İçeriğe geç

NİHÂN

Bölüm 26 · 26 dk okuma

NİHÂN

Bölüm 26

25-K�BUS

Zifiri bir karanlık, acı dolu bir ağlayış, korku dolu bir bekleyiş... Beni bir bilinmezliğe doğru sürüklüyordu. Neredeydim? Neden bu kadar karanlıktı? Ağlayan kimdi? Bilmiyordum. Olanları anlamlandıramıyordum. Hızla nefes alıp veriyor, etrafa bakıyordum. Karanlıktan hiçbir şeyi seçemiyordum. Sadece bir kadının acı dolu ağlayışını duyuyordum. Nefes nefese, sesimi duyurmaya çalışıyordum.

"Kimse yok mu?"

"Sesimi duyan yok mu?"

Seslenmelerim fayda etmiyordu. Kimse cevap vermiyor. Ağlayış şiddetleniyordu. Nereye gittiğimi bilmeden ilerliyordum. Hızla nefes nefese, ağlayan kişiye ulaşmak istiyordum. Karanlık, bu yolda en büyük engelim oluyordu. Görüş alanı bırakmıyor. Korkumu artırıyordu.

"Kimsin?"

"Beni duyuyor musun?"

Ürkütücü sesler, etrafımı kuşatıyor. Korkudan tüm gücümle koşmaya başlıyordum. Aklıma gelen ilk isme sığınıyordum. Ondan yardım istiyordum.

"Cihangir..."

Güvenli bir liman gibi ona sığınıyordum. Defalarca bu ismi telaffuz ediyordum. Ama hiçbir cevap alamıyordum. Çaresizliğin etkisi altında, sesimi duyurmaya devam ediyordum.

"Neredesin?"

"Her zaman, yanımda olacağını söylemiştin. Bana söz vermiştin. Ama şimdi yoksun."

"Neredesin Cihangir? Neden beni yalnız bıraktın?"

Hiçbir soruma cevap alamıyordum. Saniyelerce geçtikçe, gücümü tüketme noktasına geliyordum. Umudum kestiğim an, karşı taraf aniden aydınlanıyordu. Ani ışık, gözümü alıyordu. Hiçbir şey göremiyordum. Gözlerimi kısıp etrafa bakıyor. Görmek için çabalıyordum. Işık, yavaş yavaş keskinliğini kaybediyor. Beyazlar içinde, Ebru'yu karşıma çıkarıyordu. Ağaca yaslanmış bir biçimde, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Yanına gitmek istiyordum. Ama bir türlü yanına gidemiyor. Ona ulaşamıyordum. Ne kadar yürürsem yürüyeyim, yine kendimi aynı yerde buluyordum. Bir çıkmazın içinde bocalıyordum.

"Ebru..."

Ağlayışını kesiyor. Öfkeyle bana bakıyordu. Ona baktıkça öfkenin ve nefretin gücünü görüyordum. Bakışlarıyla beni yerle bir ediyordu.

"Senin yüzünden..." diye bağırıyordu.

"Her şey senin yüzünden..."

"Senin yüzünden bu hâldeyim."

Sonra birden kahkaha atmaya başlıyordu. Sesi kulaklarımda yankılanıyordu. O kahkaha attıkça, başıma keskin bir ağrı giriyordu. Elimi başıma götürüyor. Acı içinde inliyordum. Dayanacak gücü bulamıyordum.

"Bana ait her şeyi elimden aldın Zenan. Sevdiğim adamı çaldın. Hayallerimi çaldın."

Adım adım, bana doğru yaklaşıyordu. Hiçbir şey yapamıyor. Hareketsizce ona bakıyordum.

"Her şeyi mahvettin. Neyim varsa karanlığına çektin."

Sesi git gide yükseliyordu.

"Cihangir ile ben evlenecektim. Onun ailesi olacaktım. Bir sürü çocuğumuz olacaktı. Ömür boyu mutlu olacaktık. Ama sen bütün mutluluğumu çaldın."

Gözlerini, gözlerimden ayırmadan bağırıyordu. Bir şey demek istiyor. Dudaklarımı aralıyordum. Ama hiçbir ses çıkaramıyordum. Lâl olmuş bir şekilde, çaresizliği yaşıyordum.

"Bu böyle kalmayacak Zenan. Yemin ederim kalmayacak. Bunu sana göstereceğim. Yazını kışa, neşeni acıya çevireceğim. Hayatını mahvedeceğim."

Kahkaha atıyor. Karanlığa doğru koşuyordu. Ben de arkasından koşuyordum. Ona yetişmeye çalışıyordum. Karanlık, onu yutuyor. Beni geriye doğru atıyordu. Ürkütücü yerde, bir başıma bırakıyordu. Korkuyla sesimi çıkarmaya çalışıyordum. Çabam sonuç vermiyordu. Yere çöküp ağlamaya başlıyordum. Neyin içinde olduğumu bilememenin acısını yaşıyordum. Bir anda bir mucizeye şahit oluyordum. Cihangir'in sesini duyuyordum. Heyecanla, arkama döndüğümde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyordum. Cihangir'i bir bebek odasında buluyordum. Bebeği beşikten alıyor. Gülümseyerek öpüyor. Kokusunu içine çekiyordu. Zar zor sesimi çıkarıyordum.

"C-Cihangir..."

Beni duymuyordu. Tüm sevgisini ona veriyor. Bebekle ilgileniyordu. Heyecanla bebeğe bakıyordum. Elimi karnıma götürdüğümde, bir boşlukla karşılaşıyordum. O anda anlıyordum.

"Bebeğim..."diye fısıldıyordum. Yüzünü görmek istiyordum. Ona dokunup, kokusunu içime çekmek istiyordum. Gözyaşlarımı silip gülümsüyordum. Yanlarına gidip bu güzelliğe ortak olmak istiyordum. Adım atacağım an, arkadan Ebru çıkıyor. Başını Cihangir'in omzuna yaslıyordu. Gülerek birbirlerine bakıyorlardı. Ebru'nun gözleri, beni buluyor. Kahkaha atıyordu.

"Sana söylemiştim Zenan. Her şeyi elinden alacağım demiştim."

Önce bebeğe sonra Cihangir'e bakıyor. Sahiplenici bir şekilde, onları sarıp sarmalıyordu. Acı içinde bağırıyordum.

"Bebeğim..."

"Cihangir..."

Onlara doğru koşuyor. Bebeğimi onlardan almak istiyordum. Ben koştukça onlar uzaklaşıyor. Her şey karanlığa bulanıyordu. Tüm gücümle bağırıyordum.

"O benim bebeğim..."

"Onun annesi benim."

"Onun yeri benim yanım."



***********

"Zenan..."

"Zenan uyan!"

Boğuk ses, netleşirken saçlarımda bir elin gezindiğini hissettim. Endişe dolu ses, durmaksızın devam etti.

"Lütfen uyan!"

"Yanındayım Zenan. Gözlerini aç. Artık uyan!"

Nefes nefese, gözlerimi araladım. Yataktan fırlarcasına kalmak istedim. Bir el, beni durdurdu. Elimden sıkıca tuttu. En büyük engelim oldu.

"Geçti Zenan. Her ne gördüysen bitti."

Yavaş yavaş, görüntü açım netleşti. Cihangir'i yanı başımda buldum. Gerçek mi? Hayal mi? Çözemedim. Korkuyla geri çekildim. Arkama yaslanıp etrafa baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sanki her an, bir yerden Ebru çıkacakmış gibi hissettim. Yine aynı şeyi yaşayacakmış gibi çekindim. Kalbim, bu korkuyu taşıdı. Hızla attı. O anlara gittikçe acım, en zirveye tırmandı.

"Bebeğim..."

Elimi karnımı götürdüm. Tereddütle karnıma baktım. Varlığını hissettiğim an rahatladım. Cihangir, merak ve endişenin karmaşasını yaşadı. Dikkatle bana baktı.

"Kâbus gördün. Ama geçti."

Hayır geçmemişti. Hâlâ o anların etkisindeydim. Öyle etkiliydi ki...Gözyaşlarım kendiliğinden akmaya başladı. Durdurmadım. Hıçkıra hıçkıra, ağlamaya başladım. Cihangir, en yakınıma gelip beni kolları arasına aldı. Sıkıca sarıldı.

"Ne gördün? Anlatmak ister misin?"

Ağlamaktan cevap veremedim. Benim yerime, o konuştu.

" Kaç gündür kâbus görüyorsun. Art arda ne oluyor böyle?"

"Bilmiyorum Cihangir. Sanki hâlâ o kâbusun içindeyim. O kadar gerçekçiydi ki..."

Saçlarımı okşadı. Güven veren bir sesle konuştu.

"Yanındayım Zenan. Geçti bitti. Rahat bir nefes al."

Huzurlu bir melodi gibi onu dinledim.

"Her şey yolunda. Sakin ol."

O kadar kolay olmadı. Korkum üstün kaldı.

"Bebeğimizi alıp gidiyordun Cihangir. Beni karanlığın içinde bırakıyordun." deyip kolları arasından çıktım. Önce şaşırdı. Sonra gülümsedi. Elini yüzüme getirdi. Nazikçe gözyaşlarımı sildi.

"Adı üstünde kâbus Zenan. Böyle bir şeyi asla yapmam. Bu acıyı, ne bebeğimize ne de sana yaşatırım."

"Ama yapıyordun Cihangir. Ardına bile bakmadan gidiyordun. Ne ağlayışımı ne de sana seslenişimi duyuyordun."

İç geçirdi. Bir şey demek için hazırlandı. Ama ondan önce davrandım.

"Söz ver."

"Zenan..."

"Söz ver Cihangir. Bebeğimi benden ayırmayacaksın. Ne olursa olsun, bu acıyı bana yaşatmayacaksın."

Söylediklerime şaşırdı. Hayretle bakakaldı.

"Ne dediğinin farkında mısın?"

"Lütfen Cihangir!"

Elimden sıkıca tuttu. Yüzüne götürdü.

"Benim Zenan. Cihangir! Beni tanıyorsun. Hatta çok iyi tanıyorsun. Neyi yapıp neyi yapmayacağımı çok iyi biliyorsun. Gaddar bir adam değilim. Olmadım. Olamam da..."

"Biliyorum. Ama korkuyorum."

Alnını alnıma yasladı. Bir süre sessiz kaldı. Sanki sakinleşmemi bekledi. Sonra elimi karnıma götürdü.

"Söz veriyorum. Hem sana hem de bebeğimize söz veriyorum."

Hüzünle gülümsedim. Başımla onayladım. Kendimi toparlamaya çalıştım. Cihangir, su dolu bardağı uzattığında itiraz etmedim. Hızla birkaç yudum aldım.

"Daha iyi misin?"

"Evet. Teşekkür ederim."

"Bu arada çok terlemişsin. Hasta olma."

Doğru diyordu. Rüyanın yan etkisi bu olmuştu. Su içinde kalmıştım.

"Duşa girmeliyim."

"İyi olur. Hem birazdan kahvaltı da hazır olur. İnebilir misin?"

"Sorun yok. Merak etme." deyip iyi olduğumu hissettirdim. Bu sırada, Cihangir'in telefonu çaldı. Hemen geleceğini söyleyip odadan çıktı. Cihangir çıkar çıkmaz, yataktan kalktım. Üzerime bir hırka alıp balkona çıktım. Her zaman, yaptığım gibi karşı evdeki balkona baktım. Günler geçmesine rağmen hâlâ o manzarayı unutamadım. Sanki Ebru her an o balkondan çıkacakmış gibi hissettim. Ama yine hiçbir belirti göremedim. O gün ,gördüğüm şey hayal mi? Gerçek mi? Çözemedim. Öfkeyle kendi kendime söylendim.

"Sadece bir kez gördüm. Ama bu bile yetti."

Emin olamadığımdan, Cihangir'e de soramamıştım. Sonucu da her gece görülen kâbuslar olmuştu. Ne yapsam ne etsem değişmiyordu. Sonu hep aynı yere varıyordu. Bebeğimle Cihangir'i benden ayırıyor. Gözden kayboluyordu. Öyle gerçekçi gözüküyordu ki... Gün boyunca kendime gelemiyordum. Böyle bir şeyin gerçek olma ihtimalini bile düşünmek istemiyordum. İçeri girip kapıyı sertçe kapattım. Böyle şeyleri düşünerek moralimi bozmayacaktım. Olmayacak şeylerle, günümü mahvetmeyecektim. Sadece bir kâbustu. Gerisi yoktu. Bunu beynimi kazımak istercesine tekrarladım.

"Hiçbir şeyin, moralimi bozmasına izin vermeyeceğim."

"Alt tarafı bir kâbus...Kendine gel!"

Ellerimle karnımı sardım. Boy aynasından kendime baktım. Karnım biraz daha belirginleşmişti. Küçükte olsa saklayamayacağım bir boyuta gelmişti. Gülümseyip varlığını hissetmek istedim. Biraz önceki havayı dağıttım. Huzura ulaşmak için çabaladım.

"Günaydın bebeğim."

"Annen ve baban, hep bir arada olacak. Kimse bizi ayıramayacak." deyip huzur veren bir konuşma yaptım. Hemen ardından gecikmeden banyoya girdim. Suyun etkisiyle biraz daha kendime geldim. Çok uzun tutmadan hızla duştan çıktım. Bugün enerjimi yüksek tutup güzel olmak istedim. Elim, daha yeni aldığım elbiseye gitti. Yeşilin en güzel tonunu giymek için sabırsızlandım. Hızla üzerime giydim . Vakit kaybetmek istemedim. Makyaj masasına geçip ne yapabileceğimi baktım. Hafif ama güzel olsun istedim. Siyah göz kalemini çekip rimelimi sürdüm. Son olarak, pembe rujumu sürdüm. Kalkmaya hazırlanırken, masada duran parfümü fark ettim. İstemsizce gülümsedim. Heyecanla fısıldadım.

"Cihangir'in kokusu..."

"En sevdiğim..."

Sevdiğim adamın kokusunu üzerimde taşımak istedim. Dayanamayıp hızla sıktım. Bedenimi, o güzel kokuyla kuşattım. Tekrar koklayıp dudaklarımı araladım.

"Bir ömür, bu kokuyu üzerimde taşıyabilirim."

Birden kapı açıldı. Neye uğradığımı şaşırdım. Acelece parfümü yerine koydum. Cihangir, telefon konuşmasını sonlandırıp en yakınıma geldi. Duraksayıp beni baştan aşağı süzdü. Yakalanmanın verdiği etkiyle bocaladım. Tepkim karşısında gülümsedi.

"Toparlamışsın. Daha iyi gözüküyorsun."

"Evet. Daha iyiyim. Zaten tam da senin yanına geliyordum."

Sanki hiç kâbus görmemişçesine rahat davrandım. Onun gibi gülümsedim.

"Çok acıktım. Bir an önce inelim."

" Madem çok acıktın. Gecikmeyelim."

Aşağı ineceğimizi sandım. Ama Cihangir'in durduğunu fark ettim. Yüzünü bana doğru çevirdi. Dikkatle bana baktı. Kokuyu çözmeye çalıştı. Gözlerini kısıp gülümsedi. Kaçacak yerim olmadığını anladım. Heyecanla yutkundum.

"Benim parfümü mü sıktın?"

Safı oynamayı tercih ettim. Gülüp cevap verdim.

"O senin parfümün müydü? Fark etmedim."

Gülüşü genişledi.

"Bu odada ikimiz kalıyoruz Zenan. Senin olmadığına göre benimdir."

Lanet olsun! Elbette biliyordum. Bu parfümü, hep kullansın istiyordum. Zaten her kullanışında etkisini kapılıyordum. Birden sorunca heyecandan saçmalamıştım. Sonucu da alaylı tavrı olmuştu. Gözlerimi kaçırıp hızla bir şeyler söylemeye çalıştım.

"Görünce dayanamadım. Çok güzel kokuyordu."

Kendimi savunmaya devam ettim.

"Sormadan kullandım. Ama sorun olacaksa bir daha kullanmam. "

Yüzünü saçıma doğru yaklaştırdı. Koklayıp gülümsedi. Geri çekilmeyip rahatsızlık verdi. Benden etkilenmediğini söyleyen adam, yine tutarsızlığını gösterdi. Sanki dengemizi sarsamaya yemin etti. Heyecanımı görsün istemedim. Tüm gücümle kendimi tuttum.

"Fazla mı abartmışım?" diye sordum. Komik bir şey söylüyormuşum gibi tepki verdi. Gülüşü huylandırdı. Bildiğin oyun sırası ondaydı. Yaptıklarımın karşılığını veriyor gibiydi. Ama bu yaptığı tutarsızlık değil de neydi? Hem aramızda bir şey olmaza getiriyor hem de yakınlık kurmaya devam ediyordu. Bir şey deyince de suçlu ben oluyordum. Madem öyleydi. Ben de ona ayak uyduracaktım. Onun gibi yapacak. Sonunu olmaza getirecektim. İmkânsız olduğumuzu gösterircesine, onu çıldırtmaya devam edecektim. Bu düşüncelerden, onun sesiyle çıktım.

"Hayır! Çok güzel kokuyor. Sana da çok yakışmış."

Senin kadar değil, dememek için kendimi zor tuttum. Ondan uzaklaşıp saçımı arkaya savurdum. Havalı bir çıkış yapmak istedim. Yani yapmış olabilmeyi diledim.

"Teşekkür ederim." deyip önden yürüdüm. Bana yetişip kolunu uzattı. Bir şey demeden ona uydum. Koluna girip oyuna giriş yaptım. Yine sevimli çift rolüne girdik. Salona inip masadaki yerimizi aldık. Samimi olmayı umarak Cihangir'in ailesine gülümsedim.

"Günaydın."

"Günaydın kızım."

İlk cevap veren, her zamanki gibi Cihangir'in babası oldu. Gökçe, zorlama bir cevap verirken kayınvalidemin umurunda bile olmadı. Ben yokmuşum gibi davrandı. Cihangir, önümdeki tabağı alıp masadaki her şeyi doldurdu. Şaşkınca bakıp durdurmaya çalıştım. Umursamayıp önüme bıraktı.

"Hepsi bitecek."

"Kendisi koyamıyor mu?"

"Anne..."

"Bugüne kadar hiç annene tabak hazırladığını görmedim." diye söylenirken hızlı davrandım. Benimle yarışan kayınvalidemin tabağını aldım. Cihangir, bana ne koyduysa tabağına aynı şeyden koydum. Ağzına kadar dolu tabağı uzatıp gülümsedim.

"Afiyet olsun."

Önce tabağa sonra bana baktı. Şaşkın bakışları, böyle bir şeyi beklemediğini belli etti.

"Gerek yoktu. Kendi tabağımı hazırlayabilirim."

"Anne! Zenan bir incelik yaptı. Sen de kabul etsen."

Sertçe elimden çekiştirdi. Aynı zamanda usulca söylendi.

"Gören de obur bir kadın sanacak. Her şeyi koymuş."

"Benim tabağım gibi istediğinizi sanmıştım."

"Allah'a şükür karnımı doyuruyorum. Gözümü değil. Kendinle beni bir tutma." dediğinde öylece bakakaldım. Diyecek bir şey bulamadım. Neyse ki yardımıma Cihangir koştu.

"Zenan hamile anne. Tabii ki çok yiyecek. İyi beslenecek. Zaten kendinle onu bir tutamazsın. Değil mi? Gerek hamilelik durumu olsun gerek kuşak farkı olsun." dediğinde gülmemek için kendimi zor tuttum. Annesi Cihangir'e ters bir bakış attı. Hiçbir şey demese bile bu bakışı yetti. Önüme dönüp yemekle ilgilendim. İlk olarak patates kızartması yemek istedim. Dudaklarımın arasına götürecekken, Cihangir son anda engel oldu. Tereyağlı ballı ekmeği, hızla ağzıma götürdü. Mecburen yemek zorunda kaldım.

"Ya Cihangir! Ne yapıyorsun?"

"Önce bal sonra patates..."

Dikkatler üzerimizde toplanınca sessiz kaldım. Daha fazla bu dikkate maruz kalmak istemedim. Sessizce yemeğimi yemeye devam ettim. Ara ara, konuşmalara kulak verdim. İş konusu, hiç ilgimi çekmedi. Usulca karşı tarafa baktım. Gökçe'nin ve kayınvalidemin, fısır fısır bir şeyler konuştuğunu duydum.

"Anne yeter artık! Anladım dedim ya."

"Yine de ben söylemiş olayım. Her şeyi ona göre ayarla."

"Tamam anne. Tamam!"

Geri kalanını duyamadım. Sessizliğe büründüler. Onların bıraktığı boşluğu Cihangir doldurdu.

"Akşama herkes hazır mı?"

"Bu akşam mıydı?"

"Demiştim ya anne."

"Başka bir zamana erteleyelim."

Konu aileme gelince sessiz kalamadım. Yok sayılmasına izin vermedim.

"Size bir hafta öncesinden de söylemiştim. Akşam için çoktan hazırlık yapmışlardır."

"Hiçbir şey ertelenmiyor kızım. Endişe etme. Bu akşam tanışıyoruz. Tüm sorunları ortadan kaldırıyoruz."

Yaşlı adamın sözleri, güven verdi. Karşılık olarak tebessüm ettim. Cihangir de babasına destek verdi.

"Babam doğru diyor. Bu akşam, söz verdiğimiz gibi gidiyoruz."

Sessiz kalıp baş onayı verdim. Yemeğim bitene kadar bu sessizliği sürdürdüm. Cihangir, işi olduğundan babasıyla beraber gitmek zorunda kaldı. Hiç istemesem de buna izin vermek durumunda kaldım. Kapıya kadar onu geçirdim. Son bir kez bana doğru döndü.

"Sakın kendini yoracak bir şeyler yapma. Annemin de sözlerini fazla takma. Zaten çok geç kalmam. Eğer bir sorun olursa beni ararsın."

Gülümsedim.

"Yalnız bir sorun olduğunda mı arayım?"

O da gülümsedi.

"Ne zaman istersen arayabilirsin."

"Tamam. Görüşürüz." dediğimde onu öperek göndermek istedim. Ama yapabildiğim tek şey, arkasından uzun uzun bakmak oldu. Cihangir, gözden kaybolurken içeri girdim. Onsuz , sınavın bir üst mertebeye taşındığını hissettim. Bunu kimseye sezdirmeden tekrar salona girdim. Ben içeri girer girmez sustular. Toparlanıp başka bir şeyle ilgilenmeye başladılar. Koltuğa geçip merakla onlara baktım. Hep fısır fısır konuşuyorlar. Ben gelince susuyorlardı. İster istemez, merak ediyordum. Ne çeviriyorlar? Delicesine bilmek istiyordum. Ama bana inat susuyorlardı. Bu durum, sinirimi bozuyordu. Bir şeyler yapıp bunu bozmak istedim.

"Ailemin davetini kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu benim için çok önemli." deyip gülümsedim.

"Kendine bir pay çıkarma. Ne yaptıysam oğlum için yaptım. Senin için değil."

Sözleri de bakışları kadar yaralayıcı oldu. Attığım adımı yerle bir etti. İçten içe kırılmaya devam ettim.

"Ama ben de oğlunuzun eşiyim. Torununuzun annesiyim. Beni ömür boyu yok sayamazsınız ki..." dediğimde onaylamaz bir şekilde başını iki yana salladı.

"Öyle bir yok sayarım ki neye uğradığını şaşırırsın. Sen bu evin istenmeyen gelinisin Zenan. Öyle de kalmaya devam edeceksin."

Kahvesini keyifle yudumladı. Acımdan zevk aldı.

"Neden bu kadar katısınız? Gerçekten bir şans vermek bu kadar zor mu? Belki beni seveceksiniz. Belki de çok iyi anlaşacağız. Denemeden bilemezsiniz ki..."dediğimde Gökçe'ye bakıp kahkaha attı. Ama kızı ona karşılık vermedi. Gülüşüne bozmadan tekrar bana baktı.

"Ben şansı hak edenlere veririm. Oluru varsa veririm. Ama sen ne hak ediyorsun ne de bir gelecek vadediyorsun."

Baştan aşağı beni süzdü. Sözlerini öyle sürdürdü.

"Bu evde zoraki bir misafirsin. Zamanı gelince gideceksin. Bil diye söylüyorum. Boşuna heveslenirsin. Kendini inandırırsın. Sonra yazık olur."

Hüzünle gülümsedim. Beni ezmesine izin vermedim.

"Cihangir, beni asla bırakmaz. Bebeğinden ayrı kalamaz. Oğlunuzu en iyi siz tanıyorsunuz."

"Giden bebek olmayacak. Sen olacaksın Zenan. Öyle ya da böyle gideceksin." dediğinde öfkeyle ayağa kalktım. Hayretle ona baktım. Bu kadar kötü olabileceğine inanmak istemedim. Sinirden titredim.

"Siz ne dediğinizin farkında mısınız?"

Alayla gülümsedi. Öfkemden keyif aldı. Kendimden emin bir şekilde dudaklarımı araladım.

"Biz çok güzel bir aile olacağız. Kimse bizi ayıramayacak. Aklınızda her ne fikir varsa yok sayın."

"Bu kadar eminsen neden korkuyorsun?"

Gökçe, hızla söze girdi.

"Anne yeter! Lütfen artık sus!"

"Ben ne dedim? Yalan bir şey mi dedim?"

"Hâlini görmüyor musun? Ne kadar sevmiyorsan da hamile. Hem ağabeyim onu bize emanet etti. Emanete böyle mi sahip çıkacağız?"

Gözlerim ikisi arasında mekik dokudu. İçimdeki öfke, dayanılmayacak noktaya geldi. Onlara doğru yaklaştım. Yaşlı kadının gözlerinin içine baktım. Gerçekten bu kadar kötü mü? Görmek istedim.

"Bir bebeği annesinden ayırmak hangi vicdana sığar? Üstelik bu hâldeyken bunu bana söylüyorsunuz. Gerçekten vicdanınız bu kadar karardı mı? Cihangir, bunu duyacak olsa inanmak istemez. Böyle yaparak oğlunuzu bile kaybedebilirsiniz. Siz ne derseniz deyin olacak belli. Ya bizimle olur, tüm kötü düşünceleri geride bırakırsınız ya da karşımızda durur mutluluğumuza uzaktan bakarsınız. Tercih sizin!"

Yanlarında durmaya ne gücüm kaldı ne de isteğim kaldı. Hızla bu gerici ortamdan kaçtım. Odama çıkıp kapıyı sertçe kapattım. Sırtımı kapıya verip derin derin nefes aldım. Yavaşça yere çöktüm. Ellerimle karnımı sardım. Hep aynı şeyi fısıldadım.

"Asla ayıramayacaklar."

"Buna güçleri yetmeyecek."

Hem olanlar hem de duygusal bir dönemden geçmek, gözlerimi doldurdu. Ağlamamak için direndim. Ama duygularım baskın çıktı. Bir iki damla gözyaşı, yanağıma süzüldü. Kalbimin acısını, en derinden yaşadım. Olanları kaldıramadım. O kadar adım atmama rağmen, bunları yaşamak zor geldi. Neden bu kadar acımasızdı? Neden bu kadar yargılıydı? Düşünmek bile istemedim. Elimden geleni yapmıştım. Ona her türlü adımı atmış, kendimi sevdirmeye çalışmıştım. Ama bu kadar katı olacağını bilememiştim. Sanmıştım ki bebeği duyunca yumuşar. Bu bile yetmemişti. Bildiğin benden nefret etmeye yemin etmişti. İç sesim, dudaklarım arasından dökülüvermişti.

"Belki bebek doğunca yumuşar."

Yine bir umuda tutunuvermiştim. Telefonumun titreyişi, beni bu düşüncelerden koparmıştı. Mesaj gelmişti.

Gönderen: Cihangir

"Nasılsın?"

Daha yeni gitmiş olmasına rağmen mesaj atmıştı. Sanki yaşananları hissetmişti. Onu bu durumla üzmek istemedim. Her zamanki alaycı tavrımla cevap vermek istedim.

"Daha yeni çıktın. Ne bu merak? Yoksa beni özledin mi?"

"Özleyen ben değil de sen gibisin. Anında cevap verdin."

Gözyaşlarımı silip duygularımla zıt bir tavır oluşturdum.

"Çok beklersin Cihangir."

"Neyse asıl amacıma geleyim. Meyve yemeyi unutma. Yarım saat sonra güzel bir meyve tabağı hazırlat. Afiyetle ye."

İlgisine karşı gülmeden edemedim. Oradan bile beni denetliyordu. İyiliğimi düşünüyordu.

"Aynen dediğin gibi afiyetle yiyeceğim. Sen de benim için sıcak bir ıhlamur iç. Havalar soğuk. Tam hasta olma havası. Önlemini al. "

"Vay be! Beni düşünüyorsun. Çok düşüncelisin."

"Seni değil kendimi düşünüyorum Cihangir. Hasta olursan bana da bulaşır."

"Öyle olsun. Senin için kendimizi koruyalım."

"Akşama görüşüz."

"Görüşürüz."

Son mesajı da okuyup telefonu kapatmak istedim. Ama telefon büyük bir gürültü ile çaldı. Sanki anlaşmışlar gibi ağabeyim aradı. Vakit kaybetmeden açtım.

"Zenan..."

"Ağabey..."

Birkaç saniye duraksadı.

"İyi misin?"

Gülmeye çalıştım.

"Gayet iyiyim."

"Sesin kötü geliyor. Bir şey mi oldu? Biri bir şey mi yaptı?"

"Sana öyle gelmiştir."

Sesini yükseltti.

"Zenan! Söyle bana. Cihangir mi bir şey yaptı?"

Sorunun daha fazla büyümesine izin veremezdim. Ağabeyim öğrenirse, beni bir dakika daha burada tutmazdı.

"İyiyim. Hem de çok iyiyim. Biraz halsizim o kadar."

"Yani kimse seni üzecek bir şey yapmadı."

Zoraki güldüm.

"Aynen öyle. Hem herkes bana çok iyi davranıyor. Sağ olsunlar. Kızları gibi görüyorlar. Keyfim yerinde. Boşuna kafaya takayım deme."

"Bunu duyduğuma sevindim. Zaten olması gereken bu. Yoksa seni o evde bırakmam."

"Biliyorum. Ama her şey yolunda. Bir şey olursa haberin olur."

"Akşama geliyorsunuz değil mi?"

"Evet. Bir an önce akşam olsun istiyorum. Annemi görmek istiyorum. Onu çok özledim."

Gülümsedi.

"O da seni çok özledi."

"Kesin affetti mi?"

"Affetti. Evladından geçemedi."

Rahat bir nefes aldım.

"Çok teşekkür ederim. Hepsi senin sayende oldu."

"İyi ol yeter Zenan. Teşekküre gerek yok."

"O zaman akşama görüşürüz."

"Görüşürüz."

Telefonu kapatıp aynadaki yansımama baktım. Yalan söylediğim için suçluluk hissettim. Mecbur kalmaktan nefret ettim. Önceden olsa, eski Zenan olsam çoktan ağabeyime şikayet etmiş olurdum. Cihangir'e olanları anlatır. Çoktan ailesiyle arasını bozmuş olurdum. Ama o kötü kalpten çoktan geçmiştim. Bencilliği bir kenara bırakıp, olması gerekeni yapmıştım. Sevdiğim insanların iyiliği için çabalamak istemiştim. İç sesime baş onayı verdim.

"Her şey sevdiklerim için..."deyip temiz bir hava almak istedim. Çantamı alıp odadan çıktım. Direkt dış kapıya ilerledim. Gökçe, arkamdan yetişmeye çalıştı.

"Nereye gidiyorsun?"

"Zenan!"

"Hava almak istiyorum." deyip yüzüne bakmadan evden çıktım. Hızlı adımlarla ilerledim. Ayaklarım, beni karşımızdaki eve götürdü. Kapının önünde durup birkaç saniye bekledim. Yapmak istediğim şeyden emin olamadım. Vazgeçip gidecekken son anda durdum. Zile bastım. Açmasını beklerim. Ebru ile yüzleşmek için hazırlandım. Ama kapı açılmadı. Bekleyişim sonuçsuz kaldı. Pes edip evden uzaklaştım. Bu sırada Gökçe'nin sesini duydum.

"Bekle. Ben de geliyorum."

Şaşkınca ona baktım.

"Benimle mi gelmek istiyorsun?"

"Sorun yoksa gelebilir miyim?"

"Sadece biraz şaşırdım. Tabii ki gelebilirsin." deyip gülümsedim.

"O zaman, benim arabayla gidelim."

Önden yürüdü. Beyaz arabaya binip beni bekledi. Şaşırsam da bana adım atmasından memnun kaldım. Hızla arabasına bindim.

"Nereye gidelim?"

Kafayı dağıtmak için en iyi yolu sundum.

"Alışveriş yapabileceğimiz bir yere ne dersin?"

"Harika olur derim."

Gülüp arabayı çalıştırdı. Son zamanların popüler pop şarkısını açtı. Hem arabayı sürüp hem de şarkıya eşlik etti. Aklıma geçmiş geldi. Efsun ile çılgınlar gibi eğlendiğimiz anlara gittim. Hüzünle o zamanın özlemini duydum. İçimdeki bu havayı dağıtmak için dudaklarımı araladım.

"Tatlı da yemeye gidelim mi?"

Gülümsedi.

"Olur. Güzel olur."

"Bu arada teşekkür ederim."

"Neden teşekkür ediyorsun ki?" diye şaşırdı.

"Sonuçta eskisi kadar yargılı değilsin. Daha anlayışlısın. Bu da bana bir adım attığını göstermez mi?"

Cevap vermedi. Tebessümle yetindi. Çok geçmeden bir AVM önünde durduk. Dikkatimi çeken ilk mağazaya girdim. Gökçe de peşimden geldi. Siyah elbisenin asilliğine vuruldum. Üzerime tutup Gökçe 'ye gösterdim.

"Nasıl?"

"Sanki biraz iddialı. Hem mini hem dekolteli... Ağabeyim bir şey demesin."

"Ne diyebilir ki? Bence gayet güzel."

"Hani evlisiniz ya seni seviyor ya kıskanmasın."

Kendince ağzımdan laf almak istedi. Gülüp cevap verdim.

"Bakalım kıskanacak mı?"

"Emin misin? Gerçekten alacak mısın?"

"Aldım say."

Deneme kabinine geçip elbiseyi giymek istedim. Zar zor içine girdim. Fermuar kısmını da çekip derin derin nefes alıp verdim. Hiç bu kadar zorlanacağımı tahmin etmemiştim. Kabinden çıkıp boy aynasından kendime baktım. Elbise gerçekten iddialı olmuştu. Hamileliğim daha da dikkat çekici hâle getirmişti. Ama geri çıkaracak gücüm olmadığından, gayet memnunmuş gibi davrandım. Tekrar aynı macerayı yaşamayı göze almak istemedim.

"Hiç çıkarmaya gerek yok. Alıyorum."

Şaşkın bakışlarını yok saydım. Ödemeyi yapıp etiketini çıkarttım. Gökçe kendince söylendi.

"İyi ki ağabeyim burada yok."

Duymazlıktan geldim. Alışverişin geri kalanı benim seçimlerimle geçti. Gökçe, kendine bakmaktan ziyade benim peşimde gezdi. Yorulduğumda eve gitmek istedim. Ama her isteğimde engellendim. Sürekli başka bir yere götürdü. Sonunda dayanamayıp tatlı bile yemek istemedim. Tüm ısrarına rağmen eve gitme isteğimde direttim. Yol boyunca onu gözlemledim. Öfkeli ve gergin olduğunu gördüm. Bu hâline anlam veremedim. Sesimi çıkarmadan ara ara, ona bakmaya devam ettim. İstemeden onu kırmaktan çekindim.

"İyi misin?"

"Evet. Neden sordun?"

"İstemeden seni kıracak bir şey mi yaptım?"

Duraksadı. Hızla gözlerini kaçırdı.

"Hayır. Sorun yok."

"Anladım."

Aramızda sadece bu konuşma geçti. Gerisi koca bir sessizlik oldu. Yolculuğumuz gereğinden uzun sürdü. Kestirme yoldan ziyade, en uzak yolu tercih etti. Dolandıkça dolandı. Neden böyle bir şey yaptı? Anlam veremedim. Konuşmak istemediğinden zorlamadım. Bıkkınca arkama yaslandım. Yorucu mesafeleri aştık. Sonunda eve vardık. Hızla arabadan indim. Gülerek Gökçe'ye döndüm.

"Bugün güzel geçti. Tekrarlamalıyız."

Cevap vermedi. Endişeli tavrı, dikkatimi çekti. O an, bizim evden çıkmakta olan Ebru'yu fark ettim. Beynimden aşağı, kaynar sular döküldü. Gördüğüme inanmak istemedim. Böyle bir şey gerçek olmasın istedim.

"Bu ne demek oluyor Gökçe?"

Cevap vermedi. Gözlerini kaçırdı. Tekrar Ebru ile kayınvalideme baktım. Aralarında bir konuşma geçti. Gülüştüler. Ebru, kayınvalideme sıkıca sarıldı. O da hâlinden memnun bir şekilde, saçlarını okşadı. Benim varlığımdan habersiz, birbirlerine olan sevgilerini gösterdiler. Sanki anne kızı izliyor gibi hissettim. Onlara baktıkça yaralandım. Hiç istemediğim bir kıskançlığı yaşadım. Öyle güçsüz öyle çaresiz hissettim. Sabahki olay ve Gökçe'nin ilgisi, tüm parçaları yerini oturttu. Kullanıldığımı fark etmek canımı yaktı. Sonunda varlığımı fark ettiler. Ebru, gülmeyi kesip ciddiyete büründü. Öfkeyle beni süzdü. İstemsizce adını fısıldadım.

"Ebru..."

Güneş gözlüğünü takıp hızla yanımdan geçip gitti. Afallayışımı sona erdirip ona doğru döndüm. Arkasından seslendim.

"Ebru! Dur!"

Duraksayıp hafifçe bana döndü.

"Konuşmalıyız."

Umursamadı bile. Birkaç adım ilerledi.

"Sana diyorum. Hemen şimdi konuşmalıyız."

Gülüp onaylamazcasına başını iki yana salladı. Onu bekleyen araca binip gözden kayboldu. Hayal kırıklığıyla Gökçe'ye baktım.

"Bilerek yaptın. Bana bir şans verdiğini düşünürken sen bana oyun oynadın. Ebru için gerekli ortamı oluşturdun. Her eve gitmek istediğimde durdun. Annenle bir olup bana tuzak kurdun."

"Zenan ben..."

Hızla sözünü kestim.

"Aslında tarafını baştan belli etmiştin. Bana karşı olduğunu göstermiştin. Hatalı olan benim. Aramızın iyi olacağına inandım. O küçük umuda tutundum. Sen de bugün bana güzel bir hatırlatma yaptın. Şimdi gidip annenle planlar kurabilirsin. Bizi nasıl ayıracağını düşünebilirsin. Ebru'yu da yanınıza alabilirsin."

Arkama dönüp birkaç adım ilerledim. Telaşla ardımdan bağırdı.

"Nereye gidiyorsun?"

"Huzur bulacağım bir yere... Sakın arkamdan gelme." deyip yoldan geçen taksiyi durdurdum. Bütün entrikalardan uzak, huzurumu bulmak istedim. Hemen taksiye bindim. Cihangir'in iş yerinin adresini verdim. Gökçe'nin aramalarını meşgule atıp telefonu sessize aldım. Aptallığıma lanet ettim. Bir an önce, Cihangir'e kavuşabilmeyi diledim. Yolculuk beklediğimden kısa sürdü. Ödememi yapıp hemen indim. İçeri girip asansöre bindim. En üst kata çıktım. Kalbim bir heyecana büründü .Ona yaklaştıkça, en deli hâliyle attı. Kapının önünde durup elimi kalbime götürdüm. Sakinleşmeyi umdum. Umduğumla gerçekleşen bir olmadı. Başaramayacağımı anladım. Hızla kapıyı açtım. Cihangir'i bilgisayar başında işle ilgilenirken buldum. Beni beklemediğinden şaşırdı. Oturduğu yerden kalkıp bana yaklaştı. Hızla kolları arasına koştum. Onun huzur veren kollarıyla buluştum. Sarılmama karşılık verdi. Sıkıca sarıp sarmaladı. Saçlarımı okşadı.

"Zenan..."

"Lütfen Cihangir! Bir süre daha böyle kalalım. Sessizce böyle duralım."

"Tamam. Nasıl istersen." deyip isteğime uydu. Ona sığınmama izin verdi. Neyse ki sulu gözlülüğümü gösterip ağlamadım. Ondan güç aldım. Birkaç dakika bu vaziyette kaldık. Sonrasında kollarından ayrılıp gözlerinin içine baktım. Ela gözlerin, merakına yakalandım.

"Artık anlatabilir misin? Ne oldu?"

Ona gerçeği söyleyebilir miyim? Bilemedim. İspiyoncu durumuna düşmekten çekindim.

"Çok sıkıldım. Seni görmek istedim."

"Buna inanmamı beklemiyorsun. Değil mi?"

Gözlerimi kaçırdım. Ne diyebileceğimi düşündüm. Çenemden tutup hafifçe kaldırdı. Göz göze gelmemizi sağladı.

"Zenan! Belli ki bir şey olmuş. Anlat bana."

"Hiç konuşmasak. Konuyu kapatsak."

"Hayır! Her ne olduysa konuşacağız." deyip koltuğu gösterdi. İsteğine uyup koltuğa geçtim. Bu sırada elbisemi fark etti. Hiçbir şey demeden bana baktı. Baştan aşağı süzdü. Son durağı gözlerim oldu.

"Bu elbise..."

Korkuyla devamını getirdi.

"Bütün yolu bu elbiseyle mi geldin?"

Bu durumu, asıl konudan kaçış olarak gördüm. Bu olaya oynadım.

"Ne olmuş elbiseye?"

Hoşnutsuz bir şekilde iç geçirdi. Tam karşıma oturup elbiseye bakmaya devam etti.

"Güzel olmamış mıyım?"

Usulca cevap verdi.

"Güzel olmuşsun."

Öfkeyle kendince söylendi.

"Hem de çok güzel..."

Anlayacağım yeri anlayıp gülümsedim. Ama erken davrandığımı fark ettim. Hızla sözlerini ilerletti.

"Ama elbise fazla iddialı. Günlük elbiseden ziyade bir gece elbisesi gibi... Davet elbisesi gibi... Çok dikkat çekici..."

Kıskanıp kıskanmadığını bilmek istedim. Olayı daha da ilerlettim.

"Elbiseyi alırken bir sürü kişiye sordum. Hepsi de çok beğendi."

Kaşlarını hafifçe çattı. O an düşüncelerini okuyabilmeyi diledim.

"Kime sordun Zenan? Kim bu kadar çok beğendi?"

Düşünüyormuş gibi yaptım.

"Mağazadaki görevli adama sordum. Sonra alışveriş yapan kadınlara, bir de sevgilisi için hediye arayan adama..." dediğimde öfkesinin anbean arttığını gördüm.

"Bir bana sormamışsın Zenan! Tabii elin adamlarına sormaktan bana fırsat gelmemiş."

Salağa yatmaya devam ettim.

"Bu konunun ilgini çekmeyeceğini düşündüm. Malum benimle fazla yakın olmak istemiyorsun ya... Seni rahatsız etmek istemedim."

Bir hışımla ayaklandı. Ses tonunu ayarlayamadı.

"Biz evliyiz Zenan. Ne kadar gerçek bir evlilik olmasa da kağıt üstünde benim karımsın. Elin adamları senin hakkında yorum yapamaz. Biri yorum yapacaksa o ben olmalıyım. Biri beğenecekse o da ben olmalıyım. Onlar değil ben olmalıyım."

Sözleriyle deli gibi kıskandığını gösterdi. Dayanamayıp gülümsedim. Ona baktıkça gülmem arttı. Öfkesinin yerini şaşkınlık aldı.

"Neden gülüyorsun? Komik bir şey mi diyorum?"

"Hayır! Hayır! Hâlâ anlamadığına gülüyorum."

Duraksadı. Bir cevap ararcasına baktı. Gülmemi kesip zar zor cevap verdim.

"Söylediklerim de ciddi değildim. İşin şakasındaydım. Hem adamların düşüncesinden bana ne? Bugüne kadar sormadım. Sormam da..."

Olayları idrak edemedi.

"Bana yalan mı söyledin?"

Gülmem cevap olarak yetti.

"Bu iki oluyor Zenan. Sonunda yalancı çoban hikâyesini yaşayacaksın."

"Sen de hemen inanıyorsun Cihangir. Zaten elbise olayı anlık gelişti. Çok beğendim. Denemek istedim. Ama giyerken çok zorlandım. Tekrar aynı aşamadan geçecek gücü kendimde bulamadım. Ciddi ciddi, sırf bunun için aldım. Çıkarırken elbiseye ya da kendime bir zarar vermek istemedim."

Cihangir, göz ucuyla bana baktı. Cevap vermektense sessiz kaldı. Merakla ayağa kalktım. Yanına yaklaştım. Bana bakmadı. İnatla gözlerini kaçırdı. Kolundan tutup varlığımı göstermek istedim.

"Küsmüş olamazsın."

"Kocaman adamım Zenan. Tabii ki de küsmedim."

"O zaman bu tavırlar neden?"

Bana doğru döndü. Ciddiyetini bozmadan cevap verdi.

"İkidir aynı şeyi yapıyorsun. Sonra sorguluyorsun."

"Sadece merak ediyorum. Ve bir şekilde merakımı gideriyorum."

Anlık tebessüm etti.

"Yine aynı şeyin peşindesin. Değil mi? Kendince bir sınava tutuyorsun. Sonra keyfini yaşıyorsun."

"Peşinde olduğum bir şey yok Cihangir. Aksine emin olduğum bir şey var. O da beni kıskandığın... Hem de deli gibi kıskandığın..."

Başını hızla iki yana salladı. Tek yaptığı bu oldu. Kendini savunmadı bile.

"Elbisenin içinde rahat olmadığın belli. Bir şeyler ayarlayabilirim." deyip hızla asıl konudan kaçtı. Engel olmadım. Sıkıntıya düşürecek bir şey oluşturmadım. Elimdeki poşeti gösterip diğer elbiseyi gösterdim.

"Gerek yok. Rahat olamazsam bunu giyerim."

"Bence hemen giy."

"Sonra giyerim."

Elbisenin açıkta bıraktığı kısma dokundu. Sıcak eli irkilmeme neden oldu.

"Buz gibi olmuşsun. Yine de çıkartmakta diretiyorsun."

"Üşümüyorum."

"Bedenin öyle demiyor."

"Çıkartmayacağım. Böyle iyiyim." deyip geçiştirdim. Cihangir'in sandalyesine geçip arkama yaslandım. Ama tam rahatlığı sağlayamadım. Topuklu ayakkabılardan rahatsızlık duydum. Ayaklarımı masaya uzatıp Cihangir'e baktım. Kaşları çatık bir vaziyette, beni izlediğini fark ettim. Elbiseyi çıkarmama bozulmuştu. Bakışları ve tavrı ele veriyordu.

"Kusura bakma. Masana yayılmış gibi oldum. İstersen kalkabilirim."

"Sorun yok. Keyfine bak." deyip yanıma geldi. Masaya yaslanıp beni izledi.

"Bugün fazlaca yorulmuş gibisin."

"Evet. Ayakkabılar fazla zorladı." dediğimde ayakkabılarıma uzandı. Ansızın ikisini de çıkardı. Hazırlıksız yakalandığımdan ne diyeceğimi şaşırdım.

"Zaten hemen bitkin düşüyorsun. Bir de topuklu ayakkabı giyiyorsun. O da yetmiyor bu havada şu elbiseyi giyiyorsun."

"Elbiseyi hangi sebepten giydiğimi biliyorsun. Ayakkabı konusuna gelirsek, eskiden çok rahat giyerdim. Şimdi zorlandım."

"O eskidendi. Şimdi durumlar farklı. En rahat hangisiyse onu giymelisin." deyip gözlerimin içine baktı. Direkt o bakışların etkisiyle karşı karşıya kaldım.

"Haklısın. Bu arada daha fazla masanı işgal etmeyeyim." deyip saçmaladım. Hızla kalkmaya çalıştım. Bununla beraber elbiseden korkutucu bir ses geldi. Korkuyla gözlerimi açtım. Sesin geldiği yere baktım. Karın kısmında geniş bir yırtık oluştuğunu gördüm. Elimle kapatmaya çalıştım. Ama o kısmı elimle bile kapatamadım.

"Yok artık!"

"Ne oldu?" diye sorup anlaması bir oldu. Kahkaha atıp sinirimi iyice bozdu. Gözleri, elbisemle benim aramda mekik dokudu.

"Bebeğimiz bile bu elbiseye dayanamadı. İsyan etti."

Öfkeyle kaşlarımı çattım.

"Çok komik! Bakıyorum da çok eğleniyorsun."

"Haksız mıyım? "

"Cihangir!"

Güldüğünü görünce tekrar konuştum.

"Hâlâ gülüyorsun Cihangir."

Gülmemek için kendini zorladı.

"Tamam gülmüyorum. Hemen hallediyorum." deyip odanın perdelerini kapattı. Kapıyı kilitledi. Poşetteki elbiseyi çıkarıp uzattı.

"Arkanı dön."

İkiletmeden arkasına döndü. Üzerimdeki elbiseden kurtulup sabahki elbiseyi giydim. Kendime çeki düzen verip Cihangir'e seslendim.

"Giydim. Dönebilirsin."

Hızla bana döndü. Bu sefer beğeniyle süzdü.

"Bu elbise, hem bebeğimiz hem de senin için en uygunu oldu."

"Teşekkür ederim." deyip yırtık elbiseye hüsranla baktım. Poşete tıkıştırıp tekrar sandalyeye oturdum. Yine yanıma geldi. Bu sefer, ciddiyetle konuştu.

"Daha fazla kaçmana izin veremem. Konuşacağız. Ne olup bittiyse bana anlatacaksın."

Olayın hepsini anlatamazdım. Eğer anlatacak olsam ailesine cephe alırdı. Bunu istemiyordum. Sadece o ailede kabul görmek istiyordum. Bebeğimiz için sıcacık bir yuva oluşturmak istiyordum. Ama Cihangir'den de bir şey saklayamazdım. Anlardı. Bu yüzden orta yolu bulmalıydım. Derin bir iç geçirip dudaklarımı araladım.

"Yine aynı olaylar. Konuşmasak daha iyi..."

"Hayır! Konuşacağız. Hem de hemen!"

Mecburen konuşmak zorunda kaldım.

"Konu annen. Ama konuştuklarımız aramızda kalsın."

"Konuş Zenan!"

"Annen bana karşı çok katı. Ne dersem diyeyim, ne yaparsam yapayım o katılığı kıramıyorum. Benden nefret ediyor."

"Nefret ettiği yok. Sana öyle geliyordur."

Sinirden gülümsedim.

"Gerçek bu Cihangir! Benden nefret ediyor."

Söylediklerimden hoşnutsuz kaldı. Sıkıntıyla iç geçirdi.

"Annem zor bir insan. Hemen her şeyi kabullenmiyor. Canı yanıyor. Canımızı yakıyor. Çoğu zaman da saçmalıyor. Onun dediklerini takma. Önemseme. Gerçekten ne dediğini bilmiyor."

Ebru ile olanları düşündükçe canım yandı. Boğazım düğümlendi. Zorlukla yutkundum.

"Bence çok iyi biliyor Cihangir. Ebru'yu çok seviyor. Sanki bir kızı da onu bilmiş. Bu yüzden, benden nefret ediyor. Yuva yıkan kadın olarak görüyor. Kendince haklı sebepleri var. Ama bu kadar yargılı davranması da acımasızca."

Ani duygu değişimine gittim. İçime attıklarımı taşıyamadım. Dolan gözlerimi saklamaya çalıştım. Cihangir, yüzümü avuçları arasına aldı. Dolan gözlerime baktı. Aynı hüznü onda da yakaladım.

"Sana bunu o mu söyledi?"

"Söylemese bile bakışlarıyla gösteriyor. Elinde olsa sizi tekrar birleştirir. O da yetmez bebeğimi de alır. Sizi bir aile yapar." derken gözyaşımı tutamadım. Art arda yanağıma süzülmeye başladı. Gözyaşlarımı sildi. Yanağımı okşadı.

"Ne olursa olsun, seni anneme emanet ettim. Sandım ki emanete sahip çıkar. Benim hatırıma seni üzmez. Ama çok pis yanıldım. Seni her yalnız bırakışım da bunları yaşayacaksan olmaz."

"Benim yüzümden, annene cephe almanı istemiyorum. Aranızı bozan biri olmak istemiyorum. İnan bana. Gerçekten ailenle iyi geçinmek istiyorum. Bunun için çabalıyorum. Ama başaramıyorum."

Sert sesi, benimkini bastırdı.

"Ben de annemin seni olur olmaz şeylerle, üzmesini istemiyorum. Hamile bir insanın karşısında yaptıklarına bak! Bebeği öğrenince düzelir sandım. Ama gram değişmedi." deyip benimle göz teması kurmaya çalıştı.

"Bana bak Zenan. Gözlerini kaçırma."

Dediği gibi yaptım. Gözlerine baktım. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.

"Ebru ile olacak olsaydım. Ondan hiç ayrılmazdım. Olayları bu duruma sokmazdım. Bundan sonra da oluru yok. Bizim amacımız başından belli. Bebeğimiz için güzel bir yuva oluşturacağız. Annesi ve babası olarak yanında olacağız. Bu yüzden, asla korkma. Olmayacak şeylerle canını sıkma."

Saçımı okşadı. Alnıma bir öpücük bıraktı. Sonra karnımı okşayıp orayı da küçük bir öpücük bıraktı. Hem bebeğime hem de bana desteğini gösterdi. Güven veren sözlerine devam etti.

"Ne seni ne de bebeğimi bırakırım Zenan. Kimsenin de bunu bozmasına izin vermem. Sözüm söz. Her zaman yanınızda olacağım. En mutlu andan en zor ana kadar..."



-Bölüm Sonu-

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.