"İnsan en çok sustuğunda kaybeder."
Koridorun sonunda ayak sesleri yankılanıyordu.
Mehri Saygın sert adımlarla yürüyordu.
Başkomiser birkaç adım arkasındaydı.
Mehri aniden durdu.
Arkasını döndü.
"Yoğun bakım."
Başkomiser sustu.
"Bir adam yoğun bakım odasına giriyor."
Sesi yükselmiyordu.
Ama öfkesi hissediliyordu.
"Ve bunu ben hastane yönetiminden öğreniyorum."
Başkomiser açıklama yapmaya çalıştı.
"Savcım, kamera kayıtları-"
Mehri sözünü kesti.
"Kamera kayıtlarını sonra izleyeceğim."
Bir adım yaklaştı.
"Ben sana şunu soruyorum başkomiser, o sırada polis ekipleri neredeydi?"
Başkomiser cevap veremedi.
"Kız ölümle yaşam arasındaydı."
Mehri'nin bakışları sertleşti.
"Ailesi neredeydi?"
Başkomiser: "Refakatçi değişimi sırasında-"
"Polisler neredeydi?"
Koridor sessizleşti.
Mehri devam etti.
"Ya içeri giren kişi saldırgandıysa?"
Başkomiser başını eğdi.
"Ya işini yarım bırakan kişi geri geldiyse?"
Bu kez cevap gelmedi.
Mehri dosyayı kapattı.
"Bu ihmaldir."
Ardından net emirler vermeye başladı.
"Hastanenin tüm kamera kayıtları incelenecek. Yoğun bakım katına giriş yapan herkes tespit edilecek. Vardiya listeleri, güvenlik görevlileri, ziyaretçi kayıtları."
Başkomiser not aldı.
"Emredersiniz savcım."
Mehri son kez ekledi:
"O adamın kim olduğunu öğrenene kadar kimse bana rapor tamamlandı demesin."
Tam o sırada koridorun diğer ucundan doktor ve psikolog geldi.
Doktor başını hafifçe eğdi.
"Sayın savcım."
Mehri onlara döndü.
Doktor konuşmaya başladı.
"Hastamızın sağlık durumu iyiye gidiyor."
Mehri dikkatle dinliyordu.
"Yoğun bakımdan çıkarıldı. Şu an normal odasında."
Başkomiser rahat bir nefes aldı.
Ama doktor devam etti.
"Fakat travmaya bağlı hafıza kaybı belirtileri mevcut."
Mehri kaşlarını çattı.
"Ne kadar ciddi?"
Bu kez psikolog konuştu.
"Hafıza tamamen silinmiş görünmüyor."
Koridor sessizleşti. Psikolog devam etti.
"Ama beyin bazı olayları bilinçli olarak erişime kapatmış olabilir."
Mehri dikkat kesildi.
"Konuşuyor mu?"
Psikolog başını iki yana salladı.
"Hayır."
Mehri savcı: "Kiminle?"
"Kimseyle."
Başkomiser şaşırdı.
"Sizinle bile mi?"
Psikolog hafifçe gülümsedi.
"Benimle bile."
Doktor araya girdi.
"Şu an için baskı uygulanmasını önermiyoruz."
Başkomiser Mehri'ye baktı.
"Yani ifade alamıyoruz."
Psikolog birkaç saniye düşündü.
"Aslında bu tam olarak doğru değil."
Herkes ona döndü.
"Bugün yaşananlar nedeniyle soruşturmanın ilerlemesi gerektiğini biliyorum."
Mehri sessizce dinliyordu. Psikolog devam etti.
"Küçük bir görüşme yapılabilir."
Başkomiser umutlandı.
"İfade verebilir mi?"
"Hayır."
Psikolog net konuştu.
"İfade beklemeyin."
Kısa bir duraksama oldu.
"Ama bazen küçük bir ayrıntı, bir tepki, bir kelime bile önemli olabilir."
Doktor başını salladı.
"Yalnız çok dikkatli olunmalı."
Psikolog ekledi: "Üzerine gitmeyin."
Sonra Mehri'nin gözlerinin içine baktı.
"Eğer korktuğunu hissederse kapanacaktır."
Birkaç dakika sonra hepsi Şimal'in odasındaydı.
Şimal yatağın üzerinde sessizce oturuyordu. Pencereye bakıyordu.
Sanki odada kimse yokmuş gibi.
Psikolog yatağın yanındaki koltuğa oturdu.
Yumuşak bir sesle konuştu.
"Şimal."
Kız yavaşça ona baktı.
"Burada güvendesin."
Sessizlik.
"Kimse seni konuşmaya zorlamayacak."
Şimal tepki vermedi.
Psikolog elini uzattı.
"Konuşmak istemezsen konuşma."
Sessizlik.
"Ama eğer korkarsan..."
Elini biraz daha yaklaştırdı.
"Elimi sıkman yeterli."
Şimal'in gözleri bir an psikoloğun eline kaydı.
Sonra tekrar yere indi.
Psikolog başını salladı.
"Bu kadarı yeterli."
Ardından Mehri'ye baktı.
Sorular başlayabilirdi.
Mehri sakin bir sesle konuştu.
"Bizden korkmamana gerek yok, bizde seni korumak, iyileştirmek için burdayız"
Şimal gözleri ile Mehri ve başkomiseri süzer.
Mehri Şimalden ses çıkmayınca psikolugun onayı ile sorusunu sorar.
"Hatırladığın son şey nedir?"
Sessizlik.
Başkomiser sordu.
"Olay günü biriyle görüştün mü?"
Sessizlik.
"Telefonla konuştun mu?"
Cevap yoktu.
"Seni rahatsız eden biri var mıydı?"
Şimal'in parmakları hafifçe kıpırdadı.
Ama konuşmadı.
Dakikalar geçti.
Sorular devam etti.
Hiçbir cevap gelmedi.
Sonunda Mehri durdu.
Dosyaya baktı.
Sonra başını kaldırdı.
"Yoğun bakımda uyandığında odanda bir erkek vardı."
Şimal'in nefesi değişti.
Psikolog bunu fark etti.
Mehri devam etti.
"O kişiyi gördün mü?"
Şimal'in elleri titremeye başladı.
Başkomiser öne eğildi.
"O kişi Şahin Arslan mıydı?"
Bir anda...
Yağmur.
Telefon ekranı.
Bir bildirim sesi.
Bir mesaj.
Bir erkek sesi.
"Affet..."
Ama yüz yoktu.
İsim yoktu.
Sadece parçalar vardı.
Şimal başını tuttu.
Psikolog hemen elini uzattı.
"Şimal, bana bak."
Ama artık çok geçti.
Nefesi hızlandı.
Kalp monitörü ötmeye başladı.
Gözlerinden yaşlar aktı.
Ve bir anda bağırdı: "Hatırlamıyorum!"
Odada herkes dondu.
Şimal ağlıyordu.
"Hatırlamıyorum!"
Başını iki yana salladı.
"Tanımıyorum!"
Psikolog ayağa kalktı.
"Şimal!"
Ama kız artık onları duymuyordu.
"Tanımıyorum!"
Sonra daha yüksek sesle: "Bilmiyorum!"
Monitör çılgınca ötmeye başladı.
"Kim olduğunu bilmiyorum!"
Kapı açıldı.
Doktorlar içeri koştu.
Şimal ise hâlâ aynı şeyi tekrar ediyordu:
"Hatırlamıyorum..."
"Tanımıyorum..."
"Bilmiyorum..."
Ve o an Mehri ilk kez şunu fark etti:
Aslında iki dosyanında cevabı
Şimalin hatırladıklarında deyil,
Hatırlayamadıklarındadır...
Gece yarısını çoktan geçmişti. Şehrin gürültüsü geride kalmıştı. Issız sahilde sadece dalga sesleri duyuluyordu. Şahin kumların üzerinde durmuş denizi izliyordu.
Arkasından gelen arabanın sesini duyunca dönmedi. Kimin geldiğini biliyordu. Motor sustu. Kapı açıldı. Sonra kapandı.
Abisi birkaç saniye onu izledi.
Sonra cebinden sigarasını çıkarıp yaktı.
"Hastaneye gitmişsin."
Şahin gözlerini denizden ayırmadı.
"Avukat söyledi."
Sessizlik.
"Gittim."
Abisi acı bir şekilde güldü.
"Tabii gittin."
Şahin kaşlarını çattı.
"Ne demek o?"
"Ne zaman akıllıca bir şey yaptın ki?"
Rüzgâr ikisinin arasından geçti.
Şahin derin bir nefes aldı.
"Sadece görmek istedim."
Bu cevap abisini daha da sinirlendirdi.
"Üç yıl, Şahin."
Sessizlik.
"Tam üç yıl."
Sesi yükselmeye başladı.
"Üç yıldır aynı şeyi söylüyorsun."
Şahin sonunda ona döndü.
Gözlerinde yorgunluk vardı.
"Ne söylememi istiyorsun?"
Abisi bir anda patladı.
"Gitmişken her şeyi bitirseydin bari!"
Sessizlik.
Dalga sesleri bile durmuş gibiydi.
Şahin dondu.
Yüzündeki ifade değişti.
"Ne dedin sen?"
Abisi de söylediğine şaşırmış gibiydi.
Ama geri adım atmadı.
"Duymadın mı?"
Şahin birkaç saniye ona baktı.
İnanamıyordu.
"Sen..."
Sesi titredi.
"Sen bunu mu düşünüyorsun?"
Abisi sinirle başını iki yana salladı.
"Ben hiçbir şey düşünemiyorum artık!"
Göğsünü gösterdi.
"Çünkü üç yıldır senin arkanda bıraktığın enkazı toplamaya çalışıyorum."
Şahin'in çenesi gerildi.
"Benim enkazım mı?"
"Evet!"
Abisi bağırdı.
"Senin!"
Bir adım yaklaştı.
"Bir kız yüzünden hayatını mahvettin."
Şahin'in gözleri karardı.
"Onun hakkında konuşma."
"Niye konuşmayayım?"
"Konuşma dedim!"
İlk kez Şahin'in sesi yükseldi.
Abisi durmadı.
"Bugün de gidip kendini ele verdin."
"Ele vermedim."
Bir adım daha yaklaştı.
"Ya konuşursa?"
Şahin'in nefesi ağırlaştı.
"Ya bir şey hatırlarsa?"
"Yeter."
"Ya bu kez hepimizi yakarsa?"
"Yeter dedim!"
Şahin bağırınca ikisi de sustu.
Rüzgâr sertleşti.
Şahin gözlerini kapattı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Sen de korkuyorsun."
Abisi bir şey demedi.
Bu sessizlik yeterliydi.
Şahin acıyla güldü.
"İlk defa."
Başını salladı.
"İlk defa senin de korktuğunu görüyorum."
Abisi bakışlarını kaçırdı.
Şahin bunu fark etti.
Ve canı daha çok yandı.
"Her şey senin yüzünden."
Abisi başını kaldırdı.
"Ne?"
"Her şey."
Gözleri dolmuştu.
"Üç yıldır taşıdığım her şey."
Sesi çatladı.
"Her gece gördüğüm her kabus."
Bir adım yaklaştı.
"Her sabah uyandığım o lanet his."
Rüzgâr bir anlığına sustu.
Şahin'in sesi ise o sessizliği paramparça etti.
"Ömür boyu taşıyacağım bu yük..."
Boğazı düğümlendi.
Gözlerini abisine dikti.
"Her şey... her şey senin eserin abi."
Söz bitti.
Ama ağırlığı kalmıştı.
Sahilde hiçbir şey hareket etmiyordu.
Sadece dalgalar vardı.
Ve iki kırılmış insan.
Şahin bir an daha durmadı.
Arkasını döndü.
Ve kumların üzerinden yürümeye başladı.
Hiç bakmadı.
Hiç tereddüt etmedi.
Sanki bakarsa geri dönecekmiş gibi.
Abisi arkasında kaldı.
Bir adım atamadı önce.
Sonra sesi geldi.
Kırık.
Dağılmış.
"Ben böyle olmasını istemedim..."
Şahin durmadı.
Abisinin sesi daha da çözüldü.
"Ben... ben bu hayatı istemedim Şahin..."
Ama Şahin duymuyordu artık.
Ya da duymak istemiyordu.
Abisi bir adım öne çıktı.
Sesi titriyordu.
"Ben seni korumaya çalıştım..."
Cümle yarım kaldı.
Çünkü artık kelimeler yetmiyordu.
Gözleri doldu.
Ve ilk kez saklamadı.
Ağladı.
Sessizce.
Omuzları çöktü.
"Ben seni kaybetmek istemedim..."
Yutkundu.
"Çünki sen beni o karanlıkda seven tek kişiydin"
Rüzgâr tekrar başladı.
Ama Şahin çoktan uzaklaşmıştı.
Işığı zayıf, duvarları soğuk görünen o eve doğru yürüyordu.
Sanki her adımda biraz daha yalnız kalıyordu.
Abisi onun arkasından bakıyordu.
Dizlerinin bağı çözülmüş gibi bir an olduğu yere çöktü.
Başını eğdi.
Ve fısıldadı.
"Ben böyle olmasını istemedim..."
Ama artık bunu duyan kimse yoktu.
Sadece sahil vardı.
Ve üç yıldır susan bir hikâyenin enkazı.
Gece, şehri tamamen yutmuştu.
Işıklar uzakta titriyordu.
Ama sahilde hiçbir şey titremiyordu artık.
Sadece sessizlik vardı.
Ve o sessizlik, iki insanın içinde yankılanıyordu.
Şahin yürürken arkasına bakmadı.
Çünkü bakarsa duracağını biliyordu.
Durursa...
Her şey tekrar üzerine çökecekti.
O yüzden devam etti.
Adım adım.
Kendi karanlığına.
Abisi sahilde kaldı.
Uzun süre kıpırdamadı.
Sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeler yolunu bulamıyordu.
Sonra sadece fısıldadı: "Bazı şeyler... konuşulmaz."
Ama artık çok geçti.
Çünkü bazı şeyler konuşulmadığında da büyür.
Rüzgâr sahili süpürürken tek bir gerçek kaldı geriye: "Söylenmeyen her şey, en çok sahibini yaralar."
Ve bazı yaralar...
Ne zaman açıldığını bile hatırlatmaz.
Sadece kanamaya devam eder.
"Mahrem" olan şey, bazen bir sır değildir.
Bazen bir insanın içinde taşıdığı gerçektir.
Ve o gerçek... Ne kadar saklanırsa saklansın, bir gün sahibini bulur.
✍️ m.n
