İçeriğe geç

NİHÂN

Bölüm 25 · 25 dk okuma

NİHÂN

Bölüm 25

24-DÜŞMAN

Dudaklarım, Cihangir'in dudaklarında gezinirken kalbim delicesine attı. Arsızlıkta sınır tanımadı. Heyecanım zirveye tırmandı. Duygularım, en yoğun hâlini yaşadı. Amansız bir titreme başladı. Şu ana kadar ki en heyecanlı hâlimi yaşadım. Âdeta dengesizleştim. Çaresizce bir karşılık vermesini bekledim. Burada bu koşulda rezil olmak istemedim. Cihangir, afallayışın ardından karşılık verdi. Hakimiyeti ele geçirdi. Aramızdaki tutkuyu etkinleştirdi. Sandım ki böyle devam edecek. Ama umduğum gerçekleşmedi. Cihangir, hızla dudaklarımdan kopuverdi. Her şey bir rüya gibi bitiverdi. Gerçekle yüzleşmek zor geldi. Hayal kırıklığıyla gözlerimi açtım. Cesaretimi toplayıp Cihangir'e baktım. Anında göz göze geldim. Ela gözlerin baskısı altında çaresizliği hissettim. Şaşkınca bana baktı. Gözlerim ve dudaklarım arasında gidip geldi. Sanki olayın şokunu yaşadı. Olup biteni anlamaya çalıştı. Yine de yakın mesafeyi bozmadı.

"Zenan..." deyip duraksadı. Devamını getiremedi. Derin bir iç geçirdi. Hâlimize gülsem mi yoksa ağlasam mı? Bilemedim. Tamam. Aniden öpmüş olmam şok edici olabilirdi. Ama bu kadar da uzatmanın bir anlamı yoktu. Bunu ilk yapan ben değildim. Bunu başlatan oydu. Zamanında beni öpmüştü. Üstelik hiçbir sebep altına sığınmadan yapmıştı. Neyse ki benim altına sığınacağım bir sebebim vardı. Bunu kullanabilirdim. Cihangir'den gözümü ayırmadım. Anbean gecenin ciddiyetini büründü. Gözlerini bilinmezlikle çevirdi.

"Neden böyle bir şey yaptın Zenan?"

Duraksayıp devamını getirdi.

"Durduk yere nereden çıktı?" dediğinde çaktırmadan arka tarafa baktım. Gökçe'yi aynı yerde meraklı bir tavırda buldum. Beni fark etsin istemedim. Hızla gözlerimi kaçırdım. Cihangir'e bakıp sesimi alçalttım.

"Keyfimden yapmadım. Zorunda kaldım."

"Ne? Neden bahsediyorsun? Açık konuş Zenan."

"Yani seni öpmeye meraklı değilim Cihangir. Kardeşin bizi izliyor. Kavga ettiğimizi gördü. Benim de bir şey yapıp şüpheleri dağıtmam gerekiyordu. Ama olan oldu. Boş ver." dediğimde meraklı gözlerini arka tarafa dikti. Kaşlarını hafifçe çattı. Gördüğümüzü anlasın istemedim. Cihangir'e engel olmak istedim.

"Saçmalama! Dik dik bakarsan anlayacak."

"Bir bu kalmıştı. O da oldu. Şuna bak!"

"Sessiz ol Cihangir. Anlamasın. Hem olan oldu. Boş ver." deyip arka tarafa döndüm. Kapıya doğru yöneldim. Bildiğin rezil olmuştum. Artık burada durmamın hiçbir anlamı yoktu. Bir an önce gitmeli, bu anı unutmalıydım. Hızla içeri doğru geçmeye planladım. Cihangir arkamdan seslendi.

"Zenan..."

Duymazlıktan gelmeyi tercih ettim. Yoluma devam ettim. Ama beklemediğim bir şey gerçekleşti. Önce geriye doğru çekildim. Sonra Cihangir'in en yakınına geldim. Ortada sınır denilen bir şey kalmadı. Her şey tehlikeli bir boyut kazandı. Gözlerim dudaklarına kaydı. Nefeslerimiz birbirine karıştı.

"Ne yapıyorsun Cihangir?"

"Senin başlattığın şeyi tamamlıyorum."

Her şey çok hızlı gelişti. Cevap bile veremedim. Hızla dudaklarıma kapandı. Heyecan tüm benliğime yayıldı. Dudakları kışkırtıcı bir şekilde dudaklarımda gezindi. Üstümde karşı konulmaz bir hakimiyet kurdu. Afallamam kısa sürdü. Bir anda kendimi ona karşılık verirken buldum. Ellerimi boynuna doladım. Hep yapmak istediğim şeyi yaptım. Bu anın tadını çıkarmaya çalıştım. Ensesindeki saçla oynadım. Hafifçe çekiştirdim. Usulca inledi. Öpücüğü sertleştirdi. Giderek hız kazandırdı. Tutkulu ve yakıcı bir etki oluşturdu. Dudaklarımdaki acıya rağmen ondan kopmak istemedim. Mantığımdan koptum. Tamamen duygularıma teslim oldum. İstemsizce inledim. Zaman ve mekân algımı yitirdim. Bu ana kapılıp gitmek istedim. Ama isteğim gerçekleşmedi. Bir gürültü çıktı. Sanki bir şey devrildi. İrkilip hızla Cihangir'in dudaklarından kopuverdim. Gökçe'nin olduğu tarafa baktım. Ortalıkta yoktu. Muhtemelen ses ondan gelmişti. Sonuç olarak göreceğini görmüştü. İstediğimizi almıştık. Başarmıştık. Şüpheleri üzerimizden çekmiştik.

"Gitti." diye fısıldadım. Cihangir'e doğru döndüm. Nefes nefeseydi. Kendini toparlamaya çalışıyor gibiydi. Benim de ondan pek bir farkım yoktu. Bu durum öyle garipti ki...İnsan ne diyeceğini bilemiyordu. Cihangir, sırf kötü durumda gözükmeyelim diye beni öpmüştü. Ama ben hem duygularımın hem de mantığımın karmaşasına düşmüştüm.

"Başardık Cihangir. Anlayacağını anladı."

Başını salladı. Yüzüme bile bakamadı. Tüm enerjimi alıp bitirdi. Merakla bir açıklama yapmasını bekledim.

"Bir sorun mu var?"

Kısa bir anlığına bana baktı. Sonra gözlerini hemen kaçırdı.

"Bence bir daha bu raddeye kadar gelmeyelim. Anlaşmamızın üstüne çıkmayalım."

Sinirden gülümsedim. Öperken iyiydi. Şimdi mi pişman olmuştu? Bu neyin havasıydı? Sanki zorla tutup öpmüştüm. Beni nasıl bir duruma düşürdüğünün farkında mıydı? Buna katlanamadım.

"Ben gidiyordum Cihangir. Olayı kapatıp içeri gidiyorum. Ama sen beni durdurdun. Sana zorla bir şey yaptırmışım gibi davranma."

"Biliyorum. Zor durumda kalma diye yaptım. Seni suçladığım bir durum yok."

Sakin kalmayı umarak konuşmak istedim. Ama bu konuda başarılı olmadım. Ses tonumu ayarlayamadım.

"Sağ ol Cihangir. Çok düşüncelisin."

"Olayları yanlış anlıyorsun."

"Ben ne demek istediğini çok iyi anladım. Bir daha yapmayız olup biter."

Onaylamazcasına ona baktım. Oralı olmadı.

"Daha fazla üşütme istersen. İçeri gir. " dedi. Ciddi miydi? Konuşmayı böyle mi sonlandıracaktık? Böyle yapmaya devam ederse şeytana uymam an meselesiydi.

"Sen gelmeyi düşünmüyor musun? Burada mı kalacaksın?"

"Bir işim var. Halledip geliyorum." deyip dış kapıya yöneldi. Resmen gece gece işi olduğunu söyledi. Yalan olduğunu bildiğim hâlde bir şey diyemedim. Benden kaçışını seyrettim. Ardından usulca söylendim.

"Gerçekten bu kadar korkunç muyum?"

"Kaçılacak kadar korkunç muyum?"

Benden korkuyordu. Bana kapılmaktan ve duygularına teslim olmaktan korkuyordu. Kaçışıyla bunu açıkça gösteriyordu. Madem bana bunu göstermişti. Ben de korktuğunu başına getirecektim. Bunu yaptığına pişman edecektim. Bana kapılacak mantığı devreden çıkacaktı. Kaçan ben olacaktım, kovalayan o olacaktı. Öpmek istemediği dudaklarımın tutkunu olacaktı. İşte o zaman, bugünü seve seve ona hatırlatacaktım.

"Göreceksin Cihangir..."

"Yemin ederim göreceksin. "

Düşüncelerim, duygularıma oynarken gözlerim doldu. Gözyaşım kaçınılmaz oldu. Kalbimdeki acı gitmez oldu. Bunun etkisiyle hem öfkem hem de hüznüm keskinleşti. İçimdeki ses, dudaklarımın arasından kaçıverdi.

"Bu sevda oyununda kaybeden sen olacaksın Cihangir. Yemin ederim sen olacaksın. Bunu başaracağım. Kalbindeki boşluğu dolduracağım. Korktuğunu başına getireceğim. O zaman kim kazanmış kim kaybetmiş anlayacaksın."

Gecenin karanlığı yeminime tanık oldu. Öyle ya da böyle bu yoldan vazgeçmeyecektim. Hayalini kurduğum ne varsa gerçekleştirecektim. Zor olacaktı ama bir şekilde olacaktı. Sonuç zaferle taçlanacaktı.



*****************

Derin bir sessizlik, küskün tavırlar ve kaçamak bakışlar... Şimdilik yaptıklarımın özetiydi. Dün yaşananlardan sonra tepkisiz kalacak değildim. Sonuçta bir Cihangir değildim. Onun kadar umursamaz değildim. Sanki inadını yapmak istercesine son derece rahattı. Sanırlar ki dün gece hiçbir şey yaşanmamıştı. O kadar profesyoneldi. Sürekli laf atıyor. Ortamı yumuşatmaya çalışıyordu.

"Rahat mısın? İstersen karşıdaki koltuğa oturabiliriz."

"Sorun yok. İyiyim."

"Emin misin?"

Sıkıntıyla iç geçirdim. Kollarımı birbirine kavuşturdum. İstedim ki sussun. Ama Cihangir yine kendi bildiğini okudu.

"Su ister misin? Alıp geleyim."

Kırgın olmama rağmen içimden gülmek geldi. Karşımda yetişkin biri yokmuş da küçük bir erkek çocuğu varmış gibi hissettirdi. Barışmaya çalışıyor ama beceremiyordu. Aşırı ısrarıyla komik duruma düşüyordu. Bu durumu daha fazla sürdürmek istemedim.

"Sakin ol Cihangir. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Gayet iyiyim."

"Tamam. Anlaşıldı."

Bir anlığına duraksadı. Sonra yine aynı heyecanla konuştu.

"Zaten olursa söylersin. Değil mi?"

Gülümsedim. Sabırla cevap verdim.

"Söylerim Cihangir. Neye ihtiyacım olursa söylerim. Hiç merak etme."

Baş onayı verip arkasına yaslandı. Bir süre sessiz kaldı. Cebinden telefonu çıkardı. Her ne yapıyorsa tüm dikkatini ona verdi. Meraktan tepkisiz kalamadım. Göz ucuyla ne yaptığına baktım. Doktorun sayfasına girmiş, yorumları okuyordu. Alanında isim yapan doktoru araştırıyordu. İyi yorumlar olmasına rağmen detaya düşmeyi seviyordu. Bu hâline gülmemek için savaş verdim. Kötü bir yorum çıksa ne yapacaktı ki? Son dakika da iptal edecek değildi ya... Gerçi yapsa da şaşırmazdım. Bunun burası Cihangir'di.

"Umarım övüldüğü kadar iyi bir doktordur."

"Deneyip göreceğiz."

"Yoksa mecbur yeni bir doktor bulacağız."

Onun sesinden çok dikkatim başka yöne kaydı. Karşımıza hamile bir kadın ve eşi oturdu. Merakla onları inceledim. Genç kadın, hamileliğin son aylarında gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Acı çektiği her hâlinden belli oluyordu. Eşi de onu rahatlamak için elinden tutuyor. Bebeğe yönelik iyi şeyler söylüyordu. Çok sevimli gözüküyorlardı. İster istemez, bir onlara bir de bize bakıyordum. Onların gözünde aşk görürken, bizimkinde mecburiyet görüyordum. Bu da onlara imrenmeme sebep oluyordu. Aylar sonra bir mecburiyetin görüntüsünü değil de gerçek sevginin görüntüsünü görmek istiyordum.

"İyi misin?"

Karşımdaki çifte o kadar çok dalmıştım ki Cihangir'in sesiyle irkildim. Duymadığımı sanıp tekrar konuştu.

"Her şey yolunda mı?"

Zoraki gülümsedim. Etrafı inceleyip öyle konuştum.

"Şöyle bir etrafa bakıyordum da hiç bizim durumumuzda olan yok. Severek yapılan evlilikler ve onun meyvesi bebekler..."

"Yine aynı konuyu konuşmayalım. Biz yapılabilecek en iyi şeyi yaptık. Gerisinin pek bir önemi yok."

Cihangir'e dönüp gözlerinin içine baktım. Ciddiyetine karşı yine de yolumdan çekilmedim.

"Onlarınki gerçek sevgi. Bebekleri sevgi ortamında büyüyecek. Ama bizimkisi rolden ibaret. Bebeğimiz bunun farkını hissetmeyecek mi? Anlamayacak mı?"

"İyi bir oyuncu olacağız Zenan. Aramızdaki durumu gerçek bir sevgiymiş gibi hissettireceğiz. Başka yolu yok."

Alaycı bir tavra bürünmeye çalıştım. Gülümseyip dudaklarımı araladım.

"Belki de zamanla birbirimizi severiz. Rol yapmaya da gerek kalmaz. Bu işler hiç belli olmaz."

Bu yolla onu yoklamak istedim. Önce bir afallayış sergiledi. Sonra dünyanın en komik şeyini söylüyormuşum gibi sinir bozucu bir şekilde gülümsedi.

"Hayali bile imkânsız. Zıt kutuplarız. Tek bir ortak noktamız var. O da bebek... Onun harici koca bir zıtlık..." dediğinde sinirlenmemek için kendimi zor tuttum. Tıpkı ailesi gibi büyük konuşuyordu. Kesin ithamlarda bulunuyordu. Ama yaptıklarıyla söyledikleri birbirine uymuyordu. Madem imkânsız bir şeydik neden birliktelik yaşamıştık? Neden peşimden İngiltere'ye kadar gelmişti? Neden beni öpmüştü? Neden benimle evlenmişti? Soracağım o kadar çok soru vardı ki... Sıralamaya zaman yetmezdi. Zaten soruların cevabını az çok tahmin ediyordum. Vicdan da bir yere kadardı. Bütün bunların hepsini ona sığdıramazdı. Aramızda bir çekim vardı. İnkâr edilmeyecek kadar kuvvetliydi. Bu da Cihangir'i en çok korkutandı. Kaçışı ve inkâr edişi, hep bundandı. Onun taktiğini kullanıp alaycı tavrıma devam ettim.

"Ayrı dünyanın insanlarıyız demeyi unuttun. Onu da söyle tam olsun."

"Haklısın. Bir de o vardı. Gerçekten de ayrı dünyaların insanıyız Zenan. İki cihan bir araya gelse olurumuz yok."

Her bir kelime, beynime kazındı. Bu kadar imkânsızlaştırması canımı sıktı. Kelimeleriyle canımı yaktı. Bu kadar mı olurumuz yoktu? Gerçekten bu kadar mı imkânsızdık? Soruların cevaplarını yok saydım. İmkânsız diye bir şey yoktu. Bunu ona öğretecektim.

"Vay be! Çok iyi düşünüyorsun Cihangir. Ama bir noktayı kaçırıyorsun. Zıt kutuplar birbirini çeker. Yoksa bana kapılmaktan mı korkuyorsun? Dürüst ol. Dalga geçmeyeceğim."

Gülüşü genişledi. Kendini koca bir gülüşün ardına saklamak istedi.

"Böyle bir şey yok. Olmayacak da..."

"Ben anlayacağımı anladım." deyip önüme döndüm. Kendince bir şeyler söylendi. Ama duymazlıktan geldim. Bu sırada, bana seslenildiğini duydum. Sonunda sıram gelmişti. Heyecanla ayağa kalktım. Cihangir, heyecanımı fark edip koluma girdi.

"Sakin ol. Yanındayım."

Baş onayı verdim. Heyecanımı yenmeye çalıştım. Onunla beraber içeri girdim. Yaşlı bir adam, güler yüzüyle bizi karşıladı. Doktorun bu tavrı, istemsizce güven verdi.

"Hoş geldiniz."

"Hoş bulduk."

"Buyurun lütfen."

Ayağa kalkıp gülümseyerek bana yaklaştı.

"Bir bebeğe bakalım. Orada durumlar nasıl?"

Bebeğimi görmenin heyecanıyla, kalbim en deli hızına ulaştı. Derin bir nefes alıp verdim. Uzanıp karnımı açtım. Doktor, jeli karnıma yaydı. Çok geçmeden bebeğin kalp atışı duyuldu. Heyecan tüm bedenime yayıldı. Önce ekrana sonra Cihangir'e baktım. Aynı heyecanı ve aynı mutluluğu onda da gördüm. Ekrandan gözünü ayırmadı. Heyecanla konuştu.

"Bu ses bebeğimizden mi geliyor?"

"Evet. Küçücük olmasına bakmayın. Kalp atışıyla ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor."

"Gerçekten çok güçlü."

Cihangir'in gözlerindeki parıltı, duygulanmamda son nokta oldu.

"Hiçbir sesi, bu sese değişmem." dediğinde gözlerim doldu. Gözyaşım duygularımın yansıması oldu. Bebeğimiz baba yönünden çok şanslı olacaktı. Bunu bilmek bile o kadar huzur vericiydi ki... Gözyaşlarımın sebebi bunun mutluluğundandı.

"Dünyanın en güzel sesi..."

Elimden nazikçe tuttu. Bana güç oldu.

"Çok küçük."

"Fındık kadar..."

Cihangir, merakla doktora döndü.

"Cinsiyeti ne zaman belli olur?"

"Ona biraz daha zaman var. Ama bebek gayet sağlıklı gözüküyor." dediğinde Cihangir'in memnuniyetini gördüm. Gülümseyip başını salladı.

"Bizimkisi sırf merak. Sağlıklı olsun da cinsiyetin pek bir önemi yok."

Olması gereken de buydu. Kız veya erkek fark etmezdi. Sağlık her şeyden önemliydi. Bazı zihniyetler, bunu anlamakta zorlanıyordu. Bu sığ düşünceyi devam ettiriyordu. Ne yazık ki yüzyıllar değişse bile bu zihniyet değişmiyordu.

"Aynen. Hayırlısı olsun. Yeter ki sağlıklı olsun." deyip desteğimi verdim. Ama içimdeki meraka engel olamadım. Cihangir'in ne düşündüğünü bilmek istedim.

"Yine de ne hissediyorsun? Bilmek istiyorum. Kız mı? Erkek mi?"

Birkaç saniyeliğine sessiz kaldı. Sonrasında gülümseyip gözlerimin içine baktı.

"Hislerim beni pek yanıltmaz. Bence kız olacak." dediğinde aynı şeyleri hissettiğimizi anladım. Düşüncesi bile güzel olan hayale odaklandım. Kız mı olacak? Erkek mi olacak? Belirsizdi. Tek belirgin olan şey, bebeğimizin gerçekten sevileceğiydi. Cihangir de ben de iyi bir anne baba olmak için elimizden ne geliyorsa yapacaktık. Bundan emindim. Doktorun sesiyle, düşünce aleminden çıktım. Söylediklerine kulak verdim. Bize süreç hakkında bilgi verdi. Kafamızdaki sorulardan kurtulup odadan çıktık. Ama üzerimizdeki heyecandan kurtulamadık. Yüzümdeki şapşal tebessüm, bir süre daha benimle kaldı. Arabaya bindiğimizde sessizliği bozdum.

"Ben doktoru çok beğendim. Denildiği kadar varmış."

"Ben de beğendim. Süreci onunla devam ettirebiliriz."

Biraz daha susup başından beri istediğim şeyi dile döktüm.

"Hemen eve gitmesek olur mu? Dışarıda dursak biraz daha..."

Hafifçe bana doğru döndü. Gülümseyip göz kırptı.

"Hayırdır? Ailemden mi kaçıyorsun?"

"İnan bana. Beni görmemek onları da memnun eder."

"Onlara biraz daha zaman ver. Öyle ya da böyle sana alışacaklar."

"Umarım." deyip iç geçirdim.

"Bugün bir güzellik yapabiliriz."

"Ne gibi?"

"Bana bırak." deyip önüne döndü. Merakla yolculuğumuzun nerede sonlanacağını bekledim. Tatlı bir mekânın önünde durduk.

"Buraya daha önceden gelmiş miydin?"

"Hayır. İlk defa görüyorum. Ama çok sevimli bir yer."

"Burayı çok severim. Bence sen de çok seveceksin."

"O zaman hemen görelim." deyip sabırsızca arabadan indim. Hızla kalabalık mekânın içine girdik. Bulabildiğimiz boş bir masaya oturduk. Kalabalığı inceleyip Cihangir'e hak verdim. Tıklım tıklım doluydu. Bu saatte bu kadar dolu olması, sevildiğinin göstergesiydi. Arkama yaslanıp hevesle ne söyleyebileceğime baktım. Tatlıların bulunduğu sayfada öylece kaldım. Hepsi aklımı çelecek kadar güzel gözüktü. Hamilelik resmen zevkimi değiştirdi. Tatlı sevdalısı hâline getirdi. Ben bu durumda kalırken Cihangir çoktan kararını verdi. Bakışlarını bana doğru çevirdi.

"Ne söyleyelim? Ne istersin?"

"Ne istemem ki? Onu sorsan daha iyiydi." deyip gülümsedim.

"İnan. Ben de hepsini söylemek isterdim. Ama sana bu kötülüğü yapamam."

"Çok yardımcı oldun!"

Çaresizce önüme döndüm. Resmen bu aralar kararsızlığın zirvesini yaşıyordum. Aynı anda pek çok şeyi yemek istiyordum. Hunharca bir isteğe bürünüyordum. Bu kararsızlığımı sürdürmeye devam edince, Cihangir'in sesini duydum.

"Karar vermek bu kadar zor olmamalı. En çok hangisini istiyorsan onu söyle."

"Bir değil bir çok şey istiyorum. Ama senin için demesi kolay."

Güldüğünü görünce dik dik ona baktım. Derin bir iç geçirip kendini tutmaya çalıştı.

"Tamam o zaman! Şöyle bir şey yapalım. Ortaya en çok istediğin iki tatlıyı söyleyelim. Birlikte yiyelim." dediğinde sessizce onay verdim. Emin olunca cevap verdim.

"Baklava ve çikolatalı pasta..."

"Tamamdır. Sorun çözüldü." deyip siparişimizi verdi. Cihangir telefonuyla uğraşırken etrafa bakmaya devam ettim. Karşı masadan bir grup kadının bize doğru baktığını fark ettim. Hiç hoş olmayan ısrarlı bakışlardı. Sanki rahatsızlık vermek istercesine yapılan bir eylemdi. Gözlerini bizden ayırmayıp aralarında konuşuyorlardı. Yanlış yorumlamış olacağımı düşünüp gözlerimi kaçırdım. Sonra dayanamayıp tekrar onlara baktım. Aynı vaziyette bana baktıklarını gördüm. Kaşlarımı çatıp sabır diledim. Bunların derdi neydi? Çözemedim. Görüntümde komik bir şey mi var? Merak ettim. Telefonun kamerasından kendime baktım. Hiçbir sorun bulamadım. Bir rezillik çıkmasın diye Cihangir'e döndüm. Hâlâ telefonuyla ilgilendiğini görünce harekete geçtim. Telefonunu elinden çektim. Şaşkınca bakakaldı.

"Zenan..."

"Ne yapıyorsun? Ne oluyor?"

"Sıkılıyorum Cihangir. Hem de çok sıkılıyorum. "

"Bir işim var. Onu halletmem gerekiyor." deyip telefonunu vermem için elini uzattı. O an, gözüm ekrana kaydı. Ağabeyim ve Cihangir'in mesajlaştığını gördüm. Merakla yazılanları okumaya çalıştım.

Bu arada unutmadan şunu da söyleyeyim. Seni zerre kadar sevmiyorum Cihangir. Bunu bil olur mu? Hiçbir zaman aklından çıkarma.

Sadece ağabeyimin son mesajını okuyabildim. Cihangir hızla telefonu çekip aldı. Gülerek ona baktım.

"Önemli işin ağabeyim miydi?"

Suratını asıp söylendi.

"Sorma! Bitecek gibi de durmuyor."

"Maşallahınız var. Birbirinizi çok seviyorsunuz."

"Hiç o konulara girmeyelim. Bak tatlılar da geldi." deyip konuyu değiştirdi. Sesimi çıkarmadan tatlının güzelliğine odaklandım. İlk olarak baklavadan tattım. Yerken kendimden geçtim.

"Çok güzel."

"Gerçekten yediğim en güzel tatlı olabilir."

Cihangir'e baktığımda beni izlediğini gördüm. Sanki komik bir şey izliyormuş gibi güldü. Gamzelerini sergiledi.

"Bunu yemeden anladım. O kadar iştahlı yedin ki..."deyip eline bir peçete aldı. Dudağımın kenarını nazikçe sildi. Yemeyi bırakıp sertçe yutkundum. Hemen açıklamaya çalıştı.

"Şerbeti akıyordu."

"Yerken kendimi kaybetmişim de..."

Sakin olmaya çalıştım. Tabağı Cihangir'in önüne ittirdim.

"Sen de ye."

"Yemek istiyorsan devam edebilirsin. Öncelik senin."

"Teşekkür ederim. O zaman sen pastadan ye." deyip baklavadan bir parça daha aldım. Memnuniyetim, gördüğüm manzarayla son buldu. Biraz önceki kadın grubu, bizim masaya doğru yaklaştı. Masanın tam önünde durdular. Gülümseyerek Cihangir'e baktılar. İçlerinden sarışın olan Cihangir'in omzuna dokundu. O eli oradan çekip almak istedim. Ama tek yapabildiğim öfkeyle bakmak oldu. Sinir bozucu bir ses tonuyla seslendi.

"Cihangir..."

"Görünce dayanamadım. Bir uğrayalım dedik."

Cihangir, şaşkınca onlara baktı. Çok geçmeden bir tebessüm sergiledi. Sarışın kadın, konuşmasına devam etti.

"Temelli dönmüşsün."

"Öyle oldu."

"Bir de evlenmişsin." deyip bana baktı. Bakışlarından hissettiğim şey duraksamama neden oldu. Beni tanımadığı hâlde neden böyle bakıyordu ki? Bu üsten bakışın sebebi neydi? Toparlanıp gülümsedim. Elimi Cihangir'in eli üzerine koydum. Hadlerini bildirmek istedim. Yüzüğümü gözüne sokmak istedim. Gözleri önce bana sonra ellerimize kaydı.

"Duyunca inanamadık. Ama görünce emin olduk."

Kendimi tutamadım. Hızla konuştum.

"Böyle durumlarda hayırlı olsun denilir. Ufak bir tavsiye."

Kadın gülümseyip gözlerimin içine baktı.

"Kime niyet kime kısmet..."

Gözlerimi öfke bürüdü. Saçını yapışıp ortamın tozunu almak istedim. Ama Cihangir engel oldu.

"Sanırım siz de çıkıyordunuz. Sizi tutmayalım."

"Evet. Tam da Ebru'nun yanına gidiyorduk. Sonra görüşürüz." deyip bana son bir bakış attılar. Öfkeme yenilmemek için onlar gibi sahte gülüş sergiledim. Onlar çıkana kadar bunu sürdürdüm. Sonrasında yüzümdeki sahtelikten kurtuldum. Cihangir'in elini bırakıp arkama yaslandım. Ne iştah kaldı ne de huzur... Tek hissettiğim şey gerginlik oldu. Cihangir, sakinleşmem için elinden geleni yaptı.

" Sırf moralimizi bozmak için yaptılar. Onları takma. Canını sıkma."

"Zenan!"

Sakinleşmem mümkün olmadı. Sinirimi bir şekilde çıkarmak istedim. Delicesine bağırıp tüm hıncımı etraftan çıkarmak istedim. Kendimde bunu yapacak gözü gördüm. Her an bir rezillik çıkarabilirdim. Büyük bir rezilliğe imza atabilirdim. Son anda kendimi durdurmayı başardım. Tepkimi zıt olarak yansıttım. Delicesine gülümsedim.

"Bana neden böyle davrandıkları belli oldu. Ebru'nun arkadaşlarını tanımış oldum. Sağ olsun. Herkesi bana karşı doldurmuş."

Önümdeki sudan bir yudum aldım. İç geçirip tekrar konuştum.

"Biliyorum. Çok üzüldü. Çok yıprandı. Olayları kendince yorumladı. Ama bu konuya el atacağım. Gerekirse onunla görüşeceğim."

Cihangir, söylediklerimden memnun kalmadı. Hızla karşı çıktı.

"Sakın böyle bir şey yapma. Olaylara hiç karışma. Gerek yok."

"Öyle ya da böyle yüzleşeceğiz. Bu yüzleşme kaçınılmaz. Engel olamazsın."

Onaylamaz bakışları, üzerimde gezindi. Hızla başını iki yana salladı.

"Seni böyle bir şeyin içine atamam Zenan. Zaten olaylar karmakarışık. Daha fazla böyle bir şeyin içinde kalmana izin veremem. Bana bırak. Ben halledeceğim."

"Cihangir..."

"Merak etme. Her şeyi düzelteceğim. Bu işe son vereceğim."

Konuşmanın fayda etmeyeceğini anladım. Ne dersem diyeyim, Cihangir kabul etmeyecekti. Ebru ile konuşmama izin vermeyecekti. Beni korumak için bunları yaptığının farkındaydım. Amacı iyiydi. Ama beni tanıyordu. Susacak ya da duracak değildim. Bir şekilde Ebru ile konuşacaktım. Zaman fark etmezdi. Bir şekilde bu yüzleşme gerçekleşecekti.

"Anlaştık mı?" dediğinde sessizce baş onayı verdim. Bu sırada telefonum çaldı. Ağzına kadar dolu olan çantamdan çıkarmaya çalıştım. Zar zor buldum. Ama ben bulana kadar arama son buldu. Aynı zamanda Cihangir'in öfke dolu kıpırdanmaları duyuldu. Gözleri telefonumla benim aramda gidip geldi. Sinirle söylendi. Demir konusu yine gündeme geldi.

"Yine o mu arıyor? Gece gündüz fark etmiyor!"

"Yine sesini yükseltmeye başladın. Sakin ol."

"Konu sesimin yüksekliği mi? Yoksa kaçındığın telefon mu?"

"Ben kimseden kaçmıyorum. Kendince saçma sapan yorumluyorsun. Yanlış yapıyorsun Cihangir."

"Ortada bir yanlış varsa, o da bu adamın seni araması. Israrla aramaya devam etmesi..."

"Gecenin bir yarısı beni aramasını savunmuyorum. Ama bir şey oldu ki beni o saatte aradı. Normalde beni çok aramaz. Arasa bile bu saatte aramaz. Dün gece de aynı şeyi dedim. Dinlemedin bile! Kendi bildiğini okumaya devam ettin."

Ortamı sakinleştirmeye çalıştım. Oralı olmadı. Gerginliğini zirveye tırmandırdı.

"Çünkü o adamın niyetini biliyorum. Bakışlarındaki anlamı biliyorum. Gülüşündeki art niyeti biliyorum. Amacı belli. Ama ben o amaca ulaşmak istemesine bile izin vermem. İstediğine pişman ederim."

Resmen gözü dönmüştü. Öfkenin gücüne bürünmüştü. Bu öfkenin sebebi, yalnız Demir'e olan gıcıklığı olamazdı. Kollarımı masaya koyup Cihangir'in gözlerinin içine baktım. Öfkesiyle göz göze geldim.

"Farkında mısın? Bilmiyorum ama beni kıskanıyorsun."

Gözlerini kaçırarak gerçeğinden kaçmaya çalıştı.

"Konuyu başka yere çekiyorsun."

"Kıskançlıktan gözünü öfke bürüyor. Şimdi benim gözümle, kendine görsen ne demek istediğimi anlardın."

Tekrar telefonum çaldı. Sinirden gülümsedi.

"Sabrımı sınıyor. Son demlerdeydim. Gerekirse yanına kadar giderim. Haddini bildiririm."

"Bunu yapmanı önermem. O da pek sabırlı değil. Baştan uyarayım da..." dediğimde hayretle bana baktı. Telefonu açtığımda tepkisi daha da net bir hâl aldı. Gülmemek için kendimi zor tuttum.

"Alo..."

"Zenan!"

Cihangir'i görmezlikten gelip konuşmaya çalıştım. Karşı taraftaki sesi dinledim. Ama Cihangir o kadar ısrarcı oldu ki sonunda dayanamadım. Hızla karşımdaki sese cevap verdim.

"Tamam ağabey. Bu arada Cihangir de seninle konuşmak istiyormuş. Bir şey söyleyecekmiş sanırım." deyip telefonu Cihangir'in eline sıkıştırdım. Neye uğradığını şaşırdı. Umduğuyla bulduğu bir olmadı. Toparlanıp konuşmaya çalıştı.

"Alo Civan..."

Neyse ki hemen bir şeyler uydurabildi.

"Orada durumlar nasıl bilmek istedim de..."

"Tamam. Ben ayarlarım."

Geri kalan konuşma kısa ve öz oldu. Telefonu kapatıp önüme koydu. Dik dik bana baktı.

"Gerçekten seni Demir ile konuşturacağımı mı sandın?"

"Arayanın o olduğunu sandım. Ama sen tek kelime bile etmedin."

"Şüphelerimden emin olmak istedim."

"Şüphe derken?"

"Artık şüphe değil. Bir gerçek... O da beni kıskandığın gerçeği..." deyip gülümsedim. Cevap hakkı tanımadan ayağa kalktım.

"Artık gidebiliriz."

Hiçbir şey demedi. Ama suratsızlığıyla cevap vermiş kadar oldu. Hesabı ödeyip dışarı çıktı. Sessizlik yemini edip eve gidene kadar bunu sürdürdü. Evde hemen odamıza kaçamadım. Mecburen aileyle bir arada bulunmak zorunda kaldım. Sevgili kayınvalidem, ölümcül bakışlar gönderirken sevgiyle ona baktım. Gözlerini gözlerimden ayırmadan dudaklarını araladı.

"Oğlumun düğününü bile göremedim. Ne hayallerim vardı. Şanımıza yakışır düğün yapacaktım."

Bu kadar çok istiyorsa şimdi de yapabilirdi. Ama gelinin ben olduğu bir düğün, onun ancak kâbusu olurdu.

"Anne..."

"Sakın beni susturma."

"Bu kadar çok istiyorsan İstanbul 'da güzel bir düğün yaparız. Olur mu?"

Huysuzluğunu konuşturdu. Yüzünü buruşturdu.

"İstemez. Sen bildiğini okudun. Anneni babanı yok saydın."

Cihangir'in babası olaya el koydu. Sertçe konuştu.

"Hanım artık yeter. Olan oldu."

Böylelikle annesinin sesi kesildi. Küskünce arkasına yaslandı. Arada yan yan bize baktı. Ortam yumuşar diye umdum. Ama Gökçe faktörünü unuttum. Erken bir karara vardığımı gördüm.

"Yan eve tekrar yerleşmişler. Gördün mü ağabey?"

"Öyle mi olmuş? Görmedim."

"Neyse öğrenmiş oldun."

Şaşkınca ne konuştuklarını anlamaya çalıştım.

"Zaten burada kalıcı değiliz. Ev arayışım sürmekte..."

"Onun için söylemedim. Yanlış anlama. Sadece haberin olsun istedim."

Kafam iyice karıştı. Babası da konuşmanın içine girdi.

"Acelesi yok oğlum. Bu ev senin evin."

"Bir süreliğine buradayız baba. Başında anlaşmıştık."

"Tamam. Öyle olsun. Bul bakalım. Bulabiliyorsan." deyip gülümsedi. İri gözlerini bana doğru çevirdi.

"Nasıl kızım? Sen beğendin mi evi? Rahatın yerinde mi?"

"Gayet iyiyim. Her şey için teşekkür ederim." deyip gülümsedim. Sanırım bu evden ilk onun sevgisini kazanacaktım. Diğerlerine göre daha düşünceli daha kibardı. Olan olmuş. Bugünü kurtaralım havasındaydı. İlk hedefim o olacaktı. Hem de an itibariyle... Güler yüzle, herkeste tek tek göz gezdirdim.

"Kahve içer misiniz?" diye sorduğumda önce bir sessizlik oldu. Sonra beklemediğim bir kişi cevap verdi.

"Çalışanlarımız yapar. Onlar bizim ne zaman içip içmeyeceğimizi iyi bilirler."

Cihangir'in annesi, haddini bil dercesine bu lafları etti. Hevesimi yerle bir etti. Diyecek bir şey bulamazken, Cihangir'in elini omzumda hissettim. Ona doğru döndüm. Rahatlık veren tebessümünü açığa çıkardı.

"Bir kahveye hayır demem."

Heyecanla ayaklandım.

"O zaman kahveyi yapayım."

"Çalışanlar yapar kızım. Seslenmen yeter."

"Evde kimse yok baba. Bugün herkesin bir işi çıktı."

"Sorun değil. Ben yaparım. Herkes içiyor değil mi?"

"Yap kızım. İçeriz." dediğinde çocuksu heyecana büründüm. Hızla aşağı indim. Mutfağa girince önce bir arayışa geçtim. Kahvenin yerini bulmaya çalıştım. Dolap dolap gezerken sonunda istediğime ulaştım. Bir anda yanımda Gökçe belirdi. Duvara yaslanıp beni izledi.

"Bir şey mi diyeceksin?"

Cevap vermedi. İç geçirip önüme döndüm. Çok geçmeden konuştu.

"Kızının düğününü görmek, her annenin hayalidir. Eminim seninki de çok istemiştir."

Yavaşça yanıma yaklaştı. Sözlerine öyle devam etti.

"Olanları biliyor mu? Yaptıklarını ve nelere sebep olduğunu biliyor mu?"

İşimi bırakıp ona baktım. Öfkeme engel olamadım.

"Ne yapmaya çalışıyorsun Gökçe? Amacın ne? Beni yıldırmak mı istiyorsun? Baştan söyleyeyim. Yılmam."

"Yani o kadar kötüyüm diyorsun."

"Birileri bana karşı seni dolduruyor. Bunun farkındayım. Ama büyük bir yanlıştasın Gökçe. Ben buraya düşmanlığa gelmedim. Eğer bir sorunun varsa ağabeyinle konuş. Bana yaptığını ona yap. Öfkeni ona kus." dediğimde bakışları hüzün ve öfke arasında gidip geldi.

"Ebru'nun her şeyi hazırdı. Her şey ona göre planlanmıştı. Ama birden sen geldin. Her şeyi tepetaklak ettin."

Her şeyi bir yana bırakıp güçsüzce sandalyeye oturdum. Bir sandalye daha çekip oturması için önüne ittim. Sorun çıkarmadan kabul etti. Tam karşıma oturdu.

"Böyle ömür geçmez Gökçe. Her gün, bu lafları söylesen de bir şeyler değişmez."

"Sana anlattıklarımı umursamıyorsun. Gerçekten bu kadar vicdansız mısın? Bu kadar kötü müsün?"

Arkama yaslanıp derin bir nefes alıp verdim. Her gün bunu yaşamak istemiyordum. Zaten benim yaşadığım bana yetiyordu.

"Her gün, aynı şeylerle vicdanımı sızlatmak istiyorsun. Canımı yakmak istiyorsun. Başarılı oluyorsun da... Ama unuttuğun bir şey var Gökçe. Ben hamileyim. Karnımda senin yeğenini taşıyorum. Beni sevmiyor olsan bile bir bebeğe nefret besleyemezsin. Bu kadar kötü olamazsın."

Titrekçe nefes alıp verdi. Dolan gözlerini karnıma dikti. Öfkenin yerini hüzne bıraktı.

"Bir bebeğe düşman kesilecek kadar gaddar değilim. İçinizde en masumu o. Hiçbir günahı yok."

"Ama böyle yaparak dolaylı yoldan ona da zarar veriyorsun. Bu ayları üzülerek geçirmek istemiyorum. Sadece bebeğimi sağlıcakla kucağıma almak istiyorum. Lütfen buna izin ver."

Gözlerini kaçırdı. Ayağa kalkmak için bir hamle yaptı. Hızla kolundan tutup onu durdurdum.

"İyi bir insansın Gökçe. Ama dolduruşa geliyorsun. Bana karşı bu kadar yargılayıcı olma. İstediğin zaman sana kendimi anlatabilirim. Belki o zaman hikâyenin diğer tarafını da benim gözümle görmüş olursun."

"Gitmem gerek." deyip hızla kendini kurtardı. Koşar adımlarla gözden kayboldu. Daha fazla oyalanmadan işin başına geçtim. Düşüncelerin kıskacında kahveleri yaptım. Tek tek fincanlara doldurdum. Yanına tatlı bir şeyler aradım. Büyük bir dolapta ağzına kadar dolu hazine buldum. Elimi karnıma götürüp okşadım. Heyecanla fısıldadım.

"Hazinemizi bulduk bebeğim. Artık gizli kaçamaklarımız buradan sorulur."

Çikolatalardan birini açtım. Kahvenin yanına koyacakken son anda vazgeçtim. Göz hakkımı görmezden gelemedim. Hızla bir parça alıp yedim. Her zerresinin tadına varmak istedim. Yediklerim kesmedi. Gözüm diğer parçaya dikildi. Sabırsızca ondan da yedim. Beğeni dolu sesler çıkarırken aniden gür bir ses duydum.

"Zenan..."

Arkamı dönemedim. Suçlu gibi ellerimi havaya kaldırdım.

"Ne yapıyorsun? Gelmeyince merak ettim."

Ağzımdaki son lokmayı bitirmeye çalıştım. Cihangir, en yakınıma geldi. Nefesini ensemde hissettim. Nefesi huylandırıcı aynı zamanda etkileyici bir hâl aldı. Aklımdaki saçma düşünceleri bir kenara ittim. Ellerimi yere indirdim. Aceleyle ona doğru döndüm. Döner dönmez beklemediğim bir kahkaha attı.

"İnanmıyorum sana Zenan."

"Ne oldu?"

"Sence?"

"Hiçbir şey olmadı. Ben kahveleri götüreyim."

"Bu hâlde mi?" deyip dudaklarıma baktı. Parmağını dudağıma koyup üzerinden geçti. Heyecanla duraksadım. Gözlerim dudaklarına kaydı. Aynı şekilde ona dokunmak istedim. Ama dünkü olaydan sonra bir hayal olarak kaldı. Parmağını hemen çekmedi. Bir süre öylece kaldı. Heyecanım açığa çıkmasın diye uğraştım. Yüzümü yan tarafa çevirip kendine gelmesini sağladım. Hemen alaycı tavra büründü.

"Benden habersiz çikolata partisi vermişsin."

"Sadece biraz tadına baktım. O kadar!"

"Bence bugün çikolata limitini aştın." deyip elimden çikolata paketini aldı. Çikolatası elinden alınan küçük bir çocuk gibi hissettim. İçim kan ağladı. Ama yine de ona bunu sezdirmedim.

"Zaten yemeyecektim."

Yalan! Durdurmasa paketin hepsini bitirecektim. Bozuntuya vermeden usulca yanından çekildim. Tepsiyle beraber önden ilerledim. O önde ben arkada ilerledik. Salona girince sevimli gelin tavrıma geri döndüm. Tek tek kahveleri ikram ettim. Cihangir'in annesi, yüzüme bakmadan kahveyi aldı. Buz gibi bir tavırla konuştu.

"Eline sağlık."

Onun aksine samimi gözükmeye çalıştım.

"Afiyet olsun."

Son olarak Cihangir'e de kahvesini verip yanına oturdum. Yanıma yaklaşıp benim duyabileceğim bir ses tonuyla konuştu.

"Canın çekmiyor değil mi? Eğer çekiyorsa..."

Gülüp başımı iki yana salladım.

"Merak etme. Canım istemiyor. Zaten çikolata tüm kotamı doldurdu."

"O zaman eline sağlık."

"Afiyet olsun." deyip sessizliğe çekildim. Bir süre, onları izledim. Cihangir ve babası, iş ile ilgili bir konuda konuşurken, kayınvalidem dizisini izledi. Kötü karaktere saydıra saydıra bana baktı. Lafları ona değil de bildiğin bana saydı. İçimden bol bol sabır diledim. Ağlanacak hâlime gülümsedim. Gökçe ise bu sefer hiç laf çarpıtmadı. Konuşmamızdan sonra olduğum tarafa bile bakmadı. Düşünceli bir hâlde kahvesini bitirip odasına geçti. Zaman geçtikçe günün yorgunluğunu üzerimde hissettim. Ben de müsaade isteyip odamıza geçtim. Cihangir de bu anı bekliyormuş gibi hemen arkamdan geldi. Kapıyı kapatıp gülümsedi.

"Bir an babam hiç susmayacak sandım."

"Bu durumda seni kurtarmış oluyorum."

"Ne kadar teşekkür etsem az."

"Lafı bile olmaz." deyip gülerek göz kırptım. Yatağa uzanıp üzerimdeki yorgunluğu atmak istedim. Ama boynuma ve omzuma saplanan ağrılar, buna müsaade etmedi. Acıyla yutkunup elimi boynuma götürdüm. Cihangir telaşla yanıma geldi.

"Ne oldu? Ağrı mı girdi?"

"Evet. Çok ağrıyor."

"Tamam. Bana bırak."

Ne demek istediğini algılayamadım. Arkama geçip usulca konuştu.

"Kendini bana bırak."

Dediğini yaptım. Ona güvendim. Ellerini omzuma getirdi. Resmen yaptığı masajla, sihirli bir dokunuş yaptı. Bu kadar iyi olmasına hayran kaldım.

"Biraz önce resmen sihir yaptın. Farkında mısın?"

"Dedemden alışığım. Ellerinde şifa var oğlum diye diye masajını yaptırırdı."

"Haksız değilmiş. Çok iyi geldi." deyip ona doğru döndüm. Hızlı dönüşüm, ani bir yakınlık oluşturdu. Cihangir ile mesafe sınırlarını yıkmış olduk. İkimiz de afalladık. Gözleri ve dudakları arasında mekik okudum. Son durağım dudakları oldu. Ne yapacağını bilemedi. Sadece adımı fısıldadı.

"Zenan..."

Devamını getiremedi. Onun bu durumuna gülümsedim. Şimdi öpsem karşılık verecekti. Ya da dayanamayıp o öpecekti. Ne kadar kaçmak isterse istesin biliyordum. Beni öpmek istiyordu. Ama dün yaşanan olay, elini kolunu bağlıyordu. Bunu lehime kullanıp onu zora düşürmek istedim. Dudaklarımı, dudaklarını doğru yaklaştırdım. Gitme seçeneği varken gitmedi. Öylece durdu. Bildiğin onu öpmemi bekledi. Öpecekmiş gibi yaptım. Dudaklar arasında çok küçük bir sınır bıraktım. Kışkırtıcı bir şekilde fısıldadım.

"Neden hep aynı şeyi yaşıyoruz? Farkında mısın? Bilmiyorum ama aramızda bir çekim var. Karşı konulamaz bir çekim..."

Gözlerindeki parıltı tehlikenin boyutunu gösterdi. Yaşanılan olayın dün ile sınırlı olmadığını gösterdi. Aniden geri çekilip güldüm.

"Seni öpeceğimi mi sandın?"

Başımı iki yana salladım.

"Ben o hatayı dün yaptım Cihangir. Bir daha yapmam."

Bir rüyadan uyanır gibi oldu. Gözlerindeki parıltı söndü. Kaşlarını çattı.

"Benimle oynama Zenan. Son kez söylüyorum. Bir daha yapma."

Yanımdan çekip gitmek istedi. Ama bu sefer kaçmasına izin vermedim. Kolundan sıkıca tuttum. Bırakmaya niyetim olmadığını gösterdim. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan dudaklarımı araladım.

"Hep aynı şey oluyor Cihangir. Zaman ve mekân değişse bile yaşananlar değişmiyor. Yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Ne yapsak ne etsek bunu değiştiremiyoruz. Sen de farkındasın. Sen de aynı şeyleri yaşıyorsun. Aynı şeyleri hissediyorsun. Kaderimiz bir bunu biliyorsun."

"Yapma. Lütfen Zenan! Bunu ikimize de yapma."

"Gerçeklerden bu kadar çok mu korkuyorsun? Bu kadar çok mu korkutuyor seni?"

"Tek bir gerçek var. O da bebeğimiz için bir arada olduğumuz. Gerisi yok."

"Keşke duygularından bu kadar korkmasaydın Cihangir." deyip elimi ondan çektim. Hızla yataktan kalktım. Rahat bir nefes almak istedim. Balkona çıkıp kapıyı kapattım. Peşimden gelmesin istedim. Soğuk hava, titrememe neden olurken temiz havayı içime çektim. Sakinleşmeye uğraştım. Dalgın dalgın etrafa baktım. Evler arası yakın mesafe olduğundan karşı balkondaki hareketliliği fark ettim. Dikkatimi o yöne verdim. Karanlığın arasındaki yüzü seçmeye çalıştım. Ancak ışığı yaktığında yüzünü görebildim. Gülümseyip el salladı. Gördüğüme inanamadım. Öylece bakakaldım. Hayal olduğunu sandım. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Bir umutla aynı yöne baktım. Ama umduğumu bulamadım. Onu aynı yerde aynı vaziyette buldum. Şaşkınca ismini fısıldadım.

"E-Ebru..."

-Bölüm Sonu -

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.