Esra hanımın yumuşak sesiyle gözlerimi açtığımda hayalimde yaşadığım yerde değil, yeşilin açık tonlarına beyazın eşlik ettiği bir odadaki rahat koltukta oturuyordum.
Tam karşımda oturan psikolog Esra Hanım içten bir gülümsemeyle bana bakarak aklıma gelenleri sordu.
Birkaç saniye sessizlikten sonra yanağımdan süzülen gözyaşım dudaklarımdan çıkanlara eşlik etti:
"Galiba bir daha asla eskisi gibi olamayacağım ve hatta kavuşamayacağım bir kişiyi, hala kalbimin en sessiz ve güvenli köşesinde saklıyorum. "
Harun Aksoy.
Tarihçiydi. Arkeolog değıldi ama çoğu arkeologdan daha fazla toprağın sesını duyardı. Yazılı olanı değıl, yazılamayanı merak ederdi hep. Dıplomasiyle mitoloji arasındaki o ince çizgide yürüyen bir hayalperestti.
Nil kıyılarında, Mezopotamya'nın yıkıntıları arasında, Anadolu'nun dağ köylerinde yıllarca iz sürdü.
Hiçbir zaman bir yerin vatandaşı olmadı; onun yurdu zamanın kendisiydi.
Çok konuşmazdı. Ama bir hikâye anlatmaya başladığında, sesi odayı değil, ruhu doldururdu. Özellikle birini, Mısır'ı, Hititleri, Kadeş'i... O antlaşmayı bir belge gibi değil, bir sır gibi anlatırdı.
Ve bir gün, hiçbir açıklama yapmadan ortadan kayboldu.
Kimi onun bir kazada öldüğünü düşündü. Kimi bir komploya kurban gittiğini. Bazıları ise, tıpkı kızı Burcu gibi, onun hâlâ geçmişin içinde bir yerlerde, kafasının içinde benliğini yitirmiş şekilde kendi gerçekliğinde yaşadığını düşünüyordu.