"Söylenmeyen her şey biraz inkisardır."
Bazı hayatlar vardır, dışarıdan bakınca sessiz görünür. Oysa sessizlik, her zaman huzur demek değildir; bazen sadece içinde taşınan şeylerin sesini bastırma biçimidir. İnsan fark etmeden kendi hikâyesini yaşarken, aslında başka bir hikâyenin içine de sürüklenir.
Şimal'in hayatı da son zamanlarda böyle bir akıştaydı. Ne tamamen kontrol edebildiği bir yön vardı ne de tamamen kaybolduğu bir yer. Sanki bir şeyler onu sürekli bir yerden alıp başka bir yere bırakıyor, o da sadece bunun içinde nefes almaya çalışıyordu. En zor tarafı da buydu; ne olduğunu tam adlandıramamak.
Bazen hayat, insanı büyük olaylarla değil, küçük kırılmalarla değiştirirdi. Bir cümle, bir bakış, bir eksik kalan açıklama... Hepsi birikir, sonra insanın içinde görünmez bir yük olurdu. Şimal de bunu taşıyordu; adı konmamış ama varlığı hissedilen bir yük gibi.
Baharın serin günleri yerini daha sıcak öğlelere bırakmış, ağaçların dalları biraz daha yeşermişti. Şehrin kalabalığı değişmemişti belki ama geçen her gün, bazı insanların omuzlarına yeni sorular ekliyordu.
Aradan haftalar geçmişti.
Kimi yaralar kabuk bağlamaya çalışmış, kimi gerçekler ise hâlâ karanlığın içinde saklanmayı sürdürmüştü. Fakat zamanın değiştiremediği bir şey vardı:
Geçmiş, unutulsa bile varlığını koruyordu.
Ve bazen insanın karşısına, en beklemediği anda çıkıyordu.
O gün de böyle günlerden biriydi.
Ve o gün, psikoloğun odasına doğru yürürken aslında bir seansa değil, kendi içindeki o görünmez yükün karşısına geçmeye gidiyordu. Bilmeden, hayatının en sessiz ama en derin yüzleşmelerinden birine adım atıyordu.
Psikoloğun odası her zamanki gibi sakindi.
Pencereden içeri süzülen öğle ışığı, odanın bir köşesindeki kitaplığın üzerine vuruyordu. Duvar saatinin düzenli tıkırtısı dışında içeride belirgin bir ses yoktu.
Şimal koltuğa oturduğunda psikolog not defterini açtı.
"Nasılsın bugün?"
Şimal birkaç saniye düşündü.
"Daha iyiyim galiba."
"Galiba?"
"Çünkü bazı şeyler değişiyor. Eskisi gibi boşlukta hissetmiyorum kendimi."
Psikolog başını hafifçe salladı.
"Ne değişiyor?"
Şimal parmaklarını birbirine geçirdi.
"Hatırlamaya başladım."
Psikoloğun kalemi durdu.
"Ne tür şeyler?"
"Küçük şeyler önce... Sonra bazı hisler."
"Mesela?"
Şimal istemsizce gülümsedi.
"Şahin."
Psikolog dikkatle baktı.
"Ne hatırlıyorsun onunla ilgili?"
"Onu çok seviyormuşum."
Bu cümleyi söylerken yüzündeki ifade değişmişti.
Sanki bunu ilk kez kabul ediyordu.
"Nasıl anladın?"
"Bilmiyorum... Ama hissediyorum. Onu görünce içimde oluşan şey normal değil. İnsan bir yabancı için böyle hissetmez."
Psikolog not aldı.
"Başka?"
Şimal bir süre sessiz kaldı.
"Sanırım birkaç kez ayrılmışız."
"Emin misin?"
"Hayır... Ama öyle hissediyorum."
"Neden ayrılmış olabilirsiniz?"
Şimal kaşlarını çattı.
"İşte onu bilmiyorum."
Başının içinde yine aynı sis vardı.
Bir şeyler vardı.
Önemli şeyler.
Ama tam yakalayacakken dağılıp gidiyorlardı.
"Tartışmalar mı?"
"Belki."
"Kıskançlık?"
"Bilmiyorum."
"Güven problemi?"
Şimal gözlerini kapattı.
Bir anlığına boğazında garip bir düğüm oluştu.
Sanki cevabı biliyordu ama ulaşamıyordu.
"Hatırlamıyorum..."
Tam o sırada masanın üzerindeki küçük sepet dikkatini çekti.
Sepetin içinde renkli saç tokaları vardı.
Şimal'in bakışları bir tokada takılı kaldı.
Siyah, ince bir toka.
Kalbi aniden hızlandı.
Nefesi kesildi.
Ve görüntüler gelmeye başladı.
Görüntü önce bulanıktı.
Sonra yavaş yavaş netleşti.
Denizin mavisi...
Gökyüzünün sonsuzluğu...
Ve yüzüne vuran rüzgâr...
Sahil yolu boyunca ilerleyen üstü açık arabanın içinde kahkahalar yankılanıyordu.
Güneş batmaya yaklaşmıştı.
Turuncuya çalan ışıklar denizin üzerine vuruyor, yol boyunca uzanan palmiye ağaçları rüzgârla hafifçe sallanıyordu.
Şimal koltuğuna yayılmış halde oturuyordu.
Uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat hissediyordu kendini.
Yanında Şahin vardı.
Nedense onun yanındayken her şey daha kolay geliyordu.
Düşünmek bile.
Gülmek bile.
Hoparlörden yükselen müziği duyar duymaz yüzü bir anda aydınlandı.
"Dur!"
Şahin göz ucuyla ona baktı.
"Ne oldu?"
"Bu şarkı..."
"Ne olmuş?"
Şimal heyecanla sesi biraz daha açtı.
"Bu şarkıyı seviyorum!"
Şahin gülümseyerek başını salladı.
"Fark ettim."
"Nerden?"
"Çünkü yüz ifaden değişti."
Şimal güldü.
"Hangi yüz ifadem?"
"Şu çocuklar dondurma görünce olan."
"Terbiyesiz."
"Doğru ama."
Şimal yine güldü.
Sonra ritme uymaya başladı.
Önce başını salladı.
Sonra omuzlarını.
Sonra da şarkıya eşlik etmeye başladı.
Daha ilk cümlede sözleri karıştırdı.
Şahin kahkahayı bastı.
"Yanlış."
Şimal hemen döndü.
"Neresi yanlış?"
"Hepsi."
"Şahin!"
"Ciddiyim."
"Doğru söyledim."
"Şarkıyı sen mi yazdın?"
"Belki."
"O zaman telif ödemem lazım."
Şimal koluyla omzuna vurdu.
"Yola bak."
"Bakıyorum."
"Bakmıyorsun."
"Bir gözüm yolda."
"Diğeri?"
Şahin hiç düşünmeden cevap verdi.
"Sende."
Şimal'in gülüşü yarım kaldı.
Bir anlığına ona baktı.
Sonra gözlerini kaçırdı.
"Çok konuşuyorsun."
"Sen gülünce oluyor."
Şimal pencere tarafına döndü.
Ama gülümsemesini gizleyemiyordu.
Şarkı ilerledikçe ikisi de daha yüksek sesle eşlik etmeye başladılar.
Şimal yine sözleri karıştırınca Şahin direksiyona vurup güldü.
"Bu yetenek gerçekten inanılmaz."
"Ne var?"
"Üç kelimelik kısmı bile yanlış söyledin."
"Abartıyorsun."
"Şahit bulurum."
"Kim?"
"Martılar."
Şimal kahkahaya boğuldu.
"Martılar benim tarafımda."
"Hayır, beni haklı buluyorlar."
"Sen onların dilini mi biliyorsun?"
"Tabii."
"Şahin."
"Hı?"
"Biraz garipsin."
"Biraz mı?"
İkisi de aynı anda gülmeye başladı.
Rüzgâr kahkahalarını alıp denize doğru taşıyordu.
Şarkının en sevdikleri kısmı yaklaşırken Şimal heyecanla doğruldu.
"Bak bak bak!"
Şahin güldü.
"Yine ne oldu?"
"En güzel yer geliyor."
"Her yerinde aynısını söylüyorsun."
"Çünkü mükemmel."
İkisi de aynı anda şarkıya eşlik ettiler.
Şimal gözlerini kapatmıştı.
Şahin ise bir anlığına ona bakıyordu.
Şarkının o kısmına geldiklerinde ikisi de yüksek sesle söylediler.
"Seni kendime sakladım!"
Şimal kahkahalarla devam etti.
Şahin de istemsizce ona katıldı.
Birkaç saniye boyunca ne yol vardı ne şehir.
Sadece müzik.
Sadece kahkaha.
Sadece onlar.
Sonra Şimal saçlarını toplayan tokayı çıkardı.
Bir hareketle saçları omuzlarına döküldü.
Rüzgâr anında saçlarının arasına doldu.
Şimal ayağa kalktı.
Kollarını iki yana açtı.
Gözlerini kapattı.
Saçları arkasında savrulurken yüzünde çocukça bir mutluluk vardı.
Şahin'in bakışları istemsizce ona kaydı.
Birkaç saniye.
Sonra birkaç saniye daha.
Şimal gözlerini açmadan konuştu.
"Bakıyorsun."
Şahin gülümsedi.
"Suç mu?"
"Biraz."
"Katlanırım."
Şimal gözlerini açıp ona baktı.
Rüzgâr saçlarını yüzüne getiriyordu.
"Yola bak."
"Bakıyorum."
"Şahin."
"Hı?"
"Ciddiyim."
Şahin başını iki yana salladı.
"Tamam."
Ama gülümsemesi kaybolmadı.
Çünkü o an, rüzgârın içinde ayakta duran Şimal'e bakarken aklından geçen tek şey şuydu:
Keşke bu an hiç bitmese.
Ve belki de bu yüzden gözlerini ondan alamıyordu.
Rüzgâr biraz hafiflemişti.
Güneş ufka doğru yaklaşırken gökyüzü turuncu ve pembenin birbirine karıştığı renklere bürünüyordu.
Denizin üzerinden gelen serinlik, günün sıcaklığını yavaş yavaş alıp götürüyordu.
Şahin ve Şimal sahilin biraz ilerisindeki büyük ağacın altında oturuyorlardı.
Ayakkabılarını çıkarmışlardı.
Kum ayaklarının altına doluyordu.
Yakınlarda bir grup genç voleybol oynuyor, arada yükselen kahkahalar sahilin sessizliğini bölüyordu.
Ama onların dünyası o kalabalıktan çok uzaktaydı.
O an sadece birbirleri vardı.
Şimal dizlerini kendine çekmişti.
Başını hafifçe yana eğip denize baktı.
"Biliyor musun..."
Şahin ona döndü.
"Neyi?"
"Ben geleceği düşünmeyi hiç sevmezdim."
"Neden?"
"Çünkü hep korkardım."
Şahin birkaç saniye sustu.
"Neden korkuyordun?"
Şimal omuz silkti.
"Kaybetmekten galiba."
Şahin gülümsedi.
"O zaman düşünme."
Şimal kaşını kaldırdı.
"Nasıl yani?"
"Geleceği ben düşünürüm."
Şimal güldü.
"Çok fedakârsın."
"Biliyorum."
"Alçak gönüllülük de yok."
"Onu da sen tamamlarsın."
Şimal başını salladı.
Sonra gözlerini denize çevirdi.
"Peki sen?"
"Hmm?"
"Gelecekte ne istiyorsun?"
Şahin birkaç saniye düşündü.
Aslında cevabı çok kolaydı.
Ama söylemesi o kadar kolay değildi.
"Bir ev."
Şimal ona baktı.
"Ev mi?"
"Evet."
"Bu kadar mı?"
"Hayır."
Şahin gözlerini ondan ayırmadan devam etti.
"İçinde sen olan bir ev."
Şimal'in nefesi bir anlığına durdu.
Kalbi sebepsiz yere hızlandı.
Yüzünü hemen başka tarafa çevirdi.
Şahin gülmeye başladı.
"Bak yine kızardın."
"Kızarmadım."
"Oldun."
"Olmadım."
"Şu an domates gibisin."
"Şahin!"
Şahin kahkahaya boğuldu.
Şimal da dayanamayarak güldü.
Belki de bu yüzden seviyordu onu.
Yanındayken hiçbir şey ağır gelmiyordu.
Aradan biraz zaman geçmişti.
Gökyüzü biraz daha kararmıştı.
Şimal kolundaki saate baktı.
Bir anda doğruldu.
"Şahin."
"Hı?"
"Saat geç olmuş."
Şahin yüzünü buruşturdu.
"Olmasaydı."
"Evren senin isteğine göre çalışmıyor."
"Bence çalışmalı."
"Ben artık gitmeliyim."
İkisi de ayağa kalktı.
Tam o sırada voleybol sahasından gelen bir çığlık duyuldu.
"Top!"
Top hızla onların olduğu tarafa geliyordu.
Şimal refleksle geri çekildi.
Şahin ise son anda uzanıp topu yakaladı.
Top birkaç metre daha gitse doğrudan denize düşecekti.
Uzaktan alkış sesleri geldi.
"Helal!"
"İşte bu!"
Şahin topu elinde çevirip Şimal'e baktı.
"Gördün mü?"
"Neyi?"
"Kahramanlığımı."
"Hayal kurma."
Şahin güldü.
Tam topu geri gönderecekken voleybol oynayan kızlardan biri ona dikkatle baktı.
Önce kaşlarını çattı.
Sonra gözleri büyüdü.
Bir şey hatırlamış gibiydi.
"Bir dakika..."
Şahin'in yüzündeki gülümseme yavaş yavaş silindi.
Kız birkaç adım yaklaştı.
"Şahin?"
Şimal merakla baktı.
Kızın yüzü bir anda aydınlandı.
"Gerçekten sen misin?"
Şahin kısa bir nefes verdi.
"Evet."
"Küçük mahalleden Şahin?"
Şimal gülümseyerek baktı.
"Siz tanışıyor musunuz?"
Kız kahkaha attı.
"Tanışıyor muyuz?"
Sonra Şahin'i gösterdi.
"Biz bununla çocukluğumuzu birlikte geçirdik."
Şimal istemsizce kıza baktı.
Kız devam etti.
"Komşuyduk."
Bir an durdu.
Sonra Şimal'e dönüp göz kırptı.
"Merak etme."
Şimal kaşını kaldırdı.
"Neyi?"
"Şu an düşündüğün şeyi."
Şimal anlamamış gibi baktı.
Kız kahkaha attı.
"Eski sevgili değilim."
Şimal'in yanakları hafifçe kızardı.
"Olsa ne deyişir?!"
Şahin sırıtdı.
Bu kısa kıskançlık sahnesi hoşuna gitmişti, bir az sonra olacaklardan habersiz.
Şimal ise ona ters ters baktı.
"Ben kaçtım." dedi sonra kız topu aldı.
Arkasını dönüp birkaç adım attı.
Sonra aniden durdu.
Ve hiç düşünmeden seslendi.
"Görüşürüz Şahin!"
Şahin başını salladı.
Kız gülümseyerek devam etti.
"Annene de selam söyle!"
Rüzgâr sahilin üstünden sertçe geçiyordu.
Deniz kıyıya vurdukça çıkan ses, iki insanın arasındaki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu.
Şimal bir an durdu.
Sanki konuşmadan önce içindeki son dayanma yerini de kontrol ediyordu.
Şahin ona bakıyordu.
Ama bu bakış artık umutlu değildi.
Daha çok korkuydu.
Kaybetme korkusu.
Şimal nefes aldı.
Sesi çıkmadan önce bile kararını vermişti.
"Biliyormusun ben bir tek sana güvenmişdim, ve sende bunun farkındaydın"
Şahin'in yüzü değişti.
Bir an hiçbir şey diyemedi.
Sanki bu cümle onu yerinden sabitlemişti.
Gözlerini kaçırmadı ama içinde bir şey çöktü.
Sonra zorlandı.
Sesini bulmaya çalıştı.
"Böyle olsun istemedim"
Şimal gözlerini kapatmadı bile.
Sanki artık acıdan kaçmıyordu.
Onun içinden geçmesine izin veriyordu.
Başını hafifçe salladı.
Yavaş ama net.
"belki istemedin evet ama sen seçtin banaa yalan söylemeyi, devam etdirmeyi saklamayı her şeyi sen seçtin bu senin seçimindi"
Kelimeler havada kalmadı.
Direkt Şahin'in üstüne düştü.
Şahin bir adım atmak istedi.
Ama ayağı yerden kalkmadı.
Çünkü artık açıklama zamanı değildi.
Şimal arkasını döndü.
Ama bu bir kaçış değildi.
Bu bir bitişti.
Sahildeki kalabalık sesler uzaktaydı.
Bir dünya devam ediyordu.
Ama onlarınki durmuştu.
Şahin'in sesi istemsiz çıktı.
"gitme"
Şimal durdu.
Bir saniye.
Sadece bir saniye.
Bu saniye Şahin'in içinde bir umut doğurdu.
Ama Şimal dönmedi.
Sadece başını hafifçe çevirdi.
Ve o bakışta artık sevgi yoktu.
Ne öfke.
Sadece kırılmış bir kesinlik.
"SEN BENİM EN BÜYÜK HAYEL KIRIKLIĞIMSIN"
Sessizlik.
Bu cümle sahile değil, Şahin'in içine çarptı.
Şahin'in nefesi kesildi.
Bir şey söylemek istedi.
Ama hiçbir kelime o cümlenin üstüne çıkamadı.
Şimal tekrar yürümeye başladı.
Adımları hızlı değildi.
Ama geri dönüşsüzdü.
Yol kenarında bekleyen taksiye yöneldi.
Kapıyı açtı.
Bir an durdu.
İçeri binmeden önce elini kapıya koydu.
Sanki içindeki son bağ kopuyordu.
Sonra bindi.
Kapı kapandı.
Motor çalıştı.
Ve taksi uzaklaşmaya başladı.
Şahin olduğu yerde kaldı.
Ne koştu.
Ne bağırdı.
Sadece baktı.
Taksi küçüldükçe, içindeki şey de küçülüyormuş gibi hissetti.
Ama aslında küçülen şey yok değildi.
Sadece kopuyordu.
Ve Şahin ilk kez şunu anladı:
Bazı hatalar bağırınca düzelmiyordu.
Sadece uzaklaşınca kalıyordu.
Bir süre sonra arabaya döndü.
Kapıyı açtı.
Sürücü koltuğuna oturdu.
Ama motoru çalıştırmadı.
Ellerini direksiyona koydu.
Ön cama baktı.
Karşısında uzanan yol bomboştu.
Tıpkı içi gibi.
Az önce yanında oturan kadın gitmişti.
Ama kokusu hâlâ arabanın içindeydi.
Kahkahası hâlâ kulaklarındaydı.
"Sana güvenmiştim..."
Şahin gözlerini kapattı.
O cümle tekrar yankılandı.
Bir kez daha.
Ve bir kez daha.
Tam o sırada gözü yan koltuğa ilişti.
Küçük siyah bir toka...
Şimal'in tokası.
Parmakları yavaşça ona uzandı.
Sanki dokunursa canı daha çok yanacakmış gibi tereddüt etti.
Ama yine de aldı.
Avucunun içine bıraktı.
Birkaç dakika önce Şimal'in saçlarındaydı.
Rüzgâr onları savururken gülüyordu.
Şimdi ise geriye sadece bu kalmıştı.
Şahin başını öne eğdi.
Tokayı yavaşça sıktı.
Gözlerini kapattığında az önceki görüntü yeniden canlandı.
Şimal'in kahkahası...
"Seni kendime sakladım..."
Rüzgârda uçuşan saçları...
Kızarmış yanakları...
Ve ona baktığında gözlerinin içindeki güven...
Şahin'in boğazı düğümlendi.
Belki de en çok bu yakıyordu.
Yalan söylemiş olması değil...
Kendisine inanan tek insanın gözlerindeki güveni kendi elleriyle kırmış olması.
Parmakları tokanın etrafında biraz daha kapandı.
Sonra yavaşça açıldı.
Tokaya uzun uzun baktı.
Ve onu bileğine geçirdi.
Sanki kaybetmek istemediği son şeymiş gibi.
Dudakları titredi.
Başını koltuğa yasladı.
"Sana öyle bir kötülük ettim ki..."
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Ne özür dilemeye yüzüm var..."
Gözleri doldu.
"Ne de yüzüne bakmaya..."
Demir kapının kapanma sesi duyuldu.
Şahin gözlerini açtı.
Arabanın içi kayboldu.
Denizin sesi sustu.
Yerini soğuk duvarlara bıraktı.
Cezaevinin gri koğuşunda yatağının kenarında oturuyordu.
Elinde hâlâ aynı toka vardı.
Yıllar geçmişti.
Her şey değişmişti.
Ama bazı şeyler değişmiyordu.
Bazı pişmanlıklar zamanla küçülmüyordu.
Aksine büyüyordu.
Şahin tokayı avucunun içinde çevirdi.
Parmakları ezbere biliyordu artık her kıvrımını.
Kaç gece elinde tuttuğunu hatırlamıyordu
.
Kaç kez gözlerini kapatıp aynı günü düşündüğünü de...
Tokayı avucunun içine kapattı.
Gözlerini yere indirdi.
Ve sessizce fısıldadı.
"Keşke seni korumaya çalışırken senden saklamasaydım..."
Cezaevinin soğuk koridorlarında adımlar yankılanıyordu.Bir süre sonra ortam değişti. Soğuk taş duvarların yerini daha yumuşak bir sessizlik aldı. Psikoloğun odası sade, düzenli ve rahatsız edici derecede sakindi. Psikolog başını kaldırdı; bu bakışta ne şaşkınlık vardı ne de yargı, sadece uzun süredir devam eden bir hikâyenin devamına dair sessiz bir hazırlık vardı.
Oda sessizdi.
Şimal sandalyede oturuyordu ama bu kez önceki gibi dağınık değildi.
Nefesi yavaş yavaş düzene giriyordu.
Gözleri doluydu.
Ama artık taşmıyordu.
Sanki ağlamanın en sert kısmını geçmişti.
Şimdi sadece anlamaya çalışıyordu.
Bir anda sesi titredi.
Ve kırılarak çıktı:
"Beni asla hayatının bir parçası olarak görmemiş... başdan beri yalan söylemiş."
Cümle bittiğinde omuzları çöktü.
Sessizlik oldu.
Psikolog acele etmedi.
Onun o cümlede kalmasına izin verdi.
Sonra sakin bir sesle konuştu:
"İnsanlar bazen yalan söyler."
Kısa bir duraklama.
"Bu her zaman sevmedikleri ya da önem vermedikleri anlamına gelmez."
Şimal'e baktı.
"Bazen insanlar duygusal olarak zorlandıklarında yanlış kararlar verirler."
Bir nefes aldı.
"Ve sonra bunu açıklamakta zorlanırlar."
Şimal sessizdi.
Psikolog devam etti.
"Senin anlattıklarından gördüğüm şey şu..."
Bir an durdu.
"Sen gerçekten bağ kurmuşsun."
Şimal'in gözleri hafifçe titredi.
Psikolog göz temasını bozmadı.
"Ve bu bağ tek taraflı değil."
Şimal başını çok hafif salladı.
Psikolog ekledi:
"Onun da sana karşı duygusal bir bağlılığı var gibi."
Kısa bir sessizlik.
"Fakat bu bağ, korku ve kimlik çatışmasıyla bozulmuş."
Şimal yavaşça nefes verdi.
Psikolog yumuşak bir sesle sordu:
"Şahin daha sonra bu yalan hakkında açıklama yaptı mı?"
Şimal gözlerini yere indirdi.
"Zaten dediyim gibi..."
Sesi daha düşük çıktı.
"Çok kavgamız olmuş gibi hatırlıyorum."
Kısa bir duraklama.
"Birkaç kez açıklama yaptı."
Gözleri doldu.
"Gece... küs uyumazdık."
Bir an sustu.
Sonra ekledi:
"Konuşurdu... hep anlatmaya çalışırdı."
Psikolog dikkatle baktı.
"Ne anlatırdı?"
Şimal hafifçe başını eğdi.
"Beni kaybetmek istemediğini."
Sessizlik oldu.
Şimal gözlerini kapattı.
Bir şey zihninde hareket etti.
Gece.
Araba.
Sokak lambası.
Şahin'in sesi:
"Ben abime özenirdim..."
"Onun gibi olmak istedim..."
"İçkiliydim..."
Şimal o geceyi yeniden gördü.
Ama bu kez daha net.
Daha çıplak.
Daha gerçek.
Odaya geri dönüldü.
Şimal gözlerini açtı.
Nefesi ağırdı ama kontrol altındaydı.
Psikolog sordu:
"Bu açıklama sende ne bırakıyor?"
Şimal kısa bir süre sustu.
Sonra cevap verdi:
"Anlamayı..."
Bir duraklama.
"Ama affetmeyi değil."
Psikolog başını salladı.
"Bu çok normal."
Kısa bir sessizlik.
Şimal ekledi:
"Ben onu kötü biri olarak görmek istemiyorum."
Psikolog sakin bir sesle:
"Çünkü o zaman kayıp daha keskin olur."
Şimal başını salladı.
"Evet."
Bir an durdu.
"Bu yüzden karışık."
Psikolog başını yavaşça salladı.
"Şimdi sana bir şey hatırlatmak istiyorum."
Şimal baktı.
Psikolog devam etti:
"Şahin'in aile yapısını düşündüğümüzde..."
Kısa bir duraklama.
"Babası yeniden evlenmiş."
"Yeni anne figürü ile büyümüş."
"Ve üvey kardeşi olan abisi onun için güçlü, otoriter bir model olmuş."
Şimal dinliyordu.
Psikolog daha net konuştu:
"Abisinin annesi ölmüş... bu yüzden aile içinde abiye karşı hem koruma hem de idealize etme oluşmuş."
"Şahin de kendini onun gibi 'güçlü erkek' rolüne sokarak kimlik kurmuş."
Bir an sustu.
"Yani o gün yaptığı davranış... duygusal bir panik + rol model taklidi + kaybetme korkusunun birleşimi."
Sessizlik oldu.
Sonra Şimal yavaşça ayağa kalktı.
"Görüşürüz Şimal."
Kısa bir duraklama, Şimal gülümsedi.
"Bir sonraki seansımızı sabırsızlıkla bekliyorum."
Kapı kapandı.
Psikolog odada yalnız kaldı.
Defterini açtı.
Bir süre yazmadı.
Sonra uzun bir paragraf yazdı:
«Şimal, güven kırılması yaşayan ancak bağlanma nesnesini tamamen 'kötü' kategorisine yerleştiremeyen bir birey. Bu durum, travmatik bağlanma sonrası sık görülen 'ambivalans' örneğidir. Şahin figürü, duygusal olarak korku temelli kararlar alan, rol model etkisi altında kimlik geliştirmiş, özellikle üvey aile yapısı içinde abisini idealize etmiş bir genç erkek profili göstermektedir. Bu ilişkide temel sorun sevgi eksikliği değil; sevginin yanlış ifade biçimleri ve korku ile yönetilmesidir. Şimal kaybı anlamlandırmaya çalışırken, Şahin kontrol etmeye çalışmıştır.»
Kalemi bıraktı.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra ikinci paragrafı yazdı:
«Şimal güçlü görünmüyor. Güçlü kalıyor. Bu ikisi farklıdır. Şahin ise güçlü görünmeye çalışırken içten içe dağılmış bir yapıya sahip. Bu iki kişi birbirini sevmekten çok, birbirinde eksik kalan parçayı tamamlamaya çalışmış.»
Psikolog kalemi elinde bir süre öylece kaldı.
Sayfaya eğilmişti ama yazmıyordu.
Az önce odadan çıkan kızın sesi hâlâ zihninde dolaşıyordu.
«Beni asla hayatının bir parçası olarak görmemiş... baştan beri yalan söylemiş.»
Sonra sessizlik.
Sonra kırılma.
Ve en sonunda anlamaya çalışmak.
Psikolog deftere baktı.
Bir süre sonra tek bir cümle daha ekledi:
«Bazen insanlar birbirini kaybetmez... sadece yanlış anlaşılmış duyguların ağırlığı altında kalır.»
Kalemi kapattı.
Gözlerini kapatıp geri yaslandı.
Bu tür hikâyeleri çok görmüştü.
Ama bazıları vardı ki, sadece anlatı değildi.
İki insanın birbirine tutunma biçimiydi.
Yanlış yerden, yanlış zamanda, doğru hislerle.
Şimal...
Güçlü görünmeyen ama güçlü kalmayı öğrenmiş bir kızdı.
Kaybı bir bitiş gibi değil, bir anlam arayışı gibi yaşıyordu.
Ve bu yüzden kırılmıyordu sadece.
Dönüşüyordu.
Şahin ise başka bir yerden geliyordu.
Sevdiğini kaybetmemek için doğruyu seçemeyenlerden.
Kötü olduğu için değil... hazır olmadığı için.
Sevgiyi korumayı, bazen saklamak sandığı için.
Psikolog defteri kapattı.
Bir an pencereye baktı.
Dışarıda sıradan bir gün devam ediyordu.
Ama bazı insanların içinde dünya yeni başlıyordu.
Ve o, bunu sadece dinleyerek bile hissedebiliyordu.
Gözlüğünü çıkardı.
Kendi kendine çok sessiz bir şekilde mırıldandı:
«Bazı ilişkiler bitmez... sadece yanlış anlaşılmış duyguların ağırlığı altında kalır.»
Sonra ayağa kalktı.
Bir sonraki seansa hazırlanmak için.
Ama bu hikâye odada kalmıştı artık.
Ve bazen en doğru kapanış...hiçbir şey eklememekti.
İnkisar, bazen bir olayın değil, bir yüzleşmenin ardından kalır insanda. Söylenenler bitse bile içeride bitmeyen bir şey vardır; anlamaya çalışmak ile kabullenememek arasında sıkışıp kalan bir his.
Şimal için de geriye kalan tam olarak buydu. Ne tamamen bir öfke, ne de geri dönebilecek bir sevgi... sadece içte ağırlaşan bir neden duygusu. Her hatırlayış, cevabı bulmaktan çok yeni bir boşluk açıyordu.
Ve bazen insan şunu fark eder: en büyük kırılma, gerçeği öğrenmek değil; o gerçeği taşıyabilecek bir yer bulamamaktır.
✍️ m.n