Mısır çölünde geçen her gün, zamanı eğip büken bir yanılsama gibiydi. Sabahları ayaklarının altındaki kum hâlâ geceyi anımsatırken, birkaç saat içinde güneş gökyüzünü keskin bir bıçak gibi kesiyordu. Gölge neredeyse hiç yoktu. Her şey, açıkta ve çıplaktı.
Kazı alanındaki üçüncü günüydü ama sanki haftalardır oradaydı. Zamanın garip bir ağırlığı vardı burada. Saatler, gölge çizgileriyle değil, kazmanın çıkardığı ritmik seslerle ölçülüyordu.
Kazı kampı, Kahire’nin güneydoğusunda, antik haritalarda “Vadi 17” olarak anılan ve turist rotalarının dışında bırakılmış bir bölgede kuruluydu. Etraf, zamanın dokunmayı unuttuğu taş anıtlarla çevriliydi. Merkezde büyük bir ana çadır vardı. Etrafına hilal biçiminde sıralanmış beş küçük çadırdan biri Burcu’ya aitti. Geceleri, yıldızlar neredeyse yere kadar sarkıyordu. Gündüzleri ise her şey bir yanılgıydı.
Burcu o sabah erkenden uyanmıştı. Henüz herkes uyurken, kamp ateşinin etrafına çömelmişti. Elinde babasından kalan deri kaplı defter. Kadeş’in gölgesi, kelimelerin arasından onu seyrediyor gibiydi.
Arkasından gelen bir ses, sabah sessizliğini yarıp geçti:
“Yine erkencisin, Kaptan.”
Bu ses, Ali Rıza’ya aitti. Ekipteki en yaşlı ve deneyimli kişiydi. Eski bir akademisyendi ama saha çalışmalarına tutkusu hiç sönmemişti. Elli beş yaşındaydı. Gözlüklerinin ardında yorgun ama bilenmiş gözlerle etrafı izlerdi. Burcu’ya “Kaptan” diye hitap ederdi hep. Çünkü onun, kendi yolunu seçen, kendi gemisini süren biri olduğunu söylerdi.
“Uyuyamadım,” dedi Burcu, gözlerini defterden ayırmadan. “Uyuyabilen var mı ki?” Ali Rıza hafifçe gülümsedi. “Bu topraklar, uykudan çok anı sunar insana.”
Kamp yavaş yavaş uyanıyordu. Çadırlardan ayak sesleri, kahve kokusu, rüzgârla karışan Arapça şarkılar… Ve sonra, bir başka tanıdık ses, “Hocam! Güneş batmadan bir keşif yapacak mıyız, yoksa yine teoride mi kalacağız?”
Meryem, genç bir antropolog ve ekibin enerjik ruhuydu. Henüz otuzuna varmamıştı ama alandaki pratik zekâsı ve insan ilişkilerindeki ustalığıyla kısa sürede ekip içinde söz sahibi olmuştu. Sürekli şakalaşır, en gerilimli anda bile bir espriyle ortamı yumuşatırdı. Kızıl saçlarını dağınık bir biçimde toplar, boynunda asılı duran eski bir pusulayı oyuncak gibi çevirirdi.
“Bugün gerçek kazıya başlıyoruz,” dedi Burcu, ayağa kalkarak. “Sol yamacın alt sınırındaki taş yığını dikkatimi çekti. Sanki orası sadece rüzgârın yaptığı bir iş değil.”
Ali Rıza başını salladı. “Yüzey toprağını kaldırmadan karar vermeyelim. Ama ben de aynı şeyi düşündüm. Taşların düzeni doğal değil.”
Burcu çantasından haritayı çıkardı. Meryem hemen yanına geldi, kahvesinden bir yudum alıp yere oturdu. Haritayı incelediler. “Şu işaret…” dedi Meryem, haritanın sol alt köşesindeki silik sembolü göstererek, “Antik Mısır’da ‘iki ruhun birleşme noktası’ anlamına gelebilir. Ama bu kadar belirgin bir sembol olması bana bir şeyleri gizlediklerini düşündürüyor.” Burcu sustu. Çünkü tam o noktayı babasının defterinde de görmüştü. Ama bunu kimseye söylememişti, kazı için buraya gelmesinin asıl nedeni gibi.
Kazı alanında çalışan toplam yedi kişiydiler. Burcu, Ali Rıza ve Meryem dışında üç işçi ve bir çevirmen vardı.
Tarık, çevirmenleriydi. Hem Mısır hiyerogliflerini hem de eski Hitit dilini okuyabilen nadir uzmanlardandı. Sessizdi. Konuştuğunda, söyledikleri çoğu zaman din kitabı ayetleri gibi derin anlamlar barındırırdı. Gözlerinde, sanki yaşından daha büyük bir bilgi vardı. İşçilerden biri Ahmed, çöl halkındandı. Güneş yanığı teni, çatlamış elleri vardı ama gülümsediğinde içini ısıtan bir şey olurdu yüzünde. Diğer ikisi kardeşti: Samir ve Rassan. Gençtiler, ama çok güçlüydüler. Kazma kürek ellerindeyken dans eder gibi çalışırlardı. Sabahları dua eder, akşamları kamp ateşi başında eski çöl şarkıları söylerlerdi.
Burcu için bu ekip bir aile değildi. Ama her biri bir anlam taşıyordu. Bir parça. Bir yol gösterici. Bir hatırlatıcı. Babasından sonra ilk kez etrafında bu kadar fazla insan olmasına müsade etmesine rağmen, hâlâ içinde derin bir yalnızlık taşıyordu. Onlar birlikte çalışıyorlardı ama Burcu tek bir şeyin peşindeydi. Gizlenmiş bir hakikat… Belki de sadece kendisine gösterilmiş bir kader çizgisi…
~
Mısır çölüne gece çökmüştü. Sessizdi. Uğuldayan rüzgâr, binlerce yılın seslerini fısıldıyordu adeta. Antik taşların üzerine düşen ay ışığı, zamana karşı koymuş harabeleri birer hayalete dönüştürüyordu. Burcu Aksoy, çadırına dönerken adımlarını yavaşlatmıştı. Her taş, her iz, ona babasını hatırlatıyordu. Terk edilişin bin bir yüzü gibiydi. Bazen sarı kum, bazen suskunluk, bazen de kırmızı kalemle haritada işaretlenen bir nokta…
Çadırın içi sessizdi. Dışarıdaki çıtırtılar, sönmekte olan ateşin son nefesiydi sanki. Masanın üzerindeki eski papirüse doğru eğildi. Parmağı, haritanın sol alt köşesindeki çarpı işaretine uzandı. Orada, Kahire’nin güneyindeki bu unutulmuş vadide bir sırrın gömülü olduğunu düşünüyordu. Kadeş… Sadece bir antlaşma değil. Belki de kırılmış bir sözün yankısı.
Harita üzerine yapıştırdığı not kâğıtlarını tekrar gözden geçirip ufak düzenlemeler yaptı. Saat epey geç olmasına rağmen Burcu bir haftadır kaydetmediği ilerlemenin pişmanlığı ile çalışmaktan vazgeçemiyordu. Başını haritadan kaldırmadan önce göz kapakları ağırlaştı. Kafasını biraz dinlenmek için masaya yasladı ve karanlık bir sessizlik içine gömüldü.
“Gözlerim… Acıyor.” Sesi boğuk, kararsızdı. Etraf zifiri karanlıktı, sadece elindeki meşale çevresini aydınlatıyordu. Gözlerini kısarak çevredeki duvarlara baktı. Hiyeroglifler… Onları tanımaması mümkün değildi.
Bir gürültü. Sanki kalın bir kapı hızla açılmıştı. Ardından yankılanan ayak sesleri… Askerlerdi bunlar. Ve aralarında iki figür öne çıkıyordu. Krallar. Tartışıyorlardı. Kadeş Antlaşması’nın tarafları… Hitit ve Mısır imparatorlukları. Tarih kitaplarının soğuk satırlarında okuduğu gerçekler, şimdi gözlerinin önünde canlanıyordu.
Odaya doğru çekildi. Masanın etrafında toplanan figürlere doğru ürkek adımlarla yaklaştı. Sesler giderek netleşiyor, görüntüler keskinleşiyordu. Kıyafetlerinden Mısırlı oldukları belliydi. Gülümsemesine engel olamadı. Ama bu gülüş ardına tehlikeyi çağırdı. Askerler birdenbire hareketlendi. Kendisine doğrultulan mızraklarla birlikte tebessüm ifadesi yerini dehşet ve korkuya bıraktı. Kaçacak yer yoktu. Soğuk terler alnından damla damla süzülüyordu. Sırtını taş duvara yasladı. Kalbi, kaburgalarını çatlatırcasına çarpıyordu.
Ve çığlık. Bir anda çığlık attı ki bu kontrolü dışımda oluşan bir yakarıştı. Gözlerini açtığında, başını yasladığı ahşap masadan fırlamıştı. Nefes nefeseydi. Ter içindeydi. Ellerini yüzüne götürdü. Kâbus mu? Diye düşünde ama hissettikleri o kadar gerçek ve gördükleri o kadar canlıydı ki o anın korkusunu hala yaşıyor gibiydi.
Çadırın bordo kumaş kapısını aralayıp dışarı çıktı. Gecenin serinliği yüzüne çarptığında bir nebze rahatladığını hissetti. İçeriden ceketini alıp kendine gelmek için bu hafif ve nahoş serinlikte yürüyüşe çıkmaya karar verdi. Nil’in kıyısına doğru yürüdü. Su, Hep sığınak olmuştu ona. Babası gittiğinde de hayat yaşadıkları karşısında sessiz kaldığında da suyla konuşurdu. Dinginliği ona nefes verir, zihnindeki karmaşayı yatıştırırdı. Şimdi de aynı şeye ihtiyacı vardı.
Yavaşça soyundu. Bez parçaları, teninden sıyrıldıkça geçmişinin yükü de hafifliyordu sanki. Nil’in, Mısırın can damarının serin sularına kendini bıraktı. Bedenini suya teslim etti. Gözleri gökyüzüne daldı. Ay tüm ihtişamıyla karşısındaydı ve tüm geceye ışığını sunuyordu. Ama bir şey daha vardı bu gece. Yanında parlayan bir başka cisim. Çok parlak ve neredeyse büyüleyici bir güzelliğe sahip… Baktıkça içine çekildiğinin, ruhunun ona doğru yükseldiğinin düşüne kapıldı.
Fakat huzuru uzun sürmedi. Suyun yüzeyinde kıpırtılar başladı. Önce hafif ve tatlıydı. Sonra hızlandı; onunla dalgalar da yükseldi. Sular artık oyun oynamıyor, onu içine çekiyordu. Panikledi. Çırpındı. Nefesi yetmiyordu. İçine düşen korkuyla nefes almak daha da zorlaştı. Gökyüzüne karanlık çöktü. Ayın görkemi ve yıldızların parıltısı kara bulutların ardında yutuldu. Etraf zifiri karanlığa hapsoldu. Gözleri yıldızları ararken dikkatini çeken tek bir ışık vardı: önce yabancı, sonra tanıdık gelen bir parıltı. Dikkatini ona verince ve biraz da düşününce, bunun Sirius yıldızı olduğunu anladı.
Artık sadece tek isteği vardı: karaya ulaşmak. Ne zaman bu kadar açılmıştı ki? Yardım için bağırdı ama sesi sulara karıştı, kayboldu. Gücü tükendi. Ve sonunda, bedenini teslim etti akıntıya. Sanki biri onu çağırıyordu. Derinliklerden… geçmişten.
Kumların üzerinde gözlerini açtığında, ilk gördüğü şey bir çift ayaktı. Sandaletli ve çıplaktı. Yaklaşıyordu. Ses duymadı ama bir varlık hissi vardı orada. Göz kapakları yeniden ağırlaştı. Bedenini, arzularına teslim etti.
Uyandığında bir yatakta yatıyordu. Ama bu bir çadır değildi. Kıyafetleri değişmişti. Oda yabancıydı. Kalın sütunlarla çevrili, tavanında freskler olan bir yerdi. Bir tür saray odası… Panikle yerinden fırladı. Kapıya yöneldi. Sonra rüzgârla hafifçe aralanan balkondan dışarı çıktı.
Ve manzara… Nefesi kesildi.
Karşısında uzanan şehir, antik Mısır’dı. Kum sarısı taşlardan yapılmış dev yapılar, piramitler, sütunlar… Zaman yer değiştirmişti. Artık sadece bir kazı başkanı değildi. Artık tarihin tam ortasında, onun bir parçasıydı. Ama hâlâ gördüğü kabustan çıkmadığını düşünüyordu. Bu gerçek olamazdı. Ne yani, zamanda yolculuk mu yapmıştı? Bunu düşünmek bile delilikti onun için.
Yavaşça yatağa oturdu. Sakinleşmeye çalıştı. Odayı gözleriyle tararken kapıya yaklaşan seslere kulak kesildi. Duyduğu dili anlaması mümkün değildi. Daha önce duyduğu hiçbir dile benzemiyordu. Ama sesler yaklaştıkça, içinden bazı kökleri ayıklamaya başladı. Aklına Afro-Asyatik diller geldi. Yazılı metinlerden tanıdığı kelimelere benziyordu bazıları.
Adımları bir gölge kadar sessizce kapıya yöneldi. Kapının önüne vardığında sesler aniden kesildi. Kapı, iki yandan dışa doğru açıldı.
Burcu bir şok dalgasıyla sarsıldı. Kapının iki yanında muhafızlar vardı. İçeriye adım atanlar ise şık ama tarih öncesi gibi giyinmiş iki adamdı. Aralarında ölüm sessizliği hüküm sürdü. Burcu, bir şey demek istedi ama ne diyeceğini bilemedi.
O sessizliği bozan, genç ve kendinden emin bakışlara sahip, diğerinden daha yapılı olan adam oldu. Burcu’ya doğru yürüdü. Önce saygı göstergesi olarak eğildi. Sonra Burcu’nun elini tutup avcuna aldı ve nazikçe dudaklarını değdirdi.
Burcu bir an şaşkınlıkla baktı. Yüzüne, gözlerine… Sonra istemsiz bir düşünce geçti aklından: “Ne kadar da pürüzsüz ve güzel bir cilt…”
Adam konuştu: “Ben Kral Seti’nin oğlu, II. Ramses. Hoş geldin Burcu. Seni bekliyorduk.”
Burcu’nun gözleri büyüdü. O an duyduğu şey, kafasının içinde yankılandı: “Burada ne oluyor be!?” diye geçirdi içinden.
II. Ramses, yavaşça döndü ve Burcu’yu içeri davet etti. Burcu tereddütle ama adımlarını geri çekmeden onun peşine takıldı. Uzun bir koridordan geçtiler. Koridorun duvarlarını süsleyen hiyeroglifler, altın işlemeli sütunlar, taş zeminin yankılayan soğukluğu… Her şey gerçek gibiydi ama aynı zamanda hayalden farksız.
Koridorun sonunda dev bir kapı açıldı. İçerisi, yarım kubbe şeklinde inşa edilmiş bir astronomi salonuydu. Yüksek tavanın ortasında altınla işlenmiş dev bir Sirius motifi vardı. Güneş ve yıldız döngüleri duvarlara çizilmişti. Odanın tam ortasında, yıldız haritaları, papirüs ruloları ve taş üzerine kazınmış simgelerle dolu bir masa duruyordu.
Dört kişi ayağa kalktı. Yaşlı bir kâhin, iki erkek bilim insanı ve bir kadın araştırmacı. Kadın Burcu’ya yaklaştı ve yumuşak bir sesle, Türkçe konuştu:
“Lütfen… gel, otur. Biliyorum, her şey çok karmaşık görünüyor.” Burcu hâlâ gözleri dolu dolu, panikle etrafına bakıyordu. Kadının yüzü sakindi ama bakışlarında yıllar boyunca beklemiş bir sabır vardı. Burcu’nun koluna nazikçe dokundu.
“Adım Neferi. Ben buranın bilgelerinden biriyim. Bilimle ilgileniyorum, özellikle de gökyüzüyle… Astronomi ve zamanla. Diğerleri” diye devam etti, onları işaret ederek, “Pentu ve Damaris, tarih ve yazıtlar üzerine çalışıyor. O ise Hori, bizim kahinimiz.”
Burcu, adeta yeniden nefes almayı hatırlamaya çalışan biri gibi, yavaşça oturdu. “Türkçe nasıl… Konuşuyorsunuz?” dedi, hâlâ anlamaya çalışarak.
Neferi derin bir nefes aldı. “Çünkü bir zamanlar senin baban da buradaydı. Onu tanıdık. Tıpkı senin gibi, o da yıldızlar aracılığıyla geldi. Ve bizi hazırladı.”
“Babam mı?” diye fısıldadı Burcu, gözleri büyüyerek.
“Evet. Bize Türkçeyi öğretti. Anlattıkları sayesinde biz de onun bir gün geri döneceğini düşündük. Ama o hiç dönmedi. Yine de bir başka yolcunun daha geleceğini biliyorduk. Çünkü… kehanette bu yazıyordu.” Burcu başını ellerinin arasına aldı. “Bu bir rüya, bu olamaz. Zamanda yolculuk diye bir şey yok…”
Neferi sakinliğini bozmadan devam etti. “Sen inansan da inanmasan da buradasın. Ve buraya bir amaçla geldin, Burcu.”
“Ne amacı?” diye sordu Burcu. “Neden bahsediyorsunuz?”
Tam o sırada yaşlı kâhin Hori öne çıktı. Sesi yaşına rağmen gürdü. “Çünkü Kadeş Antlaşması’nı geleceğe taşımak senin görevin. Tarih çarpıtılmak üzere. Birileri onu değiştirmeye çalışıyor. Senin bunu engellemen gerekiyor.” Burcu irkildi. “Ama ben sadece bir arkeoloğum… Ben geçmişi kazıyorum, onu korumak için. Nasıl olur da…”
Neferi, yavaşça onun omzuna dokundu. “Ve tam da bu yüzden. Çünkü geçmişi kazıp korumayı bilen biri, geleceği de kurtarabilir.”