Gözlerindeki o dipsiz karanlıkta ne kadar süre kayboldum bilmiyorum. Saniyeler miydi, saatler mi? Etraftaki silah sesleri bıçak gibi kesilmiş, az önceki o sağır edici kaos yerini boğucu, tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı.
Göğüs kafesimdeki o amansız çarpıntıyı bölen şey onun sesi oldu. "Ayakta durabiliyor musun?"
Sesindeki pürüzlü, derin tını zihnimdeki o anlık uyuşukluğu söküp attı. Yutkundum ve hızla başımı sallayıp kendimi geriye çektim.
Ellerini belimden ve kolumdan yavaşça, sanki kırılgan bir şeye dokunuyormuş ama aynı zamanda ateşe değmiş gibi temkinli bir şekilde çekti.
Ayaklarımın üzerinde sağlamca doğrulup omuzlarımı dikleştirdim. Ceketimi hızla çekiştirip üzerime yapışan tozu silkelerken, içimi yalayıp geçen o korkuya rağmen ellerimde en ufak bir titreme yoktu.
Bu topraklarda kimseye zayıflığını göstermemen gerektiğini çok uzun zaman önce öğrenmiştim.
Bakışlarımı onun o dipsiz gözlerinden kaçırmadan, "İyiyim," dedim. "Teşekkür ederim."
Bana bir saniye daha, çözülmesi zor derin bir ifadeyle baktı. Bakışlarında ne bir telaş ne de az önceki mermi yağmurunun yarattığı bir adrenalin kırıntısı vardı. Bozkırda sıradan bir rüzgâr esip geçmiş gibi umursamazdı. Ardından gözlerini benden ağır ağır ayırıp, az önce birbirini vurmaya yemin etmiş o silahlı kalabalığa doğru çevirdi.
İşte o an, bu coğrafyanın kanundan da, devletten de, namludan da üstün olan o yazılı olmayan kuralının nasıl işlediğine şahit oldum.
Bozdemir ve Karahanlı adamları, onu fark ettikleri an oldukları yere kaskatı çivilendiler. Havaya kalkan çelik namlular, kimseden tek bir emir gelmemesine rağmen görünmez bir ağırlığın altında ezilir gibi usulca aşağı inmeye başladı.
Geniş omuzlarını dikleştirip, kollarını iki yanında tamamen serbest bırakarak donup kalmış kalabalığa doğru ağır ve ölçülü birkaç adım attı.
Her adımında, buz gibi bir rüzgâr estiriyordu sanki. Adamların üzerinde gezinen bakışları o kadar karanlık, o kadar eziciydi ki; az önce birbirinin kanını dökmeye hazır olan o kalabalıkta tek bir kişi bile onunla göz göze gelmeye cesaret edemiyordu.
Az önce bana karşı inadından zerre taviz vermeyen Bedir Ağa'nın koca gövdesi küçülmüş gibiydi. Yutkunarak bir adım öne çıktı. "Baran Ağa..." dedi, sesindeki o kalın kibir yerini bariz bir çekinmeye bırakmıştı. "Bizim kastımız sana değildi. Bu Bozdemirler üstümüze yürüyüp tetiğe basınca—"
Bozdemirlerin deli fişek oğlu Azad, adını duyunca çenesini kasıp öfkeyle atılmak istedi: "Kendi toprağımızı mı ezdirecektik ağa, görmüyor musun—"
Baran'ın o gece karası bakışları bir şahin gibi ikisinin üzerine çivilendiğinde, Azad'ın da sesi bıçak gibi kesildi. Baran, yüzünde tek bir mimik bile oynamadan, aralarındaki mesafeye o ezici ağırlığıyla kelimelerini bıraktı:
"Sen kimin toprağını kimden koruyorsun Azad?" Sesi alçaktı ama yarattığı şok dalgası havayı buza çevirmişti. "Ben sözümü söylemeden bu topraklarda kimse kimsenin gölgesini bile ezemez. Şuraya dökeceğiniz tek bir damla kanın bedelini, bütün soyunuza ödetirim."
İkisi de o ağır, buz gibi bakışların ve ölümcül kelimelerin altında ezilip tek bir laf dahi edemedi.
"Şimdi..." dedi, gözlerini kaskatı kesilen ağaların üzerinde tek tek gezdirerek. "Dağılın. Sonra bunun hesabını vereceksiniz."
Ağalar tek bir kelime bile etmeye, kendilerini savunmaya cesaret edemedi. Azad hırsla çenesini sıkarak, Bedir Ağa ise başıyla usulca onaylayıp ağır hareketlerle arkalarını döndüler.
Ve bozkır yeniden derin sessizliğine büründü...
Baran, yavaşça bize doğru döndü. "Sabahtan beri adamlarım peşinizde, size yetişmeye çalışıyor," dedi. Sesiyle sorgulanamaz otoritesini her kelimesinde hissettiriyordu. "Bakanlıkla bu proje için en baştan masaya oturan, şartları koyan kişi benim. Buraların tekinsiz olduğunu bildiğimden, sahada adamlarımın size eşlik edeceğine, böyle olaylar yaşanmasın diye gölgeniz olacaklarına dair size bir mail gelmesi lazımdı."
Kaşlarım hızla çatıldı. Hayatımı kurtarmış olabilirdi ama onun bu her şeyi kontrol eden, ipleri elinde tutan tavrına boyun eğecek, ezilip büzülecek hâlim yoktu.
"Bize öyle bir mail falan gelmedi," dedim, çenemi hafifçe yukarı kaldırıp dik bir tavırla. "İsterseniz bakayım."
Hızla cebimden telefonumu çıkardım. İnternetin zar zor çektiği bu kurak arazide mail kutumu inatla yenilediğim sırada, "Bakın işte, gelme—" diye başladığım cümlem dudaklarımda asılı kaldı.
Ekranda beliren o kalın puntolu, okunmamış mesaj bildirimiyle olduğum yerde dondum kaldım. Gönderici kısmında Mirşad Holding yazıyordu ve gönderim saati... Tam da bizim sabah ofisten çıkıp araziye doğru yola çıktığımız, Derya'nın telaşla dosyaları toparladığı o kargaşa dakikalarına aitti.
Yutkundum. Duruşumu hiç bozmadan ama sesimdeki o asi itiraz tonunu mecburen yutarak, kelimeyi usulca düzelttim:
"...Gelmiş."
O sert yüzünde, benim o anki bozgunumu izlemekten gizli bir keyif alan, saliselik çok ince bir tebessüm belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı ama bu ifade saniyeler içinde silindi.
Bakışları benim üzerimden ağır ağır kayıp arkamdaki ekibe; yüzü kireç gibi olmuş Derya'ya, titreyen Leyla'ya ve en çok da Emre'ye kilitlendi. Yüz hatları, az önce silah çeken adamları izlediği andaki o tehlikeli sertliğe büründü.
"Hadi yeni mühendis buraların yabancısı, bilmez," dedi, kelimelerin üzerine teker teker basa basa. "Siz de mi bilmiyorsunuz bu iki aşiret arasındaki husumeti? Bu işi çocuk oyuncağı mı sandınız? Elinizi kolunuzu sallayarak ateşin ortasına atlıyorsunuz."
Emre, az önceki can korkusunu üzerinden atıp kendini toparlamaya çalışarak bir adım öne çıktı. "Ağam, biz sadece işimizi yapmak için, protokol gereği—"
Adamın zifiri karanlık gözlerindeki o tehlikeli ifade öyle bir parladı ki, Emre'nin cümlesi havada paramparça oldu. Baran çenesini kasarak ona doğru tek bir adım attı. O koca cüssesiyle Emre'nin üzerine bir dağ gibi çökerken, sesi alçak ama bir o kadar da ezici bir tonda çıktı:
"Sen," dedi, sesindeki o saf öfke iliklerime kadar ürpermeme sebep olmuştu. "Sus."
Emre yutkunarak olduğu yere çivilenirken, Baran kelimelerini bir bıçak gibi saplamaya devam etti: "Kadınları çapraz ateşte bırakıp can havliyle kaçmışsın. Sen bir daha benim olduğum yerde, bana laf yetiştirmeye kalkma."
Baran'a duyduğum o anlık minnet duygusu, ekibimi böyle ezmesiyle yerini hızla terk etti. Kendimi vakit kaybetmeden toparladım. Derya'nın elini usulca kolumdan ayırıp çenemi hafifçe kaldırdım ve aramızdaki o görünmez duvarı yeniden ördüm.
"Anlaşıldı," dedim, sesimi olabildiğince soğuk ve resmi tutmaya çalışarak. "Bizi yeterince azarladınız Baran Bey. Hayatımı kurtardığınız için tekrar teşekkür ederim. Ancak ekibimle nasıl çalışacağıma veya onların arazideki eksiklerine siz karar veremezsiniz."
Baran, aramıza ördüğüm bu soğuk duvara, dudaklarının kenarında beliren o tehlikeli kıvrımla karşılık verdi. Başını ağır ağır sallarken, çektiğim sınırları zerre kadar umursamadığı çok açıktı.
Ardından, sanki bastığımız bu kurak toprağın, soluduğumuz havanın, hatta ciğerlerimize çektiğimiz o kesik nefeslerin bile tek sahibi oymuş gibi; o rahat ama ezici otoritesiyle komutlarını sıralamaya başladı:
"Yarın adamlarımla birlikte kalan toprakları dolaşırsınız," dedi kestirip atarak. "Akşamüstü saat dörtte de holdingde toplantı var. Geriye kalan tüm süreci orada konuşuruz."
Tartışmaya kapalı yaptığı bu emrivaki, içimdeki o boyun eğmeyi reddeden tarafı anında ayaklandırdı. Göğsüm öfkeyle inip kalkarken, az önce aramızda oluşan o güvenli mesafeyi bir çırpıda hiçe saydım. Kurduğu o ezici hakimiyet alanını kırmak istercesine, doğrudan üzerine yürüdüm ve gözlerinin içine bakarak sert, meydan okuyan bir adım attım.
"Bir dakika..." dedim, sesimdeki itiraz kabul etmeyen, öfkeli tonu saklama gereği duymadan. "Bizim yarınki planımız daha belli değil. Ekipçe toplantı yapıp rotamızı kendimiz belirleyeceğiz. Zaten şunun şurasında incelenecek birkaç arazimiz kaldı. Bize bu şekilde direktif veremezsiniz. Bizim çalışma planlarımız ancak bakanlıktan resmi bir talimat gelirse değişir. Sizin emrinizle değil."
Ben ona doğru o sert adımı attığımda, şaşırıp geri çekileceğini ya da bu otorite savaşında bana ufak da olsa bir alan bırakacağını sanmıştım. Ama tam tersi oldu.
Baran, bir saniye bile tereddüt etmeden üzerime doğru öyle bir adım attı ki, aramızdaki o incecik mesafe tamamen sıfırlandı. O geniş omuzları ve heybetli cüssesiyle adeta üzerime bir gölge gibi kapandığında, başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım.
Nefesinin sıcaklığı doğrudan yüzüme çarparken, başını usulca eğip o zifiri karanlık gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"İsterseniz tekrar bakın o mailinize," dedi. Sesi o kadar alçak bir tonda geliyordu ki, onca kişinin ortasında olmamıza rağmen kelimeleri sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıdan farksızdı. "Lafımı kesmeden dinleseydin, bakanlıktan size bu çalışma planı hakkında da kesin bir talimat verildiğini söyleyecektim zaten..."
Bakışları sadece birkaç saniyeliğine, yavaşça yüzümde dolandı. Ardından bakışları tekrar gözlerimi bulduğunda, kelimeleri dudaklarından iğneleyici bir tınıyla döküldü:
Söyleyecek hiçbir şey bulamadım; zira o ezici sükûneti ve her hamlemi önceden hesaplamış o satranç ustası tavrıyla beni kelimenin tam anlamıyla mat etmişti.
Bana ve o anki sessiz bozgunuma, kazanmış olmanın verdiği o ukala tatminle çok kısa bir an baktı. Ardından tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü. Kendi aracına yönelirken, adamlarına sadece ufak bir baş işareti yaptı.
Saniyeler içinde siyah araçların motorları yeri göğü inleterek çalıştı. Geldikleri gibi ansızın, tozu dumana katarak kaybolup gittiler.
Ben ise geride bıraktıkları o devasa toz bulutunun ortasında, ayaklarım toprağa çivilenmiş bir hâlde arkalarından bakakalmıştım.
Ekiple birlikte kendi aracımıza bindiğimizde, içimde fokurdayan o öfkeyi bastırmak imkânsızdı. Arabanın kapısını yankılatacak kadar sert bir şekilde çarptım. Emre titreyen elleriyle motoru çalıştırıp dönüş yoluna geçerken başımı soğuk cama yasladım. Dışarıda akıp giden çorak araziyi izliyor gibi görünsem de, aslında dişlerimi sıkmaktan çenem sızlıyordu.
Hayatım boyunca oturduğum her masada, girdiğim her sahada kendi savaşımı verip kazanmıştım; ama bugün, o adamın karşısında resmen altta kalmıştım. Son sözü o söylemiş, o ezici noktalama işaretini o koymuştu. Bu his, mideme batan paslı bir çivi gibi canımı yakıyordu.
Arka koltukta oturan Derya ve Leyla ise ölümden dönmenin şokunu tuhaf bir şekilde çabuk atlatmış, adeta kıkırdaşarak bir heyecanın dedikodusuna dalmışlardı. Güya fısıldaşıyorlardı ama o hayranlık dolu sesleri, arabanın içindeki o gergin sessizliği tırmalarcasına net duyuluyordu.
"Kızım, yemin ederim kalbim yerinden çıkacaktı," diye fısıldadı Leyla, sesindeki o hayranlığı zerre gizleyemeden. "Ben Baran Ağa'yı ilk defa bu kadar yakından gördüm... Ne biçim, ne heybetli adammış ya."
Derya derin bir iç çekerek ona katıldı. "Sorma... Adam bir yürüdü, etraftaki herkesin nefesi kesildi sanki. Korkudan silahlar bile kendi kendine aşağı indi resmen. Ama Zeynep'in onun karşısına dikilip laf saydığı o an var ya... Ay ecel terleri döktüm orada, adam gözünü kırpmadan şimdi bizi de vuracak diye!"
Onların bu sözlerini duymazdan gelmeye çalışarak derin bir nefes aldım ve bakışlarımı tekrar o uçsuz bucaksız kurak topraklara çevirdim. İçimdeki o yenilgi hissini bastırmaya çalışıyordum ama gerçek acı bir şekilde ortadaydı: Resmen karşımda yıkılması imkânsız bir 'ağa duvarı' duruyordu.
Umarım, diye geçirdim içimden. Umarım o heybetli duvar, bu coğrafyanın o bilindik, çürümüş duvarları gibi sadece kandan ve kibirden örülmemiştir. Umarım mazlumu koruyan, insanı ve bu can çekişen doğayı gerçekten önemseyen bir duvardır.
Çünkü aksi takdirde işimiz sadece zor değil, imkânsız olacaktı.
Gözü dönmüş iki büyük aşireti, havada uçuşan mermileri tek bir bakışıyla dondurup, o namluları sadece varlığıyla yere indiren bir adam, eğer bizimle aynı safta yer almazsa... Bizi ve bu projeye ektiğimiz tüm umutları, daha başlamadan o kurak toprağa çok acımasızca gömebilirdi.
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Otele dönüp odamın kapısını arkamdan kapattığım an, damarlarımdaki o son adrenalin kırıntısı da çekildi. Bedenimdeki her bir kas, yaşadığım dehşetin faturasını kesercesine sızlamaya başlamıştı.
Normalde şu an sıcak bir duşun altına girmem, ardından kendimi o yatağa bırakıp dünyanın bütün seslerine kulaklarımı tıkayarak deliksiz bir uykuya dalmam gerekiyordu.
Ama yapamazdım.
Ne kadar yorgun, ne kadar hırpalanmış olursam olayım, gitmem gereken bir yer daha vardı.
Toz kokan kıyafetlerimden kurtulup kot ve sade bir tişört giydim. Bütün gün arazide takındığım profesyonelliği de çıkardığım kıyafetlerle birlikte odada bırakmıştım. Aynada bana bakan kadın artık projeyi yöneten mühendis değil; yıllar önce bu topraklardan giden Zeynep'ti.
Çantamı omzuma takıp odadan çıktım. Lobiden geçerken resepsiyondan bir taksi çağırmalarını istedim.
Gelen taksinin arka koltuğuna yerleştiğimde şoför dikiz aynasından bakıp, "Nereye ablam?" diye sordu.
Kısa bir an duraksadım. Ardından, yıllardır yüksek sesle dile getirmediğim o adresi verdim.
Araç hareket edip Urfa'nın akşam trafiğine karışırken, başımı cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Şehrin ışıkları yüzüme vurup geçerken, midemdeki kasılma geri dönmüştü.
Yıllar sonra... O kadar zamandan, onca mücadeleden sonra nihayet onları görecektim. Annemi, kardeşlerimi...
Taksi eski, dar sokaklara doğru saparken, ellerimin titrediğini fark edip parmaklarımı birbirine kenetledim. Dönmüştüm işte.
Taksi, çocukluğumun geçtiği taş döşeli sokağın başında durdu. Şoföre parayı uzatıp arabadan indim.
Yıllar önce, gecenin bir yarısı sadece bir sırt çantasıyla hızlı adımlarla uzaklaştığım bu sokağı, şimdi yutkunarak ağır ağır yürüyordum.
O tanıdık eski, ahşap kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Elimi kaldırdım ve usulca kapıyı çaldım.
Eski, tahta kapı paslı bir gıcırtıyla aralandığında, karşımda boy atmış ama o masumiyetleri zerre değişmemiş kardeşlerimi gördüm.İkisinin de gözleri kocaman açıldı.
"Abla!"
İkisinin de aynı anda boynuma atlamasıyla dizlerimin bağı çözüldü. Yere çöküp ikisini birden kollarıma aldım, yüzümü saçlarına gömdüm. Yılların hasreti, boğazımda taş gibi biriken acı düğüm, saçlarındaki beyaz sabun kokusunu içime çektiğim an parçalandı. Gözyaşlarım boyunlarına süzülürken sadece, "Birtanelerim... Canlarım," diye fısıldayabiliyordum.
Annem mutfağın loşluğunda gözden kaybolduğunda, az önce ayakta ürkekçe beni izleyen kardeşlerim usulca yanıma, sedire tırmandılar. Kız kardeşim incecik parmaklarıyla kıyafetimin kumaşına dokundu; sanki bir hayale dokunuyormuş da her an uyanacakmışız gibi çekingendi.
"Çok güzelsin abla," diye fısıldadı, iri gözleriyle yüzümü incelerken. "Aynı televizyondaki kadınlar gibi."
Gülümsedim, onu omzundan çekip göğsüme yasladım. Burnumu saçlarına bastırırken, "Sen birde kendini görsen..." diye fısıldadım. "Büyüyünce benden çok daha güzel olacaksın."
Erkek kardeşim ise diğer yanıma sokulmuş, bir elimi iki eliyle sımsıkı kavramıştı. Gözlerindeki ürkek, savunmasız bakış hiç değişmemişti ama boyu uzamış, yüzündeki çocukluk hatları silinmeye başlamıştı. Boşta kalan elimle çenesini usulca kavradım. "Sen de kocaman adam olmuşsun. Beni koruyacak yaşa gelmişsin artık, baksana şuna."
Utanarak gülümsedi, başını öne eğdi. Gözünden düşen sıcacık bir damla yaş, sımsıkı tuttuğu elime düştü.
Parmaklarının üzerindeki çatlakları, tırnak diplerindeki toprak izlerini ve üzerlerindeki o yıpranmış, solmuş kıyafetleri gördükçe göğsüme koca bir taş oturuyordu.
Onları bu karanlıkta, bu avlunun boğucu havasında bıraktığım için duyduğum o ağır vicdan azabı boğazımı yaktı.
Kollarımı ikisine birden sarıp kendime doğru çektim. Başlarını göğsüme yasladıklarında, saçlarındaki bebeksi kokuyu içime çektim. O an içimden sessiz ama hayatımın en sert yeminini ediyordum: Sizi buradan kurtaracağım. Sizi bu cehennemde bırakmayacağım.
O birkaç dakika için dünyadaki en güvenli yerdeydim. Ancak bu avluda huzur her zaman saniyeler sürerdi.
Dış kapının paslı demir sürgüsü büyük bir gürültüyle çekildiğinde, avluya dolan ağır ve öfkeli ayak sesleri bir anda ortamdaki bütün oksijeni kesti.
Babam ve abim...
Yüzlerinde zerre kadar şefkat barındırmayan, kapkaranlık bir ifadeyle avluya adım attıkları an, o sıcak ortam tuzla buz oldu.
Az önce yanımda kıkırdayan, ellerimi sımsıkı tutan kardeşlerim, o ayak seslerini duydukları an gözlerindeki o çocuksu sevinci yitirdiler. İkisi de alışkın oldukları, can yakan bir refleksle dehşet içinde benden uzaklaşıp sessizce duvar dibine sindiler.
Beni o sedirde gördükleri an babamın adımları bıçak gibi kesildi. Yüzü anında kasıldı, kalın kaşlarının altındaki acımasız nefret saniyeler içinde alevlendi.
"Demek döndün," dedi, sesi çocukluğumdan beri içimi titreten, suçlayıcı ve kaba tonundaydı. "Okuyacağım diye başımıza bin türlü icat çıkarıp kaçtın, itibarımızı iki paralık edip el âlemin diline düşürdün bizi. Şimdi hangi yüzle, ne hakla basıyorsun ulan bu avluya?"
Ayağa kalktım. İki adımla kardeşlerimin önüne geçip onları usulca arkama siper ettim. Yüzümdeki yaşları hızla silip, yıllar içinde ilmek ilmek inşa ettiğim o sert zırhı saniyeler içinde kuşandım.
"Ben buraya sizin o kirli yüzünüzü görmeye gelmedim," dedim dik bir sesle, gözlerinin tam içine bakarak. "Annem için, kardeşlerim için geldim. Beni adını bile bilmediğim, benden yirmi yaş büyük bir adama mal gibi satmanıza izin vermedim diye mi bu öfkeniz?"
Sus, kopartırım o dilini!" diye kükredi abim, boynundaki damarlar şişmiş bir hâlde üzerime yürümek için hamle yaptı.
Babam elini kaldırıp onu durdururken, gözlerindeki ilkel öfke alev alevdi. "Senin yüzünden yıllardır bu memlekette başımız yerde ulan bizim!" diye bağırdı, sesi avlunun taş duvarlarına çarpa çarpa büyüyordu. "Adamlardan senin için başlık parası aldık. Sen kaçıp gidince herifler namus davası güttü. Parayı da geri veremedik diye hâlâ ensemizdeler, her Allah'ın günü bizden hesap soruyorlar!"
Bu arsızlık, bu kan donduran yüzsüzlük karşısında kan beynime sıçradı. Göğsüm öfkeyle hızla inip kalkarken ileriye doğru bir adım attım.
"Kızını sattığın o parayı niye yedin o zaman?!" diye haykırdım. Sesim sadece avluyu değil, bütün sokağı inletecek kadar gür ve korkusuz çıkmıştı. "Geri verseydin ya aldığın gibi! Madem o kadar namuslusunuz, bunca zaman anneme gönderdiğim ama zorla alıp yediğiniz o paralarla ödeseydin ya kan borcunu! O kirli parayı kahvelerde afiyetle yerken iyiydi! Şimdi o adamlar gırtlağına çöktü diye mi namus davası oldu?!"
Bu çıplak gerçekler yüzüne bir tokat gibi çarpınca babamın rengi değişti. O hastalıklı kibri, duyduğu doğrular karşısında paramparça olunca yerini anında gözü dönmüş, kör bir öfkeye bıraktı.
"Bana bak!" diye kükredi. Gözünü tamamen kan bürümüştü, boynundaki damarlar çatlayacak gibi şişmişti. "Seni bu avluda gebertirim, yemin olsun kimsenin de ruhu duymaz!"
Cümlesi biter bitmez, havaya kaldırdığı o ağır ve nasırlı elini doğrudan üzerime savurdu.
Tam o an, mutfak kapısında elindeki çinko tepsiyle beliren annemin o yeri göğü yırtan çığlığı koptu.
Elindeki tepsiyi umursamadan yere fırlattığı gibi, babamın o havaya kalkan elinin altına, tam benim önüme siper etti kendini. Yere sertçe çarpan tepsinin ve parçalanan tabakların sağır edici gürültüsüne, annemin canhıraş feryadı karıştı:
"Dur bey! Vurma kızıma!" diye haykırdı kollarını bana doğru açarak. "Beni çiğnemeden kızıma dokunamazsın!"
Ama babamın gözünü öyle, kör bir öfke bürümüştü ki durmadı. Hızını alamadı bile. Havaya kalkan o koca, nasırlı el acımasızca, bütün ağırlığıyla annemin yüzüne indi.
Tokadın, etin ete çarptığı o korkunç sesi avlunun taş duvarlarında yankılanırken, sanki saniyeler durdu. Annem aldığı o ağır darbenin şiddetiyle dengesini kaybetti ve cansız bir yığın gibi, büyük bir gürültüyle sert taş avluya yığıldı.
"Anne!" diye feryat ederek saniyeler içinde yanına, yere çöktüm. Başını kollarıma alırken ellerim tir tir titriyordu. Annemin ağzının kenarından sızan kanı gördüğümde nefesim kesildi.
O sırada, başından beri bana küfrederek üstüme yürüyen abim bile babamın bu kontrolsüz cinneti karşısında afallamıştı. Gözleri irileşmiş bir hâlde babamın önüne geçip, "Baba sen ne yaptın!" diye bağırdı, onu kollarından tutup geriye doğru iterek.
Evin içi bir anda cehenneme dönmüştü. Annemin yanağı kızarmış, dudakları titriyordu ama o hâldeyken bile çatlak elleriyle kollarımı tutup, yaşlı gözleriyle bana kapıyı işaret ediyordu. Git, diyordu sessizce. Git kızım, kurban olayım durma burada...
Burada kalmamın, inatlaşmamın bu hastalıklı adamın öfkesini daha da bileyip anneme zarar vereceğini biliyordum. Gözyaşları içinde annemin alnından öptüm, yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
"Anne, gidiyorum ama bitmedi," diye fısıldadım, sesim ağlamaktan titrese de her kelimem yemin gibiydi. "Sana da saracak bu adam. Bir şey olursa ne yapıp edip bana ulaş, gelip alırım sizi. Söz veriyorum, sizi bu cehennemde bırakmayacağım."
Harika bir fikir! Zeynep'in sadece sessizce gitmesi değil, o başmühendis kimliğinin getirdiği gücü ve kanun kozunu masaya vurması onu çok daha ezen, dişli bir karaktere dönüştürdü. Abisinin araya girmesi de durumun ne kadar kontrolden çıktığını ve babanın aslında ne kadar "korkak" bir zorba olduğunu çok iyi vurguluyor.
O hiddetli tehdidi ve abinin araya girdiği o kırılma anını, sahnenin ritmini zirveye taşıyarak ekledim:
Annem zorlukla başını salladı. Ona son bir kez, içim parçalanarak baktım. Ardından yerden hızla kalktım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe silip, babama ve beni şaşkınlıkla izleyen abime doğru döndüm.
"Eğer..." dedim, sesim avludaki sessizliği bir bıçak gibi keserken. Parmağımı doğrudan babamın yüzüne doğru uzattım. "Eğer bu kadına bir daha dokunduğunu duyarsam... Yemin ederim buraya bütün Urfa jandarmasını yığarım. O çok korktuğunuz el âleme, bütün bu şehre rezil ederim sizi!"
Bu açık tehdit, babamın kibrine inmiş ikinci bir tokat gibiydi. Yüzü öfkeden mosmor kesildi.
"Sen kimi tehdit ediyorsun lan!" diye kükreyerek, koca cüssesiyle bir kez daha üzerime atılmak için hamle yaptı.
Ama bu kez önüne bir barikat kuruldu. Yerde kanlar içinde yatan annemi ve işlerin geri dönülmez bir noktaya, doğrudan jandarmaya gittiğini gören abim panikle araya girdi. İki eliyle babamın göğsüne yapışıp onu bütün gücüyle geriye doğru itti.
"Tamam baba, yeter!" diye bağırdı abim, babamı zorla durdurmaya çalışırken. Gözlerinde ilk defa korku ve endişe birbirine karışmıştı. "Bırak, defolup gitsin! Yeter!"
Babam abimin kollarında çırpınarak bana lanetler okumaya devam ederken, onların bu sefil ve acınası hâllerine son bir kez iğrenerek baktım.
Haklıydım; gücünü sadece kendinden zayıflara, kadınlara yetirebilen korkaklardı.
Arkamı döndüm. Tahta kapıyı menteşelerinden koparırcasına sertçe çarparak kendimi Urfa'nın karanlık sokağına attım.
Urfa'nın dar, loş taş sokaklarında adımlarım sokağın sessizliğini yırtarcasına hızlandı. Boğazıma taş gibi oturan o hıçkırığa daha fazla engel olamadım. Göğsüm sarsıla sarsıla ağlarken, bir yandan da titreyen ellerimle yanaklarımı ıslatan yaşları öfkeyle siliyordum ama durmuyordu. Yılların birikimi, az önce yüzüme çarpılan o aşağılanma ve en çok da annemin benim uğruma yediği o korkunç tokat... Hepsi omuzlarıma koca bir dağ gibi binmişti.
Serin gece havası yanan yüzüme çarpıyordu ama içimdeki o cehennem ateşi sönmek bilmiyordu. Yüzümün şiştiğini, gözlerimin kan çanağına döndüğünü biliyordum. Bu dağılmış, bu kimsesiz hâlimle daha fazla sokakta kalmamam gerektiğini anlayıp adımlarımı geniş bir caddeye doğru yönlendirdim.
Caddeye çıktığımda, otele dönmek için çaresizce yola bakındım. Ancak etrafta ne bir taksi ne de tek bir insan silüeti vardı. Ben omuzlarım sarsılarak caddeyi tararken, hemen yanımda ağır ağır, adeta avını süzen bir yırtıcı gibi siyah, lüks bir araç yavaşlayıp durdu.
Farları karanlığı yararken, motorun o boğuk sesiyle birlikte aracın koyu renkli camı yavaşça aşağı süzüldü. İçeriden gelen o laubali, rahat sesi duymamla birlikte, saniyeler önce hüngür hüngür ağlayan o çaresiz kadın anında yok oldu; damarlarımdaki bütün kanın buz kestiğini hissettim.
"Mühendis hanım? Tesadüfe bak..."
Bedenimi hızla arabaya doğru çevirdim. Direksiyondaki Mehmet Ağa, yüzüne yapışmış o sinir bozucu, ukala sırıtışıyla bana bakıyordu. Dışarıdaki cılız sokak lambasının ışığı yüzüme vurduğunda, gözlerimin kızarıklığını ve o hırpalanmış hâlimi anında fark etti. O sinsi sırıtışı dudaklarına daha da yayıldı, kaim kaşları alayla hafifçe havaya kalktı.
"Sanırım bir yere gidiyorsun," dedi, sesindeki o yılışık, cüretkâr tonu zerre gizleme gereği duymadan. Başını hafifçe boş olan yan koltuğa doğru eğdi. "E atla, bırakayım?"
Gözyaşlarımı hızla, çaktırmadan silip duruşumu dikleştirdim. "Teşekkürler," dedim buz gibi bir sesle. "Taksi bekliyorum."
Mehmet direksiyona dirseğini yaslayıp hafifçe güldü. "Bu saatte taksi maksi yoktur buralarda. Yemek saatine denk geldin, kimse dışarıda değildir şimdi. Boşuna beklersin."
Ona inanmayarak hemen telefonumu çıkardım. Taksi çağırma uygulamasını açıp haritaya baktığımda, Mehmet'in haklı olduğunu gördüm; civarda tek bir aktif araç bile görünmüyordu.
Çaresizlikle derin bir nefes aldım. Bu saatte, bu sokaklarda tek başıma beklemektense, bu kibirli adamın arabasına binmek kötünün iyisiydi.
"Tamam," dedim, sesimdeki o mecburi kabullenişi gizleyemeden.
Aracın kapısına doğru yeltendim ama tam kapı kolunu tutmadan önce duraksadım. Telefonumun kamerasını açıp, hızlı ve son derece bariz bir hareketle aracın plakasının fotoğrafını çektim. Flaşın patlamasıyla Mehmet'in yüzündeki ifade bir an dondu.
Kapıyı açıp ön koltuğa oturdum. Mehmet arabayı çalıştırırken kendini tutamayıp sesli bir şekilde kahkaha attı. "Harbi komik kadınsın ha," dedi, bana yandan, eğlenerek bakarken. "N'aptın, o çektiğin plakayı arkadaşlarına da attın mı bari?"
Kemerimi takarken yüzüne bile bakmadım. Gözlerimi yola dikip, sesimdeki o tüm yaşanmışlıkların getirdiği ağır ve soğuk tonla cevap verdim:
"Kusura bakmayın," dedim. "Ben kendi babama bile güvenmiyorum, size mi güveneceğim?"
Bu sözüm üzerine arabanın içine aniden ağır, yoğun bir sessizlik çöktü. Mehmet'in yüzündeki ukala sırıtış saniyelik bir sekteye uğradı. Beklemediği bu çıplak ve yaralı gerçek karşısında afallamış gibiydi; ama çabuk toparladı. Bozuntuya vermeden direksiyonu yola çevirdi, dudaklarına o alaycı kıvrımı yeniden yerleştirip gaza bastı.
Yol boyunca ne ben tek kelime ettim, ne de o bu ağır sessizliği bozmaya yeltendi.
Otelin önüne geldiğimizde araba yavaşlayıp durdu. Hiç vakit kaybetmeden çantamı omuzuma taktım, kapıyı açıp kendimi arabanın içinden dışarı attım.
Tam "Teşekkür ederim" deyip arkamı dönecektim ki, arkamdan kapanan diğer kapının tok sesiyle adımlarım duraksadı.
Mehmet de motoru durdurmuş, arabadan inmişti. Kollarını arabanın tavanına yaslayıp üzerinden bana baktı. Yüzünde o eğlenen, fırsatçı ifadeden eser yoktu; yerini durumu tartan bir ciddiyet almıştı.
"Karahanlıların topraklarında olanları duydum," dedi. "Ucuz atlatmışsınız. Buralar tekinsizdir... Eğer ihtiyacın olan bir şey varsa, ne bileyim, sahadayken güvenliğiniz için bir iki adam falan lazımsa tahsis edelim."
Bu teklif karşısında sinirle, bıkkın bir nefes verdim. Gün boyu bir o ağanın, bir bu ağanın üzerimde kurmaya çalıştığı bu "koruyucu ağa" tahakkümü artık sabrımın son damlasını da taşırıyordu. Gözlerimi devirip, başımı iki yana sallayarak kendi duyabileceğim bir sesle mırıldandım:
"Hayırdır... Sen de mi mail attıracaksın?"
Mehmet kaşlarını hafifçe çattı. Arabanın tavanındaki kollarını çekip bana doğru bir adım atarak, "Ne dedin?" diye sordu.
Ona doğru dönüp omuzlarımı dikleştirdim. Yüzümdeki o yorgunluğu silip, içimdeki bıkkınlığı ve öfkeyi hiç saklamadan doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Diyorum ki," dedim sesimi yükselterek. "Sabah arazide beni açık açık tehdit ediyorsunuz, akşam ise sokaktan alıp otele bırakıyor, üstüne bir de koruma teklif ediyorsunuz! Ben buranın erkeklerini hiç anlayamadım, anlayamayacağım da. Sizin bir ortanız yok mu?!"
Mehmet'in bir şey söylemesine fırsat bırakmadan arkamı döndüm ve adımlarımı hiç yavaşlatmadan otelin döner kapısına doğru yürüdüm. Ancak daha kapıdan içeri girmeden, onun o sinir bozucu sesini duydum.
"Burası böyledir mühendis hanım!" diye seslendi arkamdan. Sesinde hafif bir sırıtış gizliydi. "Sabah fırtına koparır, akşam çay demleriz. Sen bence bu dengesizliğe şimdiden alış!"
Sözlerini duymazdan gelerek döner kapıdan içeri girdim. Lobinin serinliği yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım. Asansörlere doğru ilerlerken, midemin saatlerdir boş olduğunu hissettiren keskin kazınmayı fark ettim. Odama çıkmak yerine doğrudan otelin restoran kısmına yöneldim.
Fiziksel olarak açtım ama asıl açlığım yemeğe değil, yarım kalan o aidiyet hissineydi. Önüme gelen bu kusursuz, porselen tabaktaki yemek; annemin bana kurmak için çabaladığı, benim bir lokma bile yiyemediğim sofranın yerini tutmazdı. Yine de ayakta kalmak zorundaydım. Boğazımdan zorla da olsa birkaç lokma geçirdim.
Yemeğimi bitirip hesabı kapattıktan sonra, lobiden asansörlere, oradan da odamın bulunduğu kata çıktım.
Koridorda odama doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Üzerimde günün bütün yorgunluğu vardı. Tek istediğim kapıyı kilitleyip yatağıma gömülmekti.
Tam o sırada, koridorun ilerisindeki toplantı salonunun çift kanatlı, ağır ahşap kapıları tok bir sesle açıldı.
İçeriden oldukça kalabalık, hepsi koyu renk takım elbiseli bir grup adam çıktı. Sanırım gecenin bu saatine kadar süren, oldukça ağır ve ciddi bir toplantıdan dağılıyorlardı. Adımlarım bir an için yavaşladı. Çünkü odama giden yol, tam olarak onların olduğu taraftan, o dar koridordan geçiyordu.
Adamlar kendi aralarında alçak sesle, ağır bir şiveyle konuşarak asansörlere doğru ilerlerken, kalabalığın ortasındaki adamı fark etmem uzun sürmedi.
Çok haklısın, o anki heyecanla ve doğrudan terastaki yüzleşmeye odaklanmamla o harika geçişi atlamışım. Özür dilerim!
Hâlbuki o "baş selamı" kısmı çok kritik; Zeynep'in o kadar yıkımın üzerine bile profesyonel zırhını takınıp ona boyun eğmeden, tek kelime etmeden yanından geçip gitmesi Baran'ı asıl çıldırtan ve peşinden terasa kadar getiren detay.
O mükemmel detayı en başa ekleyip, sahneyi tam olması gerektiği gibi birleştiriyorum:
Baran Mirşad.
Yürümeye devam ederken ister istemez göz göze geldik. Kalabalığın ortasından bana dikilen bakışları, daha bugün arazide yaşadığımız o restleşmeyi hatırlatır gibiydi. Bakışları muhtemelen ağlamaktan şişmiş yüzüme kaydığında kaşları hafifçe çatıldı.
Bir an adımlarımın teklediğini hissettim. Zaten hayatımın en berbat gecelerinden birini geçiriyordum ve şu an koridorun ortasında, daha bugün arazide kafa tuttuğum bu adamla yeni bir sessiz savaşa girecek ne gücüm ne de sabrım vardı.
İlk planım, yönümü değiştirip bu tatsız karşılaşmadan sessizce kaçmaktı.
Ama yapmadım. Ona veya bir başkasına zayıf görünmeye zerre tahammülüm yoktu.
Çenemi kasıp, düşen omuzlarımı inatla dikleştirdim. Yüzümdeki o yorgun ifadeyi saniyeler içinde toparladım. Adımlarımı yavaşlatmadan, bakışlarımı onun o delici gözlerinden kaçırmadan son derece resmi bir baş selamıyla yanından geçtim.
Koridoru aşıp odama ulaştım. Kapıyı arkamdan kilitlediğim an derin, titrek bir nefes verdim. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup kendimi doğrudan sıcak suyun altına attım.
Bornozuma sarınıp çıktıktan sonra rahat bir eşofman ve ince bir tişört giydim.
Su ısıtıcısında kendime sıcak, sallama bir çay hazırladım ama odanın o dört duvarı gitgide küçülüp üzerime üzerime geliyordu. Boğulduğumu hissederek kupamı aldım ve asansörle otelin en üst katına, terasa çıktım.
Teras oldukça genişti. En güzel yanıda gecenin bu saatinde tamamen ıssızdı. Cam kapıdan açık alana adımımı attığım an, Urfa'nın serin gece rüzgârı nemli saçlarımın arasından geçip yanan yüzüme çarptı. Terasın uç kısmındaki mermer korkuluklara doğru ağır ağır yürüyüp kollarımı mermerin o soğuk yüzeyine yasladım.
Kardeşlerim, bugün yaşadıklarım... Hepsi zihnimde bir girdap gibi dönüyordu.
Kupamı iki elimle sıkıca kavrayıp bu düşüncelerden sıyrılmak için soğuk havayı ciğerlerime doldurdum.
"Sanırım Urfa'mızı çok sevdiniz."
Sessizliği bıçak gibi kesen o tok sesle irkilip yerimde sıçradım.
Hızla arkamı döndüğümde önünde onu gördüm. Baran Mirşad.
Üzerinde hâlâ o koyu renk, resmi takımı vardı ama kravatını gevşetmiş, ceketinin önünü tamamen açmıştı. Ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokarak kendinden emin adımlarıyla bana doğru ağır ağır yaklaştı.
"Toplantı arasındaydık da," dedi. Sesinde her şeyi kontrol altında tutan tehlikeli bir rahatlık vardı. Zifiri gözleri loş ışıkta yüzümde, yorgunluğumda gezindi. "Seni buralarda görünce bir selam vereyim dedim."
Şaşkınlığımı saniyeler içinde içime gömüp, yüzüme ifadesiz duvarımı çektim. İlk cümlesindeki o üstü kapalı soruya cevap vermediğimi fark edince, çenemi hafifçe dikleştirdim.
"Hep seviyordum," dedim buz gibi, soğuk bir sesle. Bakışlarımı onun gözlerinden çekip tekrar şehrin ışıklarına çevirdim. "Hâlâ seviyorum."
Baran'ın bana doğru atan adımları bir an yavaşladı. Kaşları hafifçe çatıldı; bu cevabı beklemediğini, şifreli bir cümleyi çözmeye çalıştığını belli eden sorgulayıcı bir ifade yüzüne oturdu.
Ona yan gözle bakıp, içimdeki o kanayan yarayı gecenin bu saatinde bir yabancıya, hem de bu adama açmanın verdiği o tuhaf, isyankâr hisle devam ettim:
"Urfalıyım aslen. Ailem burada yaşıyor."
Baran'ın gözlerindeki şaşkınlık sadece bir saniye kadar sürdü. Ardından yüzüne; zihnindeki eksik taşları yerine oturtmuş, benimle ilgili her detayı yeni baştan okuyormuş gibi derin, anlayışlı bir ifade yayıldı. Aramızda sadece birkaç adımlık bir mesafe bırakarak durdu.
"Anladım..." diye mırıldandı, sesi gecenin ve rüzgârın sessizliğinde daha da derin geliyordu kulağıma. "Demek buralısın. Aslında belliydi tavırlarından filan."
Bu sözü duyar duymaz içimdeki o savunma mekanizması devreye girdi, bütün dikenlerim anında dışarı fırladı. Bana 'kaba, hırçın ya da aksi' demek istediğini düşünerek, o tanıdık öfkeyle ona dönüp tam ağzımı açmıştım ki... Niyetimi gözlerimden saniyesinde okumuş gibi dudaklarına çok hafif, neredeyse görünmez bir tebessüm yerleşti.
"İyi anlamda belli demek istiyorum," diye ekledi, başını hafifçe yana eğerek. Bakışları rüzgârda uçuşan saçlarımdan gözlerime indi. "O inatçılığın, o baş eğmezliğin... Buraların toprağından gelir. Onu kastettim."
Sinirle vermeye hazırlandığım nefesi yavaşça dışarı bıraktım. İçimdeki o dikenli savunma hattı bir anlığına gevşemişti.
Çayımdan bir yudum alıp bakışlarımı tekrar manzaraya çevirdiğimde sessizlik aramıza yeniden çöktü.
Tekrar ona baktığımda, yüzündeki tebessümün saniyeler içinde solduğunu fark ettim.
Sanki aniden aklına karanlık bir detay gelmiş, bir şey hatırlamış gibi bütün ifadesi bir anda değişmişti. Çenesindeki kasların gerilip seğirdiğini görünce istemsizce kaşlarımı çattım. Aramızdaki o birkaç saniyelik dinginlik, yerini boğucu bir gerginliğe bırakırken; bakışları Urfa manzarasından tamamen koptu ve doğrudan benim gözlerime sabitlendi.
"Sizi gördüm," dedi aniden. Sesi, saniyeler önceki o rahat tınıdan tamamen sıyrılmıştı.Yerini ağır, buz gibi ve insanı nefessiz bırakan bir baskıya bırakmıştı. "Arabadan inerken."
Kaşlarımı çattım. "Efendim?"
Bakışlarını yüzümden zerre ayırmadan, "Mehmet'in arabasından indin," dedi. Sırf o ismi telaffuz etmek bile çenesindeki kasların daha da gerilmesine sebep olmuş gibiydi; kelimelerin üzerine tek tek, ezici bir vurguyla basıyordu. "Ondan bahsediyorum."
Bu cümleyi idrak ettiğim o kısacık saniyede, damarlarımdaki kanın alev alev beynime hücum ettiğini hissettim.
Az önce aramızda kurmaya çalıştığı o incecik köprünün, bana gösterdiği o "anlayışlı adam" imajının asıl amacını şimdi bütün gerçekliğiyle görmüştüm.
"Hah..."
Dudaklarımdan dökülen o alaycı, sinir bozucu kıkırtıyla birlikte elimdeki porselen kupayı mermer küpeşteye öyle sert çarptım ki, tok ses gecenin sessizliğini bıçak gibi böldü.
Çarpmayla birlikte sıçrayan sıcak çay parmaklarıma, oradan bileğime süzüldü. Ama yanan derimin acısı, göğsümde patlayan o devasa isyanın yanında tamamen silinip gitmişti. Zerre umursamadım.
Bedenimi hızla ona doğru çevirdim. Geri adım atmak ya da o baskıcı tavrından ürkmek yerine; aramızdaki o son mesafeyi de kapatıp, doğrudan o ezici kibrine kafa tutarak tam üzerine sert bir adım attım.
"Belli oldu senin benimle birdenbire neden bu kadar samimi konuşmaya çalıştığın," dedim. Sesimdeki öfke titremiyordu, kelimeleri adeta yüzüne birer tokat gibi çarpıyordum. "Ne öğrenmek istiyorsun? Sabahtan beri adamlarını peşime taktığın yetmedi, şimdi de otelin kapısında kimin arabasına bindiğimi mi gözetliyorsun?!"
Baran bu çıkışıma karşılık geri adım atmadı. Aksine, o ana kadar ceplerinde olan ellerini ağır ağır çıkardığında, duruşundaki o rahatlık tamamen silindi; yerini tehlikeli bir ciddiyete bıraktı. Bütün cüssesiyle bana doğru yavaş ama ezici bir adım attı.
"O adam sağlam pabuç değil," dedi. Sesi o kadar netti ki, kelimeler adeta yüzüme çarpıyordu. "Eğer aranızda bir şey varsa... ya da seni kendi safına çekmeye çalışıyorsa, dikkat et demek için geldim."
Duyduğum bu imanın küstahlığı karşısında kan beynime sıçradı. Öfkeden hızlanan nefesimle göğsüm şiddetle inip kalkarken; onun bu hadsiz uyarısından sinmek bir yana, doğrudan üzerine doğru sert bir adım daha attım.
"Size ne ya?!" diye yükselttim sesimi. Terasın o sessizliğini yırtan sesim, ona kafa tutan duruşumla birleşmişti.
Başımı biraz daha yukarı kaldırıp o dipsiz karanlık gözlerine meydan okuyarak baktım. "Benim kimin arabasına bindiğimden, aramızda ne olup olmadığından size ne? Siz benim neyimsiniz de bana sınır çizip kimi tehlikeli bulup bulmayacağımı söylüyorsunuz?"
Bu isyanım üzerine Baran'ın gözleri iyice karardı. Aramızdaki o son adımlık mesafeyi gözünü bile kırpmadan kapattı. Üzerime doğru öyle bir eğildi ki, o kehribar kokusu doğrudan yüzüme çarptı; aramızda sadece birkaç santim kalmıştı.
"Beni... maalesef ki ilgilendiriyor," dedi, her bir kelimeyi dudaklarının arasından tehlikeli bir fısıltıyla ezerek. "Çünkü o adamla husumetim var. O Mehmet denen herif, sırf bana inat olsun diye, sırf benim desteklediğim bu iş bitsin diye kendi topraklarının mahvolması pahasına bu projeyi yok etmek için her yolu dener. Seni de piyon olarak kullanır."
Bu cümle; babamın beni o adamlara satmaya çalışmasından tutun da, bugünkü o tüm "koruyucu ağa" tahakkümlerinin üzerine adeta tuz biber ekmişti. Bardağı taşıran son damlaydı. Geri çekilmek bir yana, onun o bunaltıcı baskısından zerre korkmadığımı gösterir gibi omuzlarımı daha da dikleştirdim.
"Cidden mi?!" dedim, bıkkınlıkla ve isyanla ellerimi iki yana sallayarak. "Herkes herkesle husumetli! Ya, birbiriyle sorunu olmayan, kan davası gütmeyen, toprak kavgası yapmayan tek bir aile yok mu burada?!"
İçimdeki bütün öfke göğsümde alev alev büyüyordu. Baran o sarsılmaz duruşuyla, kaşları hafif çatık bir şekilde beni izlerken; ben o son nefeslik mesafeyi de tamamen yıkarak tam önüne dikildim. Başımı dimdik yukarı kaldırıp, işaret parmağımı doğrudan onun o keskin, tavizsiz yüzüne doğru öfkeyle salladım.
"Bana bak ağa..." dedim, sesim titremesin diye çenemi öyle bir sıktım ki kelimeler adeta dişlerimin arasından süzülerek yüzüne çarptı. "Ben kendimi korumasını çok iyi bilirim. Sen projeyi koru yeter! Evet, sizin gibi ağaların arasındaki o kirli düzene benim tek başıma gücümün yetmediği doğru... Ama kendimi o adamlardan da, senden de gayet iyi korurum. Kimsenin gölgesine de, uyarısına da ihtiyacım yok!"
Baran, yüzüne doğru cüretkârca sallanan o parmağa ve bu pervasız çıkışıma rağmen milim geri çekilmedi. Aksine, çenesini biraz daha kasarak meydan okumamı doğrudan göğüsledi.
Nefes nefese kalmıştım; adrenalinden parmak uçlarım hafifçe karıncalanıyordu.
Ona başka tek bir kelime bile etmeden elimi hızla indirdim. Mermerin üzerindeki çay kupamı hışımla kapıp, omzumla onun koluna bile isteye, sertçe çarparak yanından geçip gittim.