Ankara’nın kuru ayazı, taş sokaklarda uğuldayarak dolaşıyordu. Gökyüzü, erken bastıran karanlığa yenik düşmüş, sokak lambalarının titrek ışığı eski bir filmin sahnesini andırır şekilde kaldırım taşlarına vuruyordu. Odadaki pencerenin kenarında oturan küçük kız, babasından kalan eski taşları, solmuş madalyonları, yıpranmış sayfaları, eski kitap sayfaları ya da hiç anlamadığı ama babasının “çok değerli” dediği solgun belgeleri düzenliyordu. O zamanlar Burcu için tarih, eski eşyalardan ve uzun masallardan ibaretti.
Babasının sesi hâlâ kulağındaydı. Masal gibi anlattığı hikâyeler, onun düşlerinde sarsıcı bir gerçekliğe dönüşürdü her gece. Özellikle biri… Her defasında aynı cümleyle başlardı o hikâyeye:
“Bir zamanlar Mısır’ın altın kumlarında, iki hükümdarın gölgeleri kesişti, Kadeş Antlaşması… İlk barıştı ama belki de son gerçek savaşın yankısıydı.”
Babasının sesini çok net hatırlıyordu Burcu. O hikâyeyi anlatırken gözleri adeta birer pırlanta gibi parıldardı. Sıcak ve güven veren bir sesti. Anlattığı sadece bir tarih değildi; sanki geçmişin içinden yükselen bir anı, bir itiraf, belki de bir vasiyet. Ama bir sabah o ses aniden kesildi. Annesinin yüzündeki çaresizliği, abisinin gözündeki öfkeyi gördüğünde anlamıştı, babası gitmişti. Ne bir veda ne bir açıklama. Geriye sadece korkutucu bir sessizlik ve odasında yarım kalmış bir kitap.
Burcu on bir yaşındaydı. Babasının bıraktığı kitap, odanın bir köşesinde açık kalmıştı. Sanki her şey yarım bırakılmıştı. Annesinin gözlerindeki çaresizlik, ilk defa o gün gerçek anlamda yüzleştiği duygulardan biri olmuştu. Aylar geçti, yıllar. Ve acı, zamanla Burcunun hayatına yön veren bir pusulaya dönüştü. Sessizliğe alıştı. Daha doğrusu, sessizliğin içindeki sesi dinlemeyi öğrendi. Çünkü o sessizlikte, hâlâ babasının sesi yankılanıyordu.
Lisede arkadaşları müzikle oyalanırken, o kendini eski metinlerin peşine verdi. Üniversitede en zoru seçti. Unutulmuş diller, toprak altında kaybolmuş yazıtlar… Her kazı, onu biraz daha derine çekti. Her toprak parçası, her kırık seramik, onu bir adım daha babasına yaklaştırdığını hissediyordu.
Arkeolog olmayı seçtiğinde ailesi bunun saygın bir meslek olduğunu düşündü. Fakat onun için bu bir meslek değil, ruhunun eksik yanını tamamlamanın tek yoluydu. En çok merak kaynağı olan Kadeş Antlaşması da işte tam da bu yüzden onun için ayrı bir anlam taşıyordu. Basit bir yönden baktığında sadece eski, diplomatik bir belgeden ibaretti. Ama babasının sesinde o hikâyeye dair öyle bir inanç vardı ki, Burcu her kelimesinde saklı bir mesaj aramaya başladı.
Kadeş Antlaşması…
Onun için sadece bir antlaşma değildi. Babasının sesinde yankılanan bir çağrıydı. Her satırda bir ima vardı. Her kelime, geçmişin gölgesinden bugüne uzanan bir işaretti.
Ve şimdi, yirmi altı yaşında, Mısır çöllerinin ortasında, kendi kazı ekibinin başında, yıllar önce penceresinin önünde oturup hayalini kurduğu yerdeydi. Heykeller, taş yapılar, güneşin altında serap gibi titreyen uzak silüetler… Hepsi gerçek ve ayaklarının altında, gözlerinin önündeydi.
Ama Burcu biliyordu. Gerçek, çoğu zaman gözüktüğünden daha karmaşıktı.
Ve bazı sessizlikler…Sadece onu gerçekten duymayı bilenlere konuşurdu.
Ankara Esenboğa Havalimanı…
Bekleme salonunda zaman, tıpkı bir rüyada olduğu gibi, ağır ama kararsız ilerliyordu. İnsanlar akıp gidiyordu önünden; valizleriyle yürüyen kalabalıklar, anonslarla yankılanan sesi dağıtan duvarlar, sabah güneşinin camlara vuran ışığı. Ve Burcu o an fark etti: Hayatının yön değiştirdiği her an, bir sabah güneşiyle başlamıştı.
Her şey yabancıydı. Her şey geçici.
Yanında duran valiz, içinde taşıdığı belgeler, eşyalar, hepsi de sessiz tanıklardı bu yolculuğa.
Annesi, kucağındaki çantaya sarılmıştı; alışkanlık mı, korku mu, Burcu ayırt edemiyordu. Abisi göz ucuyla onu süzüyor ama hiç konuşmuyordu. Annesi, elleriyle Burcu’nun kolunu tuttu. Sesi, her zamanki gibi endişeyle titriyordu:
“Orası çok sıcak olur kızım, çok yorucu. Kendine dikkat et… Sahi, dönüşün ne zaman?”
Burcu çölün ağırlığını omuzlarında hissetti. Cevabı kısaydı, kelimelerden fazlası suskunluğundaydı:
“Ne zaman iş biterse.” Bunu derken oldukça sert görünmeye çalıştı. Zaten yıllardır yaptığı buydu. Babası gittikten sonra duygularını herkesten gizlemişti ve kabuğuna öyle bir çekilmişti ki kimse tavrının ardındaki gerçek hislerini göremiyordu.
Abisi elini Burcu’nun başına uzattı. Saçlarını okşarken hafifçe gülümsedi:
“Yine başından büyük yollara çıkıyorsun. Bu sefer Mısır, ha?”
Sesinde alışıldık bir alay vardı ama altında yumuşak bir koruma hissi de barındırıyordu. Burcu başını salladı ve gülümseyerek cevapladı.
“Biri yapacaksa, o ben olacağım.”
Bu cümle aslında abisine aitti. Çocukken ne zaman bir engel çıksa, ondan bu sözcükleri duyardı. Şimdi bu yük, onun omuzlarındaydı.
Son çağrı yapıldı. Sarılmalar kısa, vedalar sessizdi. Araya gökyüzüne uzanan bir yalnızlık duygusu girdi.
Uçakta pencere kenarında oturuyordu. Her ne kadar başı dışarı çevrilmiş manzara seyrediyor gibi dursa da bulutlara veya gökyüzüne değil, içindeki karmaşaya çevrilmişti gözleri. Bu gidiş, sadece bir yolculuk değildi. Bu bir hesaplaşmaydı. Geçmişle, babasının gidişiyle, hatta belki kendi inancıyla…
Çantasından küçük deri defteri çıkardı. İnce bir kalemle, kararlı ama titrek bir satır yazdı:
“Kadeş, sadece bir antlaşma değil… Belki de kırılmış bir sözün yankısı.”
Sonra gözlerini kapadı. Uykuya değil…Zamana bırakmak ister gibiydi kendini. Uçak yükselirken, zihni serap gibi genişleyen çöllere sürüklendi.
Ve o sessizlik…
Bir kez daha sığınacağı yegâne sesti artık.