*************************
"Zenan..."
"Hadi artık. Uyan."
"Zenan..."
Yoğun bir gürültünün etkisiyle, zar zor gözlerimi açtım. Elimi başıma doğru götürüp hafifçe ovaladım. Buğulu görünüş, netlik kazanırken telaşla ayaklanmaya çalıştım. O sırada, bir el bana engel oldu.
"Hemen ayaklanma. Daha doktor gelmedi."
"C-Cihangir..."
Şaşkınlıkla Cihangir'e baktım. Tam dibimdeydi. Bu yakınlık, rahatsızlık verecek cinstendi. Ne oluyordu? Neden buradaydık? Anlamaya uğraştım. Kendimi zorladım.
"Ne oldu bana? Neden hastanedeyiz?"
"Aniden arabadan indin. Sonra da kalabalığın ortasında bayıldın. Ben de seni hastaneye getirdim." dediğinde sıkıntıyla iç geçirdim. O anları, hatırlamaya çalıştım. En son, kalabalığın içinde yürümeye çalıştığımı anımsıyordum. Gerisi ise koca bir karanlıktı. Bir anlığına, Cihangir'den kurtulmak istemiştim. Ama onu bile başaramamıştım. Bir bela mıknatısı gibi yine onu bir olayın içine çekmiştim. Şimdi ne yapacaktım? Bu durumdan ve ondan nasıl kurtaracaktım? Belirsizdi. Çaresizce etrafa bakarken, onunla göz göze gelme yanlışına düştüm. Meraklı gözlerin baskına maruz bırakıldım.
"Daha iyi misin?"
Sanki endişeli gibiydi. Ses tonu ve bakışları, beni buna inandıracak cinstendi. Ama aklım da inkar edecek güçteydi. Kendime olan güvenimi ve insanlardaki değerimi çoktan kaybetmiştim. Bu yüzden, yanıldığımdan emindim. Yanlış alarmdı. Cihangir için zorunluluktan ibarettim.
"Sana bir soru sordum Zenan. Nasıl hissediyorsun?"
Dalgın suskunluğum, onu daha çok konuşturdu.
"Başın mı ağrıyor? Doktoru çağırayım mı?"
"Rengin attı sanki."
Hızla başımı olumsuz anlamda salladım.
"Gayet iyiyim. Daha fazla burada durmamıza gerek yok." deyip tekrar ayağa kalkma girişiminde bulundum. Ve yinelenen sonuçla karşılaştım. Cihangir, beni yatağa sabitleyip itiraz istemeyen ses tonuyla konuştu.
"Sonucu alalım. Doktoru dinleyelim. Ona göre gideriz."
"Beni bekleme gibi bir zorunluluğun yok. Seni işinden alıkoymayayım. Yapacak işlerin vardır."
"Sana güvenmiyorum Zenan. Buradan beraber çıkacağız." deyip sırtını duvara dayadı. Gitmeyeceğini belli edercesine üsten üsten gülümsedi. Hastanede bir rezillik çıkarmamak için kendimi zor tuttum. Başıma farklı tarafa çevirdim. Mecbur onunla beraber, doktoru beklemeye başladım. İnatçı suskunluk, Cihangir'in telefonunun çalması ile son buldu.
"Efendim anne?"
"Tamam biliyorum."
Göz ucuyla, bana bakıp yanımdan uzaklaştı. Odadan çıkana kadar onu izledim. Aklımdaki şeytana uyup çekip gitmeyi düşünürken, doktorun yanıma yaklaştığını gördüm. Oturur vaziyete gelip merakla ağzından çıkacak kelimeye kilitlendim. Halsizlik diye beklediğim rahatsızlık, doktorun konuşmasıyla bambaşka bir gerçeğe büründü. Hayretle duraksadım. Yanlış duyduğumu düşündüm. Sinirden gülümsedim. Yanlışını düzeltmesini bekledim. Ama doktor aynı şeyleri tekrarladı. Aklımın bana bir oyun oynadığını düşündüm. Ya da böyle bir şeyin gerçek oluşuna imkan vermedim. İnanmak istemedim. Gözlerim irice açıp hızla başımı iki yana salladım. Gerçek olamazdı. Böyle bir şey gerçekleşemezdi. Bir kabustu. Evet kabus görüyordum. Çünkü böyle bir şey ancak kabusta olurdu. Doktorun konuşması sürerken gözlerim ona kaydı. Gülen suratı ve heyecanlı konuşu, bir bir gözüme battı. Sözleri, aklımı oynatmak istercesine kulağımda yankılandı. Adım adım baştan aşağı bir yıkılışa geçtim. Gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi. Amansız bir titreme başladı. Gerçeğin ağırlığıyla tutuştum. Doktoru, daha fazla dinlemeye katlanamadım. Hızla yataktan kalktım. Bir an önce, burayı terk etme isteğiyle koşar adımlarla ilerledim. Sandım ki kaçarsam gerçekten de kaçarım. Ama ne gerçekten ne de içimdeki sesten kaçabildim.
"Bu gerçek olamaz! Böyle bir şey başıma gelmiş olamaz. "
"Neden ben? Bir başkası değil de ben! "
"Daha kendime bile bakamazken neden? Daha geçmişte yaptıklarımın bedelini öderken neden? Sanki her şey yolundaymış gibi hamile kalmam neden?"
Birden çok duygunun olduğu alana geçtim. Korku, heyecan, acı ve çaresizliğin önderliğinde gücümü tükettim. Ayaklarım bedenimi zar zor taşırken, duvardan tutundum. Düşmemek için son çabamı gösterdim. Derin bir nefes alıp alnımı soğuk duvara dayadım. Hâlâ inanamadığım olayı sorguladım. Bir yanlışlık olabilir miydi? Ama kan testinin sonuçlarıydı. Kolay kolay yanlışlık çıkmazdı ki... Yani gerçekti. O geceden arda kalandı.
Bende hayat bulandı. Yanlışa tutunandı. Ben koca bir yanlıştım. Bir bebek için olmaması gereken duraktım. Bu dünyada anne olmaya hakkı olmayandım. Geçmişim karanlık, bugünüm çaresiz geleceğim belirsizdi. Kendimi bile bu dünyaya fazlalık görürken bunun olması... Bir canın bana bağlanması... Can yakıcıydı.
"Ne olacak şimdi? Ne yapacağım?"
Gözlerim, karnıma takıldığında gerçekle birebir temas ettim. İçimde bastırılmaz bir hıçkırık oluştu. Olabildiğince kendimi sıktım. İçimde feryatlar koparken sessizce gözyaşlarımı akıttım. İnsanların meraklı bakışları, üzerimde gezindiğinde yüzümü kapattım. O an, aklıma Cihangir'in buradaki varlığı geldi. Korkuyla gözyaşlarımı sildim. Acımı da korkumu da içime gömmeye uğraştım. Etrafı kontrol edip sakinleşmek için bekledim. Cihangir, şimdilik burada değildi. Ama her an yanıma gelip ne olduğunu öğrenmek isteyebilirdi. Ona gerçeği nasıl söyleyebilirdim ki? Gözlerinin içine baka baka senden hamileyim nasıl derdim? Üstelik benden bu kadar nefret ederken böyle bir gerçeği nasıl itiraf edebilirdim? Yapamazdım ki... Ne Cihangir'i ne ağabeyimi karşıma alabilirdim. Ne de kendimi böyle bir yükümlülüğe sokabilirdim. Eski Zenan olsam belki bu hamileliği kullanır, tehditle yoluma bakardım. Kendimi güvence altına alırdım. Cihangir'in hayatını mahveder kendimi kurtarmaya çalışırdım. Ama ne ben o Zenan'dım ne de tekrar karanlığa gömülmek isteyendim. Sadece daha fazla rezillik çıkarmadan hayatıma bakmak isteyendim. Zaten geçmişim günahlarla doluyken şimdi tekrar aynı hatayı yapamazdım. Yapmam gereken tek bir şey vardı. O da kimsenin bunu öğrenmemesini sağlamaktı. Bu istek, istemsizce dudaklarımdan döküldü.
"Kimse bir şey öğrenmeyecek. Hiç kimse..."
Hızla cebimden telefonumu çıkardım. Kamerasını açıp kendimi kontrol ettim. Duygularımı zıt duygularla gizledim. Bir sahtekar gibi hissettim. Kendimden emin olunca dışarıya yönlendim. Tahmin ettiğim gibi dışarıdaydı. Hâlâ telefonla konuşuyordu. Bir an, ona görünmeden çekip gitmek istedim. Ama olayın üstüne düşeceği aklıma gelince vazgeçtim. Kolonun ardına saklanıp Cihangir'i izledim. İstemsizce onu dinledim.
"Merak etme anne. En kısa zamanda döneceğim."
"Dedim ya önemli diye. Buraya tatile gelmedim."
Elini, ceketinin cebine koyup sıkıntıyla iç geçirdi. Yüzünü, benim olduğum tarafa doğru çevirdi. Korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Hızla kendimi sakladım. Konuşmaya devam edince, beni görmediğini anladım. Rahat bir nefes alıp olduğum yerde kaldım. Heyecanım sürerken kulağımı onun söylediklerine verdim.
"Halletmem gereken işlerim var. Onu halledeyim hemen yanında olacağım. Sakin ol. Kaçmıyorum ya..."
"Zaten Ebru ile de konuştum. Onun da haberi var."
"Haklısın anne. Hayırlı iş uzatmaya gelmez."
Dayanamayıp tekrar merakıma yenik düştüm. Başımı hafifçe çıkardım. Cihangir'in aynı yönde aynı şekilde olduğunu gördüm. Bir an gözlerinin bana çevrildiğini hissettim. Ela gözlerle temas ederken aceleyle tekrar aynı yere saklandım. Heyecanla nefes alıp verip telaşla fısıldadım.
"Gördü mü beni? Yakalandım mı?"
"Kesin gördü. Bir bu eksikti."
Anlık göz göze gelmiştik. O an, beni gördü mü yoksa ben mi öyle sandım bilemedim. Sessizce bekledim. Her an, Cihangir'in buraya geleceğini düşünerek bekledim. O sırada, Cihangir'in sesini daha gür daha neşeli duydum.
"Sen boşa tasa etme. Dediğim gibi Ebru'nun gönlünü alacağım."
Gözlerimi hafifçe kıstım. İstemsizce bir merakın içine çekildim. Ebru kimdi? Ve Cihangir onun için neden bu kadar uğraşıyordu? Yoksa sevgilisi miydi? Ne ara sevgili yapmıştı ki? Hem en son hatırladığım kişi Ahu'ydu. Doktor kadındı. Ebru da nereden çıkmıştı? Omuz silkip kendime kızdım. Bana neydi ki? Beni ne ilgilendirirdi? Benim derdim bana yeterdi.
"Görüşürüz annem."
Konuşması bitince açığa çıkıp ondan tamamen kurtulmak istedim. Ama bu isteğim, ani bir hareketle son buldu. Ne olduğunu anlayamadan duvar ve Cihangir arasında sıkıştım. Şaşkınlıkla, bir ona bir de bulunduğumuz duruma baktım.
"Cihangir..."
Şüpheyle beni süzüp ismimi fısıldadı.
"Zenan..."
Sertçe yutkundum. Kalbim dengesizliğe doğru adım attı. Korku rüzgarına kapıldı. Gerçeğin ağırlığı altında öylece kalakaldım. Aklımda sürekli aynı şeyler tekrarlandı. O gece, hamilelik ve Cihangir... Hangi birine telaşlanacağımı şaşırdım. Zar zor cümleleri kafamda kurdum.
"Ne yapıyorsun? Çekilsene önümden."
"Asıl sen ne yapıyorsun Zenan? Bir köşede saklanıp beni mi dinliyorsun?" dediğinde zoraki bir kahkaha attım.
"Sen kimsin ki seni dinleyeceğim. Sadece seni görmeden çekip gitmek istiyordum. Ama başaramadım. Kabak gibi önüme çıktın. Mecbur burada kaldım."
Kaşının tekini havaya kaldırıp gülümsedi. İnanmadığını belli edercesine bir bakış attı.
"Kabak ha! Çok kibarsın."
"Sana özel..."
"Ne büyük lütuf ama..."
"Bu kadarı fazla..."deyip onu ittirdim. Önümden çekilmesi için çabaladım. Yerinden milim oynamadı. İnatla tüm gücünü kullandı. Gözlerimin içine bakıp dudaklarını araladı.
"Telaşlı gibisin..."
"Değilim."
"Öfkeli gibisin de..."
"Değilim!" dedim engelleyemediğim ses tonuyla. Sanki öfkelenmem onu keyiflendiriyormuş gibi gülümsedi.
"Emin misin?"
"Sana ne benden? Sana ne Cihangir? Telaşlı mıyım? Öfkeli miyim? Seni ne ilgilendirir? Benimle bu kadar uğraşacağına git kendi hayatını yaşa. Olur mu?" deyip kolundan tuttum. Bu sefer, gücünü göstermeden bana izin verdi. Aramızdaki mesafeyi açtı. Ama gözlerini gözlerimden ayırmadan rahatsızlık vermeye devam etti.
"Zaten öyle yapıyorum Zenan. Kendi hayatımla uğraşıyorum. Sen boşuna beynini bunlarla yorma. Ben sadece insanlık görevimi yaptım. Anlayacağın hayatımın merkezinde falan değilsin."
Beklediğim sözler olduğundan sarsılmadım. İçim acıyarak tebessüm ettim.
"Öyleyse izin ver de evime gideyim."
Başını iki yana sallayıp, dik dik bana baktı. Sanki beni rahatsız etmeye yeminliymiş gibi davranmaya devam etti.
"Doktora görünmeden asla."
"Sen telefonla konuşurken göründüm."
"Ne dedi? Neymiş bu baygınlığın sebebi?"
Sorusu, kalbimi korkuyla sardı. Telaş bir yandan acı bir yandan bana üstünlük kurmaya çalıştı. Hepsinden kaçarak hiç istemediğim halde gülümsedim. Sahte bir kahkaha attım.
"Senin için çok güzel bir haber."
"Ne? Ne diyorsun?"
Şaşkın gözleri, bir cevap beklerken kahkaha atmayı sürdürdüm.
"Ölecekmişim. Hadi yine iyisin. Kurtuluyorsun benden." dediğimde o şaşkınlığından eser kalmadı. Öfkeli bir ifadeye geçiş yaptı.
"Bir insan şaka yaparken bile mi kötü olur? Adam akıllı söyle işte. Yoksa inadımı bilirsin. Söyleyene kadar bırakmam."
Gerçeği söylesem, hiç duymamayı tercih ederdi. Belki de ardına bakmadan kaçıp giderdi. Sonuç olarak hayatı altüst olurdu. Bu kötülüğü ona yapmayacaktım. Gerçeği bilmeyecekti.
"Bir şey demedi. Halsizlikten bayılmışım. Dengeli düzenli beslenmemi istedi o kadar."
"Doğru söylemiş. Kahvaltıda hiçbir şey yemedin. Tüm öğünün böyleyse, düşüp bayılmandan doğal bir şey yok."
"Sayende lokmalar boğazıma dizildiği için yiyemedim. Şimdi izin verirsen sen kendi yoluna ben kendi yoluma..." deyip hızlı adımlarla yanından geçtim. Onu arkada bıraktığımı sanırken yanımda buldum.
"Evine kadar bırakırım."
"Gerek yok."
"Bırakırım dedim."
"İstemiyorum."
"Sen bilirsin. Ben de ağabeyine bir misafir olarak beni çok kötü ağırladığını ima ederim." dediğinde bir kaşık suda onu boğmak istedim. Tüm kötü duygularımla, ona baktım. Hiçbir şey demeden arabasına bindim. İnadına arabanın kapısını sertçe kapattım. Bakışları üzerimde gezinirken, inatçı bir suskunluğa büründüm. Onun olduğu tarafa bakmamak için kendimi zorladım. Gözümü yola dikip çaresizce düşünmeye başladım. Düşündükçe boğuldum. Bunaldım. Aslında gerçeğin hep önümde olduğunu gördüm. Reglim geciktiği halde önemsememiştim. Baygınlıkları ve halsizlikleri es geçmiştim. Kimi zaman çok yemiş kimi zaman azıcık yemiştim. Depresyonun belirtileri sanıp dikkat etmemiştim. Aptal gibi umursamamıştım. Şimdi de gerçeğimle baş başa kalmıştım. Bir de üzerine eklenen sorularla ne yapacağımı bilememiştim. Ne olacaktı? Ne yapacaktım? Nasıl gizleyecektim? Tüm sorularım cevapsızdı. Ne bir planım ne de bir güvencem vardı. Bu işte tek başınaydım. Her zamanki gibi aynı durumdaydım. Şu an, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Neden diye bağırmak istiyordum. Ama Cihangir'in varlığı yüzünden, ellerim kollarım bağlı kalıyordu. Acımı dahi yaşayamıyordum. İçimdeki acı katlanarak artarken susuyordum. En zor olanını yapıyordum.
"Böyle yapmak ne sana bir şey kazandıracak ne de bana. Kendini toparlamalısın Zenan. İş dolayısıyla sürekli yüz yüze gelmek zorunda kalacağız. Bu duruma alışıp sakin kalırsan herkes için iyi olacak." dediğinde hayretle ona doğru dönüp baktım.
"Anlamıyorsun. Böyle devam ederse zaten kimse kazanmayacak ki... Yenileceğiz. Her şey daha da kötü olacak. Sadece bizim için değil. Çevremizde kim varsa, bundan nasibini alacak. İşte o zaman, bana hak vereceksin. Keşke Zenan'ın dediğini yapsaydım diyeceksin. Pişman olacaksın Cihangir. Ama iş işten geçmiş olacak."
Hafifçe gülümsedi. Bir anlığına bana bakıp tekrar önüne döndü.
"Ben diyeceğimi dedim."
"Söylediklerim, sana şaka gibi geliyor olabilir. Beni ciddiye de almıyor olabilirsin. Ama madem bu kadar isteklisin. Benim de diyeceğim tek bir şey kalıyor."
Araba evin önünde durduğunda, inmeden önce lafımı tamamlamak istedim. Göz göze gelmeyi fırsat bilip dudaklarımı araladım.
"Cehennemine hoş geldin Cihangir. Bile isteye geldiğin bu yerde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Benim yanımda olan herkes gibi sen de dibe batacaksın. Karanlığa bulanacaksın. Benimle beraber sen de yanacaksın. Aramızda acı verici bir hikâye başlatacaksın. Ne yazık ki sonu da cehenneme layık olacak. Hüsranla bitecek."
"Bir teşekkür bekliyordum. Ama olsun. Hayal gücün çok genişmiş."
Hâlâ işin alayındaydı. Onun için ne söylediğimin önemi yoktu. Söyleyen kişi ben olduğum için önemsemiyordu. Beni hafife alıyordu. Önemsenmeyecek kadar değersiz olduğumu gösteriyordu. Bu yüzden ne desem olmayacaktı. O yine bildiğini okuyacaktı. Ben ne dersem tam zıddını yapacaktı. Hiçbir şey demeden onaylamaz gözlerle ona baktım. Araçtan inip kapıyı aynı sertlikte kapattım. Hızla eve ilerledim. Ardıma dönüp bakmak istemedim. İçeri girdiğimde derin bir sessizlikle karşılaştım. Ne ağabeyimden ne de çocuklardan ses bulabildim. Onların yokluğu işime yaradı. Odama çıkıp en çok yapmak istediğim şeyi yaptım. Yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım. Hiçbir şey düşünmeden sadece bunu yaptım. Ne kadar süre ağladım ne kadar bu vaziyette kaldım bilemedim. Gözlerim sızlama noktasına geldiğinde fısıldadım.
"Bittim ben. Yolun sonuna geldim."
Olan buydu. Başıma bir süre bela örmüştüm. Ama bu hamlemle yolun sonuna gelmiştim. Kendi ellerimle kendimi bitirmiştim. Tek gecelik bir ilişkinin en ağır sonucuyla yüzleşmiştim.
"Bir bebek... Benden ondan bir parça..."
Karnıma korkuyla baktım. Titreyen elimle dokunacakken, son an da vazgeçtim. Hızla elimi geri çektim. Başımı iki yana salladım.
"Doğru olanı yapmalıyım. Hiç kimsenin haberi olmadan bu hamileliğe son vermeliyim."
Telefonuma uzanıp araştırmaya başladım. Birkaç doktor bulurken aklıma Civan geldi. Onun her yerde gözü kulağı vardı. Çevresi her zaman genişti. Benden şüphelendiği takdirde peşime adam bile takabilirdi. Çok ama çok dikkatli olmalıydım. O hiçbir şey anlamadan olayı halletmeliydim.
"Lütfen bir mucize olsun."
Ayağa kalkıp karşımdaki boy aynasına yaklaştım. Kendimi baştan aşağı süzdüm. Ölü gibiydim. Ruhsuz cansız ve mutsuzdum. Buna rağmen, canımda can bulmak isteyen bir masum vardı. Küçücük bir masum... Titrek bakışlarla karnıma baktım. Kalbim sızladı. Yüreğim daraldı. Bir şey söyleyemeden duramadım. İçimden geçenleri hızla dudaklarım arasından döktüm.
"Ö-Özür dilerim. Ama seni dünyaya getiremem. Sana da kendime de bu kötülüğü yapamam. Ne ben anne olmayı becerebilirim ne de seni mutlu edebilirim. Senin masumiyetini günahımla kirletemem. Yaşamakta bu kadar zorlanırken sana bu haksızlığı yapamam."
Gözyaşlarım art arda süzülürken gözüm sızladı. Hafifçe kapatıp fısıldar tonda konuşmaya devam ettim.
"Eğer seni doğurursam her şey birbirine girer. Her çocuk güzel bir hayat hayal eder. Ama ben bunu sana veremem ki... Diğer çocuklar aile yaşantısından bahsederken üzülürsün. Anne babalarının aşkını anlatırken acı çekersin. Sana bunu sağlayamadığım için benden nefret edersin. Bu yüzden, bir masuma daha bu kötülüğü yapamam. Başında bu kararı vermek en doğrusu."
Hemen arkamdaki yatağın ucuna oturdum. Gözyaşlarımı silip tekrar telefonuma baktım. Büyük bir ikilemde kaldım. Bu haberi Cihangir'e vermeli miydim? Yoksa onu da diğerleriyle bir tutup susmalı mıydım? Numarası bende olmadığından çare olarak interneti gördüm. Sosyal medya hesabıma girip Cihangir'i arattım. Hesabının açık olduğunu görünce merakla profilinde gezindim. Yeni bir paylaşımı yoktu. Zaten paylaşımları da azdı. Geçen yıllarda kullanıp sanki şimdi kullanmayı bırakmış gibiydi. Mesaj kısmını girip yüz yüze yapamadığım şeyi yapmak istedim. Derin bir nefes alıp yazmaya başladım.
-Sana bir haberim var Cihangir. Yüz yüze söylemekte zorlandığım ikimizi ilgilendiren bir mesele... Ben..-
Başımı iki yana sallayıp telaşla yazdıklarımı sildim. Ne yaptığımı sanıyordum? Bu yaptığım da neyin nesiydi? Gaflete düşmüştüm. Yaptığım koca bir saçmalıktı. Ona demem neyi değiştirecekti ki? Kararım belliydi. Ona söylemek bizi daha dibe batıracaktı. Üstelik göreceğim muamele az çok belliydi. Bir tehlikeyi daha çağıramazdım. Aceleyle Cihangir'in hesabından çıktım. Yanlış bir şey yapacağım korkusuyla telefonu kendimden uzaklaştırdım. Göz ucuyla bakıp konuştum.
"Sakin olmalıyım. Yanlış bir harekette bulunmamalıyım."
Kendi sözlerimle kendimi destekledim.
"O kadar kötü bir durumdayım ki... Hayatımda tek bir yanlışa dahi yer yok. Bu yüzden de bunu Cihangir'den saklamaktan başka çarem yok."
Kararımdan geri dönmek yoktu. Bu benim kirli hayatımın bir sırrı olarak kalacaktı. Geriye dönüp baktığımda kalbimi sızlatan, içimi yakan, harap eden ve vicdanımı sızlatan bir sır olarak kalacaktı. Bu sırrı öyle iyi saklayacaktım ki... Ölene kadar benimle güvende kalacaktı.
-Bölüm Sonu-
Bölüm nasıldı?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum 💜 Umarım güzel bir bölüm olmuştur. Yorumlarınız ve desteğiniz ilham sebebimdir 🖤 Yeni bölümde görüşünceye kadar sağlıcakla kalın 🤗🥰
