İçeriğe geç

NEHRİ NİL VE ZAMAN

Bölüm 4 · 8 dk okuma

NEHRİ NİL VE ZAMAN

Bölüm 4

GÜNEŞİN ÜLKESİ

Antik kent uyanmıştı.

Sütunlar arasından güneşin ilk ışıkları süzülüyor, taş duvarlara adeta birer altın gibi yansıyordu. Kuşlar, dev palmiyelerin arasında çığlık çığlığa dönüyor, Nil’in kıyısında genç kızlar sabah neşesiyle ilahilerini söylüyorlardı. Her şey bir düzenin, bir zamanın, bir tanrısal sistemin parçası gibiydi.

II. Ramses, balkonda etrafı meraklı gözlerle süzen Burcu’nun yanına yaklaştı. Başında altın işlemeli başlığı, sırtında kartal tüyleriyle bezeli pelerin ve gözlerinde ise hem bir kralın özgüveni hem de bir dostun yumuşaklığı vardı.

“Elbette soruların var. Şaşkınsın, biliyorum,” dedi. Sesinin tınısı o kadar yumuşak ve hoştu ki, ‘saatlerce konuşsa, saatlerce dinlerim’ diye düşündü Burcu. “Ama zamanla alışacaksın ve her şey yerine oturacak. Şimdi, gel. Sana krallığımı göstereyim.”

Burcu bir adım geri çekildi. Ama gözleri onun çam yeşili gözlerinden kopamadı. Sonra bir güven duygusu sardı içini, mantığını bastıran bir şeydi bu. Ve sonunda başını sallayarak ona eşlik etti.

Ramses, kolunu uzattı ve Burcu’nun yönünü doğuya çevirdi. Geniş balkonun eşiğinden birlikte yürümeye başladılar. Aşağıda Nil, masmavi bir şerit gibi akıyordu. Onun ötesinde yükselen sütunlu tapınaklar, işlek pazar yerleri, duvarları kabartmalarla süslenmiş görkemli saraylar sıralanıyordu.

“Burası,” dedi Ramses, “bir zamanlar dünyanın merkeziydi. Altın, buğday, papirüs. Her şey buradan geçerdi. Mısır, sadece güçlü bir ülke değil, tüm işleyişi kontrol eden bir medeniyetti.”

Burcu bir yandan dikkatle dinliyor bir yansan hayran hayran etrafa bakıyordu. İşçiler taş blokları sırtlarında taşıyor, rahipler sabah ayinleri için tapınaklara gidiyordu. Küçük çocuklar serin su etrafında oynuyor, yaşlılar uzun bastonlarıyla gölgelerde dinleniyordu. Herkeste muazzam bir neşe vardı. Bu insanı hayran bırakacak kadar görülmemiş bir şeydi modern dünya da.

“Karnak’ı görebiliyor musun?” diye sordu Ramses. Parmaklarıyla kuzeydoğuyu işaret etti. “Amon-Ra’nın evi. Her sütunu, her kapısı kutsal. Orası sadece ibadet yeri değil; tanrılarla kralların konuştuğu yer. Tapınakların planı yıldızlara göre çizildi. Hiçbir taş, rastgele yerleştirilmedi. Orada her şeyin bir anlamı var.”

Yavaşça yürümeye başladılar. Altın ve obsidyen taşlarla süslenmiş koridorlardan geçtiler. Ramses anlatmaya devam etti:

“Ben, Seti’nin oğlu olarak doğdum. Ama gerçek gücümü babamın ölümünden sonra değil; onun mirasını anladığımda kazandım. Babam bana bir medeniyet bıraktı, çok güçlü ve köklü bir medeniyet. Ben ise ona bir sonsuzluk vermeye karar verdim. Tapınaklar inşa ettim, ordular kurdum. Ve nihayet onca çabadan sonra Kadeş’te, barışa giden yolu seçtim.”

Burcu’nun içi titredi. O isim, her şeyin başlangıcı ve aynı zamanda sonuydu.

“Kadeş, O savaş,” dedi Ramses, sesi neredeyse fısıltıya dönerek, “bir dönüm noktasıydı. Binlerce askerin kanıyla sulandı kumlar. Ama sonra, sonra anladım ki gerçek zafer, düşmanı yok etmek değil, onu anlayabilmektir.”

Yavaşça Nil kıyısına indiler. Orada, dev bir taş heykelin gölgesi uzanıyordu. Ramses heykelin yanına geldi, ona baktı. “Benim heykelim. Sonsuzluğa seslenmek isteyen her firavun gibi ben de taşla konuştum. Ama asıl mesaj görünmeyende saklıdır Burcu. Tarih, taşlara değil, kalplere kazınır.” Burcu, heykelin yüzüne baktı. Gerçekten de tanıdıktı. Defalarca kitaplarda gördüğü bu yüz, şimdi karşısındaydı. Gözleri öyle oyulmuştu ki, gün ışığında bile içlerinde bir gölge vardı. Sanki binlerce yıl sonra bile, gözleri hâlâ birilerini arıyordu.

“Peki ya insanlar?” diye sordu Burcu. “Halk… Günlük yaşamları nasıl? Sadece tapınaklardan mı ibaret burası?”

Ramses gülümsedi. “Hayır. Mısır’ın gücü halkındadır. Çiftçilerimiz Nil’in taşkınlarıyla takvim tuttu. Zanaatkârlarımız altını bir duaya dönüştürdü. Yazıcılarımız ise tanrıların sözünü papirüse kazıdı. Herkes bir bütünün parçasıydı. Ve biz… yönetenler, sadece bu sistemin dengesiyle kutsanmıştık.” Bu dedikleri ile Burcu derin düşüncelere dalmışken yürümeye devam ettiler.

Bir pazar yerine vardılar. Satıcılar bağırıyor, insanlar pazarlık ediyor, çocuklar koşuşturuyordu. Burcu’nun burnuna taze pişmiş ekmek, tütsü ve bal kokusu karıştı. Gökyüzünde bir akbaba süzülürken Ramses, bir çocuğun yanağını okşadı. “Ben bir kralım. Ama aynı zamanda bir babaydım, bir oğul, bir savaşçı, bir dost. Tarih bize hep unvanlarımızla hatırlatır. Ama insanlar, gerçek bizi hatırlamaz. Biz unutulur ve siliniriz işte tam da bu yüzden senin buraya gelmen kaderdi.”

Burcu donakaldı. “Nasıl yani?”

“Sana anlatıldı. Babandan. Kadeş’in hikâyesini o yüzden masal gibi anlattı. Çünkü senin yolculuğun, onun yarım bıraktığı bir görevdi.”

Yavaşça tekrar saray yolunu tuttular. Bu sefer başka bir avluya çıktılar. Ortasında bir güneş saati vardı. Saati çevreleyen taşlara çeşitli yıldızlar kazınmıştı. Sirius en parlak olanıydı. “Zaman burada, gökyüzüne bağlıdır,” dedi Ramses. “Biz zamanı gölgeyle ölçeriz ama yıldızlar zamanı şekillendirir. Gökyüzünde Sirius doğduğunda Nil taşar. Nil taşarsa hayat doğar. Her şey iç içe bir döngüdür, Burcu.”

Burcu, başını kaldırdı. Sirius’un bu dünyada da aynı güce sahip olduğunu düşündü. Babasının hep dediği gibi: “Gökyüzü, bizim ortak geçmişimizdir.”

Bir süre sessizlik oldu.

“Beni neden buraya getirdiniz?” diye sordu Burcu. “Ne yapmamı istiyorsunuz?” Ramses, ona dönüp ciddi bir ifadeyle baktı. “Sen, sadece geçmişi kazmakla kalmayacaksın. Geleceği koruyacaksın. Kadeş Antlaşması’nın özü bozulmak üzere. Birileri, tarihi çarpıtmaya çalışıyor. Yazıtları yok etmeye, sahte belgeler yaratmaya. Eğer bu başarılırsa, sadece tarih değil, insanlık da yönünü kaybeder.” Burcu’nun gözleri yaşardı. “Ama ben sadece bir arkeoloğum.” Ramses gülümsedi. “Hayır. Sen, bir köprüsün. Zamanlar arasında yürüyen bir tanıksın. Ve sadece sen, bu kehaneti tamamlayabilirsin.”

Güneş artık tepedeydi. Sıcaklık sarayın taşlarını kavuruyordu. Ama Burcu’nun içi ilk kez serinlemişti. Kafasındaki sorular azalmış değildi ama ilk kez bir amacı olduğunu hissetmişti.

II. Ramses, eliyle Burcu’nun elini kavradı “Hadi, daha görecek çok yerimiz var. Ve öğrenecek daha çok şey…”

Sarayın içinden geçen taş koridorlarda yankılanan adımları, Burcu’yu her saniye daha da derine taşıyordu. Ramses en başta tüm ihtişamıyla yürüyor onun hemen ardında Neferi, kollarında papirüs tomarlarıyla birlikte ilerliyordu. İkisinin ardında ise Burcu; gözlerinde şaşkınlık ve içinde bastırmaya çalıştığı bir karmaşa vardı. Duvardaki hiyeroglifler sanki yürüdükleri yolu kutsuyor gibiydi. Bazıları tanrılardan söz ediyor, bazıları antlaşmaların tanrılar aracılığı ile gökten geldiğini söylüyordu.

“Burası,” dedi Ramses duraksayarak, büyük bronz bir kapının önünde “sadece tapınak değil. Aynı zamanda bir zihin mabedi. Burada savaşlar hazırlanmaz, burada savaşların sonu yazılır.”

Kapı ağır bir gıcırtıyla açıldığında Burcu, karşısında beklediğinden çok farklı bir manzara buldu. Burası bir saray odasından çok, modern anlamda bir laboratuvarı andırıyordu. Masalar düz taştan oyulmuştu, üzerlerinde yan yana dizili papirüsler, balmumu tabletler, oyma taşlar ve yıldız haritaları vardı. Ortamda rahatsız edici bir sessizlik değil, düşünceli bir yoğunluk vardı. Mumlar yakılmıştı, ışıkları buğulu duvarlardaki yazılara düşüyor ve odaya tılsımlı bir hava katıyordu.

Odada kendileri dışında dört kişi daha vardı. Üçü erkekti; beyaz keten giysiler, omuzlarında işlemeli şeritler taşıyorlardı. Yüzlerinde yılların bilgeliği, gözlerinde ise dikkatli bir tetikte oluş. Dördüncüsü, yaşça daha genç bir kadın; koyu tenli, gözleri kömür gibi parlak, malzemeleriyle de bir yazıcıya benziyordu. Gümüş renkli çubukla papirüse işaretler düşüyordu.

Neferi, onları tek tek tanıttı:

“Bu, İmenhotep, saray mührünü taşıyan diplomat. Yanındaki, Bek ’An, antlaşma metinlerini yazan baş yazıcı. Üçüncüsü, Paneb, Hititlerle olan diplomatik yazışmaları yönetiyor. Ve bu da Tia, diller arasında geçişleri izleyen gözümüz.”

Herkes Burcu’yu sessizce selamladı. Burcu hafifçe eğildi, içgüdüsel olarak saygı gösterdi. Ramses kendi sandalyesinin yanında ona bir yer sundu. Ramses oturduğu yerin önüne içi yazıtlarla dolu bir kutu koydu.

“Bugün,” diye söze başlarken Burcu Ramsesin sesinin böyle kalın ve ağır tonunu ilk kez duyuyordu. “Bir antlaşmayı değil, bir çağın dengesini konuşacağız. Ve sen de bu dengeyi geleceğe taşıyacak kişisin, Burcu.” Gözlerini nazikçe ona çevirirken hafifçe tebessüm edip diğerlerine döndü. Burcu yutkundu.

İmenhotep konuşmaya başladı. Sesi tok ve yavaştı: “Kadeş Antlaşması’nın bilinen metni, iki kopya halinde yazıldı. Biri Hattuşa’da kil tabletlere; diğeri burada, Thebai metinlerine. Ama halkın ve gelecek kuşakların gördüğü yalnızca yüzeydir. Gerçek maddeler ise bu salonda, güvenle korunur.”

Bek ’An papirüsleri açtı. Kalın bir yazıtın üzerinden parmaklarını geçirerek okumaya başladı:

“Birinci madde: İki büyük krallık, sonsuz düşmanlığı bırakır ve birbirlerinin halklarına zarar vermemeye yemin eder.”

Ramses açıklama yaptı: “Bu madde göründüğünden daha derin. Düşmanlık sadece silahla olmaz. Ticaret yollarını kapatmak da düşmanlıktır. İnançlara hakaret etmek, tapınakları aşağılamak da…” Paneb söz aldı. Sert ve resmi bir tonda konuşuyordu: “İkinci madde: Eğer bir ülkeye dışarıdan bir saldırı olursa, diğer kral yardım edecek. Ama asıl mesele… Yardım karşılığında talep edilmeyecek olanlardır. Maddi çıkar yasaklandı.”

Burcu başını salladı. “Bu… zamanımıza göre bile fazlasıyla etik. Bu gerçekten uygulanabildi mi?” Neferi hafifçe gülümsedi. “Bir dönem, evet. Ama sonra, tarih hırsa yenildi.”

Tia elindeki gümüş çubukla başka bir papirüsü gösterdi. “Bu ise halkların göçüne dair olan madde. Krallıklardan biri savaş suçlusu olduğunu iddia ettiği kişiyi isterse, iade edilecek ama…” Burcu devam etti, “Ama zarar görmemesi şartıyla… Bu maddeyi okumuştum.”

Tia gözlerini kısmıştı. “Okudun. Ama yazılmayanı bilmiyorsun. Hititler, bu maddeyi kullanarak ajanlarını kurtardı. Biz ise… bazen suçsuzu iade ettik. Bu madde barış için yazıldı ama kullanımı adil olmadı.” Burcu ilk kez gerçek barışın, sadece niyetle değil, uygulamayla mümkün olduğunu anladı. Belgelerde yazan ne kadar kutsal olursa olsun, insan eliyle uygulandığında bozulabiliyordu.

Ramses ayağa kalktı ve masadaki taş kürenin kapağını açarak bir mühür çıkardı. “Bu, Kadeş Antlaşması’nın orijinal mühürlerinden biri. Sembolünde güneş ve iki açık el var. Bu, Tanrı Şamaş’ın huzurunda verilen yemindir. El sıkışma, burada ilahi bir ant içmeyi temsil eder.”

Bek ’An ağır sesiyle ekledi:

“Bu ant bozulursa, yalnızca yazı değil, tüm düzen bozulur. Bu yüzden seni çağırdık. Çünkü dışarıdan gelen biri, içeride olanlara ayna tutabilir.”

Burcu kafasını kaldırdı. “Ben… ne yapabilirim? Sadece izleyici miyim, yoksa…” Ramses, onun sözünü yumuşak bir ifadeyle kesti: “Hayır. Sadece izleyici değilsin. Sen, babanın mirasını taşıyorsun. O buradaydı ve o da bu salonda oturdu. Tıpkı senin gibi başta inanmıyordu ama sonra, bir şeyi fark etti. Barışı korumak sadece savaşları engellemekle değil, insanların unutmamasını sağlamakla mümkündür. Senin görevin de bu.”

Burcu gözlerini mühre dikti. Gözleri dolmaya başladı. Titreyen sesiyle yıllardır cevabını arzuladığı soruyu ilk kez dile getirdi: “Peki ya babam? Neden geri dönmedi?”

Neferi sessizce yaklaştı. “Bunu biz de bilmiyoruz, üzgünüm.” O an odaya ağır bir sessizlik çöktü. Herkes Burcu’ya bakıyordu. Onun iç savaşı, gözlerinde alev alevdi. Ama sonra, derin bir nefes aldı.

“Peki. Bu antlaşmayı geleceğe taşıyacağım. Ama sadece belge olarak değil, en gerçek haliyle. İnsanların unutmaması gereken şey şu: Barış bir belge değil, bir sorumluluktur.” Ramses başını sallarken yüzünde gururlu bir tebessüm vardı. Tia bir papirüsü mühürledi. İmenhotep ise resmi bir törenin tonuyla konuştu:

“Burcu Aksoy, bugünden itibaren Kadeş Antlaşması’nın yaşayan elçisidir. O, zamanı aşan tanıktır.”

Bek ’An yazmaya devam etti. Tia çeviriye başladı. Burcu’nun adı da papirüse kazındı. Artık o, sadece geleceğin değil; geçmişin de bir parçasıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.