"Karanlıkta bile yönün tek kişiye aittir."
Adliye koridorlarında Mehri'nin topuk sesleri yankılanıyordu. Adımlarındaki öfke koridorun bir ucundan diğer ucuna kadar hissediliyordu. Önüne çıkan memurlar istemsizce kenara çekiliyor, kimse yüzündeki ifadeye bakmaya cesaret edemiyordu.
Arkasından yetişmeye çalışan Başkomiser ise kalabalığı yara yara ilerliyordu.
"Sayın savcım, bekler misiniz?"
Mehri durmadı.
"Sayın savcım, rica ediyorum, bir dinleyin beni."
Koridorun kalabalığı ikisinin arasına giriyor, insanlar omuz omuza geçerken sesler birbirine karışıyordu. Mehri ise tek bir kişiyi bile görmeden odasına doğru yürümeye devam etti.
Kapıyı sertçe açtı.
Kalem memuru ayağa kalktı.
"Sayın savcım, ben..."
Sözünü tamamlayamadı.
Mehri içeri girer girmez kapıyı sertçe kapattı.
O kapı sertçe kapandığında, sadece bir oda değil... yılların birikmiş sessizliği de içeride kalmıştı.
Tam o sırada Başkomiser de yetişti.
"Kimseyi içeri alma."
Kalem memuru şaşkınlıkla ona baktı.
Başkomiser kapıyı açıp içeri girdi.
Kapı kapanır kapanmaz Mehri masasına yöneldi.
Birkaç saniyelik sessizliğin ardından aniden döndü.
"Bugün içinde bana Şahin Arslan'ı bulacaksın."
Başkomiser derin bir nefes verdi.
"Komiser değil... Başkomiser."
Mehri'nin dudaklarında alaycı bir tebessüm belirdi.
"Ne fark eder?"
Sesi buz gibiydi.
"Suçlu dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşırken senin komiser mi başkomiser mi olduğunu mu tartışacağız?"
Masaya doğru bir adım attı.
"Dosya faili meçhul kalıyor ama sen başkomiser oluyorsun."
Başını iki yana salladı.
"Ne kadar komik."
Başkomiser'in çenesi gerildi.
Yıllardır insanlara sabretmeyi öğrenmişti.
Suçlulara, mağdurlara, öfkeli ailelere...
Ama bazı sözler vardı ki insanın en sağlam yerinden vuruyordu.
"Yeter Mehri!"
Odadaki hava bir anda değişti.
"Yeter artık!"
Mehri'nin gözleri büyüdü.
Başkomiser ilk kez sesini bu kadar yükseltmişti.
"Her şeye öfkeyle saldırıyorsun."
Bir adım daha attı.
"Duygularınla hareket ediyorsun."
Mehri'nin gözlerinde biriken yaşlar parladı.
Öfkesinin altında haftalardır, aylardır, yıllardır büyüyen başka duygular vardı.
Çaresizlik...
Özlem...
Ve dinmek bilmeyen bir yas...
Sesi titredi.
"Keşke sen de biraz duygusal olabilsen..."
Bir an durdu.
Bakışları ilk kez sertliğini kaybetti.
Ve dudaklarından yıllardır alışkanlıkla çıkan o isim döküldü.
"Keşke sen de duygusal olsan da oğlunun katilini bir an önce bulsan, Doğan..."
"Keşke sen de biraz duygusal olabilsen..."
Bir an durdu. Cümle Başkomserin zihninde tekrarlandı.
Bakışları ilk kez sertliğini kaybetti.
Ve dudaklarından yıllardır alışkanlıkla çıkan o isim döküldü.
"Keşke sen de duygusal olsan da oğlunun katilini bir an önce bulsan, Doğan..."
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Sanki o tek isim, yıllardır saklanan bir gerçeğin kapısını aralamıştı.
Başkomiser'in gözleri bir anlığına kapandı.
Yutkundu.
Mehri ise söylediğinin farkına yeni varmış gibi bakışlarını kaçırdı.
Bir zamanlar bu ismi sevgiyle söylemişti.
Bir zamanlar geceleri aynı evde birbirlerine "iyi geceler" demişlerdi.
Bir zamanlar aynı çocuğun annesi ve babasıydılar.
Şimdi ise aynı acının iki farklı tarafında durmuş yabancılar gibiydiler.
Doğan başını kaldırıp ona baktı.
Bu bakışta öfke yoktu.
Kırgınlık vardı.
Yorgunluk vardı.
Ve yıllardır taşımaktan yorulduğu bir özlem...
"Ben de her gün aynı katili arıyorum, Mehri."
Sesi ilk kez bu kadar sakindi.
"Tek farkımız, sen onu öfkenle arıyorsun..."
Bir an durdu.
"...ben ise elimde kalan son şeyleri de kaybetmemeye çalışarak."
Doğan başını öne eğdi.
Sanki konuşacağı her kelime boğazına düğümleniyordu.
Derin bir nefes aldı.
"Yanlış yapıyorsun Mehri."
Sesi artık öfkeli değil, yorgundu.
"Şimal, Şahin beni vurdu demedi."
Mehri acı bir kahkaha attı.
"Öyle mi?"
Koltuğuna yaslandı.
"O zaman ne yapalım? Katilimizi mi savunalım?"
Doğan gözlerini kapattı.
"Onu demiyorum."
"Hayır, tam olarak bunu diyorsun."
Doğan'ın sesi bu kez daha sert çıktı.
"Seni korumaya çalışıyorum."
Mehri alayla güldü.
"Bana bunu söyleme."
"İşini kaybedeceksin."
"Kaybedeyim."
"Makamını kaybedeceksin."
"Umurumda değil."
"Belki bir daha hukuk bile yapamayacaksın."
"Umurumda değil dedim."
Doğan çaresizce başını salladı.
"Oğlumuzun dosyası faili meçhul olabilir ama sen bu soruşturmayı böyle yürütemezsin."
"Benim tek umurumda olan şey oğlumun katilinin bedel ödemesi."
Doğan'a baktı.
Gözlerinde yılların öfkesi vardı.
"Keşke sen de işinden başka şeyleri önemseyebilsen."
Bu söz odanın içinde yankılandı.
Doğan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sanki aldığı yara ilk kez canını yakmıştı.
Sonra başını kaldırdı.
Bakışları doğrudan Mehri'ninkileri buldu.
"Ben de bir evlat kaybettim."
Mehri'nin yüzündeki ifade değişti.
Ama Doğan durmadı.
"Senin gibi... acımızı paylaşmamıza izin vermiyorsun."
Sesi titriyordu.
Yıllardır içine attığı her şey, kelimelerin arasından sızıyordu.
"Bari beni ve kararlarımı aşağılayarak acımı hafife alma."
Yutkundu.
Gözlerini bir an olsun Mehri'den ayırmadı.
"En azından geçmişimize bu kadar saygın olsun."
Odadaki sessizlik boğucu bir ağırlığa dönüştü.
Doğan daha fazla konuşmadı.
Arkasını döndü.
Kapıya doğru yürüdü.
Ve kapıyı sertçe kapatarak odadan çıktı.
Kapının çıkardığı ses Mehri'nin istemsizce irkilmesine neden oldu.
Birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.
Sonra gözleri yavaş yavaş dolmaya başladı.
Öfkesinin yerini anılar alıyordu.
Doğan'ın genç hali...
İlk tanıştıkları gün...
Beraber kurdukları hayat...
Oğullarının ilk adımı...
İlk doğum günü...
Evlerinin içini dolduran kahkahalar...
Bir zamanlar ne kadar mutlu olduklarını hatırladı.
Ve bir zamanlar birbirlerini ne kadar sevdiklerini...
Dizlerinin gücü çekildi.
Yavaşça koltuğuna oturdu.
Sonra oturmak yetmedi.
Sanki bütün yük bir anda omuzlarına çökmüştü.
Koltuğa gömüldü.
Titreyen elleriyle yüzünü kapattı.
Dakikalardır tutmaya çalıştığı gözyaşları sonunda serbest kaldı.
Önce sessizce ağladı.
Sonra hıçkırıkları odanın duvarlarına çarpmaya başladı.
Yıllardır güçlü durmaya çalışan bir savcı değil artık...
Sadece oğlunu kaybetmiş bir anneydi.
Ve ilk kez, acısının altında kaybettiği evliliğin yasını da tutuyordu.
Odanın içinde kalan gözyaşları kurumadan, başka bir yerde başka bir sessizlik daha başlıyordur belki...
Bazı hikâyeler aynı anda farklı yerlerde yazılırdı; biri geçmişin yüküyle çökerken, diğeri bilmediği bir gerçeğe doğru yürürdü.
Şimal için zaman, bir odada ağlayan bir kadının çok ötesinde, çok daha farklı bir yerde akıyordu.
Psikoloğun odasının kapısı hafifçe aralandı.
Şimal tekerlekli sandalyesini kendi sürerek içeri girdi.
İlk günlerde olduğu gibi yanında bir hemşire yoktu.
Bu küçük bir detaydı.
Ama psikolog için önemliydi.
Çünkü iyileşme bazen yürümekle değil, yeniden kontrol hissini kazanmakla başlardı.
"Hoş geldin Şimal."
Şimal başıyla selam verdi.
Sandalyeyi masanın karşısına kadar getirip durdurdu.
Psikolog onu dikkatle izledi.
İlk görüştükleri günü hatırlıyordu.
Sorulara cevap vermeyen, göz teması kurmayan, etrafındaki dünyaya karşı tamamen kayıtsız bir genç kadın vardı karşısında.
Şimdi ise farklıydı.
Hâlâ kırılgandı.
Hâlâ bazı sorular karşısında içine kapanıyordu.
Ama artık çevresinde olup bitenleri fark ediyor, düşüncelerini ifade etmeye çalışıyordu.
Bu iyiye işaretti.
Fakat başka bir şey daha vardı.
Şimal'in bilinçaltı hatırlamaya başlamıştı.
Ve bazen hafızanın geri dönmesi, unutmuş halde kalmaktan çok daha sancılı olabilirdi.
Psikolog gülümsedi.
"Bugün seni daha iyi görüyorum."
Şimal omuz silkti.
"İyi miyim bilmiyorum."
"Eskisinden daha iyisin."
Masasının üzerindeki dosyayı kapattı.
"İlk gün buraya geldiğinde bana tek kelimelik cevaplar veriyordun."
Şimal sessiz kaldı.
"Şimdi ise düşünüyorsun."
Bir an durdu.
"Hatta bazı şeyleri hatırlamaya başladığını düşünüyorum."
Bu cümlede Şimal'in omuzlarının hafifçe gerildiğini fark etti.
İşte bu tepki önemliydi.
Hatıralar geri dönüyordu.
Ama Şimal bundan korkuyordu.
Psikolog bunu not etti.
Sonra masanın üzerindeki renk kartlarını eline aldı. Psikolog onun ilerlemesini sadece konuşmalardan değil, suskunlukların arasından da okumayı öğrenmişti çünki.
"Bugün biraz farklı bir çalışma yapacağız."
Şimal kartlara baktı.
"Nedir bunlar?"
"Renkler."
Dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu.
"Bazen insanın bilinçaltı, unuttuğu şeyleri kelimelerden önce renklerle hatırlar."
Psikolog kartları önüne dizerken gözlerini Şimal'den ayırmıyordu.
Bugünkü amacı sadece cevapları duymak değildi.
Tepkileri görmekti.
Çünkü bazen bir insanın söylediği şey değil, söyleyemediği şeyler daha fazla gerçeği anlatırdı.
Psikolog kartları masanın üzerine yavaşça dizdi.
Şimal'in gözleri istemsizce kartlara kaydı.
"Bunun bir sınav olduğunu düşünme."
Şimal hafifçe başını kaldırdı.
"Öyle düşünmüyorum."
Psikolog tebessüm etti.
"Güzel. Aklına ilk gelen şeyi söylemen yeterli."
İlk kartı eline aldı.
Mavi.
"Mavi."
Şimal birkaç saniye düşündü.
"Deniz."
Psikolog başını salladı.
"Dalgalar mı, yoksa sakinlik mi?"
"Sakinlik."
Psikolog kartı yerine bıraktı.
Şimal'in cevabı gecikmemişti.
Ses tonu da normaldi.
Mavi onda kaygı oluşturmamıştı.
Bilinçaltı güvenli alanlarla bağlantı kuruyordu.
İkinci kartı kaldırdı.
Yeşil.
"Yeşil."
Şimal kartı inceledi.
"Ağaçlar."
"Başka?"
"Temiz hava."
Psikolog küçük notlar aldı.
Doğayla ilgili çağrışımlar genellikle zihnin kendini güvende hissettiği anılarla bağlantılıydı.
Şimal'in yüzünde hâlâ herhangi bir gerilim yoktu.
Üçüncü kart.
Sarı.
Şimal'in cevabı bu kez daha hızlı geldi.
"Güneş."
"Güzel bir çağrışım."
Şimal omuz silkti.
"Çocukken güneşi çizmeyi severdim."
Psikolog bunu da not etti.
Demek ki çocukluk anıları hâlâ ulaşılabilir durumdaydı.
Hafıza tamamen kapanmamıştı.
Sorun erişimdeydi.
Kartlar değiştikçe cevaplar da değişiyordu.
Mor.
"Huzur."
Beyaz.
"Boşluk."
Siyah.
Bu kez Şimal birkaç saniye sustu.
"Karanlık."
Psikolog dikkat kesildi.
"Korkutucu bir karanlık mı?"
Şimal düşündü.
Sonra başını iki yana salladı.
"Hayır."
Bu cevap psikoloğun dikkatini çekti.
Şimal karanlığı korkuyla ilişkilendirmemişti.
Demek ki travmasının merkezi karanlık değildi.
Bazen insanlar yaşadıkları travmanın sembollerinden kaçardı.
Şimal ise kaçmıyordu.
Psikolog son karta uzandı.
Kırmızı.
Kartı masaya bıraktığı an bir şey değişti.
Şimal'in nefesi bir anlığına duraksadı.
Parmakları tekerlekli sandalyenin koluna sıkıca tutundu.
Psikolog bunu fark etti.
İlk kez bedensel bir tepki vermişti.
Şimal karttan gözlerini ayıramıyordu.
Sanki karşısında bir renk değil, canlı bir anı duruyordu.
"Şimal."
Sessizlik.
"Bu renk sana ne hissettiriyor?"
Şimal'in boğazı düğümlendi.
Nefesi hızlandı.
Psikolog artık cevaptan çok tepkileri izliyordu.
Göz bebekleri büyümüştü.
Omuzları gerilmişti.
Kalp ritmi gözle görülür şekilde değişmişti.
İşte bu.
Travmanın kapısı buydu.
"Kırmızı..." diye fısıldadı psikolog.
"Ne görüyorsun?"
Şimal'in dudakları aralandı.
Bir kelime döküldü.
"Kan."
Psikolog'un kalemi havada kaldı.
Kan.
Diğer tüm renkler çağrışım yaratmıştı.
Ama kırmızı bir duygu değil, doğrudan bir görüntü getirmişti.
Bu çok önemliydi.
Çünkü bilinçaltı artık sembollerle değil, anılarla cevap vermeye başlamıştı.
"Kan..." diye tekrarladı Şimal.
Sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi.
Psikolog öne doğru eğildi.
"Ne hatırlıyorsun Şimal?"
Şimal cevap veremedi.
Başının içindeki uğultu büyüdü.
Oda bulanıklaşmaya başladı.
Kartlar, masa, duvarlar...
Hepsi yavaş yavaş silinirken zihni bir yıl öncesine sürüklendi.
Ve o geceyi yeniden görmeye başladı...
Bir yıl önce...
Salon loştu.
Televizyon açık ama sesi kısıktı. Evde yalnızca saat tıkırtısı ve uzak bir sessizlik vardı.
Hazar Bey çoktan odasına çekilmiş, uyku ilaçlarının etkisiyle derin bir uykuya dalmıştı.
Şimal koltukta oturuyordu. Telefonu elinde ama bakmıyordu bile.
Zihni dağınıktı.
Tam o sırada...
Dışarıdan bir ses geldi.
Merdiven boşluğundan gelen ağır bir "tökezleme".
Şimal bir anda doğruldu.
Kaşları çatıldı.
Sessizlik.
Sonra bir ses daha... bu kez daha ağır, daha zor.
Birinin duvara tutunarak yukarı çıkmaya çalıştığı belliydi.
Şimal yavaşça ayağa kalktı.
Kapıya yöneldi.
Bir an durdu.
Sonra kapıyı açtı.
Soğuk hava yüzüne vurdu.
Koridor boştu.
Tam geri çekilecekken gözleri aşağı kaydı.
Ve dondu.
Şahin.
Merdivenlerin yanında yere çökmüş haldeydi.
Bir eli duvarda, diğer eli karnındaydı.
Nefesi düzensizdi.
Gömleği koyu kırmızıya bulanmıştı.
Şimal'in eli kapının üzerinde kaldı.
Bir saniye kapatmayı düşündü.
Ama yapamadı.
Şahin başını zorla kaldırdı.
Gözleri onun gözlerine değdi.
Boğuk bir ses çıktı: "Kapıyı... kapatma..."
Şimal yutkundu.
"Ne işin var burada?"
Şahin cevap vermedi.
Sadece nefes aldı.
Şimal sertleşti.
"Git."
Şahin gözlerini kapattı.
"Yardım et."
Kısa bir sessizlik oldu.
Şimal kapıyı tamamen kapatmadı.
Derin bir nefes aldı.
İçeri döndü.
Koridora hızlı adımlarla girdi.
Çekmeceyi açtı.
Anahtarını aldı.
Eli titredi.
"Lanet olsun..." diye fısıldadı.
Geri döndü.
Şahin hâlâ aynı yerdeydi.
Şimal yanına eğildi.
"Yürü."
Şahin zorlanarak ayağa kalktı.
Birlikte karşı daireye geçtiler.
İçerisi boştu.
Şimal ışığı yaktı.
Şahin'i koltuğa oturttu.
Bir an sustu.
Sonra doğrudan baktı.
"Şahin hastaneye gitmemiz şart."
Şahin başını hafifçe salladı.
"Olmaz."
Şimal gözlerini kısıp baktı.
"Şaka mı yapıyorsun?"
Şahin çok sakin: "Olmaz."
Şimal sinirle nefes verdi.
"Çok kan kaybediyorsun."
Şahin gözlerini açtı.
"Sorun değil."
Şimal bir adım yaklaştı.
"Nasıl sorun değil?"
Şahin kısa bir sessizlikten sonra konuştu: "Sen yap."
Şimal dondu.
"Ne?"
Şahin gözlerini ona çevirdi.
"Sen yap."
Şimal sertçe güldü.
"Ben doktor değilim. Saçmlıyorsun artık gerçekten"
Şahin çok sakin: "Başka seçim yok, yoksa öleceğim."
Sessizlik oldu.
Şimal'in eli havada kaldı.
Sonra sesi değişti.
"Bana neden geldin?"
Şahin cevap vermedi.
Şimal tekrar etti.
"Şahin... neden benim kapım?"
Şahin gözlerini kapattı.
Sonra çok düşük bir sesle konuştu: "Çünkü aklım karardığında bile kalbim seni buldu."
Şimal o an sustu.
Bakışları sertti ama eli artık daha yavaş hareket ediyordu.
Ve o gece, ikisi de fark etmeden aynı noktaya sıkıştı: Birinin yardım ettiği, diğerinin kalmak zorunda kaldığı bir anın içine.
Günümüz...
Psikoloğun odası sessizdi.
Şimal sandalyede oturuyordu. Bakışları tek bir noktaya kilitlenmişti. Sanki odada değil, çok daha uzak bir yerdeydi.
Psikolog dosyayı kapatmadan konuştu: "Geçen seans bir şey söyledin."
Şimal göz kırpmadı.
Psikolog devam etti: "'Şahin vuruldu' dedin."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Bunu nasıl hatırlıyorsun?"
Şimal bir an sustu.
Sonra tek bir noktaya bakarak cevap verdi:
"Kurşun..."
Yutkundu.
"Kan..."
Tekrar yutkundu.
Psikolog dikkatle dinliyordu.
Şimal sesi titreyerek devam etti:
"Apartmanımız... merdivenler..."
Kekeleyerek konuşuyordu ama kelimeler netleşmeye başlamıştı.
"Kapının önü..."
Sessizlik çöktü.
Şimal'in nefesi ağırlaştı.
Ama gözleri hâlâ aynı yerdeydi.
Sanki o anın içine geri dönmüştü.
Psikolog bir süre konuşmadı.
Sonra sakin bir sesle değerlendirdi:
"Sen olayı parçalar halinde hatırlıyorsun."
Kısa bir duraklama yaptı.
"Beynin, yaşadığın yoğun duyguyu bir sahne gibi kaydetmiş."
Şimal cevap vermedi.
Psikolog devam etti:
"Bu yüzden 'vuruldu' kelimesi bir gerçeklikten çok, o anki şokun adı."
Bir an sustu.
"Yani sen olanı değil..."
"...sana nasıl hissettirdiğini hatırlıyorsun."
Psikolog bir süre sessiz kaldı.
Sonra dosyayı yavaşça kapattı. Sesi artık daha yumuşaktı ama söyledikleri daha ağırdı.
"Zihin, her şeyi olduğu gibi saklamaz," dedi.
"İnsan, dayanabileceği kadarını hatırlar. Gerisi ya parçalanır ya da yeniden adlandırılır."
Kısa bir duraklama yaptı.
"Bazen bir kurşun görmezsin... ama gördüğün acıyı 'kurşun' diye isimlendirirsin. Çünkü acının kendisi kelimeye sığmaz."
Şimal başını hafifçe eğdi.
Psikolog devam etti:
"Travma, olayı bozmaz... zamanı bozar. O anı bugüne taşır ama eksik taşır. Bu yüzden insan, geçmişi hatırladığını sanırken aslında sadece hislerini tekrar yaşar."
Oda sessizleşti.
"Ve en tehlikelisi şudur," dedi psikolog son kez, "insan bazen gerçeği değil... gerçeğin yükünü hatırladığını fark etmez."
Şimal gözlerini kapattı.
Ama o kapı, zihninde bir kez daha açılmıştı.
O sırada adliye binasında başka bir sessizlik daha vardı... ama bu sessizlik, düşünceden değil, planlardan doğuyordu.
Başsavcının odası genişti ama içindeki hava ağırdı.
Başsavcı camın önünde durmuştu. Ellerini arkasında birleştirmiş, dışarıya bakıyordu. Ama bakışı sokakta değil, kendi düşüncelerinin içindeydi. Yüzünde belirgin bir tedirginlik vardı; ne yapacağını tartar gibiydi.
Kapı çalındı.
"Girebilir miyim, efendim?"
"Gir."
Mehri savcının kalem memuru içeri girdi. Elinde dosya yoktu. Sadece yüzünde zor bir ifade vardı.
Bir an durdu.
"Başsavcım..."
Sesi düşük çıktı.
"Bazı şüphelerim var."
Başsavcı arkasını dönmeden dinledi.
Kalem memuru devam etti:
"Savcı Mehri'nin bazı dosyalarda usule uygun olmayan şekilde ilerlediğine dair... bir his diyebilirim aslında."
Bir an yutkundu.
"Elimde somut bir delil yok. Dosya yok. Sadece... gördüklerim ve duyduklarım."
Başını eğdi.
"Bunun için özür dilerim. Bir cumhuriyet savcısını suçlamak kolay bir şey değil. Ama adalet için doğru olduğunu düşündüm."
Sessizlik oldu.
Başsavcı yavaşça döndü.
Yüzü sakindi ama gözleri derindi.
"İlgileneceğim," dedi net bir sesle. "Araştırılır. Gerekli soruşturma yapılır."
Kalem memuru başını eğdi.
"Teşekkür ederim efendim."
Geri geri bir adım attı, sonra odadan çıktı.
Kapı kapanınca odada yeniden sessizlik kaldı.
Başsavcı birkaç saniye kıpırdamadan durdu.
Sonra yavaşça masasına değil, telefona yöneldi.
Eline aldı.
Numarayı çevirdi.
Kim olduğu belli değildi.
Telefon çaldı.
Karşı taraf açtı.
Başsavcının sesi değişmedi. Sakin, neredeyse günlük bir tonda konuştu:
"Bir şey yapmama gerek kalmadı."
Kısa bir duraklama yaptı.
Camdan dışarı baktı.
"Dosya kendi ayaklarıyla benim önüme geldi."
Bir an sustu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Merak etme oğlum..."
Sesi daha alçaldı ama daha keskinleşti.
"Ben halledeceğim.."
✍️ m.n