolaşırken sanki her köşede yarım kalmış bir cümle taşıyordu.
Şahin yürürken adımlarını hızlandırmıyordu ama durmak da istemiyordu. Çünkü nereye giderse gitsin, aynı yere çıkacağını biliyordu: kaçamadığı şeylerin içine.
Eski bir depo binasının kapısı aralıktı. İçeriden loş bir ışık sızıyordu. Şahin kapıyı itip içeri girdiğinde, metal kokusu ve eski sigara dumanı karışmış ağır bir hava yüzüne çarptı. İçeride birkaç adam vardı ama o sadece birini gördü: abisini.
Adam bir sandalyede oturuyordu. Dirseklerini dizlerine dayamış, sanki düşünmek bile yorucuymuş gibi başını hafif öne eğmişti. Şahin’i görünce hemen doğrulmadı. Sadece gözlerini kaldırdı.
“Geldin mi?”
Şahin cevap vermedi. Birkaç adım attı, durdu.
“Beni yine neye gönderiyorsun?” dedi sonunda. Sesi sertti ama kırgınlığı daha sertti.
Abisi hafifçe güldü. Ama bu gülüşte eğlence yoktu.
“Göndermek değil bu. Son iş.”
Şahin başını iki yana salladı.
“Son dediğin şey hiç bitmiyor.”
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Uzaktan bir araba sesi geçti, sonra tekrar sessizlik geri döndü.
Abisi yavaşça ayağa kalktı. Şahin’e doğru yürüdü. Aralarında bir adım mesafe kalınca durdu.
“Bıktım ben bunları yapmakdan…” dedi Şahin, bakışlarını kaçırmadan. “Her seferinde aynı şey. Aynı insanlar, aynı kirli işler.”
Abisinin yüzü sertleşti.
“Bıktım diyorsun…” dedi yavaşça. Sonra sesi bir anda keskinleşti.
“Ben sana benden uzak ol, benim gibi olma dedim. İnatla peşimden geldin, şimdi istesen de geri dönemezsin.”
Şahin’in çenesi gerildi ama konuşmadı.
Abisi bir adım daha yaklaştı, sesi daha düşük ama daha ağırdı.
“Ha deyince dönmek olmuyor burada. Bu dünyada ‘vazgeçtim’ diye bir şey yok. Özellikle de senin yaptıklarından sonra.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra devam etti:
“Ölmek mi istiyorsun?”
Şahin gözlerini kaldırdı.
“Ben ölmek istemiyorum.”
“Öyle davranıyorsun ama.”
Abisi arkasını dönüp masaya doğru yürüdü. Üzerindeki dosyaları itti, içlerinden birini açtı.
“Bu gece bu işi hallediyorsun.”
Şahin dosyaya bile bakmadı.
“Yapmayacağım.”
Abisi durdu. Başını yavaşça kaldırdı.
“Yapmayacak mısın?”
Şahin bir adım öne çıktı.
“Ben artık bu işlerin içinde olmayacağım. Beni dinle. Bitirelim bunu.”
Abisi bir an sustu. Sonra güldü ama bu kez hiç ses çıkarmadı. Sadece nefes gibi bir şeydi bu.
“Bitirmek…” dedi. “Sen bitirmek diyorsun.”
Dosyayı kapattı. Şahin’e doğru döndü.
“Burası bitirme yeri değil Şahin. Burası içine girilen ve çıkılamayan yer.”
Şahin’in gözlerinde ilk kez öfke netleşti.
“Ben çıkıyorum.”
Abisi başını iki yana salladı.
“Çıkamazsın.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Dışarıda seni bekleyen şeyleri biliyorsun. Seni kimlerin tanıdığını biliyorsun. Bir adım geri attığın anda kim olduğun hatırlatılır sana.”
Şahin dişlerini sıktı.
O sırada kapının yanında duran adamlardan biri telefona baktı. Sessizce bir mesaj geldi. Ekranı kapattı ama bakışı değişti.
Abisi bunu fark etmedi.
Şahin fark etti.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Abisi son kez konuştu:
“Bu gece o işi yapıyorsun. Konu kapandı.”
Şahin cevap vermedi.
Sadece bir süre baktı.
Sonra dosyanı alıp arkasını döndü.
Kapıya doğru yürürken içinden geçen tek şey şuydu: bu yol artık geri dönüşsüzdü.
Kapı kapanınca içeride bir sessizlik daha oluştu.
Abisi masaya döndü. Sonra çok kısık bir sesle, neredeyse kendine konuşur gibi söyledi:
“Keşke zamanında beni dinleseydin, keşke sadece benim gücümün arkasına sığınsaydın kendi başına güçlü olmaya çalışmasaydın”
Dışarıda Şahin gecenin içine karışırken, çok uzak bir yerde başka bir plan sessizce işlemeye devam ediyordu. Ve o planın içinde onun adı yoktu gibi görünüyordu… bu da en tehlikeli kısmıydı.
Gece boyunca esen rüzgâr sabaha kadar dinmemişti.
Deniz kıyısındaki sahil yolu boş görünüyordu ama Şahin böyle yerlerin hiçbir zaman gerçekten boş olmadığını biliyordu.
Arabadan indiğinde yüzüne tuzlu hava çarptı.
Ceketinin iç cebindeki dosyayı kontrol etti.
Abisinin verdiği iş buydu.
Basit görünüyordu.
Dosyayı teslim edecek, adamla konuşacak ve gidecekti.
Eskiden olsa düşünmezdi bile.
Ama artık her adımında içinde büyüyen bir yorgunluk vardı.
Sanki yıllardır taşıdığı hayat omuzlarına ağır gelmeye başlamıştı.
Uzakta bankta oturan adamı gördü.
Adam denize dönük oturuyordu.
Şahin birkaç saniye onu izledi.
Sonra yürümeye başladı.
Bir adım.
İki adım.
Üç adım.
Ve bir anda durdu.
Bir şey yanlıştı.
Çok yanlıştı.
Banktaki adamın omuzları fazla gergindi.
Sahilde yürüyen birkaç kişi birbirinden bağımsız görünmeye çalışıyordu.
Ama değillerdi.
Şahin'in gözleri sertleşti.
İçgüdüsü bağırdı.
Tuzak.
Kalbi bir anda hızlandı.
Yıllardır bu işlerin içindeydi.
O hissi tanıyordu.
Yakalanmadan birkaç saniye önce gelen o hissi...
Dosyayı açtı.
Yürümeye devam ederken içindeki evrakları çıkardı.
Rüzgârın yönünü hesapladı.
Birkaç sayfayı fark edilmeden denize bıraktı.
Bazılarını hızla yırttı.
Parçalar gecenin içinde savruldu.
Kimse ne yaptığını anlamamıştı.
Tam döneceği sırada sahilin öteki ucundan bir ses yükseldi.
"POLİS! YERİNDE KAL!"
Şahin küfür etti.
Ve koşmaya başladı.
Arkasında ayak sesleri çoğalıyordu.
Sirenler duyuldu.
İnsanlar bağırmaya başladı.
Sahil boyunca kovalamaca başladı.
Şahin korkudan değil...
Alışkanlıktan kaçıyordu.
Çünkü yıllardır yaptığı buydu.
Kaçmak.
Sürekli kaçmak.
Bir köşeyi döndüğü sırada omzuyla metal korkuluğa çarptı.
Dengesini kaybetti.
Ve cüzdanı cebinden fırlayıp asfaltın üzerine düştü.
Şahin birkaç metre ilerledikten sonra durdu.
Arkasından polisler geliyordu.
Ama o dönüp yere baktı.
Cüzdan açılmıştı.
İçinden küçük bir fotoğraf kayarak dışarı çıkmıştı.
Şimal.
Üniversite yıllarında çekilmiş bir fotoğraf.
Gülüyordu.
Şahin'in nefesi kesildi.
Rüzgâr fotoğrafı çevirdi.
Arkasına iliştirilmiş eski bir kâğıt parçası ortaya çıktı.
Sarıya dönmüş.
Yıpranmış.
Kenarları eskimiş.
İlk not.
Yıllardır sakladığı ilk not.
Titreyen parmaklarla eğilip aldı.
Üzerindeki yazıya baktı.
"Bence ait olduğunu hissettiğinde değil...
Bırakıp gitmek istemediğinde anlarsın."
Bir an için bütün sesler kayboldu.
Polisler.
Sirenler.
Bağrışmalar.
Deniz.
Hiçbiri kalmadı.
Sadece o not vardı.
Ve Şimal.
Ağacın altında ona baktığı o son an.
"Sen mi yaptın?" diye soran gözleri.
Şahin gözlerini kapattı.
Yorgundu.
İlk kez gerçekten yorgundu.
Kaçmaktan.
Saklanmaktan.
Sürekli geçmişi sırtında taşımaktan.
Belki bugün yine kaçabilirdi.
Belki yine kurtulabilirdi.
Ama sonra ne olacaktı?
Şimal gerçeği öğrenemeyecekti.
O da kendinden kaçmaya devam edecekti.
Başkomiser Doğan birkaç metre geride durmuştu.
Silahı elindeydi.
Ama ateş etmiyordu.
Sadece bekliyordu.
"Şahin!"
Şahin başını kaldırdı.
Doğan'ın sesi yeniden geldi.
"Bitti."
Uzun bir sessizlik oldu.
Şahin elindeki nota baktı.
Sonra fotoğrafa.
Şimal hâlâ gülümsüyordu.
Sanki yıllar öncesinden ona bakıyordu.
Şahin istemsizce gülümsedi.
Acı bir gülümsemeydi.
Sonra notu dikkatlice fotoğrafın arkasına yerleştirdi.
Cüzdanını kapattı.
Ve yavaşça ellerini havaya kaldırdı.
Kaçmadı.
Direnmedi.
Sadece durdu.
Belki de yıllardır ilk kez.
Polisler üzerine koştu.
Kelepçenin soğuk sesi gecenin içinde yankılandı.
Ama Şahin'in gözleri denizdeydi.
Çünkü özgürlüğünü kaybettiğini hissetmiyordu.
Aksine...
Yıllardır taşıdığı bir yük ilk kez omuzlarından kalkıyormuş gibi hissediyordu.
Polis aracına bindirilirken başını son kez gökyüzüne kaldırdı.
Ve aklından yalnızca bir düşünce geçti.
Yıllardır kaçıyordu.
Ama ait olduğu yere ulaşmak için bazen koşmayı değil, durmayı seçmek gerekiyordu.
Başkomiserin odası alışılmışın dışında sessizdi.
Koridordan gelen ayak sesleri, telsiz konuşmaları ve ara sıra duyulan kapı sesleri dışında binanın içi garip bir sakinliğe gömülmüştü.
Mehri pencerenin önünde durmuştu.
Dakikalardır aynı yerdeydi.
Elleri göğsünde birleşmiş, aşağıdaki avluyu izliyordu.
Bir süre önce polis araçları şubeye girmişti.
Sonra hareketlilik başlamıştı.
Memurlar koşuşturmuş, telsizler peş peşe konuşmuş, koridorlarda aceleci adımlar yankılanmıştı.
Ve ardından...
Şahin Arslan içeri getirilmişti.
Mehri onu uzaktan görmüştü.
Kelepçeli.
Sessiz.
Kaçmıyordu artık.
Yıllardır peşinden koşulan adam sonunda bu binanın kapısından içeri girmişti.
Ama Mehri'nin hissettiği şey zafer değildi.
İçinde garip bir boşluk vardı.
Çünkü bazı düğümler çözülmeye başladığında insan rahatlamazdı.
Sadece önünde duran gerçeğin ağırlığını daha net hissederdi.
Bakışları avludan ayrılıp masanın üzerindeki dosyalara kaydı.
Sonra tekrar kapıya döndü.
Doğan hâlâ gelmemişti.
İstemsizce gülümsedi.
Yıllardır aynıydı.
Bir işi bitirmeden nefes almazdı.
Bir söz verdiyse mutlaka tutardı.
Belki de onu bu kadar sevmesinin sebeplerinden biri buydu.
Kapı açıldı.
Mehri başını kaldırdı.
Doğan içeri girdi.
Yorgundu.
Kravatı hafifçe gevşemişti.
Saçları dağılmıştı.
Ama gözlerinde uzun zamandır görülmeyen bir huzur vardı.
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sanki konuşmadan da anlaşabiliyorlardı.
Mehri yavaşça ona doğru yürüdü.
Sonra ellerini Doğan'ın boynuna doladı.
Başını omzuna yasladı.
"Ben seni almaya gelmişdim, yemek yeriz diye düşündüm ama sen verilen bazı sözleri tutmaya gitmişsin."
Doğan'ın yüzünde yorgun ama samimi bir gülümseme oluştu.
Ellerini Mehri'nin beline koydu.
"Sana mahkemeye kadar Şahin'i yakalayacağam demişdim."
Sesi sakindi.
Ama içinde taşıdığı kararlılık hâlâ hissediliyordu.
"Verdiğim sözü tuttum."
Mehri'nin gözleri doldu.
Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın...
Bu adamın verdiği sözleri gerçekten tuttuğunu görmek hâlâ kalbine dokunuyordu.
Doğan bunu fark etti.
Yavaşça eğildi.
Ve Mehri'nin alnına küçük bir öpücük kondurdu.
O kadar kısa ve sade bir hareketti ki...
Ama yılların sevgisi o anın içine sığmış gibiydi.
Mehri gözlerini kapattı.
Sonra ona daha sıkı sarıldı.
Sanki uzun zamandır taşıdığı bir yükü bırakıyordu.
"Sen seçdiyim en güzel yol, en doğru kararsın."
Sesi neredeyse fısıltıydı.
"İyi ki sen başkomiser."
Doğan'ın bakışları yumuşadı.
Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sadece kollarını biraz daha sıktı.
Biraz daha yaklaştırdı onu kendine.
Sanki bütün dünyanın gürültüsünü dışarıda bırakmak ister gibi.
Başını Mehri'nin saçlarına yasladı.
Ve sessizce cevap verdi.
"İyi ki biz."
Koridordan yine ayak sesleri geçti.
Bir telefon çaldı.
Bir kapı açılıp kapandı.
Hayat dışarıda bütün hızıyla devam ediyordu.
Ama başkomiserin odasında...
O an sadece ikisi vardı.
Ve yıllardır omuz omuza yürüdükleri yol.
Bazen insan doğru kararı verdiğini kazandığında anlamazdı.
Yanında hâlâ aynı kişinin durduğunu gördüğünde anlardı.
✍️ m.n