İçeriğe geç

NEHRİ NİL VE ZAMAN

Bölüm 5 · 9 dk okuma

NEHRİ NİL VE ZAMAN

Bölüm 5

KADEŞİN GÖLGELERi

Günler geçmişti. Belki haftalar… Zaman, bu dünyada akmıyordu; dönüşüyordu.

Burcu, kendini antik Mısır sarayında değil, bir bilinmezliğin tam ortasında hissediyordu. Neferi ve diğer bilge ekibi, onu Antlaşma görüşmelerine hazırlıyordu. II. Ramses, onu resmî elçi olarak Hititlerle yapılacak barış görüşmesine göndermeye karar vermişti. Çünkü Burcu, tarafsızdı. Zamana dışarıdan bakan biriydi. Ve belki de bu yüzden herkes ona güvenmeye meyilliydi.

Ama Burcu’nun içinde fırtınalar kopuyordu. “Ben kimim ki bir antlaşmaya aracılık edeyim?”

Bir sabah, sarayın kuzey kapısından, konvoy hâlinde gelen Hitit temsilcileri görüldü. En öndeki; uzun boylu, koyu tenli bir adamdı. Sert yüz hatları, savaşçı bakışları vardı. İsmi Zannanza’ydı. Kral Muvatalli’nin özel temsilcisi…

II. Ramses’in büyük tören salonunda, iki taraf karşı karşıya oturdu. Sandalye yoktu, herkes yere diz çökmüştü. Ortada ise papirüs ruloları, mühürler ve bolca sessizlik vardı.

Burcu salona girerken bütün bakışların üzerinde olmasıyla bir hayli tedirginleşti.

Zannanza’nın gözleri daraldı. “Bu kadın da kim?” dedi, kendi dilinde. Sesi soğuk bir rüzgâr gibi çarptı duvarlara. Fakat karşısındaki kişi, aynı dili konuşmuyordu… Ama kelimelerin ne dediğini bedeninden, ses tonundan, tarihin bilgisinden anlıyordu Burcu.

II. Ramses, gözlerini Burcu’ya çevirdi. Sözlerine net, ama ağır bir tonla başladı:

“Ne Mısır’ın ne Hitit’in insanı. Ama her ikisinin de geleceğinde sesini duyuracak önemli birisi.”

Zannanza kaşlarını çattı: “o halde onun barış hakkında tek kelime söylemeye hakkı yok.” Dedi gür sesiyle ve devam etti: “çünkü acı çekmedi. Savaşta kardeşini kaybetmedi ve bu toprakların üzerinde büyümedi.”

Burcu derin bir nefes aldı. Kalbi deli gibi atıyordu. Ama yine de ağzını açıp bir şeyler söylemeliydi. “Evet, belki ben bu topraklarsa büyümedim. Oldukça kanlı ve dehşetli bir savaşta kardeş kaybetmedim. Ama sizin aklınıza dahi gelmeyecek olaylara şahit oldum. Yani beni de hafife almayın ve bir tehdit olarak da görmeyin. Burada bulunurken kalbimden ve aklımdan geçen tek bir arzu var. Bu antlaşmanın sadece yazılı değil yaşayan bir belge olmasını sağlamak.”

Zannanza’nın sert bakışları adeta salonu tararken, Burcu derin bir nefes alarak ve sesini bastırmadan, ama kırgınlığı beraberinde konuşmaya başladı:

“Ben burada bir taraf değilim, ben; tarihin yaralarını açık bırakmamak için buradayım. Savaşın bırakmış olduğu ve ardından daha fazlasını bırakacağı öfkeyi, intikamı yeni nesillere miras olarak kalmayacak bir yolun peşindeyim. Sizde bilirsiniz barış, bir kâğıt parçasını mühürlemekten çok daha fazlasıdır. Ve kaderi onu hatırlatan yaşatan insanların elindedir.”

Burcu’nun bu sözleri kulağa basit geliyordu fakat içinde büyük bir ateş barındırıyordu. Önce kısa bir sessizlik... sonra salonun köşesinden gelen hafif bir hışırtı; Tia’nın narin parmaklarının papirüs kâğıdının kenarını sıvazlaması ve Ramsesin yüzünde o ince tebessüm, Zannanza’nın sert çehresinde ise yavaşça çözülmeye başlayan bir merak.

Zannanza’nın kaşı kalktı; Hitit dili ile söylediği ani ve kısa cümleyi Peneb tercüme etti; “Kimin hatırlattığı önemli değil. Önemli olan kimhatırlayacaksa ona güvenmektir.”

Burcu buna karşılık yavaşça eğilerek gözlerinin içine baktı:”güven inşa edilir. Ve bu cesaret ister. Ve bugün burada sadece kelimeler değil gelecek uşakların hayatı inşa ediliyor.”

Sözleri salonun duvarlarına nüfuz ederken İmenhotep ayağa kalktı. “Peki nasıl güveneceğiz?” Diye sordu. “Sahtekarlıktan, kâğıt üzerindeki oynamalardan nasıl korunacağız?”

Neferi bir papirüs uzattı, üzerine sıkı mühürlerle kapatılmış küçük bir rulo daha vardı. “Bunlar antlaşmanın korunması için bizim aldığımız birkaç tedbir. ilkinin bir kopyası tapınağa, bir kopyası saraya ve bir kopyası da gizli bir şekilde korunacak. Ve sadece gerçekten sözün canlı tutulmasını isteyenlerin erişebileceği bir biçimde.” Herkes, Neferi’nin söylediği 'gerçekten isteyen’ cümlesinde bir anlam ve tehdit aradı.

Burcu derin bir nefes aldı. Zannanza’nın şüpheyle dolu gözleriyle karşılaştığında, içinde çocukluğunda babasının anlattığı hikâyelerin yankısını duydu. Sesini yumuşattı ama kararlı tuttu:

“Antlaşmayı sadece kâğıda yazmak yetmez. Kâğıt yanar, taş kırılır, mühür bozulur ve insan hafızası da zamanla unutur. Ama eğer bu söz, gökyüzüne yazılırsa onu kimse silemez.”

Salonun üzerinde ağır bir sessizlik çöktü.

Neferi kaşlarını kaldırdı. “Gökyüzüne mi?”

Burcu başını salladı. “Evet. Her iki krallığın rahipleri, aynı gece, aynı saatte göğe bakmalı. Antlaşma yıldızların konumu ve çizilecek sembollerle işaretlenmeli. Böylelikle gelecek nesiller göğe baktığında barışın izini görebilir.”

İmenhotep derin bir nefes alarak düşündü. “Bu, astronomik bir kayıt olur. Takımyıldızların konumu, tutulmalar, gezegenlerin geçişleri. Evet, bu bilgiyi kimse değiştiremez. Çünkü gökyüzü yalan söylemez.”

Zannanza hâlâ kollarını kavuşturmuş, Burcu’ya bakıyordu “gökyüzüne yazılan şey, halkın kalbine de iner mi? Halk yıldızlardan, astronomiden anlamaz.”

Burcu bu defa bir adım öne çıktı. “O halde yıldızların hikâyesini anlatın. Çocuklara, şairlere, ozanlara verin. ‘Bu yıldızlar, Mısır’la Hitit’in barışının mühürleridir’ deyin. İnsanlar göğe baktığında barışın işaretini görecekler. Bu, kelimeden daha güçlüdür. Çünkü kelimeyi unutan olur ama göğe bakan herkes hatırlar.”

Tia’nın gözleri parladı. “Bir kehanet gibi…” diye mırıldandı.

Ramses ağır başını salladı. “Hikmetli bir teklif. Çünkü taşlar kırılır, papirüsler çürür. Ama yıldızların şahitliği daimi okur.”

Zannanza’nın dudaklarında alayla karışık bir tebessüm belirdi. “Eğer gerçekten yıldızlara yazabilirseniz belki de ben bile inanırım.”

Göğe yazılan söz

Burcu’nun “barış göğe yazılsın” sözünden sonra salondaki sessizlik ağırlaştı. Kandillerin ışığı Ramses’in yüzüne vuruyor, gölgeler çenesinin keskin hatlarında kıpırdanıyordu. Bir süre kimse konuşmadı.

Ramses başını yana eğdi, gözlerini Burcu’nun üzerine dikti. Gözlerindeki ışık merakla mı, yoksa meydan okumayla mı doluydu, Burcu anlamakta zorlandı. Diye tekrar etti Ramses, dudaklarının kenarıyla alaycı ama yumuşak bir gülümseme belirerek. “İnsanlar yıldızlara bakıp barışı hatırlayacak. İlginç. Bir yabancının aklına gelen fikir, bazen en bilge rahiplerimizin söylemeye cesaret edemediği kadar özgün olur.” Burcu bakışlarını Kaçırmadı. “Bazen yabancının gözleri, alışkın olanın göremediğini görür.”

Bu söz Ramses’i susturdu. Salondaki diğerleri hâlâ kendi aralarında fısıldaşıyordu, ama o an sanki odada tek konuşan ikisi gibi bir hava vardı içlerinde.

Neferi’nin sesi bu yoğunluğu böldü: “Ama Firavun’um, halk göğü anlamaz. Onlara yıldızların dilini kim çevirecek?” Buna karşılık Ramses gözlerini Burcu’dan ayırmadan yanıtladı. “Belki de asıl mesele, anlamaları değil. Hissetmeleri.”

Burcu istemsizce gülümsedi. İçinden geçen cümleyi söylemeden duramadı: “Hissetmek, anlamaktan daha kalıcıdır.” Ramses’in yüzünde kısa bir sessizlikten sonra belli belirsiz bir sıcaklık yayıldı. Ama bu an dışarıdan gelen ayak sesleriyle bölündü.

Ramses ve yanındaki danışmanlar, Burcu’nun karşılarına koyduğu o tuhaf, alışılmadık fikri ilk anda anlamamışlardı. Odadaki mum ışığı, duvarlara sinmiş tütsü kokusu ve tavandaki gökyüzünü temsil eden lacivert kubbe arasında, Burcu’nun sesi yabancı bir rüzgâr gibi dolaşmıştı:

“Eğer antlaşma insanların dilinde bölünüyorsa, onu göğe yazın. Yıldızlarla anlatın.

O zaman hiçbir kral, hiçbir kavim, hiçbir zaman onu bozamaz.”

Bu söz odada bir anlık sessizlik doğurdu.

Sanki herkes nefesini tutmuştu.

Ramses önce ona baktı, sonra kubbeye. Gözlerinde bir şaşkınlıkla karışık dikkat vardı. Neferi, kollarını göğsünde bağlamış, Burcu’yu hem anlamaya hem de ihtiyatla tartmaya çalışan bakışlarla süzüyordu. Astronomlar sessizce fısıldaşıyor, kâhin eski parşömenlere göz atıyor, Burcu’nun sözlerinin bir kehanetin devamı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

Ramses, ağır ve derinden gelen sesiyle sordu:

“Yıldızlarla mı anlatmak? Bu, sizden önce hiç kimsenin aklına gelmedi.”Burcu, beklediğinden daha sakin konuştu. Aslında kalbi çarpıyordu. Ama sanki bir ses, bir sezgi, bir anı onu buraya kadar getirmişti.

“Sizin gibi bir imparatorluğun sözü, sadece taşlara değil…

Gecenin kendisine kazınmalı. Güneş doğsa da krallar değişse de yıldızlar hep aynı kalır. `` Kâhin buna başını salladı. “Göğü kimse silemez,” dedi. “Bu nedenle tanrıların sözünün ebedî olduğu söylenir.” Odanın ortasındaki parlak taş levha, hafifçe titredi sanki. Belki rüzgârdı.

Belki Burcu’yla birlikte o odaya giren görünmez zamanın gölgesiydi. Ramses bir adım yaklaştı. Gözleri Burcu’nun gözlerinde kilitlendi.

“Peki anlat,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Yıldızlarla bir antlaşma nasıl yazılır? Hititlere, Mısırlılara, savaşın harap ettiği bu topraklara… Göğün dili nasıl bir barış getirebilir?” Burcu nefes aldı. Göğsünde yükselen hava eskiden bildiği bir dünyanın nefesi değil, günümüze aitti, ama binlerce yıl öncesine sinmişti. Ve o an, bir arkeolog olarak öğrendiği her şey, babasının ona çocukluğunda anlattığı masallar, akademik bilgileri, sezgileri… Hepsi iç içe geçti. Gökyüzü, onun zihin haritasında bir masal kitabı gibi açılıyordu.

Konuşmaya başladı: “Yıldızlar,” dedi Burcu, “zamanın ilk sözleridir. Bu yüzden insanlar onları birer hikâye gibi okur. Bir savaş olur, bir barış doğar… ama yıldızların hikâyesi hiç değişmez.İşte sizin antlaşmanız da böyle olmalı.”

Ramses bir kaşını kaldırdı ama ses çıkarmadı.

Burcu devam etti: “Kadeş, iki büyük halkın göğsündeki ağır bir yaraydı. Bu yarayı kapatmak için bir taş yazıt yeterli değil. Ama yıldızlarla anlatılan bir barış… O, insanlara çocuklarına anlatacakları bir masal verir.”

Astronomlardan biri öne çıktı: “Masal?”

Burcu başını salladı: “Evet. İnsanlar masalları unutmaz.

Masallarda kaybettikleri atalarını, korkularını, umutlarını bulurlar.

O nedenle sizin antlaşmanız bir metin değil… bir hikâye olmalı.”

Ramses’in dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Devam et.”

Burcu kubbenin altına yürüdü, Astro-gözlem çemberinin tam ortasına.

Gecenin laciverti, kubbede yakılan yağ lambalarının ışığıyla titriyor, yıldızların işaretleri altın tozları gibi parlıyordu.

Burcu bir yıldızı işaret etti. “Bu,” dedi, “barışın yıldızı olsun. Mısır’ın güneşiyle Hititlerin kuzey rüzgârını bir araya getirsin.” Sonra başka bir yıldızı gösterdi. “Bu, savaşın sonunu anlatan yıldız olsun.” Ardından üçüncü bir noktayı işaret etti. “Bu da sözün yıldızı.”

Astronomlar bir anda hareketlendi.

Kubbeye çizilen yıldız dizilimini yeni bir anlamla okumaya başlamışlardı.

Kaydediyor, fısıldaşıyor, bazıları diz çöküp ellerini göğe kaldırıyordu. Kâhin Burcu’ya doğru eğildi. “Senin hikâyende tanrıların nefesi var.”

Burcu irkildi ama belli etmedi sadece bilimi biliyordu. Ama insanların inançları bazen bilimin adım atamadığı yerlere yol bulurdu. “Bir zamanlar,” diye başladı, “İki büyük kralın gölgesi toprağı karartmıştı. Birinin orduları güneşten, diğerinin orduları rüzgârdan güç alıyordu.” Kubbede yanan ışıklar dalgalandı. “Ve tanrılar bu iki gölgenin birbirini yok etmesini istemedi. Çünkü gölge yok olduğunda, insan da yok olurdu.”

Astronomlar gözlerini kısmış, Ramses adım adım Burcu’ya yaklaşmıştı.

Burcu devam etti:

“İki kralın yolları gökte kesişti.

Yıldızlar onları bir araya getirdi.

Bu birlik bir savaşın değil…

Bir sözün başlangıcıydı.”

Ramses’in nefesi Burcu’nun omzuna kadar yaklaşmıştı. “Peki bu söz nasıl duyulacak?” diye sordu. Burcu, yavaşça göğe bakarak: “Her yıl, ilkbaharın aynı gecesinde bu yıldızlar bir çizgi oluşturacak. Halkınız o çizgiyi gördüğünde, ‘İşte bu gece barışın yıldızları buluştu,’

Diyecek.”

Kâhin soluğunu tuttu. Astronomlar defterlere yeni semboller işliyordu. Neferi, söylendiğinden çok daha derin bir saygıyla Burcu’yu inceliyordu. Ramses’in sesi ise alçak ama yumuşamıştı: “Bu, krallığıma gösterilmiş en büyük hikmetlerden biri olabilir.” O an herkes, Burcu’nun sadece akıl veren bir yabancı olmadığını fark etti. O, kendilerinin bin yıldır çözemediği bir şeyi… Zamanı çözüyordu. Yıldızların dilini, tarih ile efsane arasındaki o ince çizgiyi birleştiriyordu.

Ramses, Burcu’nun yanına geldi.

Keskin, güçlü, aynı zamanda tuhaf bir biçimde sarsılmış gözlerle baktı. “Bu hikâye… sana kim öğretti?” Burcu bir an sustu. Soru kalbine dokunmuştu. Cevabı biliyordu.

Babasının sesi.

Çocukluğunda ona anlattığı o masallar.

Kadeş’i bir savaş değil, bir masal gibi anlatışı… Ama söyleyemedi. Bu çağda kimse anlamazdı. “Kimse,” dedi. “Ama gökyüzü bazen bir şey fısıldar.” Ramses, bu cevabı kabul eder gibi başını eğdi.

Neferi ise Burcu’ya bakışını uzun uzun sürdürdü; Sanki onun içinden geçen bir şeyi sezmişti. Astronomlar yıldız dizilimlerini yeniden çizmeye koyuldu.

Kâhin, barışın yıldız hikâyesini kutsamak için dua hazırlıyordu.

Diplomatlar bile kendi aralarında bu yöntemin iki ülkenin hafızasında efsaneye dönüşebileceğini konuşuyordu.

Ve Ramses… Bir süre kimseye fark ettirmeden Burcu’yu izledi.

O kadının bakışlarında, tarih ile masalın birleştiği o garip ışık vardı.

Bu ışık hem Mısır’ın geleceğini hem de Ramses’in kalbinde henüz adı konmamış bir yerde yavaşça kıpırdanan yeni bir duyguyu aydınlatıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.