"İnsan herkesten kaçabilir; vicdanından asla."
Bazı sessizlikler vardır.
Dışarıdan bakıldığında huzura benzer.
Oysa insanın içinde kopan fırtınaların bıraktığı yorgunluktur sadece.
Çünkü insan bazen başkalarına değil, kendine cevap veremediği sorularla yaşar.
Zaman geçer.
Yüzler değişir.
Şehirler değişir.
Hayatlar değişir.
Ama bazı geceler insanın içinde yaşamaya devam eder.
Unutulduklarını sandığımız anılar, en beklenmedik anda geri döner.
Çünkü hafıza, sustuğunda bile çalışmayı bırakmaz.
Ve vicdan...
İnsan ne kadar inkâr ederse etsin, bir gün mutlaka konuşur.
Kimi zaman bir mezar taşının başında.
Kimi zaman yıllardır kaçılan bir gerçeğin gölgesinde.
Ama mutlaka konuşur.
Bazı yaralar vardır; insan onları iyileştirmeye çalışmaz. Çünkü iyileşirse, kaybettiği şeyi de kaybedeceğinden korkar.
Hayat bazen insanın önüne iki yol çıkarır.
Birinde devam etmek vardır.
Diğerinde durup geriye bakmak.
Çoğu insan yürümeyi seçer.
Ama bazı acılar vardır ki insanı olduğu yerde bırakır.
Saatler ilerler.
Takvimler değişir.
Mevsimler geçer.
Fakat insanın içindeki zaman aynı günde kalır.
Mehri Hanım son aylarda tam olarak böyle hissediyordu.
Sabahları uyanıyor, işe gidiyor, insanlarla konuşuyor, kararlar veriyor, dosyalar inceliyordu.
Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyordu.
Hatta birçok insan onun güçlü olduğunu düşünüyordu.
Ama insanlar genellikle güçlü görünenlerin ne kadar yorulduğunu fark etmezdi.
Çünkü bazı insanlar ağlayarak değil, susarak dağılırdı.
Psikoloğun odasının bulunduğu koridora geldiğinde adımları yavaşladı.
Birkaç saniye kapının önünde durdu.
İçeri girmek istemediğinden değil.
İçeri girdikten sonra bazı şeyleri inkâr etmesinin zorlaşacağını bildiğinden.
Çünkü insan bazen yarasını taşımaya alışır.
Ve alışılan acılar, bilinmeyen iyileşmelerden daha güvenli gelir.
Derin bir nefes aldı.
Sonra kapıyı çaldı.
İçeriden sakin bir ses duyuldu.
"Buyurun."
Mehri kapıyı açtı.
Oda beklediğinden daha sakindi.
Pencereden süzülen gün ışığı kitaplığın üzerine düşüyor, odanın içindeki sessizliği daha da belirgin hâle getiriyordu.
Psikolog ayağa kalktı.
Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı.
"Hoş geldiniz Mehri Hanım."
Mehri kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi.
"Hoş bulduk."
Psikolog oturması için koltuğu işaret etti.
"Açıkçası geleceğinizden emin değildim."
Mehri hafifçe kaşlarını kaldırdı.
"Neden?"
Psikolog gülümsedi.
"Çünkü yardım istemek çoğu zaman yardım etmekten daha zordur."
Mehri bu söz karşısında sessiz kaldı.
Psikolog yerine oturdu.
"Geçen gün size bir görüşme teklif ettiğimde düşünmek istediğinizi söylemiştiniz."
Kısa bir duraksama oldu.
"Teklifi kabul etmiş olmanıza sevindim."
Mehri gözlerini odada gezdirdi.
"Ben o kadar emin değilim."
Psikolog hafifçe gülümsedi.
"Emin olmak zorunda değilsiniz."
Ekledi.
"İlk adım için bazen sadece gelmek yeterlidir."
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Sonra psikolog konuştu.
"Rahat olmak zorunda değilsiniz. Konuşmak zorunda da değilsiniz. İsterseniz sadece oturabiliriz."
Bu kez Mehri'nin yüzünde çok hafif bir tebessüm oluştu.
"İnsanlar genelde benim konuşmamı ister."
"Ben insanlardan çok neye ihtiyaç duyduklarını önemserim."
Bu cevap Mehri'nin dikkatini çekmişti.
Çünkü uzun zamandır kimse ona neye ihtiyacı olduğunu sormamıştı.
Herkes ondan bir şey bekliyordu.
Bir karar.
Bir çözüm.
Bir cevap.
Ama ihtiyaç...
Bu kelimeyi uzun zamandır düşünmemişti.
Psikolog sessizliği bozmadı.
Bazen insanlar konuşmaya hazır olmadan önce sessizliğe ihtiyaç duyardı.
Ve bazı gerçekler sorularla değil, güven hissiyle ortaya çıkardı.
Birkaç saniye sonra Mehri derin bir nefes verdi.
"Nereden başlamam gerekiyor?"
Psikolog düşünmeden cevap verdi.
"Canınızın en çok yandığı yerden."
Bu kez Mehri gözlerini kaçırdı.
Çünkü cevabı biliyordu.
Ve ilk kez biri ona doğru soruyu sormuştu.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra yavaşça konuştu.
"Bir oğlum vardı."
Psikolog dikkatle dinliyordu.
"Kenan."
İsmini söylerken sesi değişti.
Yumuşadı.
Kırıldı.
Özledi.
"Onu kaybettim."
Psikolog başını hafifçe salladı.
"Başınız sağ olsun."
Mehri acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"İnsanlar bunu söyleyince her şey düzelecekmiş gibi hissediyorlar."
"Düzelmiyor."
"Hayır."
"Çünkü bazı kayıplar geçmez... Onlarla yaşamayı öğreniriz sadece."
Mehri ilk kez doğrudan psikoloğa baktı.
Ve belki de bu görüşmenin başından beri ilk kez gerçekten dinlendiğini hissetti.
Derin bir nefes aldı.
Sonra yıllardır içinde taşıdığı hikâyenin kapısını yavaşça aralamaya başladı.
"Biliyor musunuz..."
Mehri'nin sesi uzak bir hatıraya dokunur gibi yavaşladı.
"Çocukken sürekli savcı olacağını söylerdi."
Psikolog dikkatle dinliyordu.
"Ama kimse ona bunu söylemedi."
Başını iki yana salladı.
"Kimse onu yönlendirmedi."
"Hatta bazen farklı bir meslek seçmesini beklerdim."
Yüzünde kısa bir tebessüm oluştu.
"Çünkü çok merhametliydi. Bir kuşun kanadı incinse üzülürdü. Bir arkadaşının canı sıkılsa günlerce onu düşünürdü. İnsanların acısını kendi acısı gibi hissederdi."
Gözleri yeniden doldu.
"Sonra bir gün karşıma geçti. Daha on yaşındaydı. Elinde okul çantası vardı. Ve bana dedi ki: "Anne, ben büyüyünce savcı olacağım.""
"Neden? diye sordum."
Mehri'nin sesi titredi.
""Çünkü bazı insanların hakkını savunacak birileri olmalı."diye yanıtladı."
Odanın içini sessizlik kapladı.
"O gün anladım. Bu benim hayalim değildi. Onun hayaliydi. Ben sadece yanında yürüdüm."
Derin bir nefes aldı.
"Sonra büyüdü. Hayali de onunla birlikte büyüdü. Hukuk okumaya karar verdi. Araştırmalar yaptı. Kitaplar okudu. Bazen gelip saatlerce benimle tartışırdı. Ama ne zaman konuşsa gözlerinde aynı şeyi görürdüm. Adalet duygusunu. İnsanların hayatına dokunabileceğine dair inancını."
Başını eğdi.
"Ve şimdi bazen düşünüyorum... Savcı olsaydı nasıl biri olurdu? İnsanlara yardım edebilir miydi? Hayalini gerçekleştirebilir miydi?"
Sessizlik yeniden odaya yayıldı.
Bir süre sonra Mehri konuştu.
"Bir kızım daha var."
"Kaç yaşında?"
"Altı."
Bu kez yüzündeki ifade değişti.
Daha yumuşak.
Daha kırılgan.
"Adı Nazlı."
İsmini söylerken bile gülümsedi.
"Onu özlüyorum."
Psikolog dikkatle dinliyordu.
"Çok özlüyorum. Ama yanına gidemiyorum."
"Neden?"
Mehri birkaç saniye sustu.
"Çünkü Kenan'ın katilini bulmadan dönemem."
Bu kez sesindeki kararlılık geri dönmüştü.
"Kendime bunu borçlu hissediyorum."
Psikolog birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Ya Nazlı'ya?"
Bu soru Mehri'yi susturdu.
Gerçekten susturdu.
Çünkü uzun zamandır kimse ona bunu sormamıştı.
Psikolog devam etti.
"Bazen insanlar sevdikleri birini kaybettiklerinde hayatlarını ikiye ayırırlar. Öncesi ve sonrası. Ama hayat aslında böyle işlemez. Kayıplar bizimle kalır. Fakat hayat da bizimle kalır. Ve biri diğerini yok etmek zorunda değildir."
Mehri sessizdi.
"Kenan'ın adalet istemesiyle sizin kendinizi cezalandırmanız aynı şey değil."
Mehri sessizken psikolog ekledi:
"Ve inanıyorum ki Kenan burada olsaydı kız kardeşinin annesiz büyümesini istemezdi."
Bu kez Mehri cevap veremedi.
Çünkü cevabı biliyordu.
Uzun bir sessizlik oldu.
Belki de görüşmenin en uzun sessizliği.
Sonunda ayağa kalktı.
"Teşekkür ederim."
Psikolog da ayağa kalktı.
"Bugün burada olmanız bile önemli bir adımdı. İnsan bazen yıllarca taşıdığı yükü bırakmaz. Çünkü onu taşımanın güç olduğunu sanır. Oysa bazı yükler bırakıldığında insan zayıflamaz. Nefes alır."
Mehri hafifçe başını salladı.
"Görüşmek üzere."
Görüşmek üzere Mehri Hanım.
Kapı kapandı.
Psikolog birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sonra masasına döndü.
Defterini açtı.
Kalemini eline aldı.
Bir süre boş sayfaya baktı.
Düşünüyordu.
Çünkü bazı insanlar ilk görüşmede çok şey anlatırdı.
Bazıları ise yalnızca birkaç cümle kurardı.
Ama bazen insanın sustuğu yerler, anlattığı yerlerden daha fazla şey söylerdi.
Sonunda yazmaya başladı.
«Hanım ilk görüşmeye büyük bir dirençle geldi. Konuşmaktan çok kaçınmayı tercih eden bir yapısı var. Güçlü görünmek onun için bir tercih değil, yıllar içinde geliştirdiği bir savunma biçimi. Oğlunun kaybını hâlâ geçmişte yaşanmış bir olay olarak değil, bugün devam eden bir gerçeklik olarak taşıyor. Yas süreci tamamlanmamış. Çünkü kaybın ardından gelen adalet arayışı, yasın önüne geçmiş durumda.
Oğlunu unutmak istemiyor. Acısını hafifletmenin onu unutmak anlamına geleceğinden korkuyor. Bu nedenle kendisini sürekli mücadele hâlinde tutuyor. Dinlenmeye izin vermiyor. Kendisini affetmeye izin vermiyor.
Ancak konuşurken oğlundan çok kızından bahsettiği anlarda duygusal savunmaları belirgin şekilde zayıfladı. Bu durum annelik kimliğinin hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
İnsan bazen kaybettiği kişiye ulaşamayacağını kabul eder. Fakat geride kalanlara ulaşmayı da ihmal eder.
Mehri Hanım'ın en büyük ihtiyacı cevaplar bulmak değil. Kendisine yeniden yaşamaya izin verebilmek.»
Tam son cümleyi yazarken koridordan küçük bir ses duyuldu.
"Anne!"
Psikolog istemsizce başını kaldırdı.
Kapının camından dışarı baktı.
Mehri birkaç metre ileride durmuştu.
Yüzündeki ifade donmuştu.
Sanki gördüğüne inanamıyordu.
Koridorun sonunda küçük bir kız duruyordu.
Sırtında pembe çantası vardı.
Küçük elleriyle çantasının askılarını tutuyordu.
Gözleri ışıl ışıldı.
"Anne!"
Bir kez daha bağırdı.
Sonra bütün gücüyle koşmaya başladı.
Mehri'nin nefesi kesildi.
"Nazlı..."
Bir sonraki saniye dizlerinin üzerine çöktü.
Nazlı kendisini annesinin kollarına bıraktı.
Aylarca özlenmiş bir sarılıştı bu.
Belki de ikisinin de ihtiyacı olan tek şeydi.
Mehri kızının saçlarını öptü.
Yanaklarını öptü.
Ellerini tuttu.
Sanki gerçekten burada olduğuna emin olmaya çalışıyordu.
"Sen burada ne yapıyorsun?"
Nazlı heyecanla arkasını gösterdi.
"O getirdi!"
Mehri başını kaldırdı.
Koridorun diğer ucunda Doğan duruyordu.
Yüzünde mahcup ama sıcak bir gülümseme vardı.
Mehri şaşkınlıkla baktı.
"Doğan?.."
Doğan birkaç adım yaklaştı.
"Birkaç gün önce Nazlı'yla görüntülü konuştuğunuzu duydum."
Sessizlik oldu.
"Sonra da onun çizdiği resmi gördüm."
Cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı.
Resmin altında çocuk yazısıyla tek bir cümle vardı:
"Annemi çok özledim."
Doğan hafifçe gülümsedi.
"O resmi görünce başka bir şey düşünemedim."
Mehri sessizdi.
"Okuluyla konuştum. İzinler alındı. Yol ayarlandı. Her şeyi hallettim."
Nazlı hemen araya girdi.
"Ben de sürprizi bozmamak için kimseye söylemedim!"
Doğan güldü.
"Bu konuda gerçekten çok başarılıydı."
Mehri'nin gözleri yeniden doldu.
Çünkü aylar sonra ilk kez birileri onun yükünü paylaşmıştı.
İlk kez birileri ona sadece güçlü olmak zorunda olmadığını hatırlatmıştı.
Psikolog camın ardından onları izledi.
Anne ile kız birbirine sarılmıştı.
Koridorda yankılanan şey konuşmalar değil, özlemdi.
Psikolog son kez defterine baktı.
Sonra altına bir cümle daha ekledi:
«Bazı insanlar iyileşmeye konuşarak başlar.»
Kalemi birkaç saniye havada kaldı.
Nazlı'nın annesine sarılışını izledi.
Ve son satırı yazdı.
«Bazıları ise eve dönebileceklerini hatırladıklarında.»
Bazı insanlar mezarlığa ölüleri ziyaret etmeye gelir.
Bazıları ise yıllardır susturamadıkları vicdanlarını.
Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü.
Rüzgâr mezar taşlarının arasından geçiyor, kuru otları hafifçe eğiyordu.
Hava ne tam soğuktu ne de sıcak.
Ama insanın içine işleyen bir ağırlık vardı.
Yaman, siyah mermer mezar taşının önünde durmuştu.
Taşın üzerinde tek bir isim yazıyordu:
Gülsüm Arslan.
Yirmi yıldır aynı isim.
Yirmi yıldır aynı sessizlik.
Ve yirmi yıldır aynı özlem.
Yaman annesini kaybettiğinde henüz küçücük bir çocuktu.
Annesinin yüzünü unutacak kadar küçük...
Ama yokluğunu unutamayacak kadar büyüktü.
İnsan bazen bir yüzü unuturdu.
Bir sesi...
Bir gülümsemeyi...
Ama eksikliği asla unutmazdı.
Yaman yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.
Gözlerini mezar taşından ayırmadı.
Sonra başını taşa yasladı.
Omuzları titriyordu.
Uzun zamandır ilk kez gerçekten yalnızdı.
Ve ilk kez kimseye yalan söylemiyordu.
"Anne..."
Sesi çatladı.
"Ben çok yoruldum."
Rüzgâr dışında cevap veren olmadı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Çok suç işledim."
Boğazı düğümlendi.
"İnsanlara zarar verdim."
Ellerini yumruk yaptı.
"Ama inan bana..."
Başını kaldırıp mezar taşına baktı.
"Bu beni mahvediyor."
Sesindeki kırgınlık çocuk gibiydi.
Sanki yirmi yedi yaşındaki Yaman değil de annesini kaybetmiş yedi yaşındaki çocuk konuşuyordu.
"Vicdan diye bir şey varmış anne."
Acı bir tebessüm oluştu.
"Geç öğrendim."
Başını yeniden mezar taşına yasladı.
"Sen olsaydın böyle olmazdı."
"Ben böyle olmazdım."
Gözlerini sımsıkı kapattı.
"Çaresizim."
"Yorgunum."
"Pişmanım."
Bir damla yaş mezar taşının üzerine düştü.
"Ne olur bana kızma."
"Ne olur..."
"Beni gördüğünde yüzünü çevirme anne."
Omuzları titremeye başladı.
"Ben zaten kendimden yeterince nefret ediyorum."
Sessizlik çöktü.
Mezarlık bazen dünyanın en kalabalık yeri gibi hissedilirdi.
Çünkü insan orada yalnız kalınca, bütün geçmişi onunla konuşmaya başlardı.
Tam o sırada yaklaşan ayak seslerini duydu.
Hızla gözlerini sildi.
Ayağa kalktı.
Gelen kişiyi tanımıştı.
Başsavcı Levent Aksoy.
Aynı zamanda dayısı.
Annesinin ağabeyi.
Levent birkaç adım kala durdu.
Önce kardeşinin mezarına baktı.
Sonra Yaman'a.
Yüzünde alışılmış sert ifade yoktu.
Yalnızca yorgunluk vardı.
"Yine buradasın."
Yaman cevap vermedi.
Levent mezarın başına yaklaştı.
Elini taşın üzerine koydu.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Hatırlıyor musun?"
Yaman başını kaldırdı.
"Neyi?"
"Yedi yaşındaydın."
"Okulun ilk günü."
Yaman sustu.
Levent devam etti.
"Annen seni okula bırakırken ağlamıştı."
Yaman şaşkınlıkla baktı.
"Ben ağlamıştım."
Levent başını salladı.
"Hayır."
Kardeşinin mezarına baktı.
"Gülsüm ağlamıştı."
Sessizlik oldu.
"Çünkü sen sınıfa girerken dönüp ona demiştin ki..."
Levent'in sesi yavaşladı.
"'Anne korkma. Ben kaybolmam.'"
Yaman gözlerini kaçırdı.
Levent derin bir nefes aldı.
"Ama kayboldun çocuk."
Bu kez sessizlik daha ağırdı.
"Ve seni geri getiremedik."
Rüzgâr yeniden esti.
Yaman başını eğdi.
Sonra aniden sordu:
"Şahin kurtulacak mı?"
Levent'in bakışları değişti.
Bu soru bir ağabeyi değil, bir başsavcıyı ilgilendiriyordu.
"Eğer dediğin gibi hiçbir şey yapmadıysa..."
Durdu.
"Bir sonraki duruşmada beraat edebilir."
Yaman'ın nefesi sıklaştı.
Levent devam etti.
"Ama kız hatırlarsa..."
Sözünü tamamlamadan önce sustu.
"O zaman işler değişir."
Bir anda Yaman'ın zihninde bir kapı aralandı.
Sisli bir gece.
Ormanın içindeki kulübe.
Şahin'in yüzü.
Şimal'in tedirgin bakışları.
Ve kendi sesi...
Sanki yıllardır bastırılmış bir yankı geri dönüyordu.
Bir masa.
Yarım kalmış kahveler.
Şahin'in hiçbir şeyden habersiz gülümsemesi.
Şimal'in huzursuzluğu.
Ve kendi içindeki karanlık...
Yaman gözlerini kapattı.
Hatırlamak istemiyordu.
Ama hafıza bazen insanın en acımasız düşmanıydı.
Birer birer dönüyordu her şey.
Eksik parçalar yerlerine oturuyordu.
Ve ilk kez bütün ağırlığıyla aynı gerçekle yüzleşti.
Şahin suçsuzdu.
Her şeyden habersizdi.
Belki de yıllardır en çok koruması gereken kişiye zarar vermişti.
Gözlerini açtı.
Levent'e baktı.
Yüzü bembeyazdı.
"Şahin suçsuz."
Levent hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bunu zaten biliyor gibiydi.
Yaman birkaç saniye sustu.
Sonra kararlı bir sesle konuştu.
"Dayı..."
Levent başını kaldırdı.
"Şahin çıksın."
Gözlerinde ilk kez korkudan daha büyük bir şey vardı.
Pişmanlık.
"Bu kız işini ben çözeceğim."
Arkasını döndü.
Mezarların arasından yürümeye başladı.
Uzaklaştıkça adımları sertleşiyordu.
Sanki yıllardır kaçtığı gerçekle sonunda aynı yöne yürümeye karar vermişti.
Levent olduğu yerde kaldı.
Uzun süre arkasından baktı.
Sonra yavaşça kardeşinin mezar taşına dokundu.
Parmakları mermerin üzerinde gezindi.
Gözlerini kapattı.
"Belki beni hiçbir zaman affetmeyeceksin Gülsüm."
Rüzgâr hafifçe esti.
"Belki ikiniz de affetmeyeceksiniz."
Yutkundu.
"Ama bazen insan doğru olanla yaşayabildiği arasında seçim yapmak zorunda kalıyor."
Sessizlik.
Mezar taşına son kez baktı.
Mevlânâ'nın yıllar önce söylediği bir söz geçti aklından:
«İnsan, kaçtığı şeyin peşinden gider; aradığı şey ise içinde saklıdır.»
Belki de herkes kendi gerçeğine yürüyordu.
Kimi geç.
Kimi erken.
Ama er ya da geç...
Herkes.
Başını eğdi.
Sonra ağır adımlarla mezarlıktan ayrıldı.
Arkalarında yalnızca rüzgâr kaldı.
Ve toprağın altında uyuyanların, yaşayanlardan daha sessiz ama daha dürüst olduğu o eski mezarlık...
Bazı insanlar yaptıklarıyla yaşar.
Bazıları ise yapamadıklarıyla.
Çünkü insanın omuzlarına en ağır gelen yük, başkalarının ona yükledikleri değil; kendi vicdanının taşıttıklarıdır.
Psikolog Carl Jung bir sözünde şöyle der:
«İnsan, bilinçaltına çıkarmadığı şeyi kaderi sanır.»
Belki de herkes kendi kaderi sandığı şeyin içinde, yıllardır yüzleşmekten kaçtığı gerçekle karşılaşır.
Belki iyileşmek, unutmak değildi.
Belki iyileşmek; hatırlayarak yaşamayı öğrenmekti.
O gün biri kızına kavuştu.
Biri annesinin mezarında geçmişini aradı.
Biri ise yıllardır sakladığı gerçeklerin ağırlığıyla yeniden baş başa kaldı.
Ama hepsinin yolu aynı yere çıkıyordu.
Hakikate.
Çünkü gerçekler bazen geç kalır.
Ama asla kaybolmaz.
Ve insan, en sonunda dönüp dolaşıp hep aynı yere gelir:
Kendi vicdanının sesine.
Belki de bu yüzden bazı hesaplar mahkemelerde değil, insanın içinde görülür.
Ve bazı kararlar verilmez.
Sadece kabul edilir.
✍️ m.n