İçeriğe geç

NİSYAN

Bölüm 7 · 14 dk okuma

NİSYAN

Bölüm 7

BÖLÜM 7 | İZ

"Karanlık, en çok izi saklar."

İki ay sonra...

Adliye binası her zamanki gibi kalabalıktı.

Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, telaşla taşınan dosyalar ve birbirine karışan sesler... Her şey olağan görünüyordu.

Ama bugün, o binanın duvarları Mehri'ye yabancı geliyordu.

Yıllar önce bu koridorlarda genç bir avukat olarak yürümüştü.

Müvekkillerinin dosyalarını göğsüne bastırarak duruşma salonlarına koştuğu günleri hatırlıyordu.

Sonra savcı olmuştu.

Aynı koridorlarda bu kez devlet adına yürümüş, onlarca davada iddia makamında yer almıştı.

Hayatının büyük kısmı bu binanın içinde geçmişti.

Fakat bugün...

İlk kez ne avukattı ne de savcı.

Bugün bu binaya kendisini savunmak için gelmişti.

Bakışlar üzerindeydi.

Kimi merakla bakıyor, kimi fısıltıyla adını anıyordu.

Bir zamanların başarılı Cumhuriyet Savcısı hakkında konuşuyorlardı.

Mehri hiçbirine dönüp bakmadı.

Çenesini hafifçe kaldırdı.

Ve mahkeme salonunun kapısına doğru ilerledi.

Kapının üzerindeki yazı gözlerine ilişti.

DURUŞMA SALONU

Bir an durdu.

Bu kapıdan yüzlerce kez geçmişti.

Önce avukat olarak...

Sonra savcı olarak...

Bugün ise sanık olarak.

İçinde buruk bir tebessüm oluştu.

Hayat bazen insanı en iyi bildiği yere yabancı olarak geri getiriyordu.

Derin bir nefes aldı.

Kapıyı açıp içeri girdi.

Salon beklediğinden kalabalıktı.

Basın mensupları...

Avukatlar...

Adliye çalışanları...

Meraklı gözler...

Ve en ön sırada oturan Başsavcı.

Mehri'nin adımları bir anlığına yavaşladı.

Başsavcı'nın burada olması normaldi.

Ama yine de garipti.

Çünkü soruşturma başladığından beri adamın tavırlarında açıklayamadığı bir şey vardı.

Sanki gerçeği aramıyordu.

Sanki sonucu bekliyordu.

Mehri bakışlarını ondan çekti.

Mübaşirin sesi salonda yankılandı.

"Herkes ayağa kalksın."

Hakim içeri girdi.

Kısa süre sonra dosya açıldı.

Sayfalar çevrildi.

Salon sessizleşti.

Hakim gözlüğünün üzerinden baktı.

"Sanık Mehri Yılmaz."

Mehri ayağa kalktı.

Başsavcı'nın gözleri o an onun üzerindeydi.

Dikkatle.

Sabırla.

Neredeyse beklentiyle...

Hakim konuşmaya devam etti.

"Hakkınızda açılan davada, olay yerinde bulunan delillere müdahale ettiğiniz ve yürütülen soruşturmanın seyrini etkilediğiniz iddia edilmektedir."

Kısa bir sessizlik oldu.

Ardından başka bir evrağa geçti.

"Dosyada ayrıca yetkiniz dışında yürüttüğünüz bazı araştırmalar bulunduğu da belirtilmektedir."

Mehri'nin çenesi gerildi.

Başsavcı ise sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.

Sanki bu anı uzun zamandır bekliyormuş gibiydi.

Hakim dosyayı kapattı.

"Sanık, savunmanızı şahsen yapmak istediğinizi beyan etmişsiniz."

Mehri'nin bakışları bir an salonu dolaştı.

Yıllar önce bu binaya genç bir avukat olarak girmişti.

İnsanları savunmuştu.

Sonra savcı olmuştu.

İnsanları yargılamıştı.

Şimdi ise kader onu yeniden savunma makamına getiriyordu.

Fakat bu kez savunduğu kişi başkası değildi.

Kendisiydi.

"Doğrudur sayın hakim."

Mehri ayağa kalktı.

Bir an boyunca ne hakime baktı ne de salondakilere.

Bakışları karşıdaki boşluğa takılı kaldı.

Sanki mahkeme salonunda değildi.

Sanki yıllardır kaçmaya çalıştığı bütün anılar aynı anda karşısına dizilmişti.

Derin bir nefes aldı.

Ellerini birbirine kenetledi.

İlk kez kelimeler ağır geliyordu.

Yıllarca bu salonlarda konuşmuştu.

Savunmalar dinlemiş, iddialar sunmuş, insanların hayatlarını değiştirecek kararların verilmesine tanıklık etmişti.

Ama insanın kendini savunması...

Meğer en zor olanıymış.

"Meslek hayatım boyunca..." diye başladı.

Sesi beklediğinden daha kısık çıktı.

Boğazını temizledi.

"Meslek hayatım boyunca hukukun tarafında olmaya çalıştım."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bugün burada bulunuyor olmamın da en çok bana ağır geldiğini bilmenizi isterim."

Salondaki herkes dikkatle dinliyordu.

Mehri devam etmek istedi.

Ama kelimeler düğümlendi.

O gün...

Şimal...

Kan...

Kenan...

Hepsi birbirine karışıyordu.

Bakışlarını yere indirdi.

İlk kez kendini gerçekten yalnız hissetti.

Tam o sırada mahkeme salonunun kapısı açıldı.

Ses istemsizce dikkatini dağıttı.

Başını kaldırdı.

Ve onu gördü.

Doğan içeri girdi.

Belli ki yetişmek için acele etmişti.

Nefesi hâlâ düzensizdi.

Salondaki boş sıralardan birine sessizce oturdu.

Bir şey söylemedi.

Sadece oradaydı.

Mehri'nin gözleri birkaç saniye onun üzerinde kaldı.

Yıllardır ilk kez...

Kendini tamamen yalnız hissetmedi.

Çünkü ne yaşanırsa yaşansın...

Doğan gelmişti.

Belki yanında değildi.

Belki ona kızgındı.

Belki hâlâ kırgındı.

Ama gitmemişti.

Ve bazen insanın ihtiyacı olan şey destek değil...

Birinin kalmasıydı.

Mehri derin bir nefes aldı.

Omuzları biraz olsun dikleşti.

Bu kez sesi daha net çıktı.

"O gün olay yerine bir savcı olarak gittim."

Salondaki sessizlik yeniden derinleşti.

"Fakat birkaç dakika sonra yalnızca bir savcı değildim."

Yutkundu.

"Bir anneydim."

Başsavcı kaşlarını hafifçe çattı.

Mehri devam etti.

"Yıllar önce oğlumu toprağın üzerinde cansız halde buldum."

Salondaki bazı yüzler değişti.

İlk kez dosyanın içindeki satırların arkasındaki kadını görüyorlardı.

"İnsan bazı görüntüleri unutamaz."

Sesi artık daha sakindi.

Daha güçlüydü.

"Rüzgârın sesini..."

"Kuru toprağın kokusunu..."

"Ve evladına yetişememenin çaresizliğini."

Başsavcı sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı.

Mehri bunu gördü.

Ve ilk kez gözlerini kaçırmadı.

"O gün yaptığım şeyin doğru olduğunu söylemiyorum."

Salonda mutlak sessizlik vardı.

"Ama suç işlediğimi de kabul etmiyorum."

Bakışları doğrudan hakime döndü.

"Ben bir katili korumadım."

Bir an durdu.

"...Ben yalnızca yıllar önce kaybettiğim oğlumun gölgesinden kurtulamadım."

Salonda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.

Mehri yerine oturmadı.

Hakimin vereceği tepkiyi bekledi.

Fakat hakimden önce başsavcı ayağa kalktı.

Ceketinin düğmesini ilikledi.

Yüzünde ciddi bir ifade vardı.

"Sayın hakim, sanığın anlattıkları yaşadığı acıyı açıklayabilir."

Kısa bir duraksama yaptı.

"Ama hukuku açıklamaz."

Salondaki hava yeniden gerildi.

Mehri gözlerini ona çevirdi.

Başsavcı dosyadan bir belge çıkardı.

"Sanık, olay yerinde bulunan önemli delillere müdahale etmiştir."

Bir sayfa daha çevirdi.

"Olay sonrası resmi soruşturmanın dışında araştırmalar yürütmüştür."

Bir başka belge...

"Ve kişisel bağı bulunan bir dosyada tarafsızlığını kaybetmiştir."

Başsavcı'nın sesi giderek sertleşiyordu.

"Burada yargılanan şey annelik değildir."

Mehri'nin çenesi gerildi.

"Burada yargılanan şey görevini kötüye kullanıp kullanmadığıdır."

Salondaki bazı kişiler başlarını salladı.

Başsavcı devam etti.

"Her savcı bir gün bir mağdurla karşılaşır."

Bakışları Mehri'nin üzerindeydi.

"Her polis bir gün bir ceset görür."

Kısa bir sessizlik.

"Ama hukuk duygularla değil, kurallarla ayakta kalır."

Mehri ilk kez söz almak istedi.

Fakat hakim eliyle işaret etti.

"Sanık sözünü tamamladı. Şimdi bilirkişiyi dinleyelim."

Kapı açıldı.

Orta yaşlı bir adam kürsüye doğru ilerledi.

Adli travmalar üzerine çalışan uzman psikologdu.

Yemin ettikten sonra yerine geçti.

Hakim dosyaya göz attı.

"Rapor size ait mi?"

"Evet sayın hakim."

"Değerlendirmenizi açıklayınız."

Psikolog gözlüğünü düzeltti.

Sesi sakin ve netti.

"Sayın Mehri Yılmaz üzerinde yapılan incelemelerde yoğun travmatik tetiklenme belirtileri görülmüştür."

Başsavcı kollarını göğsünde birleştirdi.

Psikolog devam etti.

"Travma yaşayan bireyler bazen geçmişte yaşadıkları olayı yeniden yaşıyormuş gibi hissederler."

Hakim dikkatle dinliyordu.

"Bu durum özellikle kayıp yaşayan ebeveynlerde daha sık görülmektedir."

Psikolog dosyadaki notlara baktı.

"Sanık yıllar önce oğlunu ölü halde bulmuştur."

Salonda sessizlik oluştu.

"İnsan beyni bazı anıları mantıkla değil, duyguyla saklar."

Kısa bir duraksama yaptı.

"Kan görüntüsü."

"Ölüm korkusu."

"Yerde yatan genç bir beden."

"Bunların tamamı geçmiş travmayı yeniden tetikleyebilecek unsurlardır."

Başsavcı ayağa kalktı.

"Yani sayın bilirkişi, travma yaşayan herkesin delillere müdahale etmesini normal mi karşılamalıyız?"

Salondaki hava yeniden gerildi.

Psikolog sakince cevap verdi.

"Hayır."

Başsavcı'nın gözlerinde kısa süreli bir memnuniyet oluştu.

Fakat psikolog devam etti.

"Ben davranışın doğru olduğunu söylemiyorum."

Salondaki herkes onu dinliyordu.

"Ben davranışın bilinçli bir suç kastıyla yapılmadığını söylüyorum."

Başsavcı sustu.

Psikolog sözlerini tamamladı.

"Mesleki kanaatim; olay anında verilen tepkinin planlı bir delil karartma değil, ağır travma altında gelişen refleksif bir davranış olduğudur."

Hakim notlarını tamamladı.

Dosyayı kapattı.

Salondaki herkes kararın geleceğini anlamıştı.

Kısa ama ağır bir sessizlik geçti.

Sonunda hakim konuştu.

"Mahkememiz, dosyadaki delilleri, bilirkişi raporlarını ve sanığın savunmasını değerlendirmiştir."

Mehri nefesini tuttu.

Doğan'ın bakışları hiç değişmedi.

Hakim devam etti.

"Sanığın olay yerindeki müdahalesinin suç kastıyla gerçekleştirildiği hususunda yeterli kanaat oluşmamıştır."

Başsavcı'nın yüzündeki ifade dondu.

"Bu nedenle delil karartma suçundan beraatine karar verilmiştir."

Salonda hafif bir hareketlilik oluştu.

Mehri gözlerini kapattı.

Sadece bir anlığına.

Ama hakim henüz bitirmemişti.

"Ancak..."

Bu tek kelime salondaki bütün sesleri susturdu.

Hakim önündeki başka bir dosyayı açtı.

"Yargılama sırasında ortaya çıkan bilgi ve belgeler doğrultusunda sanığın, oğlu Kenan Yılmaz'a ait dosyada yetkisi dışında araştırmalar yürüttüğü tespit edilmiştir."

Mehri'nin yüzündeki rahatlama kayboldu.

Hakim devam etti.

"Bir Cumhuriyet Savcısının kişisel bağı bulunan bir soruşturmada bu şekilde hareket etmesi, mesleğin tarafsızlık ilkesine aykırıdır."

Doğan başını öne eğdi.

Sanki sonucu önceden biliyormuş gibi.

Hakim son sayfayı çevirdi.

Ve kararını açıkladı.

"Sanık Mehri Yılmaz'ın ceza almasına gerek olmadığına..."

Kısa bir duraksama.

"...ancak sanığın Cumhuriyet Savcılığı görevinden men edilmesine..."

Devamını Mehri duyamadı.

Sanki sesler uzaklaşmıştı.

Sanki mahkeme salonu yavaş yavaş bulanıklaşıyordu.

Savcılık...

Bitti.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey hissetmedi.

Ne öfke...

Ne üzüntü...

Ne de rahatlama...

Sadece boşluk.

Yıllarını verdiği mesleği gözlerinin önünden geçti.

İlk savcılık yemini...

İlk kazandığı dava...

Sabahlara kadar çalıştığı dosyalar...

Adliye koridorlarında geçen yıllar...

Kürsüye her çıktığında hissettiği gurur...

Hepsi bir anda elinden alınmıştı.

İnsan bazen sevdiği bir şeyi kaybettiğinde ağlayamazdı.

Çünkü acı gözyaşından daha büyüktü.

Mehri tam olarak bunu hissediyordu.

Sanki yıllardır üzerine kurduğu hayat birkaç cümlenin içinde yıkılmıştı.

Artık savcı değildi.

Bu düşünce zihninde dönüp durdu.

Artık savcı değildi...

Artık savcı değildi...

Ne garipti.

Aylar boyunca oğlunun dosyasını düşünürken, makamını kaybetme ihtimalini hiç ciddiye almamıştı.

Çünkü bazı kayıplar insanın aklına gelmezdi.

Onlar gerçekleşene kadar imkânsız görünürdü.

Şimdi ise gerçekti.

Acımasızca gerçekti.

Mehri'nin gözleri doldu.

Ama ağlamadı.

Sadece önündeki boşluğa baktı.

Kendini ilk kez yönünü kaybetmiş hissediyordu.

Yıllardır kim olduğunu biliyordu.

Önce avukat...

Sonra savcı...

Peki şimdi?

Şimdi kimdi?

Bu sorunun cevabı yoktu.

Hakim karar metnini tamamladı.

Mübaşir bir şeyler söyledi.

İnsanlar ayağa kalkmaya başladı.

Sandalyeler çekildi.

Dosyalar toplandı.

Fısıltılar yükseldi.

Mahkeme bitmişti.

Başsavcı evraklarını alıp sessizce salondan çıktı.

Yüzünde okunması zor bir ifade vardı.

Gazeteciler kendi aralarında konuşmaya başladı.

Avukatlar kararın ayrıntılarını tartışıyordu.

Bir süre sonra salon yavaş yavaş boşalmaya başladı.

Doğan yerinden kalktı.

Bakışları Mehri'yi buldu.

Onun beraat etmesine sevinmişti.

Ama şimdi yüzündeki boşluğu görünce içindeki sevinç de anlamını yitirmişti.

Çünkü Mehri'nin kaybettiği şey yalnızca bir görev değildi.

Hayatının büyük bir parçasıydı.

Doğan ona doğru bir adım atacak gibi oldu.

Sonra durdu.

Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu.

Bazen insan en çok sevdiği kişiye nasıl yardım edeceğini bilemezdi.

Ve bazen sessizlik, söylenebilecek bütün cümlelerden daha ağır olurdu.

Mehri ise hâlâ yerinden kalkmamıştı.

Boşalan mahkeme salonunun ortasında tek başına oturuyordu.

Bir davayı kazanmıştı.

Ama hayatının en büyük kayıplarından birini yaşamıştı.

Ve ilk kez...

Önünde uzanan yolun nereye çıktığını bilmiyordu.

Aradan birkaç gün geçmişti. Günler, ilk baştaki karmaşayı ve telaşı geride bırakmış gibi görünse de gerçekte hiçbir şeyi değiştirmemişti. Dışarıda hayat her zamanki düzeniyle akmaya devam ediyor, insanlar sabah evlerinden çıkıp akşam geri dönüyor, şehir kendi gürültüsünü taşımayı sürdürüyordu. Fakat bazı sessizlikler vardı ki geçen zamanla azalmıyor, aksine daha da derinleşiyordu. Bekleyişler devam ediyor, cevabı bulunamayan sorular zihinlerde aynı ağırlıkla duruyordu. Takvim birkaç gün ilerlemişti ilerlemesine, ama bazı yükler hâlâ bırakıldıkları yerdeydi. Çünkü zaman her şeyi geride bırakmazdı; bazen sadece insanı, yüzleşmeye hazır olmadığı gerçeklere biraz daha yaklaştırırdı.

Mahalle gecenin sessizliğine gömülmüştü. Sokak lambalarının solgun ışıkları asfaltın üzerine düşüyor, rüzgâr ara sıra boş sokaktan geçip kurumuş yaprakları sürüklüyordu.

Bazı dairelerin ışıkları hâlâ yanıyordu.

Bazıları ise çoktan karanlığa teslim olmuştu.

Hayat yavaşlamıştı.

Ama tamamen durmamıştı.

Sokağın başında beliren taksi ağır ağır ilerleyip apartmanın önünde durdu.

Mehri arka koltuktan dışarı baktı.

Telefonu kulağındaydı.

"Ben sana konum atacağım."

Karşı taraftan Doğan'ın sesi geldi.

"Tamam."

"İşim bitince gelirsin."

"Tamam."

Mehri telefonu kapattı.

Parmakları bir an telefonun üzerinde kaldı.

Sonra başını kaldırdı.

Ve nefesi kesildi.

Apartmanın giriş kapısı açılmıştı.

İçeriden birkaç genç çıkıyordu.

Kahkahaları gecenin sessizliğini bölüyordu.

Omuz omuza yürüyor, birbirlerine takılıyorlardı.

Sokak lambasının sarı ışığı yüzlerine vuruyordu.

Ve içlerinden biri...

Kenan'dı.

Mehri'nin kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.

Oğlu başını geriye atarak güldü.

Arkadaşlarından birinin omzuna vurdu.

Sonra merdivenlerden inerken dönüp apartmana baktı.

Tıpkı yıllar önce yaptığı gibi.

"Kenan..."

Mehri'nin dudaklarından fısıltı halinde döküldü isim.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Gözlerini kırptı.

Ve her şey kayboldu.

Kapının önü boştu.

Ne gençler vardı.

Ne kahkaha.

Ne de Kenan.

Yalnızca rüzgâr vardı.

Mehri gözlerini apartmanın girişine dikti.

Bir süre hiç kıpırdamadı.

Çünkü bazı insanlar öldükten sonra gitmezdi.

Bazıları, insanın özlediği yerlerde yaşamaya devam ederdi.

Başını hafifçe eğdi.

Boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı.

Sonra ağır adımlarla apartmana doğru yürüdü.

Her basamakta kulağında aynı ses yankılanıyordu.

Kenan'ın kahkahası.

Sanki o apartmandan hiç ayrılmamış gibi...

Salon sessizdi.

Masanın üzerinde duran vekaletname çoktan imzalanmıştı.

Şimal kalemi bırakmış, sessizce oturuyordu.

Hazar Bey ise evraklara bakıyor ama aslında hiçbirini görmüyordu.

Mehri dosyayı kapatıp önüne aldı.

"Şimal reşit olduğu için vekalet için onun imzası yeterliydi."

Evrakları düzenlerken devam etti.

"Ama mahkeme gününe kadar Zehra Hanım'ı da ikna edebilirsek çok iyi olur."

Hazar Bey başını kaldırdı.

"Kolay olmayacak."

"Biliyorum."

Mehri hafifçe gülümsedi.

"Ama mahkeme salonunun önünde yaşanacak bir tartışma hepimizin aleyhine olur."

Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:

"Kaldı ki duruşmaya sadece beş gün kaldı."

Hazar Bey iç çekti.

"Televizyonda gördüm bugün."

Yüzü istemsizce gerildi.

"Kızım hakkında neler neler söylüyorlar..."

Şimal başını önüne eğdi.

Hazar Bey devam etti.

"Kimi kaçtığını söylüyor, kimi sakladığı şeyler olduğunu..."

Başını iki yana salladı.

"Bir insan bu kadar yalanı nasıl uydurabilir aklım almıyor."

Mehri'nin yüzü sertleşti.

"Merak etmeyin."

Dosyayı çantasına yerleştirdi.

"Yarın ilk işim yayın yasağı talep etmek olacak."

Sonra Şimal'e baktı.

"Mahkemeden önce psikolog da ifade sürecine hazırlayacak."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Hatırladığı en küçük ayrıntı bile bizim için çok önemli."

Hazar Bey endişeyle öne eğildi.

"Nasıl olacak kızım?"

Sesinde çaresizlik vardı.

"Bütün şüpheliler ortada yok."

"Deliller yok."

"Elde doğru düzgün hiçbir şey yok."

Yutkundu.

"Ya Şimal de konuşamazsa?"

Bakışları yere düştü.

"Ya bu dosyayı da faili meçhul deyip kapatırlarsa?"

Kapı o sırada çaldı.

Mehri ayağa kalktı.

Paltosunu alırken gözlerini Hazar Bey'e çevirdi.

"Hiç merak etmeyin."

Montunu giydi.

Çantasını omzuna astı.

"Bu dosyanın kapanmaması için elimden gelen her şeyi yapacağım."

Kapıya yöneldi.

"Aynı hatanın bir daha yaşanmasına izin vermeyeceğim."

Kapıyı açtı.

Karşısında Doğan vardı.

Doğan içeri girince Hazar Bey ayağa kalktı.

"Hoş geldin evladım."

"Hoş bulduk Hazar Amca."

Kısa bir selamlaşmanın ardından Hazar Bey yeniden Mehri'ye döndü.

"Sana güveniyorum Savcı Hanım."

Mehri'nin yüzünde buruk bir ifade oluştu.

"Artık savcı değilim."

Sesi beklediğinden daha kederli çıkmıştı.

Hazar Bey hemen mahcup oldu.

"Alışkanlık işte kızım."

"Özür dilerim."

Mehri başını salladı.

"Sorun değil."

Bir anlığına gülümsedi.

Ama o gülümseme gözlerine ulaşmadı.

Vedalaştılar.

Kapı kapandı.

Mehri hızla merdivenlere yöneldi.

Doğan arkasından yetişmeye çalışıyordu.

"Hadi."

Merdivenleri inerken arkasına bile bakmadı.

"Acelemiz var."

Doğan kaşlarını çattı.

"Şimdi nereye gidiyoruz yine?"

Mehri durmadı.

"Olay yerine."

Doğan olduğu yerde kaldı.

"Olay yerine mi?"

"Evet."

"Mehri..."

Sesinde hem şaşkınlık hem yorgunluk vardı.

"Senin hiç durmaya niyetin yok değil mi?"

Apartman kapısından çıktılar.

Gece serinliği yüzlerine vurdu.

Mehri çoktan arabaya doğru yürümeye başlamıştı.

"Durmak için beş gün sonra vaktim olacak."

Doğan gözlerini devirdi.

"Bu cümleden korkuyorum."

Mehri arabaya yaklaşırken döndü.

"Dosyaya çalışmam lazım."

"Çok az zamanımız var."

"Beş gün."

Doğan anahtarı çıkardı.

"Beş gün..."

Kendi kendine söylendi.

Arabanın kilidini açtı.

Mehri hemen yolcu koltuğuna geçti.

Doğan ise sürücü kapısını açmadan önce başını gökyüzüne kaldırdı.

Derin bir nefes aldı.

"Allah'ım..."

Başını iki yana salladı.

"Savcıyken daha iyiydi galiba."

Gökyüzüne bakmaya devam etti.

"Şunu eski haline geri gönderme şansın falan yok mu?"

Tam o sırada Mehri camı tıklattı.

"Hadi ama!"

Doğan istemsizce güldü.

"Tamam be..."

Yerine oturdu.

Motor çalıştı.

Araba gecenin içinde ilerlerken mahallenin ışıkları yavaş yavaş arkalarında kaldı.

Gece ilerlemişti. Apartman büyük ölçüde sessizdi.Arada bir merdiven boşluğundan gelen ayak sesleri duyuluyor, ardından her şey yeniden sessizliğe gömülüyordu.

Sokak lambasının solgun ışığı perdelerin arasından süzülerek salonun bir köşesine vuruyordu.

Hazar Bey mutfaktaydı.

Çay koymuş, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

Şimal ise salonda tek başına oturuyordu.

Mahkemeye sadece birkaç gün kalmıştı.

Psikoloğun söyledikleri hâlâ zihninde dolaşıyordu.

Hatırlamak...

Unutmak...

Gerçek...

Hayal...

Bazen hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyordu.

Can sıkıntısıyla ayağa kalktı.

Salonun köşelerine göz gezdirirken televizyon ünitesinin altındaki eski ahşap sandık dikkatini çekti.

Çocukluğundan beri o evdeydi.

Ama içini açıp baktığını hiç hatırlamıyordu.

Yavaşça eğildi.

Sandığın kapağını kaldırdı.

İçeriden eski ahşap ve toz kokusu yükseldi.

Fotoğraflar...

Eski mektuplar...

Sarıya dönmüş kartpostallar...

Birkaç oyuncak...

Ve en dipte küçük metal bir kutu...

Şimal kutuyu alıp dizlerinin üzerine koydu.

Kapağını açtı.

İçinden birkaç eşya çıktı.

Eski bir anahtarlık.

Paslanmış bir çakmak.

Birkaç fotoğraf.

Ve kırık camlı bir kol saati...

Şimal'in eli saatin üzerinde durdu.

Kalbi bir anda hızlandı.

Bu saati tanıyordu.

Nereden tanıdığını bilmiyordu.

Ama tanıyordu.

Parmakları titreyerek saate dokundu.

Ve o an...

Salondaki bütün sesler sustu.

Toprak...

Gece...

Rüzgâr...

Şimal'in nefesi daraldı.

Gözleri boşluğa kilitlendi.

Görüntüler parçalar halinde zihnine dolmaya başladı.

Bir ormanlık alan...

Koşuşturan ayak sesleri...

Bağrışmalar...

Sonra...

Kenan.

Şimal'in kalbi göğsüne vurdu.

Onu ilk kez canlı görüyordu.

Fotoğraflardaki haliyle değil.

Gerçekten yaşıyormuş gibi.

Karşısında duruyordu.

Nefes alıyordu.

Konuşuyordu.

Kenan'ın sesi.

Gergin.

Karşısında biri vardı.

Yüzü seçilmiyordu.

Sadece silueti görünüyordu.

Şimal istemsizce başını tuttu.

Görüntüler hızlanıyordu.

Kenan bir adım geri çekildi.

Karşısındaki adam ise yerinden kıpırdamadı.

Sonra...

Ay ışığı yüzüne vurdu.

Şimal'in gözleri büyüdü.

Nefesi kesildi.

Şahin.

Tam o sırada Hazar Bey mutfaktan çıktı.

Elindeki çay tepsisini masaya bırakırken gülümsüyordu.

"Bak bakalım, bu sefer şekeri tutturabildim mi?"

Cevap gelmedi.

Tam o anda Şimalin elindeki saat yere düştü. Tak!

Ses salonda yankılandı.

Metal kutu elinden kayıp halının üzerine düştü.

İçindeki fotoğraflar etrafa saçıldı.

Hazar Bey başını şaşkınlıkla kaldırdı.

Gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu.

Şimal'in yüzü bembeyaz olmuştu.

"Şimal?"

Şimal duymuyordu.

O yüz hâlâ gözlerinin önündeydi.

Kenan.

Şahin.

Karanlık.

Bağırışlar.

"Şimal!"

Hazar Bey bu kez telaşla yanına geldi.

Torununun omzuna dokundu.

"Ne oldu kızım?"

Şimal'in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Ama ağladığını bile fark etmiyordu.

Hazar Bey dizlerinin üzerine çöktü.

Yerdeki saate baktı.

Sonra Şimal'e.

"Ne oldu?"

Şimal'in dudakları titredi.

Sesi güçlükle çıktı.

"Ben..."

Devamını getiremedi.

Çünkü biraz önce gördüğü şey yalnızca bir anı değildi.

Yıllardır cevabı aranan bir sorunun gölgesiydi.

Hazar Bey'in sesi yumuşadı.

"Ne hatırladın?"

Şimal gözlerini kapattı.

Kenan'ın yüzü...

Şahin'in yüzü...

Ve ikisinin aynı karanlığın içinde yan yana durduğu o an...

Başını iki yana salladı.

"Hiçç..." dedi fısıltıyla.

Ama vardı.

Hem de çok büyük bir şey.

Çünkü o gece ilk kez zihninde bir gerçek beliriyordu.

Ve Şimal, o gerçeyi söylemeye henüz hazır değildi.

Bazı şeyler bir anda hatırlanmaz.

Zihin, gerçeği bir kapı gibi açmaz... önce çatlatır. Küçük bir çizik bırakır, sonra o çizikten ışık sızmaya başlar.

Şimal'in gördüğü şey bir anı değildi sadece. Bir yüz, bir ses ya da bir gece... Hepsi birbirine karışmış, hafızanın en derin yerine gömülmüş bir kırıntıydı. Ve o kırıntı artık yerinden oynamıştı. Geri dönüşü olmayan bir şekilde.

İnsan bazen en çok unutmak istediğini hatırlar. Çünkü bilinç, gerçeği saklamaya çalışırken bile onu tamamen yok edemez. Sadece erteler. Ve ertelenen her şey, bir gün en beklenmedik anda geri döner.

Ve o gece... Şimal ilk kez şunu anlamıştı:

Hatırlamak, iyileşmek değildir. Bazen hatırlamak, yeniden başlamaktan çok daha ağır bir yıkımdır.

"Bazı izler silinmez... sadece karanlığa alışır. Ve karanlık, onları saklamaz... büyütür."

✍️ m.n

Bölüm sonu

1 yorum