Son iki gün; proje kapsamındaki son rötuşlar, bakanlıkla aralıksız süren yazışmalar ve teknik detayların netleştirilmesiyle nefes aldırmayan bir fırtına gibi hızla akıp gitmişti.
Zihnim hâlâ o yoğun veri akışıyla uğuldarken, iki saatlik uçak yolculuğunun ardından artık Şanlıurfa topraklarındaydım.
Valizimi banttan alıp terminal çıkışına yöneldiğimde adımlarım ister istemez ağırlaştı. Otomatik kapıların eşiğinde bir an duraksadım. Dışarıdaki kavurucu sıcağın ve geniz yakan tozlu havanın kokusu içeriye kadar sızıyordu.
Altı yıl sonra, arkama bile bakmadan kaçtığım o şehre geri dönmek, göğüs kafesimin tam ortasındaki sızıyı tetikledi.
Ceketimin önünü ilikledim. Ve otomatik kapılar iki yana açılırken o sıcak rüzgârın içine adımımı attım.
"Sen buraya yenilmeye değil, o bataklığın kalbinde nasıl kusursuzca açtığını onlara kanıtlamaya geldin," diye fısıldadım kendi kendime. Bu düşünce, zihnimdeki o uğultulu karmaşayı ve göğsümü sıkan derin huzursuzluğu bir anlığına da olsa bastırmaya yetmişti.
Çıkış kapısında bekleyen telaşlı, gürültülü insan kalabalığının arasında gözlerimi gezdirdim. Tam karşıda, büyük beyaz bir karton levha dikkatimi çekti: Üzerinde siyah, kalın harflerle "ZEYNEP ÇELİK" yazıyordu.
Valizimin çekme kolunu daha da sıkı kavrayıp, kalabalığı usulca yararak doğrudan o tarafa yürüdüm. Levhayı tutan takım elbiseli adam, yaklaştığımı fark edince hemen toparlandı ve bana doğru bir adım attı.
"Kolay gelsin," dedim.
Adam saygıyla başını hafifçe öne eğerek, "Hoş geldiniz Zeynep Hanım," dedi. "Sizi otelinize bırakmak için geldim. Müsaadenizle valizinizi alayım."
Valizi ona teslim edip arabaya doğru yürüdüm. Kapıyı açıp arka koltuğa yerleştiğimde, dışarıdaki o kavurucu cehennemin aksine tenimi saran serin klima havası nefesimi rahatlattı.
Çantamı koruyucu bir kalkan gibi kucağıma bıraktım. Şoför bagajı yerleştirip direksiyona geçti ve kontağı çevirmeden önce dikiz aynasından bana doğru baktı.
"Otel rezervasyonunuzu şirketiniz yapmıştı Zeynep Hanım. Balıklıgöl yakınlarındaki o butik konukevine geçiyoruz, değil mi?"
"Evet, oraya lütfen," dedim.
Araç havalimanı çıkışından şehrin caddelerine doğru süzülürken, zihnimi geçmişin hayaletlerinden korumak için çantamdan tabletimi çıkardım.
Bakanlıktan gelen son e-postayı açtım. Ekranda, Urfa sahasında üzerinde çalışılacak arazilerin koordinatları akıyordu.
Ancak gözüm, sayfanın en altındaki o kalın puntolu, resmi notta takılı kalmıştı:
"Bölgedeki tüm arazi sahiplerinden ön protokol ve imzalar alınmış olsa da, fiili saha çalışması başlamadan önce bu arazilerin bizzat dolaşılması ve arazi sahipleriyle yüz yüze görüşülerek son onay imzalarının sahada tamamlanması elzemdir."
Derin, yorgun bir nefes bıraktım. Kâğıt üzerinde kusursuz işleyen bu kurumsal süreçlerin, bu coğrafyanın o sert gerçekliğinde ne kadar kanlı bıçaklı bir savaşa dönüşeceğini herkesten çok daha iyi biliyordum.
Yarın süreç resmen başlıyordu; sabahın ilk ışıklarıyla İl Tarım ve Orman Müdürlüğü'ne gidecek, oradaki yerel ekiple tanışıp doğrudan arazilerin yolunu tutacaktık.
Ama şu an zihnimi kemiren tek şey araziler, atılması gereken zorlu imzalar değildi. Altı yıldır hasretini göğsümde bir yara gibi taşıdığım annemi ve kardeşlerimi de ne pahasına olursa olsun görmem gerekiyordu.
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Gece boyu zihnimi kemiren onca düşünceye rağmen, sabah şaşırtıcı derecede dinç uyanmıştım. Güne erken başlamanın verdiği o enerjiyle odamda hızlı ama sakin bir kahvaltı yaptım ve doğrudan dolabın önüne geçtim.
Üzerime koyu gri takım elbisemi geçirdim; saçlarımı tek bir telinin bile yüzüme düşmesine izin vermeden ensemde sıkı bir at kuyruğuyla sabitledim.
Zırhım sağlamdı.
Bugün önümde vermem gereken iki büyük savaş vardı: Hem müdürlükteki yeni çalışma arkadaşlarımla tanışıp arazilere inecektim hem de aile evime gidecektim.
İçimde, her şeyi yoluna koyabileceğime dair filizlenen o saf ve inatçı umutla konukevinin taş avlusuna indim. Çok geçmeden dünkü siyaharaba dar sokaktan süzülerek kapının önünde durdu. Şoför hızla inip kapıyı açtığında, yüzüme yerleştirdiğim gülümsemeyle hafifçe baş selamı verip arka koltuğa yerleştim.
Araç hareket edip dar taş sokaklardan geniş bulvarlara doğru süzülürken, Urfa'nın yıllardır içten içe özlediğim manzarası penceremin ardında sessizce akmaya başladı.
Bugün her şeye rağmen güzel olacaktı; zihnimin içindeki o zehirli sesleri susturarak buna tüm varlığımla inanmak istiyordum.
Aracımız İl Tarım ve Orman Müdürlüğü'nün geniş nizamiyesinde durduğunda, göğüs kafesimi şişirecek derin bir nefes alıp, savaş meydanına ilk adımını atmaya hazırlanan bir asker gibi kapının kulpuna uzandım.
Güvenlik noktasını geçip, yönlendirildiğim proje koordinasyon ofisine doğru adımladım. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğimde, devasa topografik haritalar ve kalın dosya yığınlarıyla dolu büyük bir masanın etrafında toplanmış iki kadın başlarını kaldırıp bana baktı.
Aralarından biri masadan bir adım öne çıkıp samimiyetle elini uzattı:
"Hoş geldiniz Zeynep Hanım, ben Derya... Projenin idari ve koordinasyon kısmındayım."
Hemen yanındaki kumral kadın, önünde dizili olan şeffaf toprak numune kaplarından başını kaldırıp ılımlı bir tebessümle araya girdi:
"Ben de Leyla, sahanın kimyasal analizlerinden sorumlu uzmanıyım. Başmühendisin gelmesini, yalan yok, dört gözle bekliyorduk."
Derya masadaki termostan karton bir bardağa çay doldurup bana uzatırken, gözlerim hızla masanın üzerindeki o kaotik ama son derece sistemli düzende gezindi.
Fosforlu kalemlerle çizilmiş koordinatlar, kırmızıyla işaretlenmiş krizli arazi sınırları, titizlikle dosyalanmış raporlar...
Derya, haritadaki o kırmızıyla işaretlenmiş büyük parsellerden birine tükenmez kalemin arkasıyla hafifçe vurarak derin bir iç çekti.
"Ekibimizin diğer üyesi Emre, sabah erkenden bu sıkıntılı arazideki ön ölçümleri kontrol etmek için doğrudan sahaya geçti. Bizimle ofiste değil, ilk durak noktamız olan arazide buluşacak. Malum, o bölgedeki toprak sahipleriyle işimiz kağıt üzerinde durduğu kadar kolay olmayacak."
Karton bardağı masanın kenarına bırakıp, haritaları toparlamaları için hafifçe geri çekildim.
"Öyleyse daha fazla vakit kaybetmeyelim, o zorlu kısma bir an önce geçelim," dedim. Yüzümde samimi bir tebessüm vardı. "Çıkalım."
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Resmi aracın arka koltuğuna yerleştiğimizde, motorun hafif mırıltısıyla birlikte şehir arkamızda kalmış, yerini sarı bozkırın uçsuz bucaksız yalnızlığına bırakmıştı.
Önde şoförün yanında Derya, arkada ise Leyla'yla yan yana oturuyorduk. Araç asfalttan çıkıp toprak yola saparken hafifçe sarsılmaya başladı.
Leyla, elindeki tabletin ekranından başını kaldırıp bana doğru döndü. Sesinde, yaklaşan tehlikenin o profesyonel uyarısı vardı.
"Bugün gireceğimiz hatlardan birisi, projenin en sıkıntılı damarı Zeynep Hanım," dedi, ekrandaki arazi sınırlarını işaret ederek. "Toprakların büyük kısmı Karanhanlı aşiretine ait. Sınırda bitmek bilmeyen bir husumet var. Daha geçen ay su yatağının yönü yüzünden iki aile birbirine girdi, jandarma zor ayırdı."
Derya da önden arkaya doğru hafifçe dönerek söze girdi. "Bölgedeki teknik verileri toplamak işin kolay kısmı. Asıl zor olan onay almak."
Derya, yüzümdeki o sert, tepkisiz ifadeyi yanlış yorumlamış olacak ki ses tonunu biraz daha yumuşattı. "Sizi endişelendirmek için söylemiyoruz. Buralara dışarıdan gelenler genelde bu coğrafyanın yazısız kanunlarına, aşiret dinamiklerine yabancılık çeker. Biz sadece sahaya inmeden önce hazırlıklı olmanızı istedik."
Altı yıl İstanbul'da kalmış olmam; insanların bir avuç toprak, bir damla su için nasıl gözünü karartabileceği gerçeğini benden söküp almamıştı. Sadece uzun süredir bu zehirli çarkın dışında kalmıştım, o kadar.
Bakışlarımı penceremin ardında akıp giden o sarı dağlardan çekip önce Derya'ya, ardından Leyla'ya çevirdim.
"Endişelenmiyorum," dedim. "Aşiret kavgaları da, su yüzünden birbirini yiyen köyler de bana hiç yabancı değil."
İkisi de anlık bir duraksadı. Leyla şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı: "Daha önce Doğu'da bir sahada bulundunuz mu?"
Gözlerim dikiz aynasındaki şoförün anlık bakışına takıldı. Artık saklamanın ya da zırhın ardına gizlenmenin bir anlamı yoktu. Zaten bu topraklarda er ya da geç insanın köklerinin kokusunu alırlardı.
"Bulundum," dedim, sesimdeki net tınıyı bozmadan. "Ben Urfalıyım. Yıllar önce ayrıldım buradan. Ailem hâlâ burada yaşıyor."
Leyla'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Derya ise kısa bir şaşkınlığın ardından arkasına yaslanıp derin, rahatlamış bir nefes verdi.
"İnanmıyorum," dedi Derya, yüzünde kocaman bir tebessüm belirirken. "Biz de seni İstanbul'lu sanmıştık. Meğer halis muhlis buralıymışsın!"
Leyla da gülerek araya girdi, "Desene boşuna gerilmişiz! Yabancı birine buranın dilini anlatmak haftalarımızı alırdı."
Derya başıyla dışarıyı işaret etti.
"Neyse ki ilk sınavımız için fazla beklemeyeceğiz. Geldik bile. Emre'de orada"
Camdan dışarı baktığımda, tozlu yolun kenarında duran beyaz pick-up aracın yanında bizi bekleyen Emre'yi ve onun hemen arkasında uzanan o uçsuz bucaksız araziyi gördüm.
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Araçtan inip sıcak havanın içine adım attığımızda Emre bize doğru adımladı.
"Hoş geldin Zeynep" dedi, yüzünde enerjik bir ifadeyle elini uzatarak. "Ben Emre."
"Memnun oldum Emre," dedim. Uzattığı eli sıkıca kavrarken, bakışlarım çoktan onun omuzlarının gerisinde uzanan o geniş, çatlamış sarı topraklara kaymıştı.
Her ne kadar bugün resmi olarak sadece tanışma ve genel bir keşif turu planlanmış olsa da, Emre'nin mesleki heyecanına engel olamadığı belliydi.
Elindeki tableti hafifçe havaya kaldırdı. "Aslında bugün sadece sınırları gezecektik ama sabah erken gelince dayanamayıp elektromanyetik tarayıcıyla arazinin ilk dijital röntgenini çektim. Sadece ham veri ama bir göz atmak istersiniz diye düşündüm."
Emre tabletin ekranını bize doğru çevirdiğinde Derya ve Leyla da yanıma yaklaştı. Emre ekranı kaydırıp genel nem haritalarını gösterirken, gözüm ekranın en dip köşesindeki o minik sayısal sapmaya takıldı.
"Bir saniye," dedim, kaşlarım hafifçe çatılırken. Parmağımla ekrandaki o ufak grafiğe dokundum. "Şu üçüncü katmanın iletkenlik değerlerini büyütsene biraz."
Emre dediğimi yapıp ekranı yakınlaştırdığında duraksadı. "Burada küçük bir sapma var.. Daha veriler yeni düştü, ben detaylı incelemeye fırsat bulamamıştım."
Başımı iki yana salladım. "Mesele sadece bölgenin kuraklığı değil," dedim ve doğrudan toprağın kimyasal analizinden sorumlu olan Leyla'ya döndüm. "Üçüncü katmandaki nem tutma eğrisiyle şu mineral sızıntısına bak. Yüzey harika görünüyor ama alt tabaka resmen kilitlenmiş. Yanlış sulama ve muhtemelen yıllarca süren hatalı ekim nöbeti toprağı içten içe boğmuş."
Leyla dikkatle ekrana eğildi, ciddiyetle grafiği inceledi. Gözlerindeki o mesleki takdir anında okunuyordu. "Haklısınız... Tuzluluk alttan alta sınırda geziyor. Yüzeyden ya da ilk bakışta anlaşılması imkansız bir detay."
Omuzlarımı hafifçe silktim. "Yine de bunlar sadece dijital yüzey okumaları," diyerek konuyu hemen o gerçekçi, analitik zemine çektim. "Laboratuvardan derin sondaj numunelerinin kimyasal ve mikrobiyolojik sonuçları gelmeden, sırf ekrana bakıp kesin bir yargıya varamayız. Ama en azından sorunu nerede arayacağımızı biliyoruz."
Tam o sırada, asfalt yoldan sapan siyah arazi aracının kaldırdığı toz bulutu dikkatimizi dağıttı. Araç sert bir frenle hemen yanımızda durdu. Emre elindeki tableti usulca indirip derin bir nefes aldı.
"Geldiler," diye mırıldandı Emre gergin bir ciddiyetle. "Ağanın oğlu, Mehmet."
Zihnimdeki tüm teknik verileri bir kenara itip omuzlarımı dikleştirdim. Adam araçtan indi. Ceketinin düğmeleri açık, adımları fazla rahat, yüzünde ise etrafı ve özellikle de beni küçümseyen alaycı bir sırıtış vardı.
Gelip tam önümde durdu. Kollarını göğsünde kavuşturup beni baştan aşağı, rahatsız edici bir cüretle süzdü.
"İstanbul'dan kopardıkları o meşhur başmühendis sizsiniz sanırım," dedi, sesindeki iğneleyici ve laubali tonu saklama gereği bile duymadan.
Ben daha ağzımı açamadan arkamdaki Emre bir adım öne çıkıp araya girdi:
"Biz babanızla protokolü netleştirmiştik Mehmet Ağam. Bugün sadece sahanın son onayı ve imzalar için buradayız."
Mehmet, Emre'ye bakmaya tenezzül bile etmedi. Gözlerini üzerimden bir saniye olsun ayırmadan, alayla başını salladı.
"Babam eski adam," dedi umursamazca. "Sizin o parlak laflarınıza, Ankara'dan gelen süslü kâğıtlarınıza çabuk kanar. Ama ben bu topraklara öyle kolay kolay bilmediğim insanları... hele de böyle narin hanımefendileri sokmam. Ne yapacaksınız tam olarak? Altı ay sonra o topuklu ayakkabılarla çamura batıp ağlayarak gitmeyeceğinizin garantisi ne?"
Sesindeki kibir, yıllar önce bu topraklardan kaçmama sebep olan o karanlık, bencil zihniyetin ta kendisiydi. Arkamdaki Derya ve Leyla'nın gerildiğini hissedebiliyordum. Ama ben geçmişteki gibi sinip susan, başını öne eğen o kız değildim artık.
Omuzlarımı daha da dikleştirip, gözlerimi doğrudan onun kibrine diktim. Sesim, kibrini delecek kadar sert ve keskindi:
"Sizi temin ederim, o çamura sizden daha sağlam basarım Mehmet Bey," dedim. "Ayrıca biz buraya sizin egonuzu tatmin etmeye değil, bu toprakları kurtarmaya geldik."
Mehmet bir an duraksadı, kaşları alayla havaya kalktı ama sözümü kesmesine izin vermeden, az önce tablette gördüğüm o ince detayı bir tokat gibi yüzüne çarptım:
"Bu arazi..." diye devam ettim, üstüne doğru bir adım atarak. "Sizin gibiler yüzünden boğuluyor. Yanlış sulama ve bilinçsiz ekim nöbetiyle toprağın damarlarını tıkamışsınız. Şimdi o imzayı atın ki, toprağınızın gerçekten neye ihtiyacı olduğunu size gösterelim."
Sözlerimin onun o şişkin egosunu deleceğini, yüzündeki o laubali ifadeyi sileceğini düşünmüştüm. Ama tam aksine, Mehmet'in dudaklarındaki o sinir bozucu, alaycı kıvrım bir milim bile oynamadı.
Sıkıntıyla gözlerini devirip kollarını iki yana açtı.
"Aa, yeter valla," dedi, sesi buram buram tahammülsüzlük kokuyordu. Yüzündeki o umursamaz ifadeyle beni baştan aşağı son bir kez süzüp başını iki yana salladı. "İki dakika toprak, kök, nem dedin, içimi baydın. Zaten babam 'Git şu kâğıtları imzala, başımızdan gitsinler' diye gönderdi. Verin şunu imzalayayım da beni bir rahat bırakın, işim gücüm var.''
Karşımda toprağının can çekişmesini zerre umursamayan, mirasyedi bir cehalet duruyordu. Sinirden çenemi sıktım ama dışarıdan o sarsılmaz duruşumu bozmadım.
Elini sabırsızca havaya kaldırıp "Hadi," der gibi parmaklarını oynattı. Arkamdaki Derya, gerginlikten kaskatı kesilmiş bir hâlde dosyayı ve kalemi uzattı. Mehmet, arabanın kaputuna eğilmeye bile gerek duymadan, dosyayı havada karalarcasına imzaladı. Kalemi kâğıdın arasına sıkıştırıp dosyayı neredeyse Derya'nın göğsüne çarparcasına geri verdi.
Arkasını dönüp arabasına doğru tam bir adım atmıştı ki, aniden durdu. Yavaşça omzunun üzerinden bana doğru döndüğünde, yüzündeki o umursamaz ifade silinmiş, yerini ciddiyet almıştı. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Ama İstanbullu mühendis hanım," dedi, kelimelerin üzerine basa basa, ağır bir tehditle. "Eğer dediğini yapamazsan... o projeyi eline yüzüne bulaştırırsan, işte o zaman hesabı. Haberin olsun."
Bu açık meydan okuma karşısında gözümü bile kırpmadım. Ona vereceğim en büyük cevap, zerre kadar sarsılmayan dik duruşumdu.
Bana son kez meydan okuyan bakışını atıp hiçbir şey demeden arabasına yöneldi. Kapıyı sertçe çarpması ve motoru bağırtarak uzaklaşması, bu topraklardaki asıl savaşımın sadece kuraklıkla değil; bu çürümüş, tahammülsüz kibirle olacağını çok net göstermişti.
Araç uzaklaşıp toz bulutu yavaşça dağılırken Emre derin bir nefes verdi.
"İşte... İlk imzayı aldık," diye mırıldandı. "İçimden bir ses 'en kolayı buydu' diyor."
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Öğle saatlerine kadar rotamızdaki iki farklı araziye daha uğradık. Bereket ki bu defa karşımızda Mehmet gibi kibrinden gözü dönmüş mirasyediler değil; toprağın dilinden anlayan, makul insanlar vardı.
Ölçümleri hızlıca teyit edip o son onay imzalarını almak, sabahki sinir harbinden sonra beklediğimizden çok daha pürüzsüz geçmişti.
Güneş tam tepeye tırmanıp o en yakıcı noktasına ulaştığında, Urfa'nın o meşhur, insanı sersemleten sıcağı hepimizi bitkin düşürmüştü. Emre'nin önerisiyle yol üzerindeki, asırlık çınar ağaçlarının gölgesine sığınmış salaş bir kır lokantasında yemek molası verdik.
Masanın ortasına dizilen lahmacunlar, közlenmiş isotlar ve bakır taslardaki buz gibi ayranlar eşliğinde, sabahki o ağır gerginlik nihayet dağılmaya başlamıştı.
"Yalan yok," dedi Derya, ayranından büyük bir yudum alıp derin bir nefes vererek. "O Mehmet arabasından öyle laubali bir tavırla indiğinde eyvah dedim. Daha ilk günden projede sorun çıkacak, adam arıza çıkaracak diye aklım çıktı."
Leyla da başını sallayarak ona katıldı. "Neyse ki kriz büyümeden o imzayı koparıp aldık."
Onların bu abartısız, doğrudan durum değerlendirmesine karşılık dudaklarımda hafif, içten bir tebessüm belirdi.
Çaylarımız gelip de masaya tatlı öğle rehaveti yayılmaya başlarken, Emre çantasından kalın topoğrafik haritayı çıkarıp masanın boş köşesine açtı. Masadaki rehavet anında bıçak gibi kesildi.
Emre, yüzündeki o rahat ifadeyi silip haritadaki geniş, sınırları kalın kırmızı kalemle çizilmiş karmaşık bir alanı işaret parmağıyla gösterdi.
"Evet," dedi, sesinde az önceki neşeden eser kalmamış, sıkıntılı bir tonla. "Yemeğimizi yedik, enerjimizi topladık ama... günün asıl yorucu kısmına, en zor sınavımıza yeni geldik. Sıradaki durağımız burası."
Derya ve Leyla haritaya bakınca aynı anda sıkıntıyla yüzlerini buruşturdu. Leyla endişeli bir sesle mırıldandı: "O meşhur ihtilaflı bölge mi?"
"Ta kendisi," diye onayladı Emre. Başını bana doğru çevirip haritadaki o kırmızı çizgiyi işaret etti. "Zeynep, burası fiziki olarak projenin tam kalbi ama mülkiyet açısından bölgenin en belalı arazisi. Sabahki Koperlerin toprağı buranın yanında düpedüz cennet kalır. Burası, yıllardır Bozdemirler ile Karahanlılar arasında sıkışıp kalmış, suların bile paylaşılamayıp kan davasına döndüğü o sınır boyu."
Parmağıyla o kırmızı hattı çizerek devam etti: "İki taraf da 'Bu toprak bizim' diyor ve inanın bir karış yer için birbirlerini vurmaya hazırlar. Toprağın tapusu paramparça, yıllardır mahkemelik. Ortasından geçen kurumuş su yatağı yüzünden iki aşiret de kuraklığın tek sebebi olarak diğerini suçluyor. O sahaya girip de olay çıkarmadan, o imzaları birbirine kanlı bıçaklı bu iki aileden aynı anda alabilmek... Bilmiyorum Zeynep, yalan yok; bu gerçekten çok zor."
Gözlerimi haritadaki o kırmızı çizgiye, yıllardır paylaşılamayan o kurumuş su yatağının sınırlarına diktim. Az önceki samimi sohbetin içimde yeşerttiği o huzurlu aidiyet hissi hızla dağılmıştı. Çay bardağımı yavaşça masanın ahşap yüzeyine bırakırken omuzlarımı dikleştirdim.
"İmzaları alacağız," dedim, sesimdeki o itiraz kabul etmeyen netlikle. "Kimin ne derdi, hangi aşiretin kime ne davası olduğu beni ilgilendirmiyor. O toprağın kurtulmaya ihtiyacı var ve biz o imzalar olmadan oradan dönmeyeceğiz."
◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈
Bozkırın ortasındaki araziye vardığımızda, öğle sıcağı adeta topraktan alev alev tütüyordu. İlerideki kurumuş su yatağının hemen kenarında, siyah araçları ve etrafında toplanmış o kalabalık grubu gördüğümüzde, Derya derin bir nefes alarak camdan dışarı baktı.
"İşte," dedi gergin bir sesle, "Karahanlılar gelmiş bile."
Araçtan inip tozlu toprağa bastığımda içimdeki o sarsılmaz zırhı yeniden kuşandım. Ekiple birlikte ağır adımlarla onlara doğru yürüdük.
Aşiretin başındaki yaşlı adam, elindeki oltu taşı tespihi ağır ağır çekerken bizi tepeden tırnağa, mesafeli bir tavırla süzdü.
''Bedir Ağa—'' Derya projeyi özetlemek için söze girecekken, Bedir Ağa kalın, pürüzlü sesiyle onu kesti.
"Bize Ankara'dan haber geldi gelmesine de..." dedi doğrudan gözlerimin içine bakarak. Ardından bakışları, nefretle kurumuş su yatağının karşı tarafına kaydı. "Eğer getireceğiniz o sistem, şu yatağın öte yakasına, Bozdemirlere tek bir damla bile fayda sağlayacaksa, ben o kâğıda imza atmam başmühendis."
Omuzlarımı dikleştirip adamın o tehditkâr bakışını zerre çekinmeden karşıladım.
"Ortada paylaşamadığınız, esirgeyeceğiniz bir su kalmamış Bedir Ağa," dedim buz gibi bir netlikle. "Yeraltı sularınız çoktan tabana inmiş. Siz burada kimin arazisine daha çok su gidecek diye kan davası güderken, altınızdaki toprak ölüyor."
Ağa'nın kaşları derinden çatıldı, tespih çeken parmakları durdu. "Ne ölmesi? Biz asırlardır bu topraktan bereket kaldırırız."
"Eskidendi o," diyerek bir adım öne çıktım. Sahanın gerçeklerini onun o inadına bir çivi gibi çakmam gerekiyordu. "Artık ektiğiniz tohumun yarısının toprakta çürüdüğünü ikimiz de biliyoruz. Bizim projemiz Bozdemirlere su taşımak için değil; toprağınızın damarlarındaki zehri alıp, kuruyan köklere yeniden nefes aldırmak için burada. Bu imzayı atmazsanız, seneye o uğruna birbirinizi vurduğunuz toprakta bir avuç ot bile bitmeyecek. Ortada savaşacak bir tarlanız kalmayacak."
Kelimelerim ağır bir tokat gibi yüzüne çarptığında, arkasında bekleyen silahlı adamların homurtuları bıçak gibi kesildi.
Bedir Ağa önce sertçe itiraz edecek gibi dudaklarını araladı, fakat gözlerindeki o inatçı perde yavaş yavaş aralandı. Toprağının can çekiştiği gerçeğini inkar edemezdi.
Sonunda, ağır ve çaresiz bir nefes vererek kabullenmişçesine başını salladı.
Tam Derya derin bir oh çekerek dosyayı açmış, ben de imza için kalemi uzatmıştım ki...
Ufuktan, tozu dumana katarak yaklaşan dört beş farklı araç belirdi. Bozkırın sessizliğini yırtan acı fren sesleriyle hemen yanımızda durdular. Araçların kapıları hızla açıldı.
Leyla, arkamda koluma sıkıca yapışıp titreyen bir sesle mırıldandı:
"Eyvah... Bozdemirler.... Zeynep bu adam bozdemir ağasının en belalı oğlu, Azad. Yemin ederim bu adam gözünü kırpmadan burayı kana bular."
Omzumun üzerinden ona kısaca bakıp, "Sakin ol," diye fısıldadım.
Ama sakin kalınacak bir an değildi. Azad, adımlarını yeri dövercesine hızlandırıp doğrudan Karahanlılara doğru kükredi:
"Sen bize sormadan nereyi imzalıyorsun lan!"
O tek cümle, yılların birikmiş öfkesini ateşlemeye yetti. Bedir Ağa'nın sağında duran genç yeğeni, gözlerini kısarak öne atıldı:
"Sana mı soracağız lan kendi toprağımızda ne yapacağımızı! Yürü git kendi çöplüğüne!"
Azad durmak yerine adımlarını daha da hızlandırdı, parmağını bir silah gibi doğrudan Bedir Ağa'ya doğrulttu. "O kağıda kalemi değdir hele, yemin olsun o elini koparırım senin Bedir Ağa!"
Karahanlılar anında karşılık verdi, sesler birbirine karıştı, küfürler ve tehditler havada uçuşmaya başladı.
Ekiple birlikte araya girip, "Beyler yapmayın, durun!", "Sakince çözebiliriz!" diye bağırsak da sesimiz bu nefret selinin içinde erip gitti.
Emre cesaretini toplayıp kollarını açarak iki grubun arasına girmeye çalıştı. "Ağalar, bir sakin olun! Yanlış anlıyorsunuz, bu proje—"
"Sen karışma mühendis!" diye kükredi Azad, Emre'yi sertçe omzundan itip savurarak.
Öfkelenen Karahanlılardan biri belinden silahını hızla çektiğinde duyulan o metal sesi, bir an için herkesi dondurdu. O tek hareket ortalığı ateşe veren kıvılcımdı; saniyeler içinde iki tarafın adamları da silahlarını çekip birbirine doğrultmuştu.
"Silahları indirin! Konuşmaya geldik!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım ama gözü dönmüş adamlara sesimi duyurmak artık imkânsızdı. Sesim, o etten ve nefretten örülmüş duvarın içinde erip gitti.
"Sıkarım lan beynine!" "Sıkmazsan adam değilsin!"
Güm!
Kulakları sağır eden o ilk silah patladığında, bozkırın ortasında kaos tam anlamıyla koptu.
Emre dehşet içinde bize döndü, yüzü bembeyaz olmuş, sesi korkudan çatlamıştı: "Kaçın! Bunlar bizi de vurur, dağılın!"
Herkes can havliyle bir tarafa savrulurken, ben iki aşiretin tam ortasında, çapraz ateşin arasında kalakalmıştım.
Yapabileceğim tek şey kollarımı başıma siper edip, mermilerin tepemde uçuştuğu o kargaşanın içinde yere çömelmekti.
Eğilmiş bir hâlde sürünerek oradan çıkmaya çalışırken, hızla yaklaşan başka araçların sesini duydum. Fren sesleri çok yakınımdan geliyordu ama tepemden geçen kurşunlar yüzünden kafamı kaldırıp bakamıyordum bile.
Sonra... Sadece kısacık bir an için, o sağır edici silah sesleri bıçak gibi kesildi.
Bu sessizliği fırsat bilip hızla ayağa fırladım. Can havliyle, önümde duran o siyah aracın arkasına doğru koştum. Tam arabanın arkasına, o güvenli yere sığınmak üzereydim ki... çok daha yakından, kulaklarımı çınlatan şiddetli bir silah sesi patladı.
Hissettiğim korkudan adımlarım birbirine dolandı. Topuğum sert toprağa takıldı ve dengemi kaybettim. Bedenim hızla ileriye doğru savrulurken, yüzüstü o taşlık yere çakılmayı bekleyerek gözlerimi sımsıkı yumdum.
Ama düşmedim.
Beklediğim o sert çarpma yerine, havada çok güçlü bir el koluma ve belime sıkıca sarıldı. Beni kendine doğru öyle sert bir şekilde çekti ki, nefesim kesildi.
Yüzüm taş gibi sert, geniş bir göğse çarptığında, etraftaki genzi yakan barut ve toz kokusu anında silindi. Yerine doğrudan ciğerlerime dolan bambaşka, baş döndürücü bir koku geldi: Hafif bir tütün ve insanın aklına kazınan keskin bir kehribar kokusu...
Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi gümlerken, titreyen kirpiklerimi aralayıp başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Güneşi geniş omuzlarıyla kapatan heybetli bir gölgeyle ve hayatımda gördüğüm en gece karası gözlerle karşılaştım.
Yüz hatları bıçak gibi keskindi. Çenesi kasılmıştı ama beni tutan ellerinde zerre kadar titreme, yüzünde en ufak bir telaş yoktu.
Etrafımızdaki cehennem umrunda bile değildi. Namluların ucundaydık ama onun gözleri etraftaki adamlarda değil; benim gözlerimin içindeydi: sanki dünyadaki tek önemli şey o an benim düşmememmiş gibi.
Ve en kötüsü de kollarının arası bu topraklardaki en tehlikeli ama tek güvenli yer gibi hissettiriyordu.
Bu adam kimdi?