Ateş'i uzun zamandır bu kadar mutlu görmemiştim. Bu yüzden ona takılmak istedim.
—Vurulmama bu kadar sevineceğini bilseydim bunu çok daha önceden yapardım.
Ateş'in gülen yüzü soldu. Gözleri yaşardı o an Ateş'in henüz 16 yaşında hala bir çocuk olduğunu tekrar fark ettim.
Ateş annemizi hatırlayamazdı çünkü o zaman henüz 1 yaşındaydı. Belki de hatırlamıyor olması daha iyiydi onun için ama sürekli annemin tasvirini sorup dururdu. Merak ederdi. Görmeyi çok istediğini söyler dururdu. O annesini hiç görmemiş ve annesi yerine tamamen beni koymuştu. Annem hakkında sorduğu soruları cevaplayınca bana dönüp "Annemiz tıpkı sana benziyormuş ablam." Der ve bana sımsıkı sarılırdı. Bu yüzden Ateş'in hem annesi hem ablası olmuştum onu nerdeyse hiç yalnız bırakmamıştım. Ancak son bir kaç yıldır benim ağaç sarayında muhafız olmamla birlikte aramız biraz açılmıştı. Eve geldiğimde sürekli bana bağırır veya benimle konuşmak istemezdi. Bende çok üzerine gitmezdim. Neden yaptığını az çok anlıyordum ama ağaç sarayı halkı olarak hepimizin çalışması lazımdı.
Ateş gözlerinin dolduğunu fark edince kafasını hızla yana çevirdi ve sinirli sinirli "Güya beni bırakmayacaktın abla." Dedi. Bu söz kalbimi sızlatmıştı. Sırtımdaki ağrıya rağmen yattığım yerden doğruldum ve elimle Ateş'in çenesini tuttum.
— Bıraksam burda mı olurdum şapşik. Bırakmam ben seni. Hem nasıl bırakayım şu haline bak! Hala güçlerini kullanmada sana yardımcı olmam lazım. Ayrıca ben verdiğim sözleri de tutarım.
Ateş:
— Abla, çok korktum. Uyanmıyordun ve bazı hekimler bir daha asla uyanamayacağını söylediler. Benim senden başka kimsem yok abla.
Ateş hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Hala çocuktu ve hala benim minicik kardeşimdi. Artık dayanamayıp Ateş' e kocaman sarıldım. O da sanki bu anı bekliyormuş gibi bana sarıldı. Sırtımdaki ağrı nefesimi kesiyordu ama kardeşimi bırakmak istemiyordum. Sıcacıktı. Bu sıcaklık hem ateş elementine sahip olmasından hemde minik kalbindeki kocaman sevgisinden kaynaklanıyordu. Artık benimde gözlerimden yaşlar akıyordu. Annemi gördüğümde geri dönmek istememiş olmama hala inanamıyordum. Benim için asıl önemli olan kişi Ateşti. O beni bırakmazdı. Bende onu bırakmayacaktım.
Bu duygusal atmosferin bir şekilde dağılması gerekiyordu. Bu yüzden Ateşi omuzlarından tutarak kendimden biraz uzaklaştırdım. Sonra ona içten ve samimi bir şekilde gülümsedim sonrasında ise yanağına minik bir buse kondurdum. Bu onu biraz utandırmış olacak ki benden hızla uzaklaştı. Yüzünü buruşturarak " iyyy öpme diyorum sana her defasında ne kadar gıcık bir kızsın ya." demişti. Bu durumu onu her öptüğümde yapıyordu. Çok tatlı ve komik oluyordu. Bende bunu fırsat bilerek Ateş'e biraz daha bulaşmaya başladım.
Biz bu şekilde şakalaşırken adım sesleri duyulmaya başladı ve kaldığımız odanın kapısı açıldı. Odaya giren kişi sarayın özel hekimiydi. Bu adamı muhafızlık sürem boyunca sürekli ormanda bitki toplarken görüyordum ama adını hiç öğrenme fırsatım olmamıştı. İçeriye girip kapıyı kapatmış ve benim olduğum yere yaklaşmıştı. Gücünün doğa elementi olduğunu anlamamak için salak olmak lazımdı. Saçlarının yeşil olması bile onun doğa için yaratıldığının kanıtıydı. Yakışıklı bir yüzü vardı ama gözlüklerini ona hiç yakıştıramamıştım. Saçları uzundu ve örülmüştü. "Nasıl bir erkeğin saçları kız olan benim saçlarımdan daha sağlıklı ve güzel görünebilir ki?" Diye düşünürken Hekim bey Ateş'e;
— Küçük beyfendi sizi dışarı alalım.
Ateş;
— Bende tam çıkıyordum.
Ateş ona sataştığım için biraz kızgındı anlaşılan. Hızla odadan çıktı ve kapıyı ardından hızlıca kapattı. Çıkan ses Hekim beyi biraz şaşırmış olacak ki yeşil gözlerini kocaman açmıştı. Sonra yarım ağız gülümseyerek. "Çocuklar işte.." dedi. Sanırım cümlesinin devamı da vardı fakat duyamamıştım.
Sakince yanıma yaklaştı ve elini anlıma koydu. " İki gündür uyuyorsun." dedi. Hiç bir şey demedim. Hiç merak da etmemiştim zaten. Sadece kafamı salladım. O da zaten bunu istiyormuşçasına konuşmaya devam etti. Önce sağlığımla ilgili bir çok şey zırvaladı ama kullandığı çoğu kelimenin anlamını bile bilmiyordum. Bu yüzden iyice sinirimi bozmaya başlamıştı bu sohbet. Sonra sustu ve yatağın yanındaki komodinin çekmecesini açtı. İçinden bir defter ve kalem aldı. Sonra çekmeceyi kapattı. Ardından yatağın kenarına oturdu. O oturunca ben istemsizce kendimi ondan uzaklaştırmak için yatağın diğer kenarına doğru kaydım. Sevmemiştim bu adamı enerjisi beni rahatsız etmişti. Elektrik elementine sahip olduğum için karşımdaki kişinin yaydığı enerjiyi hissedebiliyordum ve bu adam birazdan hiç de hoş olmayacak şeyler söylecekti. Buna adım gibi emindim. Ona nefret dolu gözlerle bakarken o elindeki kalemle deftere bir şeyler çizmeye devam etti. Sormamı mı bekliyordu. Aaa gerçekten mi?
Bu garip ortamdan kurtulmak istiyordum bu yüzden örgülü saçını çektim ve "Ne diyeceksen de artık enerjin beni daha da hasta hasta ediyor." dedim. Şaşkınca bana bakmıştı ama kızmamıştı. Hatta ortamdaki enerji birden yumuşamaya başlamıştı. Bana acıyan gözlerle baktı.
Olaylar karmaşıklaşmıştı. Bu adamın derdi neydi. Kafamı "Konuş artık lütfen!?" dercesine salladım. O da zekasını kullanıp bunu anlamış olacak ki derin bir nefes aldı. Ve konuşmaya başladı;
— Durumunun gün geçtikçe daha iyi olacağını demin zaten söyledim şuan söyleyeceğim şey senin ormanda öldürdüğün adam ile ilgili. Bunu sana söylememi kral emretti. Üzgünüm küçük hanımefendi ancak...
Ben adam mı öldürmüştüm? Hekimin dediklerini anlayamıyordum kafamda büyük bir boşluk oluşmuştu. Ama vicdan azabı da çektiğim söylenemezdi o gün sırtından vurulan kişi bendim. Bu nefsi müdafaaya girerdi. Suçum yoktu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp tekrar karşımdaki yeşil saçlı adama baktım. Benim durumumu anlamış ve konuşmasını kesmişti. Gözlerimin içine bakarak "konuşmaya devam edeceğim ama sakin ol." Elini kendi alnına koydu ve konuşmaya devam etti:
— Nerde kalmıştım. Ha evet.. İnsanlar öldürdüğün kişinin intikamını almak istiyorlar. Bu yüzden şey...
Söylediklerinin arasına dakikalar giriyordu. Sürekli nefes alıp sanki çok kötü bir şey söyleyecekmiş gibi davranıyordu. Evet anlamıştım adamın birini öldürmüştüm ama anlaşmayı çiğneyen taraf onlardı. Ben kendimi korumuştum. Ne diyordu bu adam ne intikamı?
"Ne diyecekseniz taksit taksit demeyin lütfen." Ben bunu söyler söylemez kapıyı bir kaç muhafız birden açtı ve birden odaya girdiler. Yeşil saçlı adam hışımla ayağa kalktı ve bağırmaya başladı. " Henüz söylemedim çabuk çıkın buradan! Bu kız şuanda benim hastam ve ben ne zaman müsade edersem o zaman götürülecek."
Ben olayı anlayamadığım için şaşkınlıkla muhafızlara bakarken içlerinden biri;
— Üzgünüz Hekim Akira* ancak Prensin emri bu şekilde. Bu kişiyi zindana götürmemiz gerek. Emirlere uymamız lazım bu yüzden çekilin.
Akira'nın artık elinden hiç bir şey gelmezdi. Hiç bir şey demeden kenara çekildi. Muhafızlar da işe koyulmuştu.
Beni zindana götürmek için gönderilmiş 5 muhafız vardı. İkisi bana yaklaştı ve kraliyet sihri ile oluşturulmuş özel tasmayı boynuma taktı. Bu tasma güçlerimizi kullanmamızı tamamen kısıtlıyordu. Bu yüzden acı verici bir aletti ama karşı koymuyor ve direnmiyodum. Zindana küçükken de düşmüştüm bu yüzden pek korkutucu gelmiyordu ama hekim Akira baya stresli görünüyordu ayrıca tırnaklarını kemirmeye başlamıştı. Neden bu kadar endişelendiğini anlayamıyordum. Zindan o kadar da kötü değildi ki. Muhafız tasmayı takar takmaz kolumdan hızla çekiştirdi. Bu yaptığı hareket sırtımdaki ağrıyı bana tekrar hatırlatmıştı. Acı bir şekilde bağırdım. Sanki tekrar vurulmuştum. Hızlıca sürüklenmeye başlamıştım. Bu kadar sert davranmalarının sebebi bir insan mıydı? Neler oluyordu?
Hekim Akira bağırıp daha kibar olmaları gerektiğini söyleyip duruyordu. Ama muhafızların pek de umrunda değildi zavallı Akira. Gerçi asıl zavallı durumda olan bendim. Sırtımdaki ağrı ile zindana kadar yürümeye başlamıştım. Karşı koyamazdım zaten bu yüzden denileni yapmak her iki taraf için de en doğrusuydu. Fakat zindana götürülürken elinde çiçekler ve meyveler olan Ateş ile karşılaşmayı beklemiyordum. Ateş elindekileri düşürdü ve şaşkınlıkla bana baktı. Tıpkı küçükken yemek için bir şeyler çalıp bunları Ateş'e verip teslim olduğum zamanki gibi bakıyordu. Ona gülümseyerek "MERAK ETME ATEŞ!" diye bağırdım.
Ve zindana gitmeye devam ettim. İşler daha ne kadar kötü olabilirdi ki zaten...


