“Geçmiş sessizce geri döndü.”
Sabah, gri ile mavi arasında sıkışmış ince bir ışıkla doğuyordu
Şehir uyanmıştı ama güne tam teslim olmamıştı. Gökyüzü ağırdı; sanki gece gitmek istememiş, sabah ise zorla içeri girmişti. Soğuk hava polis şubesinin camlarına vuruyor, içeriye mat bir sessizlik bırakıyordu. Koridorlarda çay kokusu, dosya kâğıtlarının hışırtısı ve sürekli açılıp kapanan kapı sesleri birbirine karışıyordu.
Bu bina, günün hangi saati olursa olsun asla tam anlamıyla sessiz olmazdı. Çünkü burada her sessizlik, bir şeyin başlamasından önceki bekleyişti.
Başkomiser Doğan’ın odası her zamanki gibiydi.
Dağınık ama düzenli bir kaos…
Masada açık dosyalar, kenarda yarısı içilmiş soğuk kahve, bilgisayar ekranında yarım kalmış ifadeler vardı. Doğan başını kaldırmadan evraklara bakıyor, kalemiyle notlar alıyordu.
Kapı açıldı.
İçeri giren kişi tereddütsüz adım attı.
Doğan başını bile kaldırmadan konuştu: “Oturalım lütfen. Memur arkadaş gelince sorguya başlayacağız.”
Sesinde alışkanlık vardı.
“Emredersiniz başkomiserim.”
Kadın sesi.
Mehri.
Doğan kalemi bıraktı.
Yavaşça başını kaldırdı.
Ve gözleri değişti.
“Ne işin var burada senin?”
Sesi sertti.
“Mehri, burası sorgu odası. Çık dışarı. Başımızı derde sokacaksın.”
Mehri bir adım öne geldi.
Sakin görünmeye çalışıyordu ama gözleri sabırsızdı.
“Lütfen Doğan… sadece dinleyeceğim.”
Bir nefes aldı.
“Çok önemli. Duruşmaya yetişmem lazım. Yoksa dosya kapanacak.”
Doğan sandalyesinden hafifçe doğruldu.
“Saçmalama.”
“Burası adli süreç değil, polis şubesi. Sen hangi sıfatla burada oturacaksın?”
Sesi sertleşti.
“Daha yeni beraat ettin, avukatlığını da kaybettireceksin.”
Mehri sözünü kesti.
“Şom ağzını açma Doğan…”
Yaklaştı.
“Ben sabah vekaleti dosyaya koydum. Oğlumun dosyasını da yeniden açtırdım.”
Bir an durdu.
“Aralarında bir bağ var. Bunu görmen lazım.”
Sesi düştü.
“Lütfen…”
“Şurada köşede oturayım. Sadece dinleyeceğim.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Ve Doğan… kızımızı özledim.”
Sesi kırıldı.
“Küçücük daha… bu işi bitirip gitmemiz lazım.”
Doğan cevap vermedi.
Kapı o anda açıldı.
İçeri genç bir memure girdi. Ardından bastonuna dayanarak yürüyen yaşlı bir adam.
“Komiserim, tanık geldi.”
Doğan hemen toparlandı.
“Buyurun oturun.”
Sandalyeler gösterildi.
Memure konuştu: “Başlayalım mı?”
Sonra Mehri’ye baktı.
“Hanımefendi dışarı çıksın mı?”
Doğan kısa bir an düşündü.
“Kalabilir… köşede otursun.”
Mehri hemen başını salladı.
“Şurada oturacağım. Hiç karışmayacağım.”
Ama gözleri yerinde durmuyordu.
Doğan memureye döndü: “Eşimdir. Problem olmaz.”
Memure başını salladı.
“Anlaşıldı başkomiserim.”
Mehri oturdu.
Ama otururken gözleri memureyi süzdü.
Doğan bunu fark etti.
Gözleriyle “sus” dedi.
Mehri kaşlarını kaldırdı.
Sadece fısıldadı: “Evde konuşacağız bunu.”
Doğan dişlerinin arasından: “Bir daha böyle şey yapma.”
Doğan yaşlı adama döndü.
“Amca… olay gününü anlatır mısın?”
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
“Torunumun düğünü vardı.”
Bir an sustu.
“Şehir dışına gidiyordum. Ama arabam bozuldu, gece yarısına kaldım.”
Oda sessizleşti.
“Yolda ilerlerken o sokağı geçiyordum…”
Başkomiser dikkat kesildi.
“Bir araba gördüm.”
“Karşıdan geldi, beni geçti… sonra aniden durdu.”
Mehri öne eğildi.
“Sonra bir kız indi.”
Yaşlı adam devam etti:
“Koşmaya başladı… sonra tekrar arabaya bindirdiler.”
Sesi titredi.
“Ben yoluma devam ettim.”
Bir an sustu.
“Sonra haberlerden öğrendim.”
Doğan sakin ama net: “İyi yapmışsın amca.”
Mehri bir anda araya girdi: “Amca… yüzünü gördün mü? Oğlanı?”
Doğan hemen döndü.
“Mehri…”
Ama Mehri durmadı.
Yaşlı adam düşündü.
“Bir an…”
“Evet.”
Oda bir anda kilitlendi.
Doğan hızla sordu:
“Plaka gördün mü?”
“Evet.”
Memure yazmaya başladı.
Mehri çantasından bir fotoğraf çıkardı.
“Bu muydu?”
Yaşlı adam baktı.
“Evet…”
O an Doğan sert bir nefes aldı. Ama konuşmadı. Kısa bir sessizlik oldu.
Mehri çok düşünmeden lafa girdi:
"Peki amca bundan 2 yıl önc-"
Doğan Mehrinin sözünü bilinçli bölmek için memureye dönerek konuşmaya başladı.
“Amcayı çok bekletmeyin. İmzasını alın, gönderin.”
Yaşlı adam çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz odadaki sessizlik ağırlaştı.
Doğan birkaç saniye boyunca kapıya baktı.
Sonra yavaşça Mehri'ye döndü.
"Ne yaptığının farkında mısın sen?"
Sesi yüksek değildi.
Ama bu hali daha tehlikeliydi.
Mehri sandalyesinde arkasına yaslandı.
"Ne yaptım ki?"
Doğan sinirle güldü.
"Ne yaptın mı?"
Masanın üzerine eğildi.
"Az önce bana ne dedin sen?"
Mehri cevap vermedi.
"'Sadece oturacağım Doğan, söz veriyorum Doğan, hiç karışmayacağım Doğan...'"
Elleriyle havada tırnak işareti yaptı.
"Kadın, daha iki dakika geçmeden sorguyu devraldı."
Mehri dudaklarını birbirine bastırdı.
Doğan devam etti.
"Hem de tanığın önünde fotoğraf gösteriyorsun."
"Ya adam emin olmasaydı?"
"Ya etkilenip yanlış ifade verseydi?"
"Ya biri bunu öğrenirse?"
Sesi biraz daha sertleşti.
"Farkında mısın sen artık savcı değilsin Mehri!"
Oda yeniden sessizleşti.
Mehri'nin yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
Savcı değilsin...
Bu söz hâlâ canını yakıyordu.
Doğan bunu fark etti.
Ama geri adım atmadı.
"Bir de Kenan meselesi."
Kaşlarını çattı.
"Onu neden açtın?"
Mehri gözlerini kaldırdı.
"Çünkü hissediyorum."
Doğan iç çekti.
"Yine başladık."
"Hayır."
Bu kez Mehri'nin sesi ciddiydi.
Gerçekten ciddiydi.
"Doğan, ben yıllardır dosya okudum."
"Binlerce ifade dinledim."
"İnsanların yalan söylediğini de gördüm, gerçeği sakladığını da."
Yavaşça ayağa kalktı.
"Bu dosyada bir şey eksik."
"Şimal'in dosyasında da."
"Kenan'ın dosyasında da."
Doğan başını kaldırdı.
Mehri masaya doğru yürüdü.
"Ve ikisinin ortasında sürekli aynı isim çıkıyor."
Kısa bir sessizlik.
"Şahin."
Doğan gözlerini kapatıp nefes verdi.
"Elimizde hâlâ tek bir tanık var."
"Mahkemeye beş gün kaldı."
"Ve sen bana hislerinden bahsediyorsun."
Mehri masanın arkasına geçti.
Ellerini Doğan'ın omuzlarına koydu.
Doğan konuşurken bile dosyalara bakmaya devam etmeye çalışıyordu.
Mehri hafifçe omuzlarına bastırdı.
"Tamam..."
Doğan sustu.
"Tamam benim başkomiser kocam."
Omuzlarına küçük küçük masaj yapmaya başladı.
"İşini çok güzel yapıyor."
Doğan gözlerini devirdi.
"Mehri..."
"Ama ben seni yormak istemedim."
Bu kez istemsizce gülümsedi.
Doğan'ın bütün sertliği birkaç saniye içinde kırılmıştı.
Mehri eğilip yanağından öptü.
Doğan hemen etrafa baktı.
"Yapma şunu."
"Niye?"
"İş yerindeyiz."
Mehri kaşlarını kaldırdı.
"Sen hâlâ utanıyor musun benden?"
Doğan sandalyesinde doğruldu.
"Ne alakası var şimdi?"
"Var ama."
"Yok."
"Var."
"Yok."
Mehri güldü.
Doğan da istemeden gülümsedi.
Sonra masadaki telefonunu eline aldı.
Konuyu değiştirmeye çalışıyordu.
"Tamam."
"Ne içersin?"
Mehri zafer kazanmış gibi sırıttı.
"Çay."
"Başka?"
"Çay."
Doğan başını salladı.
"Şaşırtmadın."
Telefonu kulağına götürürken odada ilk kez normal bir hava oluştu.
Ama masanın üzerindeki ifade tutanağında yazan isim hâlâ ikisinin de aklındaydı.
Şahin Arslan.
Ve ikisi de biliyordu...
Bu isim, yeni başlayan fırtınanın yalnızca ilk rüzgârıydı.
Psikoloğun binasının önüne geldiğinde Şimal birkaç saniye kapının önünde durdu.
Eskiden olsa içeri giremezdi.
Kapıyı açar, birkaç adım atar, sonra geri dönerdi.
Çünkü bu bina ona hep eksik olduğu şeyleri hatırlatıyordu.
Unuttuğu günleri.
Hatırlayamadığı insanları.
Kendisine ait olmayan anıları.
Bugün ise farklıydı.
Korkuyordu.
Ama kaçmıyordu.
Bu bile başlı başına bir ilerlemeydi.
Ellerini montunun ceplerine sokup derin bir nefes aldı.
Sonra binaya girdi.
Koridor her zamanki gibiydi.
Sessiz.
Temiz.
Sakin.
Sanki dışarıdaki dünya başka bir gezegende kalmıştı.
Psikoloğun odasına girdiğinde kadın onu gülümseyerek karşıladı.
"Bugün nasılsın Şimal?"
Şimal koltuğa oturdu.
Bir süre düşünmeden cevap veremedi.
Sonunda omuz silkti.
"Bilmiyorum."
Psikolog bekledi.
"Bazen iyi hissediyorum."
"Bazen de sanki hayatımın yarısı başkasınınmış gibi."
Kadın not defterini kapattı.
"Bu normal."
Şimal pencereye baktı.
"Normal olmaktan sıkıldım."
Odadaki sessizlik ağırlaşmadı.
Sadece yerleşti.
Psikolog birkaç saniye sonra önündeki dosyayı açtı.
Şimal göz ucuyla dosyanın kapağını gördü.
Şahin Arslan.
İsmi görmek bile kalbinin ritmini değiştirmişti.
Psikolog bunu fark etti.
"Mahkemede sana onu soracaklar."
Şimal başını eğdi.
"Biliyorum."
"Şahin'i tanıyor musun?"
Şimal uzun süre cevap vermedi.
Sonra yavaşça konuştu.
"Hayır."
"Kulağa saçma geliyor biliyorum."
"Bir yüz biliyorum."
"Bir isim biliyorum."
"Herkesin anlattıklarını biliyorum."
"Ama onu tanıyor muyum?"
Başını iki yana salladı.
"Hayır."
Psikolog sessizce dinledi.
"Peki tanıştığınız günü hatırlıyor musun?"
Şimal gözlerini kapattı.
"Hayır."
"Hiçbir şey yok."
Sonra kaşları hafifçe çatıldı.
Bir görüntü.
Belirsiz.
Bulanık.
Bir pano...
Kalabalık bir koridor...
Renkli kağıtlar...
Ve bir soru.
Bir soru vardı.
Siyah kalemle yazılmış.
Küçük bir kağıdın üzerinde.
"İnsan bir yere ait olduğunu nasıl anlar?"
Şimal'in nefesi takıldı.
Psikolog hemen fark etti.
"Ne gördün?"
Şimal cevap vermedi.
Çünkü artık odada değildi.
Yıllar öncesindeydi.
Üniversitede.
İlk final haftasıydı.
Herkes koşuşturuyordu.
Koridorlarda öğrenciler, ellerinde kitaplarla sağa sola gidiyordu.
Ama Şimal kalabalığın ortasında bile yalnız hissediyordu.
Tam o sırada öğrenci kulüplerinin kullandığı eski ilan panosunu gördü.
Pano notlarla doluydu.
Ders ilanları.
Ev arkadaşı arayanlar.
Etkinlik afişleri.
Ve ortada beyaz küçük bir kağıt.
Üzerinde sadece bir soru vardı.
"İnsan bir yere ait olduğunu nasıl anlar?"
Şimal bilmeden durmuştu.
Soruyu okuyup geçebilirdi.
Ama geçmedi.
Çantasından kalem çıkardı.
Kağıdın altına küçük bir cevap yazdı.
"Bence ait olduğunu hissettiğinde değil."
"Bırakıp gitmek istemediğinde anlarsın."
Sonra yürüyüp gitti.
Ve konuyu unuttu.
Ertesi gün aynı panonun önünden geçerken kağıdı tekrar gördü.
Altında yeni bir yazı vardı.
Aynı el yazısıyla.
"Kulağa mantıklı geliyor."
"Ama bazen insan gitmek istemediği halde gitmek zorunda kalıyor."
Şimal istemsizce gülümsedi.
Kim olduğunu bilmiyordu.
Merak da etmemişti.
Sadece cevap vermek istemişti.
Altına yazdı:
"O zaman geriye dönmek için bir sebep bırakmalı."
Ve gitti.
Bir gün sonra.
Yeni cevap.
Sonra yeni cevap.
Sonra bir tane daha.
Günler geçti.
Haftalar geçti.
Birbirlerinin isimlerini bilmiyorlardı.
Yüzlerini bilmiyorlardı.
Sadece aynı panonun önünden geçiyorlardı.
Bir gün Şimal yazdı:
"Sanırım seni hiç tanımadan alıştım."
Ertesi gün cevabı gördü.
Uzun süre o satıra bakmıştı.
Çünkü ilk defa karşı taraftan isim istemeyen bir cümle gelmişti.
"Ben seni yazılarından tanıyorum zaten."
Altında da küçük bir not vardı.
"Merak etme."
"Yüzünü bilmiyorum."
"Ama panoya yaklaşınca adımlarının sesini ayırt edebiliyorum."
İşte o gün...
Şimal ilk defa onu merak etmişti.
Şimal'in gözleri hâlâ bir noktaya sabitlenmişti.
Sanki odanın içinde değil de yıllar öncesindeydi.
Psikolog birkaç saniye bekledi.
Onu anının içinden zorla çıkarmak istemiyordu.
"Şimal..."
Genç kadın yavaşça gözlerini kaldırdı.
"Nefes al."
Şimal derin bir nefes çekti.
Kalbi garip atıyordu.
Sanki unuttuğu bir kapı aralanmıştı.
"Notları hatırladım."
Psikolog başını salladı.
"Evet."
"Sonra ne oldu?"
Şimal kaşlarını çattı.
"Bilmiyorum."
"Hatırlamıyorum."
Bir an sustu.
Sonra ekledi:
"Ama onu görmek istemiştim."
Psikolog not defterini kapattı.
"Neden?"
Şimal pencereye baktı.
Çünkü cevabı basit değildi.
"Çünkü..."
Dudaklarını ısırdı.
"İnsanların çoğu konuşmak için konuşuyordu."
"Ama o dinliyormuş gibi yazıyordu."
Oda sessizleşti.
Psikolog gülümsedi.
"Ve?"
"Ve onu merak etmiştim."
Şimal bunu söylerken hafif utandı.
Yıllar geçmişti.
Ama o his değişmemişti.
Psikolog yavaşça sordu:
"Peki ilk kez yüzünü nasıl gördün?"
Şimal gözlerini kapattı.
Ve başka bir görüntü geldi.
Şimal ertesi gün panonun önüne geldiğinde kalbi ilk kez biraz daha hızlı atıyordu.
Çünkü günlerdir cevap beklediği kâğıdın altında yeni bir not vardı.
Şahin yazmıştı.
Bu kez cevap biraz daha uzundu.
Şimal satırları okumaya başladı.
"Garip bir şey söyleyeceğim."
"Seni tanımıyorum."
"Sesini bilmiyorum."
"Nasıl güldüğünü de bilmiyorum."
"Ama günün birinde bu panonun önüne gelip yazını aramadığım bir gün olursa eksikliğini hissedeceğimi biliyorum."
Şimal'in parmakları kâğıdın kenarında durdu.
Kalbi anlamsızca sıkışmıştı.
Altında devamı vardı.
"Şehrin kuzey tarafında eski bir saat tamircisi var."
"Yıllar önce kapanmış."
"Arkasında kimsenin bilmediği küçük bir avlu bulunuyor."
"Ortada yaşlı bir zeytin ağacı var."
"Ve sürekli çalışan bir su çeşmesi."
"Ben bazen oraya gidiyorum."
Biraz aşağıda son satır duruyordu.
Şimal o satırı okurken istemsizce gülümsedi.
"Eğer bir gün merakın korkundan biraz daha büyük olursa..."
"Ben orada olacağım."
Psikolog birkaç saniye sessiz kaldı.
Şimal'in yüzündeki değişimi izliyordu.
Sanki yıllardır kapalı duran bir pencere ilk kez açılmıştı.
"Peki..." dedi yumuşak bir sesle.
"Gittin mi?"
Şimal başını kaldırdı.
"Nereye?"
"O adrese."
O küçük avluya.
O zeytin ağacının olduğu yere.
Şimal cevap veremedi.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Çünkü hatırlamıyordu.
Hatırlamak istiyordu.
Ama görüntü yine sislerin arasında kayboluyordu.
"Bilmiyorum."
Psikolog başını salladı.
"Zorlama."
"Bazen hafıza koşunca kaçıyor."
"Yürüyünce geliyor."
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Dışarıdan hafif yağmur sesi geliyordu.
Şimal pencereye baktı.
Kalbinin içinde garip bir ağırlık vardı.
Sanki bir yere geç kalmış gibi.
Sanki birisi onu yıllardır bekliyormuş gibi.
Ve o bekleyiş şimdi göğsünün tam ortasında duruyordu.
"Neden böyle hissediyorum?" diye fısıldadı.
Psikolog gülümsedi.
"Çünkü bazı insanlar unutulmaz."
"Hatırlanmasalar bile."
Bu cümle Şimal'in içinde bir yere dokundu.
Derine.
Çok derine.
Seans bittiğinde koridora çıktığında nefes almakta zorlandı.
Psikolog arkasından seslendi.
"Şimal."
Şimal döndü.
"Bugün kendine karşı nazik ol."
Başını salladı.
Ama zihni artık orada değildi.
Çoktan başka bir yere gitmişti.
Bir saat sonra kendini şehrin eski taraflarında buldu.
Buraya neden geldiğini bilmiyordu.
Ya da biliyordu.
Ama kendine itiraf etmek istemiyordu.
Dar sokaklar arasında yürüdü.
Eski taş binaların arasından.
Sessiz dükkânların önünden.
Yağmur durmuştu.
Kaldırımlar hâlâ ıslaktı.
Sonra onu gördü.
Eski saat tamircisini.
Küçük.
Yorgun.
Ve terk edilmiş.
Vitrindeki saatler yıllar önce durmuş gibiydi.
Şimal'in kalbi hızlandı.
Çünkü tanıyordu.
Hatırlamaya başlamıştı.
Dükkânın yanındaki dar geçide girdi.
Ve bir anda şehir arkada kaldı.
Sanki başka bir dünyaya geçmişti.
Ortada büyük bir zeytin ağacı vardı.
Dalları gökyüzüne uzanıyordu.
Yanında küçük taş bir çeşme.
Su hiç durmadan akıyordu.
Şehrin bütün sesleri kaybolmuştu.
Sadece su.
Ve rüzgâr.
Şimal olduğu yerde durdu.
Kalbi öyle hızlı atıyordu ki neredeyse canı yanıyordu.
Ve o anda...
Hatırladı.
Yıllar önce.
Aynı yer.
Aynı ağaç.
Aynı su sesi.
Şimal avluya girdiğinde elleri buz gibiydi.
Kendine yüzlerce kez dönüp gitmesini söylemişti.
Çünkü bir yabancıyla buluşuyordu.
Ama o yabancı artık yabancı gibi gelmiyordu.
Günlerce konuşmuşlardı.
Birbirlerinin yüzünü görmeden.
Birbirlerinin sesini duymadan.
Sadece birkaç satırla.
Kalbi deli gibi atarken ağacın yanına baktı.
Ve onu gördü.
Şahin.
Sırtı dönüktü.
Çeşmenin yanında durmuştu.
Elinde küçük bir defter vardı.
Şimal yaklaşınca dönmedi.
Sanki geleceğini zaten biliyormuş gibi.
Sonra konuştu.
"Seni üç dakika geç kaldığın için tanıdım."
Şimal şaşkınlıkla durmuştu.
"Ne?"
Şahin hâlâ dönmemişti.
"Geleceğini düşündüğüm saatten üç dakika sonra geldin."
Şimal istemsizce gülmüştü.
"Ya başkası olsaydım?"
Şahin bu kez arkasını döndü.
Ve ilk kez göz göze geldiler.
"Değilsin."
Şimal nefes almayı unutmuştu.
Çünkü çocuk gülmüyordu.
Ama gözleri gülüyordu.
Şahin omuz silkti.
"Senin beklerken nasıl duracağını tahmin etmiştim."
"Nasıl?"
"Kaçmaya hazır gibi."
Şimal istemsizce gülmüştü.
"Bu kadar belli miydi?"
Şahin ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Evet."
Sonra cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
Katlanmıştı.
Biraz eskimişti.
Şimal'e uzattı.
"İlk yazdığın not."
Şimal şaşkınlıkla bakmıştı.
"Bunu sakladın mı?"
Şahin omuz silkti.
"Atamadım."
"Neden?"
Şahin birkaç saniye düşünmüştü.
Sonra cevap vermişti.
"Çünkü o gün yalnız olmadığımı hissettim."
Ve o an...
Şimal ilk kez kalbinin yer değiştirdiğini hissetmişti.
Günümüz...
Hatıra bir anda dağıldı.
Şimal tekrar bugüne döndü.
Aynı ağacın altındaydı.
Aynı çeşmenin yanında.
Gözleri dolmuştu.
Çünkü artık hatırlıyordu.
İlk kez neden ona güvendiğini...
İlk kez neden onu unutamadığını...
Ve tam o sırada...
Çeşmenin diğer tarafında bir hareket oldu.
Şimal başını kaldırdı.
Nefesi durdu.
Şahin oradaydı.
Sessizce.
Ağacın altında.
Sanki yıllar önce bıraktıkları yerden hiç ayrılmamış gibi.
O da Şimal'i görmüştü.
İkisi de konuşmadı.
Çünkü bazı karşılaşmaların sesi olmazdı.
Sadece kalbi olurdu.
Ve o an...
Şimal ilk kez onu hatırladığı hâliyle gördü.
O anın içinde zaman durmadı… sadece anlamını kaybetti.
Şimal, karşısında duran adama baktı. Yıllardır zihninde parçalar hâlinde dolaşan bir yüz, şimdi ilk kez bütün hâliyle oradaydı. Ama garip olan, onu ilk kez görmüyor gibi hissetmesiydi. Sanki hep biliyordu. Sanki hep oradaydı.
Göğsünde bir şey ağırlaştı. Hatırlamak, sandığı gibi bir çözülme değil, bir yük gibi oturmuştu içine. Unuttuğu her şey geri dönmemişti sadece… eksik bıraktıklarıyla birlikte geri gelmişti.
Şahin hiçbir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. Bakışı bile, yıllardır konuşulmamış cümleleri tamamlıyordu. Beklemişti. Sormadan, acele etmeden, kendini dayatmadan. Sanki “geleceğini biliyordum” der gibi bakıyordu.
Şimal bir adım atacak gibi oldu, durdu. Çünkü bazı anlar yaklaşmayı değil, olduğu yerde kalmayı isterdi. Kalbi hızla atıyordu ama bu bir kaçış değil, bir tanıma hâliydi artık. Bir yabancıyı değil… yarım kalmış bir hikâyeyi görüyordu.
Ve ilk kez fark etti: hatırlamak, geçmişe dönmek değildi. Geçmişin içinde hâlâ yaşayan bir şeyi bulmaktı.
Rüzgâr zeytin ağacının dallarını hafifçe oynattı. Su akmaya devam etti. Ama hiçbir ses, ikisinin arasındaki sessizliği bozmadı.
Çünkü bazı karşılaşmalar konuşulmazdı.
Sadece başlardı.
Ve bu, bir başlangıçtı.
✍️ m.n