"Bazı izler görünmez kalır ama en çok onlar acıtır."
Sabah erken saatlerde Mehri Saygın adliyeye geldi. Koridorda bakışlar üzerindeydi ama o hiç durmadan odasına geçti.
Ceketini çıkardı, çantasını masaya bıraktı ve dosyasını açtı.
Kapı çaldı.
"Girin."
Kalem memuru içeri girdi.
"Savcım, Başkomiser geldi."
Mehri dosyadan başını kaldırmadan konuştu.
"Alın."
Başkomiser içeri girdi, kalem memuru dışarı çıktı.
Komiser elindeki dosyayı açtı.
"Savcım, olay yeri yakınında bulunan çanta incelendi. İçinde bir cep telefonu vardı."
Mehri kısa bir bakış attı.
"Sonuç nedir?"
Komiser devam etti: "Telefon kayıtlarında Şahin Arslan adına kayıtlı numarayla yoğun iletişim tespit edildi."
Mehri: "İletişim içeriği?"
Komiser: "Mesajlar incelendiğinde tartışma, ayrılık ve karşılıklı suçlamalar görülüyor. Olay günü de karşılıklı arama ve mesajlaşma var."
Mehri net konuştu: "Son iletişimi kim başlatmış?"
"Şahin Arslan."
Mehri: "Buna dair teknik kayıt var mı?"
Komiser dosyayı gösterdi.
"Baz istasyonu ve zaman damgaları mevcut."
Komiser devam etti: "Telefonun gizli bölümünde ayrıca fotoğraf ve mesaj arşivi bulundu. Şahin Arslan ile Şimal Aras arasında geçmiş bir ilişki olduğu değerlendiriliyor."
Mehri başını hafifçe salladı.
Başkomiser dosyayı kapattıktan sonra Mehri Saygın kısa bir sessizlik içinde kaldı.
Ardından doğrudan sordu: "Şahin Arslan şu an nerede?"
Komiser dosyaya bakmadan cevap verdi:
"Şu an net konumu teyit edilemedi savcım. Emniyet ekipleri yer tespiti çalışmasına başladı."
Mehri bakışını kaldırdı.
"Yer tespiti mi?"
Komiser açıklamaya çalıştı: "İfade işlemi için çağrılmıştı ancak şu an bulunduğu adreste değil. Telefonu da kapalı."
Mehri sesi yükselmeden ama keskin bir şekilde konuştu: "İfade alınması gereken bir şüpheliyi bulamıyorsunuz."
Komiser: "Savcım, teknik ekipler kısa sürede tespit eder."
Mehri sandalyesinden kalktı.
"Bana 'kısa sürede' değil, şu an lazım."
Odadaki hava değişti.
Mehri dosyayı kapattı.
"Bir şüpheli dosyada varsa ve siz onun yerini bilmiyorsanız, bu soruşturma ilerlemez."
Komiser cevap vermeye çalıştı: "Ekipler sahada çalışıyor, iz sürülüyor..."
Mehri sözünü kesti.
"İz sürmek olaydan sonra yapılır. Biz şu an zaman kaybediyoruz."
Bir adım öne çıktı.
"Siz bana dosyanın başında 'deliller güçlü' diyorsunuz ama şüpheli ortada yok."
Kısa bir sessizlik oldu.
Mehri devam etti: "Gecikme olduğunda delil zayıflar, ifade değişir, bağlantılar kaybolur. Bunu bilmiyor musunuz?"
Komiser başını eğdi.
"Biliyoruz savcım."
Mehri sert ama kontrollü bir tonla konuştu: "O zaman daha hızlı hareket edeceksiniz."
Bir an durdu.
Sonra net şekilde sordu: "Şahin Arslan en son nerede tespit edildi?"
Komiser dosyayı açtı.
"En son telefon sinyali şehir merkezinde alındı, ardından kesildi."
Mehri: "Kesilme zamanı?"
"Yaklaşık üç saat önce."
Mehri gözlerini kısmadan konuştu:
"Üç saat...Üç saatlik gecikme, bir soruşturmayı başka bir dosyaya çevirir."
Komiser cevap vermedi.
Mehri masaya dosyayı bıraktı.
"Ekipleri genişletin. Plaka, kamera, tüm giriş-çıkışlar kontrol edilecek."
Komiser: "Emredersiniz savcım."
Komiser çıkmak üzereyken Mehri son bir cümle ekledi:
"Bu dosyada gecikme istemiyorum."
Komiser: "Anlaşıldı."
Kapı kapandı.
Mehri tek başına kaldı.
Dosyaya baktı.
Şahin Arslan adı tekrar zihninde geçti.
Ama bu kez sadece bir isim değildi.
Bir boşluktu.
Ve o boşluk, dosyayı büyütüyordu.
Başkomiser odadan çıktıktan sonra kapı kapanınca içeride kalan sessizlik daha ağırlaştı.
Bu sessizlik, konuşmayan insanların sessizliği değildi. Düşünen bir zihnin içine çöken boşluk gibiydi.
Mehri savcı birkaç saniye hareket etmedi.
Sadece dosyaların üzerinde duran ışığa baktı.
Şahin Arslan ismi zihninde tekrar belirdi.
Ama bu kez bir isim gibi değil...
yarım kalmış bir dosya satırı gibi.
Sanki tamamlanması gereken bir şey vardı ve o eksik bırakılmıştı.
O an kendi sesini bile fark etmeden mırıldandı: "Şahin Arslan..."
Sonra durdu.
Sessizlikte bu isim daha ağır hale geldi.
Tekrar etti.
Ama bu kez dışarıya değil, zihnine karşı: "Şahin Arslan."
Ve bu tekrar, bir hatırlama değil...
bir eşleştirme gibiydi.
Mehri masadan kalktı.
Odanın köşesindeki kilitli çekmeceye yöneldi.
Çekmecenin açılması bile küçük bir ses çıkardı.
Bu ses bile geçmişin açılmasına benziyordu.
İçinden eski bir dosya aldı.
Üzerinde yılların izi vardı.
KENAN SAYGIN - FAİLİ MEÇHUL DOSYASI
Dosyayı masaya koydu.
Açtığında sayfalar arasında zamanın ağırlığı hissediliyordu.
Resmî tutanaklar, ifadeler, imzalar...
Ama en önemlisi eksikliklerdi.
Bir dosyayı güçlü yapan şey yazılanlar değil, yazılmayanlardı.
Sayfalar arasında ilerledikçe Mehri'nin bakışları daha sabit hale geldi.
Bir ifade sayfasında durdu.
Okudu.
Satırlar soğuktu.
Kısa, net, savunma cümleleri:
"Ben yapmadım."
"O gece evdeydim."
"Telefonum kapalıydı."
"Uyuyordum."
"Kimseyle görüşmedim."
"Beni karıştırmayın."
Cümlelerin arasında duygu yoktu.
Ama tekrar vardı.
Aynı yapı.
Aynı ritim.
Aynı inkâr biçimi.
Bu bir açıklama değil, bir kalıp gibiydi.
Mehri sayfayı yavaşça indirdi.
Gözleri dosyada değil, artık düşüncedeydi.
Zihninde bir bağlantı kuruluyordu ama bu bağlantı kelimelerle değil, boşluklarla çalışıyordu.
Bir savcının sezgisi çoğu zaman delilden önce başlardı.
Kapı çaldı.
Ama Mehri tepki vermedi.
Bir an sonra: "Gel."
Kalem memuru içeri girdi.
İçeri girer girmez durdu.
Masanın üzerindeki açık dosya, dağılmış evraklar ve Mehri'nin yüzündeki değişmeyen ifade...
hepsi aynı anda dikkat çekiyordu.
Ama Mehri'nin bakışı dosyada değildi.
Kalem memuru bunu hissetti.
İçeri giren kişi sadece bir görevli değildi artık.
Bir şeyin farkında olan biriydi.
Ama ne olduğunu henüz tanımlayamıyordu.
Mehri hiçbir açıklama yapmadan konuştu: "Ne var?"
Kalem memurunun sesi daha resmîydi.
"Murad Aras'ın beyanları teknik olarak doğrulanamıyor. Zaman çizelgesiyle örtüşmüyor. Komşu ifadeleri çelişiyor."
Bu cümleler bir rapor gibi söylenmişti.
Ama Mehri'nin zihninde bunlar rapor değil, çatlaklardı.
Bir sistemin içindeki küçük kırılmalar.
Aynı anda başka bir bilgi daha geldi.
"Şahin Arslan'ın konumu da tespit edilemedi. Mobil sinyal kesilmiş durumda."
Mehri bir süre hiçbir şey söylemedi.
Bu sessizlik, düşünmenin değil kararın sessizliğiydi.
Sonra zihninde tek bir şey netleşti: Gecikme.
Soruşturmadaki her gecikme, gerçeği bir adım daha geriye itiyordu.
Ve geriye itilen gerçek, bazen tamamen kaybolmuyordu...
sadece başka bir şeye dönüşüyordu.
Mehri ayağa kalktı.
Sesi yükselmedi ama sertleşti.
"Savcılık işlemlerini hazırlayın. Yakalama ve tutuklamaya esas talimat düzenlenecek."
Kalem memuru bir an durdu.
Bu bir emir değil, bir yönlendirme de değildi.
Bu artık kapanmak üzere olan bir dosyanın açılmasıydı.
Mehri ceketini aldı.
Ve çıktı.
Kalem memuru odada yalnız kaldı.
Ama o sessizlik artık önceki gibi değildi.
Bu sessizlikte düşünce vardı.
Ve düşünce, şüpheyi doğuruyordu.
Ve ilk kez o odada biri şunu fark etti:
Bu sadece bir soruşturma değildi.
Bu, kapanmış sanılan bir dosyanın yeniden açılma biçimiydi.
Hastane geceye tamamen teslim olmuştu. Dış bahçede güvenlik vardı. Koridorlarda kameralar. Ama Şahin Arslan hiçbirine görünmemeye çalışmıyordu...
sadece onların arasından geçmeyi biliyordu.
Önce uzaktan baktı.
Giriş kapısına.
Güvenlik görevlilerinin hareketlerine.
Değişen vardiyayı.
Bir an bekledi.
Sonra yürüdü.
Normal bir ziyaretçi gibi.
Ne hızlıydı ne yavaş.
Kapıya yaklaştığında başını eğdi.
Bir anlık tereddüt bile yoktu artık.
Sadece planlanmış bir sessizlik vardı.
İçeri girdi.
Kimse durdurmadı.
Kimse sorgulamadı.
Hastanelerde en tehlikeli şey buydu:
Herkesin "burada olma hakkı var" sanılması.
Koridorlardan ilerledi.
Işıklar sertti.
Ama o ışığa bakmadı.
Yoğun bakım tabelasını gördüğünde durdu.
Bir an.
Sadece bir an.
Kapıya baktı.
Camdan içeri.
Şimal oradaydı.
Hareketsiz.
Ama yaşayan.
Şahin nefes aldı.
Bu nefes rahatlama değildi.
Ağır bir yükün altında ezilme gibiydi.
Yavaşça kapıya yaklaştı.
Elini kaldırdı.
Ama dokunmadı.
Kapı açıldı.
İçeri girdiğinde ses değişti.
Monoton makineler.
Kalp ritmi.
Nefes.
Hayatın ölçülmüş hali.
Şahin bir adım attı.
Sonra durdu.
Şimal'e baktı.
Uzun süre.
Hiç hareket etmeden.
Sanki ilk kez gerçekten görüyordu.
Yavaşça yaklaştı.
Sandalyeye oturmadı.
Sadece önünde eğildi.
Bu eğilme bir teslimiyet gibiydi.
Ne güçlüydü ne savunmasız...
ikisi arasında bir yerdeydi.
Elini uzattı.
Yavaş.
Dikkatli.
Şimal'in eline dokundu.
Ama sıkmadı.
Tutmuyordu bile.
Sadece vardı.
Şimal'in yüzük parmağına bakdı uzunca.
Yavaşça eğildi.
Ve çok hafif bir şekilde o parmağa dokundu.
Sonra...
çok kısa bir öpücük bıraktı.
Bu bir temas değildi.
Bu bir özürdü.
Geç kalmış bir özür.
Şahin gözlerini kapattı.
Uzun değil.
Ama yeterince.
Fısıldadı: "Affet..."
O an...
Şimal'in parmakları kıpırdadı.
Şahin dondu.
Nefesi kesildi.
Şimal'in gözleri açıldı.
Bulanık.
Ama canlı.
Ve Şahin'i gördü.
Bir saniye hiçbir şey olmadı.
Sonra yüzü değişti.
Hatırlama değil...
bedensel bir korku refleksi.
Nefesi hızlandı.
Vücudu gerildi.
Ama ses çıkmadı.
Sadece gözleriyle geri çekilmeye çalıştı.
Şahin bir adım geri çekildi.
Hemen.
Elini bıraktı.
Sanki yakalanmış gibi.
Şimal titredi.
Cihazlar ötmeye başladı.
Şahin arkasına bakmadı.
Kapıya yöneldi.
Ama bu kez kaçış hızlı değildi.
Ağırdı.
Sanki kaçan şey bir insan değil...bir kararın kendisiydi.
İçeride Şimal sessizce korkuyordu.
Konuşmadan.
Sadece bedenle.
Şahinse Koridora çıktı.
Işık yüzüne vurdu.
Ama o artık ışığı görmüyordu.
Sadece içinde kalan tek cümle vardı:
"Geç kaldım."
Pişmanlık, insanın içini en sessiz yerinden kemiren bir ses gibidir; bağırmaz, çağırmaz ama hiç susmaz. Şahin koridorda yürürken aslında adımlarını değil, geçmişini taşıyordu. Her adımında biraz daha ağırlaşıyor, her nefesinde biraz daha geç kalıyordu. Çünkü bazı "keşke"ler vardır, insanın omzuna değil, ruhuna oturur. Ve oradan kalkmaz. Ve o ruhun içinde, adı bile fısıltıyla geçen bir şey vardı: şüheda... görünmeyen ama hep hissedilen bir iz gibi.
Ve en ağır olanı da şudur: zaman geri gelmez. Mevlânâ'nın dediği gibi, "Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım." Ama Şahin için artık bugün bile dündü. Söylenmemiş sözler, tutulmamış eller, yetişilmemiş anlar, kalan izler... hepsi bir koridorun içinde sıkışıp kalmıştı. Ve o sıkışıklığın içinde, suskun bir şüheda gibi duran şey, aslında hiçbir zaman gitmemişti; sadece görünmez olmuştu.
Sonunda insan şunu öğrenir: pişmanlık, değiştirilemeyen geçmişin değil, kabullenilemeyen duyguların adıdır. Ve Şahin'in içinde kalan tek cümle artık bir düşünce değil, bir ömür, bir izdir: "Geç kaldım." izi...
✍️ m.n

