İçeriğe geç

NİLÜFER

Bölüm 1 · 17 dk okuma

NİLÜFER

Bölüm 1

1. (Düzenlendi)

❖ ━━━━ ۞ ━━━━ ❖

Selammmmm!!!!

Uzun zamandır böyle ağalı, Urfalı bir kitap yazmak istiyordum. Sanırım küçüklüğümde Sıla dizisini biraz fazla izlememin de bunda payı var. 😭 Bir de Halef diye bir dizi var, biliyorsunuzdur. Dizinin son 10 bölümünü falan izleyince bir anda "Ben bunu yazmak istiyorum!" dedim ve sonunda kendimi burada buldum.

Umarım sizin de hoşunuza gider. Kadın karakterimiz Zeynep, bayağı savaşçı ruhlu bir kadın. Onu yazarken gerçekten çok keyif aldım ve içime sine sine yazdım vallahi. Umarım siz de okurken benim aldığım keyfi alırsınız. ♡

Bu arada yorum yapmanızı gerçekten çok isterim. Seri henüz bitmediği için her türlü yoruma açığım. Beğendiyseniz hangi kısımları sevdiğinizi, beğenmediyseniz sizi rahatsız eden noktaları, aklınıza gelen önerileri... Her şeyi yazabilirsiniz. Eleştirilerinize de önerilerinize de açığım.

Şimdiden okuyup destek olan herkese çok teşekkür ederim. ♡

❖ ━━━━ ۞ ━━━━ ❖

1.BÖLÜM

Nilüfer çiçeği... Bataklığın tam kalbinde doğar ama o nefes aldırmayan çamura meydan okur; olduğu yerde yükselmeye, tırmanmaya devam eder.

Karanlığa boyun eğmez, büyük bir inatla yukarı doğru uzanır; nereye varacağını tam olarak bilmese de yine de uzanır.

O kirli suyun yüzeyine ulaştığında ise taç yapraklarında tek bir leke bile barındırmadan, kusursuzca açar. Etrafındaki onca kire rağmen kendine tertemiz bir yaşam alanı yaratır.

Altı yıl önce ben de köklerimden kopmam gerektiğine, o karanlığın ve çıkmazın içinde yok olup gitmek istemediğime tam olarak böyle bir inatla karar vermiştim.

Bugün ise nihayet çiçek açtığımı kendime kanıtladığım gündü; o bataklıktan kendimi çekip çıkarmıştım.

Derin bir nefes alarak düşüncelerimden sıyrıldım ve heyecanla gözlerimi toplantı salonundaki dev ekrana çevirdim.

Aylardır süren uykusuz gecelerimin, laboratuvarlardaki sessiz ve yorucu savaşlarımın eseri olan bu çalışma, nihayet bugün karşılığını alacaktı.

İç Anadolu'nun topraklarını yeniden hayata döndürecek bir projeydi bu. Sistem basit ama bir o kadar da kusursuzdu: Toprağın metrelerce altındaki nemi adeta bir sünger gibi emiyor ve doğrudan bitkinin köklerine iletiyordu.

Toplantı masasının başındaki Kemal Bey, ekranda akıp giden simülasyonu son bir kez süzdü. Ardından yavaşça başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Zeynep Hanım," dedi her zamanki ciddi ve tok sesiyle. "Aylardır önümüze yığılan onca teorik rapordan sonra, nihayet sahada gerçekten işleyecek kusursuz bir sistem görüyorum. Sadece kâğıt üzerinde değil; doğrudan sonuç verecek, bölgenin kaderini değiştirecek çapta bir mühendislik ortaya koymuşsunuz. Beklentilerimizin çok ötesinde. Sizi tebrik ederim."

Odada oluşan o kısa, saygı dolu sessizliği Kemal Bey'in hemen sağında oturan Selim Bey bozdu.

Kemal Bey'in aksine yüzünde çok daha sıcak, babacan bir gülümseme vardı. Resmi havayı dağıtmak istercesine hafifçe masaya doğru eğildi.

"Harika bir iş çıkardın Zeynep. Toprağı bu kadar iyi anlaman, onun derdini hissetmen tesadüf olamaz." Ardından hafızasını yoklar gibi gözlerini hafifçe kıstı. "Yanılmıyorsam... Sen Urfalıydın, değil mi?"

Bu beklenmedik soru, sarsılmaz sandığım o katı sakinliğimi bir anlığına sarstı. Yıllardır üstünü örttüğümü sandığım o şehrin adı, toplantı odasındaki bütün havayı bir anda emip yutmuştu sanki.

Bakışlarım kaçacak bir yer arar gibi önümdeki dosyalara kaydığında, bütün gözlerin üzerimde olduğunu, herkesin benden bir cevap beklediğini hissettim. Yüzümdeki o kendinden emin ifadeyi düşürmemek için yavaşça yutkunup derin bir nefes aldım.

"Evet," dedim. Sesimin titrememesi için gayret etmiş, kelimeyi olabildiğince net çıkarmıştım. "Şanlıurfalıyım."

Selim Bey aldığı cevaptan çok memnun kalmış gibi gülümseyerek arkasına yaslandı.

"Ooo, belli, belli!" dedi ellerini keyifle masaya vurarak. "Toprağın derdinden, dilinden en iyi zorlu topraklarda doğup büyüyenler anlar zaten. Kemal Bey'in de dediği gibi ortada kusursuz bir iş var. Projeniz onaylandı Zeynep Hanım."

Ayların yorgunluğu omuzlarımdan kalkarken odada ufak, tebrik niteliğinde bir mırıltı dolaştı.

Tam rahatlayacağımı sanmıştım ki, Selim Bey oturduğu deri koltukta biraz daha yayıldı. Yüzündeki o tebessüm, yerini şimdi yarı şakacı bir o kadar da işgüzar bir tavra bırakmıştı.

"Tesadüfün böylesi," dedi gözlerini hafifçe kısarak. "İç Anadolu'dan sonraki durağımız da geçen hafta belli oldu: Urfa. Vallahi tam size göre! Hem kendi memleketiniz, yabancılık da çekmezsiniz. Şuracıkta 'evet' derseniz, oranın yönetimini de hiç düşünmeden doğrudan size devrederiz. Tabii işin mutfağı epey zorlu; henüz saha etütleri bile yapılmadı. Bize orada yatıp kalkacak, baştan sona her şeyle bizzat ilgilenecek sizin gibi inatçı bir mühendis lazım."

Yıllar önce o coğrafyadan kaçarcasına uzaklaşırken arkama bile bakmamıştım. Zihnimin en ücra köşesinde sıkıca kilitli duran o kapının, paslı gıcırtılarla aralandığını hissettim.

"Önümüzdeki süreçte bu projeyle fazlasıyla meşgul olacağım," dedim. Sesimdeki mesafeli ve net tonu korumaya, kelimelerimin arasına hiçbir duygunun sızmamasına büyük bir özen göstermiştim. "Teklifiniz için çok teşekkür ederim."

Dışarıdan bakan biri için bu, yalnızca işine odaklanmış, yoğun bir mühendisin verdiği son derece profesyonel bir karardı. Oysa içimde kopan fırtına bambaşkaydı.

Oraya dönmeye hiç ama hiç hazır değildim.

◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈

Kendimi odama zor atmıştım.

Sabahtan beri bitmek bilmeyen toplantılardan, önüme yığılan ardı arkası kesilmez evrak işlerinden ve ofisin o boğucu koşturmacasından adeta başım dönmüştü.

Kapıyı arkamdan kapatıp kilidi çevirdiğim an, dışarıdaki o şirket uğultusu bıçak gibi kesildi; omuzlarımdaki o görünmez, devasa ağırlık bir anda çözülüverdi.

Sırtımı soğuk kapıya yaslayıp derin, titrek bir nefes aldım.

Kalbim hâlâ göğüs kafesimi dövüyordu ama bu kez yorgunluktan değil; yılları bulan bir savaşı nihayet kazanmış olmanın verdiği o baş döndürücü hafifliktendi.

Titreyen parmaklarım telefonun ekranında aceleyle o numarayı ararken aklımda tek bir şey vardı: Bu zaferi, o karanlık günlerde yıllarca dimdik arkamda durup benim için dualar eden annemle paylaşmalıydım.

Telefon daha ikinci çalışta açıldı. Kulağıma ilk çarpan, hattın ucundan kopup gelen o cıvıl cıvıl çocuk sesleri oldu.

"Abla! Anne, telefonu bana ver, ben konuşacağım!" diye avaz avaz bağırıyordu Ali.

Hemen arkasından, belli ki telefonu kardeşinin elinden çekiştiren Ayşe'nin tiz sesi araya karıştı: "Hayır, önce ben konuşacağım! Abla, o gönderdiğin akülü araba var ya, acayip bir şey! Sabahtan beri onunla oynuyoruz, bütün mahalle peşimizde!"

Kardeşlerimin birbirine karışan bu telaşlı, neşeli curcunası, günün bütün o boğucu ağırlığını bir anda silip yüzüme sıcacık bir tebessüm yaydı. "Yavaş sürün o arabayı , daha ilk günden tekerini patlatmayın ha!" diye takıldım.

Tam o esnada duyduğum hışırtıdan, telefonun el değiştirdiğini anladım. Annemin o telaşlı ama bir o kadar da şefkatli solukları doldu kulağıma.

"Çocuklar, bi' durun Allah aşkına, bırakın ablanız soluk alsın biraz," dedi, arkadan gelen koşuşturmayı bastırmaya çalışarak. Sonra telefonu iyice kendine yaklaştırdı; sesi bir anda o bildiğim anaç, derin tonuna bürünmüştü: "Zeynep'im, kuzum... İyi misin sen? Sesin bir tuhaf geliyor, bir şey mi oldu oralarda?"

Hattın öbür ucundan kopup gelen o derin, titrek iç çekişle birlikte, annemin gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünü buradan bile görebiliyordum sanki.

"Elhamdülillah... Bin şükür kızım. Gördün mü bak, çektiğin onca çile, gece gündüz demeden verdiğin onca emek boşa gitmedi. Dualarım kabul oldu."

Birkaç saniye boyunca, kelimelere dökülmeyen o şefkatli mutluluğun içinde dinlendik. Fakat zaferin o kısacık sarhoşluğu çabuk dağıldı; içimdeki o kara bulut yavaşça geri döndü.

"Anne..." dedim, sesim istemsizce kısılarak. "Babam... Babam nasıl? Evde mi?"

Annemin sesindeki o tatlı sevinç anında buharlaşıp gitti, yerini yılların biriktirdiği kasvetli, ağır bir karanlık aldı. Telefonun diğer ucundan o bildiğim, bıkkın iç çekişini duyduğumda sesini çoktan kısmıştı.

"Aman boş ver onu kızım. Sen bugünün tadını çıkar, kendi zaferine sevin."

"Anne... Babam nasıl cidden?" diye üsteledim.

Annem acı acı yutkundu. "Nasıl olacak be kızım, aynı bildiğin gibi... Evin içinde sabahtan akşama kadar esip gürlüyor zıkkımın kökü. 'Benim öyle bir kızım yok, adını da anmayın bu evde' deyip duruyor hâlâ. Adam ne yaşlanıyor ne duruluyor. Değişmez bu Zeynep'im. Böyle geldi, böyle gidecek işte."

Bir an sustu. Sonra sesine, yılların çaresizliğinden süzülmüş garip bir alaycılık karıştı. "Ama... O her ay gönderdiğin paraları sorarsan, vallahi tek kuruşunu affetmiyor. Sana gelince 'yok' ama senin parana gelince gidip anında çekiyor. Alıp alıp o kahve köşelerinde çarçur ediyor işte."

Dudaklarıma kırık, acı bir gülümseme yerleşti.

"Zaten..." diye fısıldadım buz gibi bir sesle. "Beni bugüne kadar yaşattıysa, bir köşede kıstırıp canımı almadıysa sırf bu yüzden ya anne. O paranın sağladığı rahatlık olmasa..."

"Ağzından yel alsın kızım! O nasıl söz öyle, tövbe de," diye telaşla çıkıştı annem.

Ancak nefesindeki o incecik titreme, benim ne kadar haklı olduğumu ikimizin de çok iyi bildiğini kanıtlıyordu.

O karanlık dehlize daha fazla girmemesi gerektiğini fark edip alelacele konuyu değiştirdi. "Neyse, sen bunları düşünme şimdi. Ben iyiyim, kardeşlerin iyi..."

Kardeşlerimin adı geçince göğsümü sıkan o mengene biraz olsun gevşedi. Zaten bu hayatta göğüs gerdiğim her şey, yuttuğum her zehir sadece onlar ve annem içindi.

"Okulları nasıl gidiyor? Öğretmenleri bir şey diyor mu?" diye peş peşe sıraladım. "Sakın aksatmasınlar dersleri. Hele Ali... Onun matematiğe yüklenmesi lazım. Sınavları yaklaştı, eksikleri gedikleri var mı? Defter, kitap, ne lazımsa söyle."

"Yok kızım, yok," dedi annem, sesinden taşan o buruk ama yoğun gururla. "Sen her ay kuruşu kuruşuna yolluyorsun ya, defterini de kitabını da en alasından alıyorum çok şükür. Eksiğimiz gediğimiz yok. Ali desen inat etti geçen gün, 'Ben de ablam gibi okuyup büyük mühendis olacağım' diye tutturdu. Sen böyle dağ gibi arkamızdasın ya... Bizim sırtımız yere gelmez."

Duyduğum bu sözler, omuzlarıma hem dünyanın en güzel hem de en ağır yükünü bırakmıştı.

"Gözlerinden öp ikisinin de," dedim, boğazıma usulca tırmanan o düğümü zorlukla yutkunarak. "Sen de sakın üzme kendini anne."

◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈

Günün bütün o boğucu koşturmacası biter bitmez, en yakın dostlarımla soluğu her zamanki o salaş meyhanemizde almıştık.

Eski ahşap masalardan yükselen keskin anason ve kızarmış balık kokusu, mekânın içindeki tatlı sohbetimize eşlik ediyordu.

Aylin, elindeki buğulu bardağı yavaşça masaya bırakırken heyecandan gözlerinin içi gülüyordu.

Oturduğu yerde duramayarak bana doğru eğildi. "Kızım, hâlâ inanamıyorum ya!" Sesi, mekânın o tatlı uğultusunu rahatça yarıp geçecek kadar coşkuluydu. "Bakanlık onayını söke söke kopardın! Sırada o projede resmi olarak başmühendis koltuğuna oturmanı kutlamak var. Asıl kadehi işte o zaman kaldıracağız!"

Mert, önündeki acılı ezmeden ufak bir lokma alırken her zamanki o garantici, her taşın altında bir bit yeniği arayan tavrıyla hafifçe kaşlarını çattı. Bardağını kenara itip ciddi bir ifadeyle bana döndü.

"Sahiden..." dedi düşünceli bir sesle. "Akif Bey hâlâ o resmi yetkiyi devretmedi mi sana Zeynep? Evraklar çıktı çıkacak diyordun, bu adam seni hâlâ oyalıyor mu yoksa?"

Rahat bir tavırla gözlerimi devirip gülümsedim. Parmaklarımın arasında terleyen buz gibi bardağı usulca çevirirken, tırnaklarımla kazıyarak kopardığım bu zaferden zerre kadar şüphem yoktu.

"Adamın bugün nefes almaya vakti mi oldu sanki Mert," dedim, sesimdeki o sarsılmaz özgüveni koruyarak. "Bakanlıktan onay geldiği an şirket resmen birbirine girdi, telefonlar kilitlendi. Yanına adım atmaya fırsat bile bulamadım ama merak etme; eli mahkûm o yetkiyi verecek. Kaçarı yok."

Masanın diğer ucundan Asena şen bir kahkahayla lafa girdi. Elindeki çatalı neşeyle havada sallayıp gözlerini kocaman açarak bize doğru eğildi.

"Kızım, Akif Bey'in sana bir şey söylemesine gerek bile yok ki!" dedi coşkuyla. "Sen şimdiden hazırla valizini. Bakanlık seni o projenin başına bizzat kendi elleriyle dikecek zaten!"

Onların bu hallerine gülümserken içimde sıcacık bir minnet kabarıyordu. Benim hakkımı benden çok savunan, zaferimi kendi başarılarıymış gibi sahiplenen bu insanların varlığı hayattaki en büyük şansımdı.

Dostlarımı sevgiyle izlediğim o an, bakışlarım mekânın arka tarafındaki kuytu bir masaya takıldı. Loş ışığın altında kadeh kaldıran o tanıdık yüzleri seçtiğim saniye, içimdeki minnet hissi bir anda buharlaştı; yerine buz gibi bir şüphe tohumu düştü.

Gözlerimin daldığı yönü fark eden Asena'nın yüzündeki o neşeli gülümseme bıçak gibi kesildi. "Ben mi yanlış görüyorum?" diye fısıldadı masaya doğru eğilerek. Sesindeki o ani ciddiyet, masadaki herkesin dikkatini usulca o köşeye kilitledi. "Şu kadın... Elif değil mi o? Akif Bey'in dibinde ne işi var Allah aşkına?"

Mert elindeki bardağı sert bir sesle masaya bıraktı. Az önceki o keyifli adam saniyeler içinde kaybolmuş, yüzünü karanlık, korumacı bir öfke kaplamıştı. Gözlerini kısarak o loş masayı süzerken, "Yok artık," diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Eğer o bir kutlama yemeğiyse, orada asıl senin olman gerekmiyor muydu Zeynep? Bu işte kesin bir bit yeniği var."

Aylin ise çoktan öfkeden deliye dönmüştü. Parmaklarının arasında buruşturduğu peçeteyi hınçla masaya fırlatırken, "Pislik!" diye tısladı. "Senin o dağ gibi başarını hiçe sayıp yine o sinsi kadına alan açıyorlar! Zeynep, sen de hâlâ burada oturmuş 'adamın nefes almaya vakti olmamıştır' diyerek kendini kandırıyorsun. Görmüyor musun arkandan dönen dolapları?"

Arkadaşlarımın masada hızla yükselen bu gergin fısıltıları, az önceki o tatlı zafer sarhoşluğunu acımasızca ezip geçmişti. Elimdeki soğuk bardağı, parmak boğumlarım bembeyaz kesilene kadar sıktım.

"Abartmayın çocuklar," dedim. Sesime sızmaya çalışan o ele verici titremeyi gizlemek için zorlukla yutkunmuştum. "Alt tarafı bir iş yemeğidir... Benim davet edilmediğim sıradan bir yemek..."

Mert başını iki yana sallayıp acı acı güldü. "Sen bu saf iyi niyetinle bir gün fena harcanacaksın Zeynep. Farkında değil misin? Kadın ilk günden beri her fırsatta kuyunu kazıyor; şimdi de tam meyveleri toplayacağın en kritik dönemeçte adamın dibinden ayrılmıyor."

Aylin oturduğu yerde iyice öne eğilip o ateş saçan gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Bak Zeynep, şuradan kalkıp o masaya gitmezsen, arkandan dönen dolapları kendi kulaklarınla duymazsan ben orta yerimden çatlarım. Biz burada senin zaferini kutluyoruz; onlar ise o masada belki de senin hakkını o kadına peşkeş çekiyorlar!"

Masadaki o ağır baskı ve arkadaşlarımın haklı isyanı, içime düşen şüphe tohumunun zehirli bir sarmaşık gibi büyüyüp boğazıma dolanmasına yetmişti.

Derin bir nefes alıp bardağımdaki o son yudumu tek seferde yuvarladım. Anasonun boğazımı yakan o keskin tadıyla birlikte sandalyemi usulca geriye ittim.

"Haklısınız," dedim buz gibi, kararlı bir sesle. "Burada oturup kendi kendimi kemireceğime, gidip o masaya bir selam veririm."

Meyhanenin o neşeli, uğultulu kalabalığı arasında son derece sakin ve ölçülü adımlarla masaya doğru yürüdüm.

Yaklaştığımı ilk fark eden Akif Bey oldu; gözlerinden gelip geçen o anlık telaşı yakalamam sadece saniyemi almıştı. Elif ise kadehini dudaklarına götürmüş, başını ağır ağır, adeta beni süzerek kaldırmıştı.

Yüzüme mesafeli ama bir o kadar da nazik tebessümümü yerleştirerek masanın hemen kenarında durdum. "İyi akşamlar Akif Bey, iyi akşamlar Elif," dedim. Sesimde ne bir sitemin gölgesi ne de en ufak bir gerginlik tınısı vardı; tek kelimeyle pürüzsüzdüm. "Biz de arkadaşlarla az ileride oturuyorduk, sizi görünce selam vermeden geçmek istemedim."

Akif Bey, benden gelebilecek olası bir taşkınlıktan korkmuş olacak ki, bu medeni ve olaysız yaklaşımım karşısında gözle görülür bir şekilde rahatladı.

Kasılmış omuzları usulca aşağı inerken oturduğu yerden hafifçe doğruldu; yüzüne o çok iyi bildiğim, üzerinde iğreti duran babacan ifadeyi kondurarak masadaki boş sandalyelerden birini işaret etti.

"İyi akşamlar Zeynep kızım, gel şöyle," dedi. "Bugün bakanlıktan gelen onay hepimizi çok heyecanlandırdı, ayaküstü küçük bir yemekle kutlayalım istedik. Sen mesai bitiminde hızla çıkınca bir planın vardır diye düşündük, seni rahatsız etmek istemedik."

Bu "rahatsız etmek istemedik" bahanesinin ucuzluğu midemi bulandırsa da, yüzümdeki ifadenin bozulmasına izin vermedim.

"Çok haklısınız," dedim, kelimelerin altındaki o ince iğneyi sadece anlayanın fark edebileceği pürüzsüz bir tonlamayla. "Bugün gerçekten hepimiz için çok büyük bir zaferdi."

Ardından bakışlarımı usulca Elif'e çevirdim. Ona da aynı sarsılmaz nezaketle gülümsedim. "Elif, senin de projede epey emeğin geçti. Seni de tebrik ederim."

Elif, benden beklediği o öfkeli ya da alıngan tavır yerine bu kadar yumuşak, bu kadar hesapsız bir tebrik alınca bariz bir şekilde bocaladı. Dudaklarının kenarına yapışmış o keskin, sinsi ifade; yerini anlık bir savunmasızlığa ve şaşkınlığa bıraktı.

Kadehini yavaşça masaya bırakırken, masadaki diğer çalışanların da nefeslerini tutmuş, pürdikkat bizi izlediğini fark ettim; havadaki o ağır gerilim artık elle tutulacak kadar yoğundu.

Akif Bey boğazını hafifçe temizleyip masadakilere şöyle bir göz gezdirdi. Yüzündeki o iğreti babacan gülümseme anında silinmiş, yerini buz gibi bir ciddiyete bırakmıştı.

Bana dönerek, "Aslında denk geldiğimiz iyi oldu Zeynep," dedi. "Bunu yarın sabah ofiste konuşacaktık ama hazır lafı açılmışken söyleyeyim. Bugün bakanlıkla yapılan son görüşmeler ve projenin kapsamının genişlemesiyle birlikte... Yönetim kurulu olarak bazı görev dağılımı güncellemeleri yapma kararı aldık."

Merakla kaşlarımı havalandırdım. İçimde hâlâ o saf, yıkılmaz inancımla; verdiğim onca emeğin, harcadığım uykusuz gecelerin ardından aleyhime bir karar çıkabileceğine zerre ihtimal vermeyerek, "Evet, Akif Bey?" diye sordum.

Akif Bey hafifçe arkasına yaslandı. Sesindeki o mesafeli profesyonelliği, az sonra sözleriyle işleyeceği cinayete bir kalkan gibi kullanarak devam etti:

"Projenin koordinasyonu ve başmühendislik yetkisi için... Şirket içi dengeleri ve mevcut iş yükünü göz önünde bulundurarak, tercihimizi Elif'ten yana kullandık."

O saniye, masanın etrafındaki hava kelimenin tam anlamıyla bıçak gibi kesildi.

Yüzüme özenle yerleştirdiğim o kusursuz, dostane tebessüm dudaklarımda buz tutup kaldı.

İçimdeki o sarsılmaz inanç, yerini anında kulaklarımda uğuldayan korkunç bir sağırlaşmaya bırakırken; altı yıl sonra ilk kez o zifiri bataklığın çamur kokusunu, sırtıma saplanan o tanıdık ihanet hançerinin acımasız soğukluğunu yeniden hissettim.

Saniyeler boyunca tek kelime edemedim. Sanki altı yıl önce o çamurdan çıkarken söküp attığımı sandığım ne kadar hastalıklı, çürük kök varsa; hepsi karanlıktan tek tek dirilip yeniden nefesime dolanmıştı.

Daha fazla o masada dikilip, hakkımı göz göre göre gasp eden o yüzlere tahammül edecek tek bir saniyem bile kalmamıştı.

Başımı zar zor salladım.

"İyi akşamlar."

Arkama bile bakmadan, içimde büyük bir gürültüyle yıkılan o koca dağın enkazını peşimden sürükleyerek oradan uzaklaştım.

Kendi masamıza nasıl yürüdüğümü hatırlamıyordum bile. Yüzümdeki o kanı çekilmiş, darmadağın ifadeyi gördükleri an arkadaşlarım sandalyelerinden fırlarcasına ayaklandılar. Üçünün de yüzüne aynı endişeli, dehşet dolu soru işareti kazınmıştı.

Ama onlara tek bir kelime bile edecek, az önce uğradığım o ihaneti sesli bir şekilde dile getirecek zerre kadar gücüm kalmamıştı. Ağzımı açtığım an orta yerde un ufak olacağımı, yıllardır ilmek ilmek ördüğüm o görünmez zırhımın tek bir hıçkırıkla tuzla buz olacağını çok iyi biliyordum.

Titreyen ellerimle sandalyemin arkasındaki çantamı omzuma asarken, "Kalkmam lazım," diyebildim sadece. Sesim bana bile yabancı, pürüzlü ve kırılgandı. "İyi akşamlar hepinize... Gitmem lazım. Yarın... Yarın konuşuruz."

Aylin'in havada asılı kalan elini, Mert'in peşimden çaresizce seslenişini arkamda bırakarak, meyhanenin çıkışına doğru adeta kaçarcasına yürüdüm.

Ağır ahşap kapıyı bütün gücümle itip kendimi sokağa attığım an, gecenin serin rüzgârı tokat gibi yüzüme çarptı. İçeride zar zor ayakta tuttuğum o sarsılmaz dirayetim tuzla buz olup ve göz pınarlarımdan can havliyle akmaya başladı.

◈ ─── ─── ◈ ─── ─── ◈

Sabaha kadar gözüme bir damla bile uyku girmedi. Yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönerken saatlerce o karanlık tavanı izledim; içimdeki öfke koyu, yapışkan bir zehir gibi damarlarımda dolaşıyor, aklımdan geçen binlerce ihtimal zihnimi usul usul kemiriyordu.

Sabah, güneşin solgun ışıkları pencereye vururken yorgunluktan uyuşmuş bedenimi adeta yataktan kazıdım.

Doğruca banyoya girip ılık suyun altında dakikalarca, sanki dün gece ruhuma bulaşan o ağır çamur kokusunu, o ihanetin kirini üzerimden söküp atabilecekmişim gibi uzun uzun, öylece durdum.

Aynanın karşısına geçip ruhsuz bir şekilde kıyafetlerimi giyindim. Ofisin yolunu tuttuğumda içten içe hâlâ ne yapacağımı, yüzüme inen bu ağır darbeye nasıl bir karşılık vermem gerektiğini zerre kadar bilmiyordum.

Şirketten içeri adımımı attığım an, ofisteki telaşı ve havada asılı duran elektrikli gerilimi doğrudan tenimde hissettim. Daha masama geçip omuzumdaki çantamı bile bırakamadan, asistanlardan Nesrin koridorda nefes nefese yolumu kesti.

"Zeynep Hanım," dedi kesik kesik soluyarak. "Bakanlıktan acil bir toplantı talebi geldi. İç Anadolu projesi ve kapsamının genişletilmesi için üst yönetimi apar topar masaya çağırıyorlar. Projenin mimarı bizzat siz olduğunuz için, Selim Bey toplantıda mutlaka sizin de içeride olmanızı istedi. Sizi bekliyorlar."

Toplantı odasının ağır kapısını aralayıp içeri adım attığımda, Akif Bey ve Selim Bey masanın başındaki deri koltuklarına çoktan kurulmuşlardı.

Akif Bey'in yüzünde her zamanki mesafeli ciddiyeti vardı ama dün geceki o pişkin mahcubiyetinden tamamen sıyrılmış, sinir bozucu derecede rahatlamış hali de gözden kaçmıyordu.

Fakat asıl ağır darbe, onun hemen sağındaki koltuğa Elif'in pervasızca yerleşmiş olmasıydı. Onu orada, Akif Bey'in sağ koluymuş gibi büyük bir özgüvenle otururken görmek, dün geceden beri zar zor yatıştırdığım midemi yeniden, şiddetle kastı.

Buna rağmen yüzümdeki maskenin bir saniye bile düşmesine izin vermedim. Kendinden emin adımlarla o ağır havayı yararak yürüdüm ve masanın diğer ucuna, onlara en uzak noktaya geçip oturdum.

Bakanlığın acil gündemi hızla masaya yatırıldı. İçimdeki o devasa öfkeyi zihnimin en karanlık köşesine kilitleyerek tamamen işime odaklandım; aylarca üzerinde dirsek çürüttüğüm o teknik detayları pürüzsüz bir şekilde açıkladım.

Toplantının sonuna doğru Selim Bey, önündeki kalın dosyayı tok bir sesle kapatırken hafifçe arkasına yaslandı ve bakışlarını yavaşça Akif Bey'e çevirdi.

"Bu arada Akif Bey," dedi. Yüzünde belli belirsiz, ince bir tebessümle. "Dünkü sunumun ardından Zeynep Hanım'la da kısa bir sohbetimiz oldu. Kendisine sıradaki büyük Urfa projesinden bahsetmiş, yönetimi bizzat alması için bir teklifte bulunmuştum ama beni gayet nazik bir dille reddetti. Belki siz araya girerseniz ikna olur, ne dersiniz?"

Akif Bey başını kaldırıp önce hafif bir şaşkınlıkla Selim Bey'e, ardından usulca bana baktı. Dudaklarının kenarına yerleşen o alaycı, küçümseyici kıvrımı gizleme gereği bile duymamıştı.

Başını iki yana sallayarak üstten bir tavırla, acımasızca güldü. "Zeynep reddetmekle en doğrusunu yapmış Selim Bey," dedi, sesindeki alaylı tonu büyük bir pişkinlikle sürdürerek. "Zeynep harika bir masabaşı mühendisi olabilir ama orası zorlu bir coğrafya. Size o iş için sahaya en az iki üç kurt mühendis tahsis etmemiz lazım; Zeynep tek başına bunun altından kalkamaz. O iş onu aşar."

"O iş onu aşar..."

O an, masadaki tüm sesler derin, boğuk bir uğultuya dönüştü. Akif Bey'in o son cümlesi beynimin içinde yankılanırken, masanın diğer ucunda oturan adamın yüz hatları gözlerimin önünde eriyip şekil değiştirmeye başladı.

Karşımdaki o şirket yöneticisi yavaşça silindi; yerine yıllar önce, o rutubetli taş duvarların arasında gözlerimin içine baka baka, "Sen bu evden adım bile atamazsın! Okusan da senden hiçbir halt olmaz, bu işler senin neyine!" diye bağıran babamın o karanlık, ezici silüeti oturdu.

Yine bir adam tam karşımda durmuş, yıllar sonra yine bana "Yapamazsın, edemezsin, beceremezsin" diyordu. Ben onca sene o çamurun, o zehirli bataklığın içinden sıyrılıp kendi ayaklarım üzerinde durabilmek için canımı dişime takarak savaşmıştım.

Şimdi ise kendimi sadece şekil değiştirmiş, süslü başka bir bataklığın içine çekiliyor gibi hissediyordum.

İçimdeki o vahşi hırs, yıllardır ustalıkla bastırdığım o isyan ve dayanılmaz öfke dalga dalga kabarıp boğazıma tırmandı. O küçümseyen bakışları yerle bir etmek, o "yapamazsın" diyen karanlık gölgeyi bir kez daha parçalamak istiyordum.

Oturduğum yerde yavaşça omuzlarımı dikleştirdim. İçimde kopan o devasa fırtınayı tek bir nefese hapsedip sarsılmaz bir tonla konuştum.

"Selim Bey," dedim. Bakışlarımı bir saniye bile Akif Bey'in o alaycı gözlerinden ayırmamıştım. "Eğer teklifiniz hâlâ geçerliyse, ben o projeyi alıyorum. Bizzat o topraklarda yatıp kalkacağıma, en doğru yöntemi bulacağıma emin olabilirsiniz."

Bölüm sonu

1 yorum