İçeriğe geç

NİLÜFER

Bölüm 4 · 29 dk okuma

NİLÜFER

Bölüm 4

4.

Yataktan kalkıp yüzüme art arda soğuk su çarptım. Aynaya bakınca yüzümü buruşturdum. Dünün bütün o kaosu ve gerilimi gözaltlarımdaki koyu halkalarla kendini belli ediyordu. Buraya gelirken yaşayacaklarıma kendimi ne kadar hazırlamış olursam olayım, işin içinden yara almadan kurtulamayacaktım illa ki.

Derin bir nefes alıp omuzlarımdaki o görünmez ağırlığı silkelemeye çalıştım. Geçmişi de, dünü de şimdilik o tel örgünün dışında bırakmalıydım. Dolaptan sahaya uygun, rahat kıyafetlerimi seçip üzerime geçirdim. Saçlarımı ensede sıkıca toplayıp çantamı sırtlandığım gibi odadan çıktım.

Otelin kapısında beni bekleyen araca bindiğimde saat henüz çok erkendi. Şoföre doğrudan müdürlüğe sürmesini söyledim. Niyetim, ekiple orada buluşup onlarla birlikte arazilere doğru yola çıkmaktı. Araç, yeni yeni uyanan Urfa sokaklarında ilerlerken çantamdaki telefonun titremesiyle daldığım düşüncelerden koptum. Ekranda Emre’nin adını görünce aramayı bekletmeden yanıtladım.

"Zeynep," dedi Emre, sesinde belli belirsiz ama kendini hissettiren bir gerginlik vardı. "Biz müdürlükten çıktık, direkt araziye geçiyoruz."

Kaşlarım hızla çatıldı, sırtımı koltuktan ayırıp dikleştim. "Nasıl yani? Hani müdürlükte toplanıp oradan birlikte hareket edecektik?"

Emre sıkıntılı bir nefes verdi. "Valla biz oraya vardığımızda kapıda siyah araçlar çoktan dizilmişti. Adamlar bizi resmen paketleyip yola çıkardılar, itiraz bile edemedik. Sen de doğrudan dünki araziye gel."

Telefonu kulağımdan indirirken, sinirden dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki çenem ağrımaya başlamıştı.

Ön koltuktaki şoföre doğru uzandım.

"Müdürlüğe gitmiyoruz," dedim, sesimi olabildiğince düz ve tavizsiz tutmaya çalışarak. "Doğrudan dünkü araziye sür."

Şoför dikiz aynasından bana şaşkınlıkla kısa bir bakış attı ama yüzümdeki o fırtınayı görmüş olacak ki sessizce başını salladı. Koltuğa geri yaslanıp başımı cama doğru çevirdim. Gözlerimi kısıp, akan yola bakarken dişlerimin arasından öfkeyle fısıldadım:

"Bu emrivakilerin de hesabını vereceksin Baran Mirşad..."

Araziye geldiğimizde arabadan iner inmez gözlerim hemen ekibi aradı. Emre, Derya ve Leyla ellerindeki haritayı bir jipin kaputuna sermiş bir şeyler inceliyorlardı. Ama asıl sinir bozucu olan, etraflarını etten bir duvar gibi saran o siyah giyimli adam ordusuydu.

Hızlı, öfkeli adımlarla onlara doğru yürümeye başladım. Derya beni görünce yüzündeki o boğulmuş ifade biraz olsun dağıldı ve derin bir oh çekti.

"Geldin sonunda... Zeynep, sabahtan beri neler neler çektik ya. Adım atsak peşimizdeler, bakışlardan işimize bile odaklanamıyoruz."

Leyla da elindeki kalemi haritanın üzerine bırakıp huysuzca etrafına bakındı. "Gerçekten ya, kendimi açık hava hapishanesinde gibi hissediyorum."

Onların bu haklı sitemlerini başımla onaylarken, aklıma dünden kalan en önemli pürüz geldi. Elimdeki çantayı yavaşça kaputun üzerine bırakırken, "Bu arada" dedim ciddiyetle. "Dünki ağalar nerede? Onlardan o izin imzalarını almamız lazım, yoksa bu arazide dünden beri yaptığımız ölçümlerin hiçbir yasal geçerliliği olmaz."

Benim bu sorum üzerine, az ötemizde dikilen, telsiz kulaklıklı ve iri kıyım korumalardan biri ağır adımlarla bize doğru yaklaştı. Yüzünde gram mimik yoktu, sesi ise ezberletilmiş bir görev raporu okur gibi dümdüzdü.

"Baran Ağam dün gece onlardan imza aldı mühendis hanım," dedi. "Öğleden sonraki toplantıda size evrakları bizzat verecektir Ağam."

Adamın sözleri, arazinin o kuru ve yakıcı sıcağında üzerime adeta bir kova dolusu buzlu su gibi döküldü. Dün o kadar gerilim, o kadar kavga gürültü yaşamıştık; havada kurşunlar uçuşmuştu ve beyefendi bizim almamız gereken projenin imzasını kendi başına halletmişti. Üstelik bir de bunu toplantıda lütfedip bize sunacaktı!

Burun deliklerimden öfkeli, kesik bir nefes verdim. Sinirden acı acı gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken başımı iki yana salladım.

"Tabii..." diye mırıldandım iğneleyici bir tonla, gözlerimi adamın ifadesiz yüzüne dikerek. "Tabii, almıştır ağan imzaları."

Gözlerimi korumadan çekip, benim bu sinirli tepkim karşısında iyice gerilen ekibe çevirdim. Emre huzursuzca ensesini ovuşturuyor, Derya ise ne yapacağını bilemez halde endişeyle bana bakıyordu. Derin bir nefes alıp, göğsümde giderek büyüyen o isyan ateşini şimdilik harlamamaya karar verdim.

"Tamam," dedim, sesimi olabildiğince profesyonel ve kararlı tutmaya çalışarak. "Sakin olmamız lazım, sakin olalım. Madem şu an bu adamlardan ve onların ağalarından kurtulamıyoruz, işimize odaklanalım. Dün yapamadığımız ölçümlerin hepsini eksiksiz yapalım ve bir an önce burayı bitirip diğer araziye geçelim."

Ekip sessizce onaylayıp cihazlarını ayarlamaya dönerken, ben de çantamdan not defterimi çıkardım.

Kurak bozkırdaki işimizi planladığımızdan çok daha kısa sürede, sessiz ve gergin bir tempoyla bitirdik. Ekip cihazları toplayıp araçların bagajına yerleştirirken, bizi bir gölge gibi takip eden o kalabalık koruma ordusu da kendi siyah ciplerine biniyordu.

Sıradaki durağımız, şehrin biraz daha doğusunda kalan, hukuki sınırları yıllardır sorunlu olan ikinci araziydi. Oraya vardığımızda, arazinin sahibi olan orta yaşlı, esmer adam ellerini arkasında kavuşturmuş bizi bekliyordu. Normalde bu tarz saha çalışmalarında toprak sahiplerini ikna etmek, projenin onlara zarar vermeyeceğini anlatmak, hatta o basit rıza imzasını almak için bazen günlerce dil dökmemiz gerekirdi.

Fakat adam, bizim aracımızın hemen arkasından arazinin girişine park eden o siyah, heybetli cipleri ve içinden inen Mirşad korumalarını gördüğü an yüzündeki o şüpheci ve dikbaşlı ifade bir saniyede silindi. Ceketinin düğmesini telaşla ilikleyip yanımıza adeta koşarak geldi. Yüzüne mecburi, saygılı bir tebessüm yerleşmişti.

Ben elimdeki dosyayı uzatıp, "Kolay gelsin. Bakanlığın yürüttüğü proje için..." diye söze başlamıştım ki, adam beni dinlemedi bile. Gözleri benim omzumun üzerinden doğrudan arkamdaki korumalara kaymıştı.

"Zahmet etmeseydiniz mühendis hanım," dedi aceleyle. Elimdeki kalemi neredeyse çekip alarak, dosyanın gösterdiğim yerine alelacele imzasını attı. "Baran Ağam sabah haber yollamış zaten. Bizim devlete de, Ağam'a da boynumuz kıldan ince. Siz işinize bakın."

Adam, attığı imzadan sonra saygıyla geriye çekilip kendi adamlarına bize çay su getirmeleri için el kol hareketleriyle bağırmaya başlarken, elimdeki imzalı dosyayla öylece kalakaldım. Zihnimdeki o isyan dalgası bu kez göğsüme sertçe vuruyordu. Bu topraklarda resmi evrakların, mühendislik diplomalarının, devletin mühürlü kâğıtlarının pekte bir hükmü yoktu. Varsa yoksa ağalar ve onların hükümleri vardı.

Emre yanıma yaklaşıp, "Adam korkudan neye imza attığına bile bakmadı," diye mırıldandı hayretle.

"Çünkü bizden değil, arkamızdaki o adamlardan korkuyor," dedim dişlerimi sıkarak. Dosyayı hızla kapatıp koltuğumun altına sıkıştırdım. "Hadi, hemen ölçümleri alıp son araziye geçelim."

İkinci arazideki işimiz de bu sayede tuhaf bir hızla bitmişti. Güneş artık yavaş yavaş etkisini kaybetmeye, ikindi vaktinin o ağır, sarı sıcağı çökmeye başlamıştı. Üçüncü ve son araziye geçtiğimizde ekip iyice yorulmuştu. Derya elindeki su şişesiyle kızarmış yüzüne rüzgâr yapmaya çalışıyor, Leyla tozlanan paçalarını silkeleyerek kendi kendine söyleniyordu.

Son arazinin sahibi yaşlıca bir adamdı. O da tıpkı bir önceki gibi, Mirşad korumalarını görünce ikiletmeden, sormadan, tek bir pürüz çıkarmadan imzayı bastı. Ölçüm cihazlarını kurup son kotları da aldığımızda saat üçe geliyordu. Alnımdan süzülen teri elimin tersiyle silip, haritayı rulo yaparak çantama tıktım.

"Bitti," dedim derin bir nefes alarak. "Bugünlük işimiz de bittiğine göre. Toparlanalım bakalım."

Ekibin yüzünde çalışmadan kurtulmanın verdiği bariz bir rahatlama vardı. Cihazları hızlıca araca yükledik. Klimalı arabanın içine kendimizi attığımızda Derya başını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı.

"Allahım sana şükürler olsun... Sıcaktan mı yoksa arkamızda dikilen o korkunç tipli adamlardan mı daraldım bilmiyorum ama bir ara nefes alamayacağım sandım."

Leyla elindeki ıslak mendille boynundaki ve yüzündeki tozu silerken sızlandı. "Bütün gün insanlar tarafından izlendik resmen."

Sırada şirkete gitmek vardı.

Araç, Urfa'nın tarihi dokusunu geride bırakıp şehrin yeni gelişen, daha modern bölgesine doğru ilerlerken, arkamızdaki siyah ciplerin de bizi sadık birer gölge gibi takip ettiğini biliyordum. Bir süre sonra, etraftaki yapılardan tamamen ayrışan, devasa cam dış cephesiyle güneşi yansıtan o ihtişamlı binanın önünde durduk: Mirşad Holding.

Dördümüz birden arabadan indik. Urfa'nın o yakıcı sıcağı tekrar yüzümüze vurduğunda, Leyla ve Derya tedirgin bakışlarla üzerlerindeki tozlu, lekeli kıyafetleri süzmeye başladılar. Derya paçalarına yapışan çamur tozunu eliyle silkelemeye çalışırken, Leyla huzursuzca mırıldandı.

"Üstümüze başımıza bak," dedi binanın o parlak, lüks girişine çekinerek bakarken. Yüzünü buruşturmuştu. "Şu kılıkla bu plazaya nasıl gireceğiz? Bildiğin toz toprak içindeyiz."

Çantamı omzuma sıkıca asıp omuzlarımı dikleştirdim. "Bu bizim işimiz arkadaşlar," dedim onlara cesaret vermek istercesine, gözlerinin içine bakarak. "Taş, toprak, çamur... Biz masabaşı memuru değiliz. Ne var bunda rahatsız olacak?"

Emre arabanın kapısını kapatıp yanımıza gelirken üzerindeki tişörtün göğüs kısmını silkeledi. "Tabii ki öyle," dedi, dudak kıvrımında hafif alaycı bir gülüşle. "Ama kabul edelim, şu an mühendis ekibinden çok marabaya benziyoruz, yalan yok."

Onun bu lafına göz devirdim. "Hadi gidelim" diyerek döner kapıya doğru adımladım.

Emre, Derya ve Leyla da ellerindeki dosyalar ve proje çantalarıyla mecburen hemen arkamda yerlerini aldılar. Döner kapıdan geçerek geniş, mermer zeminli, serin lobiye adım attık. Lobideki şık giyimli insanların bakışları bir anlığına bize dönse de, adımlarımı hiç yavaşlatmadım.

Danışmadaki görevli bizi görür görmez saygıyla ayağa kalkıp eliyle asansörleri işaret etti.

"Buyrun, Baran Bey sizleri en üst katta bekliyor."

Asansörün kapıları sessizce açıldı. Geniş koridoru geçip, kalın ahşap kapının önüne geldiğimizde hiç duraksamadım. Derin bir nefes alıp kapıyı tıklatım ve içeri girdik.

Baran geniş, koyu renk mobilyalarla döşenmiş, Urfa manzarasına hâkim odanın ortasında, sırtını boydan boya camlara dönmüş bir şekilde duruyordu. Pencereden süzülen öğleden ışık, keskin yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu.

Zifiri karanlık gözleri önce benim üzerimde kısa bir an durdu, tepeden tırnağa halimizi süzüyor gibiydi. Ancak bu halimize karşı yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da küçümseme belirtisi olmadı.

"Hoş geldiniz," dedi, o tok ve derin sesiyle. Eliyle odanın ortasındaki geniş toplantı masasını işaret etti. "Geçin, oturun lütfen."

Diğerleri sessizce ve bariz bir gerginlikle sandalyelere yerleşirken, ben de çantamı masanın üzerine biraz sertçe bırakıp doğrudan onun tam karşısına oturdum. Baran da yavaş, ölçülü adımlarla masanın başına geçti ve deri koltuğuna yerleşti. Odaya çöken o ilk resmi sessizliği, yine onun ağırlığıyla dolu sesi bozdu.

"Öncelikle, biliyorsunuzdur zaten," diye söze başladı, o karanlık bakışlarını hepimizin üzerinde ağır ağır gezdirerek. "Bakanlıkla iletişime geçip bu topraklar için yardım istemiştik. Onlar da sağ olsunlar, bizim gibi düşünüp bu toprakların iyiliği için gerekli adımları attılar."

Derin bir nefes alıp geriye yaslandı, ellerini göğsünde kavuşturdu. "Şimdi de bu proje boyunca yapacağım tek şey size yardımcı olmak. Buraların insanları zordur, hele söz konusu toprak olunca... Dün kendi gözlerinizle gördünüz. O yüzden ağalarla olabilecek sorunlarınız için burada ben devreye giriyorum. Kısacası, ağalardan imza almanız gerektiğinde, onlarla konuşmanız gerektiğinde bana gelmeniz yeterli. Ben onlara uygun dille anlatır, ne yapılması gerekiyorsa yaparım."

Bu kadar rahat, bu kadar tek tabanca bir yetki devrini kendi kendine ilan etmesi beni bir kez daha çileden çıkarmıştı. Kollarımı masaya dayayıp, meydan okurcasına hafifçe öne doğru eğildim.

"Yani diyorsunuz ki," dedim, sesimdeki o mesafeli ve sorgulayıcı tonu hiç saklamadan, kelimeleri adeta yüzüne çarparak, "Biz sahada sadece işin teknik boyutuyla ilgileneceğiz, ama bölge halkıyla ya da diğer aşiretlerle iletişim tamamen sizin tekelinizde olacak? Peki ya yarın öbür gün bir arazide acil bir pürüz çıkarsa? O an size ulaşamazsak ne yapacağız? Yine aracı olarak sizi mi bekleyeceğiz?"

Baran, bu keskin sorularıma karşı zerre kadar savunmaya geçmedi. Yüz hatları o kadar rahattı ki, sinirim bir kat daha arttı. Aksine, o simsiyah gözleriyle doğrudan gözlerimin içine bakarak dudaklarına hafif, güven dolu, hatta biraz tehlikeli bir tebessüm yerleştirdi.

"Aynen öyle yapacağız mühendis hanım," dedi, sesindeki o net ve sarsılmaz tonla. "Sahada en ufak bir pürüz çıkarsa işi durdurup bana haber vereceksiniz. Çünkü o ağaların derdi sizin kâğıt üzerine çizdiğiniz proje değil; o projenin onların topraklarından ve gücünden ne eksilteceği. Benim adımın geçtiği yerde de kimse gelip size hesap soramaz, derdi olan benimle muhatap olur. Kısacası siz sadece mühendisliğinizi yapacaksınız, ağalarla olan kavgayı bana bırakacaksınız."."

Derya hafifçe bana doğru eğildi. Yüzünde hem bir şaşkınlık hem de hafif bir hayranlık vardı. Kulağıma doğru usulca, sadece benim duyabileceğim bir şekilde fısıldadı:

"Kızım adam Voltran gibi bütün ağaları altında toplamış ya... Resmen Voltran ağa."

Derya'nın bu yersiz hayranlık fısıltısı üzerine ona dönüp 'sus' dercesine sert bir bakış attım. Zihnimde ona fırlatmak istediğim bir sürü itiraz cümlesi uçuşuyordu ama dünkü o mermi yağmurundan sonra söylediklerinde acı bir haklılık payı olduğu gerçeği, beni şimdilik mecburi bir ateşkese zorluyordu.

Yine de ipleri tamamen onun eline bırakmaya hiç niyetim yoktu. Zihnimde uçuşan itirazları toparlayıp derin bir nefes aldım. Sırtımı oturduğum deri koltukta dikleştirerek kollarımı masanın üzerinde birleştirdim ve o tavizsiz, karanlık gözlerine doğrudan, aynı sertlikle karşılık verdim.

"Tamam," dedim, sesimi olabildiğince düz ve resmi tutmaya çalışarak. "Biz sizi anladık. Şimdi sıra bizde."

Baran'ın tek kaşı hafifçe havaya kalktı ama yüzündeki o sükûneti zerre bozmadan, söyleyeceklerimi dinlemeye hazır bir şekilde arkasına yaslandı.

"Öncelikle," diye söze başladım, kelimelerin üzerine basa basa. "Korumalarınızın sürekli dibimizde bitmesini istemiyoruz. Bütün gün ensenizde sizi izleyen adamlarla çalıştığınızı düşünün... Aşırı rahatsız edici. Bugün sırf bu baskı yüzünden kimse işine odaklanamadı."

Baran hiçbir şey söylemedi, sadece o derin, hesap soran bakışlarıyla yüzümü izlemeye devam etti. Onun bu sessizliğinden güç bularak sesimdeki o tavizsiz tonu biraz daha keskinleştirdim.

"İkincisi... Emrivakilerden nefret ederim. Ekibim de öyle. Eğer sahada bir plan değişecekse veya rota güncellenecekse, buna biz karar veririz. Sabahın köründe ekibimi benden habersiz paketleyip, bizi bir eşya gibi oradan oraya süremezsiniz."

Masanın altındaki ellerimi sıktım ve son, en can alıcı noktayı vurmak için hafifçe öne doğru eğildim. Aramızdaki o görünmez otorite savaşı şimdi tamamen masanın ortasındaydı.

"Üçüncü ve son olarak..." diyerek duraksadım, kelimelerin ağırlığını hissetmesini isteyerek gözlerinin ta içine baktım. "Çok acil bir durum olmadığı sürece bizimle sadece mail üzerinden iletişime geçmenizi istiyorum. Ve lütfen şu detayı aklınızdan çıkarmayın Mirşad Ağa; siz bu projeyi yöneten değil, sadece güvenliğini sağlayan tarafsınız. Sınırımız bu."

Cümlemi bitirdiğimde odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Yanımda oturan Emre'nin yutkunma sesini bile duyabiliyordum.

Baran, saniyeler boyunca o sessizliği bozmadı. Zifiri karanlık gözleri yüzümde, çatık kaşlarımda ve dik çenemde ağır ağır gezindi. Sonra, masanın üzerinde duran ellerini yavaşça birleştirerek bana doğru eğildi. Yüzünde ne bir öfke belirtisi vardı, ne de sınırlarının ihlal edilmesinin getirdiği bir hiddet. Aksine, dudaklarının kenarında o sinir bozucu tebessümü belirdi.

O gergin sessizliğin içinde, Baran’ın gözlerindeki o tehlikeli parıltı yerini yavaş yavaş, neredeyse saygı duyduğunu belli eden derin bir ifadeye bıraktı.

"Üç kural..." diye mırıldandı yavaşça. Sesi odanın sessizliğinde tok bir şekilde yankılandı. Başını hafifçe sallarken arkasına yaslandı. "Birincisi... Korumalar. Haklısınız, ensenizde bitip nefesinizi kesmelerine lüzum yok. Yarından itibaren yirmi adım gerinizde olacaklar. Ama bilin ki mühendis hanım; o yirmi adım, bir merminin namludan çıkıp size ulaşması için gereken süreden daha kısadır. Sırf siz rahat çalışın diye adamlarımı daha uzağa çekmem."

İtiraz etmek için dudaklarımı aralamıştım ki, elini hafifçe kaldırarak sözümü kesti.

"İkincisi," diye devam etti, sesi şimdi biraz daha sertleşmiş, o ağa otoritesi tekrar kelimelerine sinmişti. "İnisiyatif ve planlar... Eğer mesele bugün hangi tepeden ölçüme başlayacağınız ise, karar sizin. Planınızı kendiniz yapın. Ama eğer mesele o tepeye çıktığınızda can güvenliğinizin tehlikeye girmesi ise... Orada sizin inisiyatifiniz biter, benim hükmüm başlar. Kusura bakmayın ama öyle bir anda ne size ne de ekibinize fikrini sormam. Alır, güvenli olan yere koyarım."

Sinirle çenemi sıktım. Dediklerinde mantık vardı, üstelik bunu öyle bir kendinden eminlikle söylüyordu ki, açıkça haksız olduğunu iddia etmek imkânsızdı.

"Ve üçüncüsü..." Baran'ın dudaklarındaki o ince, alaycı kıvrım yeniden belirdi. Gözleri doğrudan benimkilere kilitli kalırken, elini masanın kenarındaki çekmeceye attı. "Mail üzerinden iletişim. Tabii, nasıl isterseniz. Çok acil bir durum olmadıkça posta kutunuza düşerim."

Çekmeceden çıkardığı kalın, kahverengi dosyayı masanın üzerinden yavaşça bana doğru kaydırdı. Dosya tam önümde durduğunda, bakışları ciddiyetine geri dönmüştü.

"Fakat şu son cümlenize bir şerh düşmek isterim," dedi, üzerime doğru hafifçe eğilerek. Gözlerimin en derinine bakıyordu. "Benim sizi sadece koruduğum, yönlendirmediğim kısmı... Önünüzdeki dosyada Karahanlı ve Bozdemir ağalarının eksiksiz imzaları var. Siz bugün o sıcakta, o tozun toprağın içinde işinizi yaparken, bizim sayemizde kimse karşınıza çıkıp 'Burada ne yapıyorsunuz?' diyemedi."

Gözlerimi dosyadan çekip ona baktım. İçimdeki o yenilgi hissi yine kendini göstermeye başlamıştı.

"Bu topraklarda, mühendis hanım," diye ekledi usulca, "Koruyan kişi, aynı zamanda yolun nasıl çizileceğini de belirler. Aksi takdirde koruduğu şeyi kaybeder."

Odaya yeniden kaskatı bir sessizlik çöktü. Masanın üzerindeki dosyaya baktım. İşimiz için hayati önem taşıyan o belgeler, onun gücünün ve benim onsuz ne kadar eksik kalabileceğim gerçeğinin birer kanıtı gibi karşımda duruyordu. İçimde ona karşı yükselen öfkeye rağmen, profesyonelliğimi elden bırakmadım. Dosyayı kendime doğru çekip çantama yerleştirdim.

"İmzalar için teşekkür ederiz," dedim, sesimi olabildiğince nötr tutarak, duygularımı gizlemeye çalışarak. "Yarınki saha planımızı ve rotamızı akşam size... mail atarım."

Baran, bu iğnelemem karşısında hafifçe başını eğdi. "Bekliyor olacağım."

Ayağa kalktım. Benimle birlikte Emre, Derya ve Leyla da anında ayaklandılar; adeta bu odadan çıkmak için can atıyorlardı. Çantamı omzuma asıp, ona son bir kez, başım dik bir şekilde baktım.

"İyi çalışmalar Mirşad Ağa."

"Size de kolay gelsin."

Kapıyı açıp koridora çıktığımızda ve o kalın ahşap kapı arkamızdan kapandığında, Derya tuttuğu nefesi gürültülü bir şekilde dışarı verdi.

"Asansöre doğru yürürken Derya koluma sıkıca yapıştı. Gözleri korkuyla irileşmişti.

"Zeynep, sen delirdin mi? Adamın gözünün içine baka baka kurallar dizdin resmen! Yemin ederim içeride korkudan kalbim duracaktı."

Emre asansörün çağrı düğmesine basarken, boğuluyormuş gibi tozlu tişörtünün yakasını çekiştirdi.

"Valla yalan yok, bir ara dördümüzü birden o boydan boya camdan aşağı sallandıracak sandım. Adamın aurası bile insanı eziyor, sen kalkmış koskoca Mirşad Ağa'sına 'Bize mail at' diyorsun."

"Ne yapacaktım Emre?" diye çıkıştım asansörün kapısı açılırken. İçeri adımlayıp onlara doğru döndüm. "Her dediğine 'Evet Ağam, sen haklısın Ağam' deyip ipimizi tamamen onun eline mi verseydim? Baştan o sınırı çizmezsek, bu projede sadece onun dedikleri olur, biz de sahada figüran gibi dolanır dururuz."

Leyla asansörün aynalı duvarına sırtını yaslayıp derin, sıkıntılı bir iç çekti. "Sınır çizdin çizmesine de... Adamın verdiği cevaplar da hiç fena değildi hani. Hem baksana, bizim günlerce dil döksek alamayacağımız imzaları bir gecede toplayıp masaya koydu."

Leyla'nın bu söylediği şey, sabahtan beri zaten canımı sıkan asıl noktaydı. Çantamın içindeki o kahverengi dosya, âdeta göğsümün tam ortasına oturmuş koca bir taştı. Kendi projemizde ona muhtaç kalmak, işlerin ancak onun o karanlık yöntemleriyle, onun gölgesi altında yürüdüğünü görmek gururuma fena dokunuyordu.

—————

Otel odasına kendimi zor atmıştım. Çantamdan dizüstü bilgisayarımı çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Üzerimdeki o tozlu, ağırlaşmış kıyafetleri dahi değiştirmeye mecalim yoktu; doğrudan çalışma masasına geçip oturdum. Sistemden bugünkü saha verilerini ve arazi hesaplamalarını açtım. Ancak ekranda beliren rakamları ve topografik eğrileri incelemeye başladığım an, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.

Ekranın altındaki grafiklerde ve kot hesaplamalarında net, inkâr edilemez sapmalar vardı. En istemediğim, günlerdir içten içe en korktuğum durum başımıza gelmişti. Zemin verileri ile cihazların okuduğu değerler birbirini kesinlikle tutmuyordu. Bir şeyler fena halde yanlıştı.

Zaman kaybetmeden telefonuma uzandım ve bizim ekibi grup üzerinden görüntülü aradım. Ekran saniyeler içinde üç parçaya bölündü. Derya elindeki dürümden koca bir ısırık alırken yanakları şişkin bir halde ekrana bakıyor, Leyla duştan yeni çıkmış, boynundaki havluyla ıslak saçlarını tarıyor, Emre ise odasındaki koltuğa uzanmış, yarı açık, uykulu gözlerle telefona bakıyordu.

"Toplanın," dedim, sesimdeki aceleci ve gergin tonu gizleme gereği bile duymadan. "Bugünkü arazi verilerini sisteme aktardım. Hemen ekranımı paylaşıyorum, şu grafiklere bir bakın."

Bilgisayarın ekranını onlara yansıttığım an, gruptaki o gevşemiş, mesai sonrası havası bıçak gibi kesildi. Derya’nın çiğnemesi durdu, dürümü elinde öylece havada asılı kaldı. Leyla elindeki tarakla donakalırken, Emre uzandığı yerden ufak bir küfür mırıldanarak fırlayıp hızla telefona doğru eğildi. Üçü de ekrandaki sapmaları dehşetle incelemeye başlamıştı. Birkaç saniyelik o ağır, şaşkın sessizliğin ardından, üçü de aynı anda sorunun ne olduğunu anlayıp büyük bir hayal kırıklığıyla mırıldandı:

"Ölçüm cihazları yetersiz..."

Emre alnını sertçe ovuşturarak sıkıntılı bir nefes verdi. "Ama nasıl olur Zeynep? Bunlar bayağı iyi aletler, daha sene başında sıfır olarak bize tedarik edildi. Şimdi bakanlıktan yenilerini nasıl isteriz ki? Ödenek çıkarana, ihale süreci bitene kadar aylar geçer, kış gelir."

Başımı iki yana sallayıp sertçe yutkundum. "Durumu açıkça anlatan detaylı ve teknik bir raporla hemen bakanlığa resmi yazı göndereceğiz. Belirli bir hassasiyet seviyesinin üzerindeki modellere acilen ihtiyacımız var. Aksi takdirde bu proje daha başlamadan biter; attığımız temeller de ilk yağmurda yerle bir olur."

Leyla endişeyle boynundaki havluyu sıktı. "E peki yarın ne yapacağız o zaman? Bakanlığın bu yazıya dönmesi, cihazları yollaması en iyi ihtimalle haftalar alır."

"Bu akşam oturduğumuz yerden neler yapabiliriz, makinelerin tedariğini o bürokratik prosedürlere takılmadan nasıl hızlıca çözebiliriz, hepimiz bunu düşüneceğiz," dedim kararlı, onlara da o gücü vermek isteyen bir sesle. "Sabah erkenden sahaya değil ofise geçiyoruz. Orada buluşup durumu netleştireceğiz."

Emre başını sallayıp onayladı. Sonra aklına gelmiş gibi yüzünü buruşturdu. "Peki... O zaman Baran Ağa'ya da durumu bildiren bir mail atarsın herhalde Zeynep? Yarın tüm gün ofiste olacağımızı bilsin, kapımıza yine siyah cipler yığmasın."

Zaten gergin olan sinirlerim, onun adını duymamla birlikte iyice şaha kalktı. İçimdeki o sönmeyen öfke yeniden tetiklenirken, sinirle soluyarak parmaklarımı masaya hafifçe vurdum.

"Atarım mailini..." dedim, sesimdeki o tahammülsüzlüğü gizleyemeyerek. "Zaten bugün sahada o koruma ordusuyla dibimizde bitip bizi bu kadar yavaşlatmasalardı, otele gelmeden önce belgeleri ve verileri rahatça inceler, bu krizi saatler önce fark ederdik."

Ekiple vedalaşıp aramayı sonlandırdıktan sonra derin bir nefes aldım. Ellerimi klavyeye yerleştirip Baran’a göndereceğim maili hızlıca ama alabildiğine soğuk, son derece resmi bir dille kaleme aldım:

Kime: Baran Mirşad

Konu: Saha Çalışmaları ve Ofis Planlaması Hakkında

Sayın Mirşad,

Bugünkü saha çalışmalarımız tamamlanmış ve veriler sisteme işlenmiştir. Yarın ekip olarak tüm gün proje ofisinde olacağız; sahaya çıkılmayacak, dolayısıyla herhangi bir ağa veya bölge sakiniyle temasımız olmayacaktır. Çalışmalarımız tamamen ofis içinde teknik veri analizi üzerine yürütülecektir.

Bilginize sunarım.

Zeynep Gören

Proje Şefi / Başmühendis

Maili "Gönder" tuşuna bastıktan sonra bilgisayarın kapağını sertçe kapattım. Üzerimdeki o tozlu, yorgun kıyafetlerden kurtulmak için kendimi banyoya attım. Uzun, ılık bir duş, sadece günün tozunu değil, kaslarımdaki o kaskatı gerginliği de bir nebze olsun akıtıp aklımı toplamama yardımcı oldu. Islak saçlarıma havlu dolayarak banyodan çıktığımda üzerime rahat bir eşofman takımı geçirmiştim.

Hemen yatağın üzerindeki bilgisayara uzanıp maillerimi kontrol ettim. Gelen kutusunda Baran'dan henüz bir yanıt yoktu. Kaşlarımı hafifçe çatıp ekranı yeniledim; muhtemelen işinin başındaydı ya da çok daha yüksek bir ihtimalle, sırf otoritesini hissettirmek ve beni sinir etmek için kasıtlı olarak hemen dönmüyordu.

Zihnimi ve midemi aynı anda kemiren açlığı bastırmak için, otelin küçük masaya bıraktığı sandviçten ve atıştırmalıklardan birkaç lokma yedim. Karnım biraz olsun doyunca tekrar bilgisayarın başına döndüm. Sayfayı yenilediğim an, gelen kutusuna düşen o yeni maili gördüm. Gönderen kısmında kalın harflerle Baran Mirşad yazıyordu.

Maili hızla açıp okudum:

Kime: Zeynep Gören

Konu: Ynt: Saha Çalışmaları ve Ofis Planlaması Hakkında

Zeynep Hanım,

Bilgilendirme için teşekkürler. Yarın ofiste olmanıza ve sahaya çıkmamanıza sevindim; böylece ekstra bir güvenlik önlemine ihtiyaç duyulmayacaktır. Ekibinizle birlikte verimli çalışmalar dilerim.

Baran Mirşad

Cevabındaki kontrolcü ve net hali sinirlerimi bozsa da en azından lafı uzatıp konuyu deşmemişti. Bilgisayarı kapatıp komodinin üzerine bıraktım ve yatağa uzandım. Yarın ofiste bizi bekleyen o gergin kriz yönetimi toplantısını ve cihaz problemini nasıl çözeceğimizi düşünerek, yorgunluktan sızlayan gözlerimi yumdum.

———-

Son iki gün, bekleyişin verdiği o sinir bozucu gerginlikle geçmişti. Yeni ölçüm cihazları gelene kadar sahaya çıkmanın ya da ofise gidip o hatalı verilerle boğuşmanın hiçbir mantığı yoktu. Bu yüzden işleri mecburen otelden, telefon ve bilgisayar başından idare etmiştim.

Neyse ki günlerdir beklediğim o derin nefesi bugün öğleden sonra nihayet alabildim. Bakanlıktan gelen resmi maile göre, talep ettiğimiz o üst düzey cihazlara onay çıkmış ve kargoya verilmişti; en geç iki güne elimizde olacaktı.

Hemen bizim ekibin WhatsApp grubuna haberi uçurdum.

“Şükürler olsun!” diye yazdı Emre saniyeler içinde. “O hatalı verilerle uğraşmaktan gözüm kanayacaktı, kurtuluyoruz nihayet.”

Hemen ardından Leyla’nın mesajı düştü: “Bu krizin bitişini kutlamamız lazım Zeynep. Güzel bir yemeğe gideriz artık, değil mi?”

Gülümseyerek sesli mesaj tuşuna bastım. "Haklısınız. Yarın akşam işi gücü bırakıp güzel bir yere gidiyoruz, bu haberi kutluyoruz. Yemekler benden."

Gruptan peş peşe onay ve sevinç mesajları gelirken telefonu yatağa bıraktım. Cihaz krizini çözmüştük çözmesine ama kafamı kurcalayan asıl mesele bambaşkaydı: Annem ve kardeşlerim.

Aslında iki gündür fırsat buldukça annemi arıyor, "Gelip sizi göreyim, çocukları çok özledim" diyordum. Ama annem her seferinde telaşlı, fısıltılı bir sesle beni engelliyordu. "Sakın gelme kızım, babanla abin evdeler. Durduk yere yine tatsızlık çıkmasın, huzurumuz kaçmasın."

Fakat bu sabah aradığında sesi bambaşkaydı. Omuzlarındaki yük kalkmış gibi rahat, hatta heyecanlıydı. "Gittiler kızım," demişti hızlıca. "Babanla abin bir iş için aniden şehir dışına çıktılar. Birkaç gün yoklar, hadi gel."

Urfa'daki babamın ve abimin, hele de ben bu şehirdeyken durup dururken şehir dışına iş seyahatine çıkmaları hiç mantıklı gelmemişti. Bu tesadüf olamazdı. İçten içe Baran Mirşad’ın o görünmez elinin, sırf ben eve rahat gidebileyim diye onları bir bahaneyle şehirden uzaklaştırdığını biliyordum. Bu ihtimal, hayatımın kontrolünün bende olmadığı hissini uyandırıp midemi bulandırsa da, annemin sesindeki o hevesi kırmamak için sesimi çıkarmamıştım.

Hızlıca kot pantolonumu ve tişörtümü giyip otelden çıktım. Taksiye atladığım gibi rotamı şehrin çarşısına çevirdim. Kardeşlerimin haftalardır telefonda "Abla bize şunu al, bunu al" diye başımın etini yedikleri hediyeleri alacaktım.

Taksi beni çarşının girişinde bıraktığında etrafıma şöyle bir baktım. Urfa harbiden değişmişti. Çocukluğumda aklımda kalan o dar, kasvetli, sadece yaşlı adamların tespih çektiği sokaklar gitmiş; yerine cıvıl cıvıl kafelerin ve modern dükkânların olduğu, ışıl ışıl bir çarşı gelmişti. Havada taze kavrulmuş kahve ve baharat kokusu birbirine karışıyordu. Yılların o ağır, boğucu havası biraz olsun dağılmıştı sanki.

Kardeşlerime ufak tefek birkaç elektronik eşya ve oyuncak aldıktan sonra, kız kardeşim için kıyafet satan kalabalık butiklerden birine girdim. İçerisi oldukça hareketliydi. Askılardaki tişörtlere bakarken, hemen yan taraftaki reyonda kıyafet seçen iki kadının fısıldaşmaları kulağıma çalındı. Kılık kıyafetlerinden ve tavırlarından şehrin büyük konaklarında çalışan yardımcılar oldukları belliydi.

"Kız, dün bizim Karahanlıların konağında yer yerinden oynadı yemin ederim," dedi kadınlardan biri, elindeki elbiseyi incelerken.

Yanındaki kadın merakla ona döndü. "Hayırdır, ne ola ki?"

"Ne olacak, bizim büyük hanım taktı Baran Mirşad'a! İlla kendi yeğenini yapacak o konağa hanımağa. 'Hazır Mirşadlarla arayı düzelttik, kızı da verirsek sırtımız yere gelmez' diye dolanıp duruyor evin içinde."

Diğer kadın alaycı bir şekilde kıkırdadı. "Aman, Karahanlılar da boşuna heveslenmesin valla. Bizim Bozdemirlerin hanımı da ortanca torununu istiyor Baran Ağa'ya. Ama adamın umurunda mı sence? Bugüne kadar yanına yaklaşabilen, adının anıldığı tek bir kadın gördün mü?"

"Görmedim valla..." dedi Karahanlıların çalışanı, sesini biraz daha alçaltarak. "Gözü işten güçten, aşiretten başka bir şey görmüyor. Ama koskoca Mirşad aşireti bu, veliaht beklerler. Anası da baskı yapıyormuş zaten. İlla evlendirecekler onu."

Duyduklarım karşısında dudaklarımda istemsiz, acı bir tebessüm belirdi. Ağa da olsan, gölgenle insanları da titretsen birileri çıkıp başının etini yiyor demek ki, diye geçirdim içimden. Allah sabır versin Baran Ağa...

Fakat bu alaycı düşünce zihnimde çok kısa barınabildi. "Evlendirecekler" kelimesi, bir anda göğsümün ortasına koca bir taş gibi oturdu. Zihnim beni o kalabalık dükkânın rengârenk ışıklarından alıp, yıllar önce kendi evimin o soğuk, rutubetli taş duvarları arasına savuruverdi.

Sırf "hayır" dediğim için, istemediğim bir adama zorla verilmeye itiraz ettiğim için üzerime kilitlenen o kapının paslı sesi kulaklarımda çınladı. İki gün boyunca aç, susuz, korku içinde o daracık odada yapayalnız kaldığım o karanlık saatler boğazıma dizildi. Dükkânın içindeki oksijen bir anda tükenmiş gibiydi; nefesimin daraldığını, göğüs kafesimin mengene gibi sıkışıp beni boğduğunu hissettim.

Baran Mirşad bir şekilde başının çaresine bakardı; gücü de, parası da, sözü de kendi elindeydi. İstediğinde masayı devirip kalkabilirdi. Ama o konuşmalarda adı geçen kızlar? Karahanlıların yeğeni, Bozdemirlerin torunu... Kendi konaklarında, kendi aileleri tarafından sırf aşiretler arası güç birliği sağlansın diye bir mal gibi pazarlanıyorlardı. İstemediği bir evliliğe zorlanan, bu uğurda eziyet gören ve en sonunda çaresizce boyun eğmek zorunda kalan hep kadınlar olurdu bu topraklarda. O kızların şu an ne hissettiğini, o heybetli konakların kapalı kapıları ardında nasıl bir sessiz çaresizlik yaşadıklarını tahmin etmek benim için hiç de zor değildi.

İçimi kaplayan o ani hüzün ve geçmişin karanlık gölgeleriyle daha fazla orada duramadım. Derin, titrek bir nefes alıp o anıları zihnimden zorla kovalamaya çalıştım. Seçtiğim birkaç parçayı hızla kasaya götürüp parasını ödedim. Paketleri elime aldığım gibi kendimi dükkânın dışına, Urfa'nın sıcak ama bir o kadar da taze havasına attım. Kalabalığın arasına karışıp, bunca yıl sonra bile aklımda hep kanayan bir yara olarak kalan evimin yolunu tuttum.

Eski, demir tokmağı paslanmış kapıyı itip avluya adım attığım an, yılların o tanıdık sabun kokusu yüzüme vurdu. Küçük kardeşim Ali, elindeki oyuncak arabayı yere bırakıp "Ablam gelmiş!" diye bağırarak bana doğru koştu. Hemen arkasından Elif fırladı. İkisine birden kollarımı açtım; boynuma atladıklarında o masum çocuk kokularını derin derin içime çektim.

Annem mutfağın kapısında göründüğünde ellerini unlu önlüğüne siliyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı ama hemen ardından gözleri doluverdi. Hızlıca yanına gidip boynuna sarıldım.

"Kızım..." dedi saçlarımı okşarken, sesi titriyordu. "Hoş geldin evine."

"Hoş buldum anne," diyerek geri çekildim ve elimdeki paketleri havaya kaldırdım. "Bakın bakalım size neler getirdim!"

Ali'yle Elif paketleri görünce sevinçle elimden aldılar. Avludaki sedire oturup paketleri heyecanla açmalarını izledim. Ali uzaktan kumandalı arabasına, Elif de o çok beğendiği elbiseye kavuşunca havalara uçtu. Anneme de mağazadan aldığım ince şalı uzattım. Şalı omuzlarına örtüp beni yanaklarımdan öptü.

Biraz soluklandıktan sonra annem telaşla ayaklandı. "Açsındır sen, ben hemen sofrayı kurayım."

"Dur, ben de geliyorum," deyip peşinden mutfağa girdim ve tezgâhın üzerindeki sebzelere uzandım.

Annem hemen elimden bıçağı almaya çalıştı. "Aman kızım, sen bırak. Zaten bütün gün işte yoruluyorsun, ben hallederim."

Bıçağı bırakmadım, gülerek ona döndüm. "Aaa, bak anne! Elim bayağı hızlandı yalnız, marifetlerimi senin de görmen lazım." Bileğimdeki tokayı çıkarıp saçlarımı pratik bir şekilde tepemde topladım. "Kaçışın yok, beraber yapıyoruz."

Annem bu halime gülümseyip pes etti. Eski günlerdeki gibi tezgâhın başında omuz omuza verdik. Mutfağın içi uzun zaman sonra o eski, sıcak aile telaşıyla doluydu.

Avluya kurduğumuz sofrada neşeyle yemeğimizi yedik. Ardından çaylarımızı alıp sedire karşılıklı oturduk. Akşam serinliği çökmüş, çocuklar köşede yeni oyuncaklarına dalmıştı. Çayımdan bir yudum alıp annemin o yorgun yüzüne baktım. Günlerdir içimde tuttuğum konuyu açmanın tam vaktiydi.

"Anne," dedim sesimi yumuşak tutmaya çalışarak. Bardağı usulca masaya bıraktım. "Benim yanıma taşınmanızı istiyorum. Hatta buradaki işim bitince, toparlanıp hep birlikte İstanbul'a gideriz. Size yepyeni bir hayat kurarım orada."

Annemin yüzündeki huzur bir anda silindi. Gözlerindeki o sıcaklık gitti, yerine o bildik, derin korku yerleşti. Başını hızla iki yana salladı.

"Kızım, nasıl yaparız? Olur mu öyle şey... Babanla abin peşimizi hayatta bırakmaz."

Ellerine uzanıp sıkıca tuttum. "Anne sen sadece 'tamam' de, gerisini bir şekilde çözeriz."

Annem dolan gözleriyle yüzüme çaresizce baktı. Titreyen elleriyle yüzümü avuçlarının arasına aldı.

"Kızım, ben babanın deliliğini çok iyi bilirim," dedi fısıltıyla. "Bak, şimdi bize karışmıyor, kendi halimizde geçinip gidiyoruz. Ama senin peşine takılıp gidersek ne bizi sağ bırakır ne de seni. Yapma kınalı kuzum... Elbet bir gün hep beraber olacağız ama şimdilik böyle kalalım yavrum."

Bu sözler boğazıma koca bir yumru gibi oturdu. Annem gözyaşları içinde kollarını boynuma doladı. Ben de kendimi daha fazla tutamadım. Avlunun loş ışığında birbirimize sarılıp sessizce ağladık.

Bir süre sonra burnumu çekerek ondan ayrıldım. Parmak uçlarımla annemin yanaklarındaki yaşları sildim, sonra kendi gözyaşlarımı kuruladım.

"Ama bak anne," dedim gözlerinin içine kararlılıkla bakarak. "En ufak bir sorunda, canınızı sıkan tek bir şeyde bana haber vereceksin tamam mı? Alırım sizi yanıma, kimseyi de gözüm görmez."

Annem buruk bir tebessümle başını sallayıp tekrar bana sarıldı. Tam o anda, avlunun dış kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldı.

İkimiz de irkilip kapıya baktık. Mahallenin kadınları ellerinde tabaklarla avluya doluşuyordu. Meryem teyzenin elinde koca bir tepsi peynirli börek, yanındaki Hatice ablanın elinde ise şerbetli tatlı vardı. Benim geldiğimi duyan soluğu burada almıştı.

"Aman da aman, koca mühendis gelmiş!" diyerek yanıma yaklaştı Meryem teyze. Tepsiyi masaya bırakıp yanaklarımdan sulu sulu öptü.

Bir anda etrafım komşularla sarıldı. Annemle aceleyle gözyaşlarımızı silip yüzümüze o mecburi, misafirperver gülümsemeyi yerleştirdik. Teyzeler sedire ve sandalyelere yerleşirken, sessiz avlu bir anda panayır yerine döndü.

"Eee kızım, işin gücün nasıl? Zor mu buralarda mühendislik yapmak?" diye sordu Meryem teyze çayını karıştırırken.

Ben tam "İyi gidiyor, çalışıyoruz işte..." diyecekken, köşeye oturan Hacer teyze dayanamayıp asıl konuya girdi. Gözlerini kısarak bana doğru eğildi.

"Bırak şimdi işi gücü Zeynep... Yaşın geldi de geçiyor valla. Yok mu ufukta bir damat adayı? İstanbul'dan falan birini bulmadın mı, ne zaman yiyeceğiz tatlını?"

Bu klasik soru bombardımanıyla annemle kısa bir an göz göze geldik. Derin bir nefes alıp içimden sabır diledim ve gülümsemeye çalıştım.

"Yok Hacer teyze, nerede..." diyerek konuyu nazikçe geçiştirmeye çalıştım. "İş güç koşturmaktan, şantiyede toz yutmaktan öyle şeylere vakit mi kalıyor?"

Hacer teyze dudak büküp elini dizine vurdu. "Aman kızım, işin sonu mu var? Yaşın geçiyor, güzelliğin solacak o güneşin altında. Sonra çok ararsın."

Ben tam kibar bir cevap daha hazırlıyordum ki, Hatice abla araya girdi. Sesini o bildik, heyecanlı dedikodu tonuna ayarlayıp sedirden bana doğru hafifçe eğildi.

"Kız Hacer, bırak kızı daraltmayı. Koskoca mühendis olmuş, Zeynep’i alan yaşadı," deyip bana göz kırptı. Sonra asıl konuya girdi. "İş güç dedin de... Kız Zeynep, sizin bu yeni proje şu Karahanlıların, Bozdemirlerin yıllardır itişip durduğu topraklarda değil mi?"

Ben daha başımı sallayamadan, Meryem teyze ağzındaki böreği hızla yutup lafa atladı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

"Kız Asiye, sen duymadın mı yoksa?" diyerek anneme döndü. "Geçen gün bunların arazisinde kıyamet kopmuş yahu! Ağalar toprağı vermemek için birbirine girmiş, kurşunlar havada uçuşmuş!"

Annemin elindeki çay bardağı tabağına öyle şiddetli çarptı ki şıngırtısı avluda çınladı. Kadıncağızın yüzündeki o tatlı tebessüm bir saniyede silinmiş, rengi kireç gibi olmuştu.

"Ne kurşunu?" dedi nefes nefese. Bir anda oturduğu yerden fırlayıp yanıma geldi. Elleriyle telaş içinde yüzümü, kollarımı, omuzlarımı yoklamaya başladı. Gözlerinde saf bir dehşet vardı. "Zeynep! Kuzum... Bir şey oldu mu sana? Doğru söyle bana!"

Annemin bu panik hali yüreğimi sızlattı. Komşuların bu patavatsızlığına içten içe köpürsem de belli etmedim. Annemin titreyen ellerini sıkıca tuttum.

"Anneciğim, kurban olayım sakin ol. İyiyim ben," dedim yumuşacık bir sesle. "Bak sapasağlam karşındayım işte. Hiçbir şeyim yok."

"Ne sakini kızım!" diye feryat etti annem. Gözleri çoktan dolmuştu. "Silah diyorlar, kurşun diyorlar! Sen ne diyorsun bana?"

"Abartıyorlar anne," dedim, onu daha fazla korkutmamak için dünkü olayı küçültmeye çabalayarak. "Sadece aralarında bir tartışma çıktı, biri de sinirlenip havaya birkaç el ateş etti. Bize doğru atılan bir şey yoktu, zaten uzaktaydık. Burnum bile kanamadı, bak."

Ben annemi yatıştırmaya çalışırken Meryem teyze geri durmadı. Elini göğsüne vurarak konuşmaya devam etti.

"Ne abartması kız? Çarşıda pazarda herkes bunu konuşuyor valla. Baran Ağa duyar duymaz adamlarını yığmış da siper etmiş sizin önünüze. Adamları sizi çember içine almış diyorlar. Yoksa o öfkeli ağalar o arazide kimseyi sağ bırakmazmış. Allah korumuş vallahi sizi Zeynep, Baran Mirşad olmasa haliniz haraptı."

Annem duyduğu bu korkunç detaylarla bana daha sıkı sarıldı. O, Baran'ın kahramanlığını ya da aşiretlerin güç savaşını duymuyordu. Sadece kızının o mermilerin ortasında kaldığı gerçeğine odaklanmıştı.

"Gitmeyeceksin bir daha o araziye," diye fısıldadı kulağıma. Gözyaşları boynuma damlıyordu. "Bırak ne halleri varsa görsünler, benim kızımın canından kıymetli mi?"

"Anne, benim işim bu," diye fısıldadım sadece onun duyabileceği bir sesle. "Bırakıp gidemem. Hem artık güvenlik sağlandı, öyle bir şey bir daha yaşanmayacak."

"Hıh!" dedi Hacer teyze köşeden bilmiş bilmiş. "Mirşad Ağa el koyduysa yaşanmaz tabii."

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bir yandan teyzelere "Yok öyle bir şey, abartılan dedikodular bunlar" diyerek ortamı yatıştırmaya çalışıyor, bir yandan da kollarımın arasında tir tir titreyen annemi sakinleştiriyordum.

Komşuların bitmek bilmeyen merakı ve dedikodu faslı nihayet bittiğinde saat epey geç olmuştu. Teyzeleri kapıya kadar geçirip demir kapının sürgüsünü çektim. Ardından derin ve sessiz bir nefes aldım.

Avluya döndüğümde annem boş bardakları topluyordu ama elleri hâlâ titriyordu. Aklı arazideki o olayda kalmıştı belli ki. Gidip tepsiyi usulca ellerinden aldım ve tezgâha bıraktım.

"Anne," dedim kollarımı beline dolarken. "Hadi at şu korkuyu içinden. Bak ben buradayım, yanındayım. Dedikodu işte, yemin ederim abartıyorlar."

Annem derin bir iç çekip başımı göğsüne yasladı, saçlarımı usulca okşadı. "Sen benim yerimde olsan, için rahat eder mi kızım? Allah o adamları da, o ağaları da bildiği gibi yapsın."

Ona daha fazla laf anlatmanın faydası yoktu. Yanağından öpüp yatmak için içeri geçtiğimizde, beklediğim o tatlı kriz patlak verdi. Ali odanın kapısında hemen koluma yapıştı.

"Ben ablamın yanında yatacağım!"

Elif diğer koluma girip kardeşini hafifçe itekledi. "Yok ya! Asıl ben ablamın yanında yatacağım! Kaç gündür yolunu gözlüyorum."

"Hayır, ben yatacağım! O benim ablam!"

"Benim de ablam!"

İkisinin bu masum çekişmesi, gecenin o ağır ve yorucu havasını bir anda dağıttı. Gülümseyerek aralarına girdim.

"Tamam, kavga etmeyin," dedim göz kırparak. "Madem ikiniz de yanımda yatmak istiyorsunuz, o zaman şöyle yapıyoruz... İçeriye kocaman bir yer yatağı kuruyoruz, hepimiz birlikte yatıyoruz. Nasıl fikir?"

Çocuklar sevinçle zıplamaya başlarken, annem arkamdan gülümseyerek bize bakıyordu. "Olur mu öyle kızım? Yer yatağında belin ağrır, rahat edemezsin."

"Aşk olsun anne," diyerek güldüm. "Şu evin yer yatağını dünyanın en lüks otel yatağına değişmem."

Birlikte ahşap yüklüğün kapaklarını açtık. Annemin mis gibi sabun kokan yün döşeklerini odanın tam ortasına yan yana serdik. Üzerlerine temiz, çiçekli çarşafları geçirdik. Duvardan duvara uzanan, kocaman ve sıcacık bir yer yatağı oldu.

Çocuklar kıkırdayarak yatağın tam ortasına atladılar. Üzerlerine pamuklu yorganı örttük. Ali sağıma, Elif soluma kıvrılıp bana sarıldı. Annem de yatağın diğer ucuna, Elif'in yanına uzandı.

Işığı kapattım. Sadece sokak lambasının perdeden sızan loş aydınlığı kalmıştı. Uzun zaman sonra ilk defa omuzlarımdaki yükün gerçekten hafiflediğini hissettim. Arazinin tozu, ağaların güç savaşları, arkamdan iş çeviren Baran Mirşad, hatalı cihazlar... Hepsi bu odanın kapısının dışında kalmıştı.

Sırtüstü uzanıp tavanı izlerken, annemin karanlığın içinden gelen fısıltısını duydum.

"İyi ki geldin yavrum... Evin bereketi, huzuru seninle geldi."

Yüzümü onlara doğru dönüp, kolumu çocukların üzerinden uzatarak annemin elini tuttum.

"Ben hep geleceğim anne," diye fısıldadım karanlıkta ona güven vermek isteyerek. "Siz de bir gün benimle geleceksiniz. Hep birlikte kurtulacağız buradan."

Annem cevap vermedi ama elimi usulca sıktı. Çocukların düzenli ve huzurlu nefes seslerini dinleyerek gözlerimi kapattım. Urfa'nın bu boğucu düzeninde beni ayakta tutacak gücün tam olarak burada, bu yer yatağında olduğunu bilerek derin bir uykuya daldım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.