İçeriğe geç

Nefretden aşka

Bölüm 3 · 10 dk okuma

Nefretden aşka

Bölüm 3

•BAVUL•

Göt gibi kaldım ortada işte. Sırtımı yaslayacak bir duvar bile yok, sadece incecik bir havluya tutunmuş hâlde evin koridorunda sığıntı gibi dikiliyordum. Ne doğru düzgün bir kıyafetim var üzerimde ne de içine kaçacak bir delik. Eşyalarım o kibirli piçin odasında kaldı. Bütün bu rezilliğin üstüne bir de geri dönüp onları almak zorundayım. Ortalığa yayılmış şekilde bırakmıştım her şeyi, çantam açık, kıyafetlerim yerde, sutyenim muhtemelen yatağın ucunda; tam bir rezillik.

Telefonum olmadığı için ablamı arayıp haber de veremiyorum. Gerçi arasam ne diyeceğim? Kayınbiraderinle yatakta elleşirken bir uyandım, çıplağım. Kalp krizinden gider, hamile zaten kadıncağız.

Etrafıma şöyle baktım, bütün odaların kapılarıyla ışıkları kapalı ve koridorun loş ışığı dışında bir aydınlatma yok. Ablam hangi odadan bahsetmişti diye hatırlamaya çalışıyorum. Sağdan ikinci mi demişti, yoksa soldan üçüncü müydü? Allah belamı versin ki şu an yanlış bir kapıyı daha çalarsam ortalık iyice karışacak. Bu hâlimle bir odanın kapısını daha yanlış açarsam muhtemelen evden direkt kovulurum. Ya da daha kötüsü, biri daha çıkar havluyla beni görünce kalp krizi geçirir. Şu hâlime bak. Havlunun kenarlarını avuçlarımın arasında sıkıştırıp düşünmeye çalıştım, çıkar yol bulamıyorum.

Ben galiba o odaya dönüp eşyalarımı alacağım. Bakışlarımı kapalı hâldeki kapıya çevirdim ve derin bir nefes aldım. İnsan çarparak çıktığı kapıdan girmek için kapıyı nazikçe tıklatınca bir utanıyor yani.

Hafifçe tıklattım ama içeriden girmem yönünde bir komut duyamadım. Sakin ol Feraye, sakin ol. Burası onun çöplüğü. Çöplük, yalı, köşk şeklinde. Neyse... Yine tıklattım, nezaketi elden bırakmamak gerek. Sonuçta düşkün durumda olan benim. Ama yine ses yok!

İşte o an, artık sabrım taştı. Nezaket falan hak getire. "Şak!" diye açtım kapıyı. Bu sefer de eşitlendi şartlar, artık iki tarafta da mahremiyet ihlali var. Adalet yerini buldu. O an gördüğüm manzara biraz utandırmıştı doğrusu. Banyodan yeni çıkmış, beline havluyu sarmış. Nasıl bu kadar hızlı duşalabilir? Saçlarından hâlâ su damlıyordu. Şimdi biri şu kapıyı açıp girse ve ikizimi böyle havlularla görse direkt olarak banyo fantezisi yaptığımızı falan düşünür. Ama öyle bir şeyolmayacak tabi ki. Bu herifin odasına izin almadan girebilecek tek salak benim çünkü.

Bana tek kaşını kaldırarak bakıyor. Kısa bir sessizliğin ardından "Ne istiyorsun?" diye sordu düz ve sakin bir sesle. Tonunda en ufak bir insaniyet kırıntısı yoktu. Bu sakinlik biraz korkutucu da gelmedi değil, üzerime her an atlayabilecek bir panter gibi bakıyor.

"Eşyalarımı alıp gideceğim."

Sesini çıkarmadan giyinme odasına yöneldi. Ama ben durdurdum onu. Onun yardımına muhtaç kalmama sebep olan işlevsiz beynimin tükettiği her glikoz molekülüne lanet okudum. "Dur." dedim istemsizce, sesim biraz telaşlı çıkmıştı. Durdu. Yüzünü bana döndü, gözlerinde ise "Ne var yine?" bakışı.

"Giyinmem gerekiyor."

Bana aynı boş bakışlarla bakıyor. "Ee?" dedi devamını beklercesine, senin beynin yok mu adam? Ne e'si ya? "Giyineceğim." diye tekrar ettim, olur demeni bekliyorum. Tamam de ki defolup gideyim banyona.

"Yardım mı edeyim?" diye sordu kaşlarını çatarak. "Ben mi giydireyim? Ne istiyorsun?"

Çüş ya! Gerçekten çüş. Bu adamla konuşurken sinir hücrelerim ömürlerinden yiyor. Ellerimi öfkeyle belimin iki yanına yerleştirip "Bana bak!" dedim öfkeyle. Hanım hanım- O hatayı yapmayacaktım işte. Ellerim belime giderken havlunun gevşek kenarı çözüldü ve sanki tüm evren o an durdu. Havlum düşmedi ama eteğimsi şekilde ellerimin üstünde belimde asılı kaldı. Ama üstüm baya baya açıktaydı, bütün hazinem ortada a dostlar. Allah'ım dünyayı yok et.

"Baktım." dedi alayla. Sinir krizi geçirip kendimi parçalayacağım birazdan. Allah'ım beni taş yap lütfen, şimdi. Hiçbir şey olmamış gibi hızla havluyu toparladım, göğsümün üstünden yeniden sıkıca sardım. Utançla titreyen sesimle "Banyoya girebilir miyim, diyecektim." dedim. "Orada giyinmek için."

"Acele et." demekle yetindi. Mağara adamısın sen, pisliksin. Sonra giyinme odasına girdi. Ben de mecburen çıkardığım giysilerimi toplayıp banyoya götürdüm ve giydim. Daha önce giydiğim giysiler belirli bir yıkama şeysinden geçmeden yeniden giyince bok içinde yuvarlanmış gibi kirli hissediyorum. Şimdi de o his vardı üstümde, oysa hepsi de temizdi.

Banyodan çıkınca onu yatağına uzanırken gördüm, beni görmezden geliyor. Bu iyi ama, utancımdan daha da ölmek istemiyorum çünkü. Çantamı da aldığım gibi çıktım o boğucu odadan, ablamın telefonunu arayacağım esnada aklıma şey geldi. Koridorun sonundaki oda demişlerdi. Koridorun iki sonu var, odalardan biri o despot piçe aitse diğeri de benimkidir herhâlde.

Hemen o odaya yöneldim tabi. Işığı açtım, kullanılmamakta olduğu belli olan hazırlanmış bir oda. Benim için. Ben tüm rezaleti yanlış yatakta yaşamıştım. Şaka gibi. Başka birinin odasına girip çıplak uyanmak nedir ya? Bunu ancak benim gibi bir salak yapabilirdi ve yaptı.

Etrafı dikkatle taradım, yatağın yanı, gardırop, masa kenarı... Yok. Bavulum ortalıkta görünmüyordu, nereye götürdün bavulumu Salih Bey? Öfkeyle nefesimi salıp giysilerimi çıkardım ve iç çamaşırlarımla yatağa girmeden önce kapımı kilitledim. Aynı türden bir başka vaka yaşamak istemem. Gözlerimi kapatırken aklıma o despot manyak gelmişti yine, öfkenden kudur inşallah. Gitmeyeceğim bu evden. Benim gurursuzluk? Gurursuzluk değil ne yazık ki, ablamı kıramamak.

Sabah uyanışım da pek öyle huzur dolu, kuş cıvıltıları eşliğinde olmadı ne yazık ki. Kapımı bir çalışı var, görmelisiniz. Gözlerimi zorla aralayıp yatakta doğruldum, önce nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Malum, dün geceki saçmalık hâlâ aklımda taze. Derken kapı yeniden tıklatıldı. Hayır bu sefer tıklatmak değil, dümdüz yumruklamak resmen. Hızla kalkıp kapıyı açtım, üzerimde yalnızca iç çamaşırım olduğunu unutmuştum ama neyse ki gelen ablamdı. Hemen aralıktan içeri geçti.

"Bu saate kadar uyunur mu Feraye?" diye söyledi azarlarcasına. Komodinde duran telefonumu alıp dijital saate baktım. Saat sekiz buçuk. Saatte ne var tam olarak? Kargalar bokunu yemedi daha.

"Neden uyumamam gerekiyor tam olarak?" dedim sesi hâlâ uykulu, mahmur. Göz kapaklarım birbirine yapışmış gibi. "Saat geç değil ki."

"Kahvaltı dokuzda oluyor, herkes masada olmalı. Bu evin kuralları var canım benim."

Yemişim kuralları. Ben o adamla, yani dün gece 'yanlışlıkla' yatağına girdiğim o kabus gibi adamla aynı masaya nasıl oturacağım? Ne yüzle, ne gözle? Kaşık sallarken göz göze gelirsek kaşıkla kendimi kör ederim daha iyi. Despot manyak. "Ben odamda yesem olmaz mı?" diye sordum yalvarmaya yakın bir tonla.

Ablam suratını buruşturdu. "Asla olmaz. Beni zor durumda mı bırakmak istiyorsun birtanem?" Sonra birden etrafı şöyle bir süzdü, gözleri odayı tararken kaşları çatıldı. "Senin bavulun nerede? Niye yarı çıplaksın?"

Bavul... Evet, o koca mavi bavul kayıptı. "Bilmiyorum." dedim yutkunarak. "Salih Bey getirir demişlerdi ama ortalıkta yok."

Ablamın gözleri büyüdü. Eliyle ağzını kapattı, abartılı bir "Hii!" sesi çıkardı. "Salih sabah erkenden gelip 'kapıda toplanan eski giysileri ihtiyaç sahiplerine verdim' dedi. Seninkiler olmasın?"

Birkaç saniye beynim durdu. Gözlerim karardı, sanki biri içimden çekip aldı tüm kanı. "Nasıl ya?" dedim boğuk bir sesle. Evet giysilerim tek sefer giyilmiş ışıltılı giysiler olmadıkları için bu yalı halkının gözündeeski olabilir ama benim için çok özeller. "Hayır ya... Hayır olamaz."

Ama yüzündeki ifade evet olabilir diye bağırıyordu. O bavul gitti mi şimdi? Yardıma muhtaç biri diye yutturup onca eşyamı dağıttılar mı? Ablam kaşlarını kaldırıp işte bu kadersizlikle baş etmenin yolunu kendince verdi. "Mecburen benim dolabımdan bir şeyler giyeceksin." dedi, tonunda hiç umut yok. "Özel eşyaların var mıydı bavulda?" diye sordu sonra.

"Hayır ama giysilerim, ayakkabım..." Bildiğin yas tutuyordum şu an. Ayakkabılarım için mevlit okutabilirim, çok rahatlardı. İndirim kovaladım o kadar alabilmek için.

"Onlar halledilir. Ben sana birkaç parça gönderirim birazdan."

Ne gönderdi dersiniz? Cicili bicili fırfırlı bir elbiseyle topuklu bir ayakkabı. Yani asla giymeyeceğim şeyler. Elbiseyi görünce dudaklarımı büzüp sesimi mümkün olduğunca sakin ama net tuttum ve "Asla giymem." dedim kararlı bir ifadeyle, Dirayetli bir kadın portresi çizeceğim. Gerekirse havluyla inerim ama bu şeker pembesi kıyafeti üstüme geçirmem. "Yok mu normal bir kot pantolonun falan ya?" dedim ümidimi son kez yoklayarak. "Sen eskiden böyle süslü değildin ki."

Ama ablam hiç oralı değil. Yüzünde sinsi bir gülümseme, o klasik cümle patladı ağzından. "Barbie gibi kızsın birtanem, pembe sana çok yakışır. Giyeceksin."

Barbie mi? Ben daha çok "bavulu elden giden talihsiz ken" gibiyim şu an. Üstelik hâlâ içimden geçen küfürlerin ardı arkası kesilmiyor. Ama ne fayda. Ablam çenesini öyle bir silaha dönüştürmüş ki tartışma uzadıkça sinir hücrelerim tek tek intihar ediyor.

Elbiseyi reddettikçe daha da üzerine geldi, sonunda direncim kırıldı. Pes ettim. Onun kıyafetini, onun seçtiği o "Tatlı Kızlar Derneği" kıyafetiyle giymeyi kabul ettim. Ama yetmedi. Hayır. Bir de "Yüzün çok soluk görünüyor, şöyle hafif bir şeyler sürelim." diyerek bana küçük çaplı bir makyaj operasyonu yaptı. Ruj, rimel, allık... Ben şahsen aynaya baktığımda tanıyamadım kendimi.

Böylece pembe elbise, ablamın seçtiği beyaz şeritli ayakkabılar ve suratımda istemeyerek katlandığım bir güzellik uygulamasıyla kahvaltıya inmiş bulundum. Herkes oturmuştu, dikkatimi ilk çeken de o kibirli pislik oldu. Bakışları kısa bir an üzerimde gezindikten sonra kaşları çatıldı ve tabağıyla ilgilendi. Ben de onu görmezden gelip ev ahalisi üzerinde gezdirdim bakışlarımı. Masada küçük çocuklar da vardı, bahsetmişti ablam eltisinin kızlarından. İkisi de çok şirindi.

Nisa Hanım'ın yanındaki sandalyeye oturdum. Güzel yüzü sabah ışığında parlıyordu, ince dudakları kibar bir tebessümle kıvrıldı. "Çok güzel görünüyorsunuz böyle." dedi yumuşak sesiyle. Gözleri çekikti, güldüğünde neredeyse kayboluyordu. "Bir gecede tarzınız mı değişti yoksa?" Sesi alaycı değildi, samimiydi. Ama yine de gülümseyemedim. İçimde hâlâ gece yaşadığım o talihsizliğin yankısı vardı. İstemeden dudaklarımın kıyısı düştü.

"Aslında..." dedim hafifçe boğazımı temizleyerek. "Bavulum kaybolmuş. Daha doğrusu kıyafetleri eski sanıp ihtiyaç sahiplerine vermişler, Salih Bey sabah almış."

Nisa'nın gülümsemesi biraz silikleşti. Gözleri kısa bir anlığınca annesine kaydı. Beklemiyordum ama söylediğim şeyi annesine iletti. Hem de masadaki sohbet konusuna döndürecek kadar hızlı bir şekilde.

Hamdiye Hanım doğrudan gözlerimin içine baktı ve "Bavulunuzun gittiği doğru mu kızım?" diye sordu. Yüzümde hafif bir kızarma hissettim ama başımı sallamakla yetindim. Teyit ettim işte, mecburen.

"O zaman hiç vakit kaybetmeden dolabınızı yenileyelim." dedi tok ve kesin bir sesle. "Bizim sorumluluğumuzda olan bir sıkıntı. Halletmemiz şart."

Bu konu hakkında konuşurlarken kısa bir an Hakan denen soğuk herifin yakıcı bakışlarını hissettim üzerinde. Çok kısa bir an için dudakları küçümseyici bir ifadeyle kıvrılmıştı, kendi parasını harcamak gibi bir niyetim olduğunu sanıyordu herhâlde. Onun bir kuruşuna da tamah etmem.

Kahvaltı boyunca iştahım zaten yoktu, iki lokmayı yutarken bile boğazım düğüm düğümdü. O herifin bir an önce sofradan kalkmasını bekledim. Sonunda kalktı. Peşinden fırlamak gibi bir niyetim yoktu ama gözlerim onu takip etti, sonra bedenim dayanamayıp harekete geçti. Kimseye çaktırmadan ben de kalktım, adımlarımı hızlıca attım. Koridorda ilerlerken onu yakaladım, kolundan tutarak durdurdum. Bana kaşlarını çatarak baktı yine. "Çek elini." dedi buz gibi bir sesle. Biraz korkmuş olabilirim, sert komutuyla elimi çektim hemen.

"Ne istiyorsun? Giysilerin için para mı?" diye sordu alayla. Şerefsiz herif. "İhtiyacın olduğunun farkındayım." Önceki geceye atıfta bulunuyordu, çıplaklığımı kast ediyordu. Beni bir kere o hâlde gördü ya, şimdi bütün gücü elinde sanıyor. Sanki ben o an için plan yapmışım da onun dikkatini çekmek istermişim gibi bir edayla konuşuyordu.

Tepeden tırnağa öfkeyle titredim. Gözlerim dolmasın diye alt dudağımı ısırdım ama kelimelerimi tutamadım. "Paran batsın." dedim dişlerimin arasından gözlerimi onunkilere dikerek. "Bana paragöz muamelesi yapmayı bırak artık."

Bir an duraksadı. Sonra kısa bir adım atarak yüzüme biraz daha yaklaştı. Gözlerini kısmış, sanki içimi okurmuş gibi bakıyordu. Ardından kelimeleri birer kurşun gibi sıraladı. "Paragözsün." Bu kadar net, bu kadar küstah ve bu kadar emin bir tonda söyleyince içimdeki her şey yerle bir olmuştu. Kırıldım. "Ablana telefonda 'Sana o parayı sadece o verebilir, evlenerek iyi ettin.' dediğini bizzat duydum. Artık şu saf ayaklarını bırak. Peşimi de."

Çekip gitti. O konuşmada öyle söylediğim doğruydu, o nasıl duymuş bilmiyorum ama bu sözleri söylemiştim. Çünkü küçük yeğenimin tedavisi için o paraya çok muhtaçtık.

Ablam aylar önce Bodrum'daki bir otelde garsonluk yaparken tanışmıştı eniştemle. Adam zengin, görgüsüz ama kendince iyi niyetli biriydi. Biraz farklıydı; zihinsel olarak bizden başka bir dünyada yaşıyordu sanki, hastaydı. Ablama saplantılı şekilde bağlanmıştı. Israrla evlenmek istiyordu. Onu tanımadan, geçmişini bilmeden, sadece güzel bulduğu için hayatına almak istiyordu.

Normalde ablam böyle bir evliliğe asla razı olmazdı. Ama o zamanlar yeğenim daha yeni teşhis almıştı. Nadir görülen bir kas hastalığı vardı. Tedavisi yurt dışında mümkündü ve bizim o parayı bulma ihtimalimiz yoktu. Üstelik çocuk evlilik dışıydı. Bu ailenin onu kabullenebilmesi mümkün değildi. Öyle bir gerçek bilinseydi bütün düzen yerle bir olur, ablam bu evden kapı dışarı edilirdi.

O yüzden sakladık. Oğlunu yurt dışındaki tanıdık bir aileye emanet etmişti. Sanki hiç doğmamış, hiç var olmamış gibi. Ama bütün bu uğraş gerçekten o yaşasın diyeydi. Derin bir nefes alıp dolu gözlerimi sildim ve yeniden içeri geçtim. Bu adam benden hep nefret edecek ve kendince haklı olacaktı.

Merhaba♡
Fikirlerinizi duymak güzel olabilir.

Hakan ve Feraye hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kitabın akışı nasıl sizce?

♥︎ OY VERMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN ♥︎

Bay bay.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.