Hayat niye böyle? Mesela ben ablama giysi istemiyorum dediğim hâlde neden bana bir oda dolusu asla giymek istemeyeceğim tarzda kıyafetler ve ayakkabılar almış? Neden o adamın sözlerini yutmama sebep oluyor? Ben neden bu kadar çaresizim? Hayat neden bu kadar boktan? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?
Şaşkınlıkla bakıyorum giyinme odama yerleştirilen çeşit çeşit parçaya. Pembenin her tonu orada dizilmiş, sanki bir katalogdan fırlamış gibi. Şeker pembesi, pudra pembesi, gül kurusu, fuşya... Sonra açık tonlardan devam etmiş. Beyaz, ekru, krem, vizon... Tüm pastel cephesi burada nöbette.
Gözüme çarpan mavi bir kumaşla orada bir kot pantolon mu var, diyip içimden şükürler ederek atıldığımda karşıma çıkan pantolonun tamamını taşlarla kaplı buluyorum. Yani giydiğim anda çevremdeki herkesin gözünü kamaştırıp geçici körlük yaşatmam işten bile değil. Pantolonu hüsranla bıraktıktan sonra bir de sade bir tişört gördüğümü sanıyorum ve bu defa ona uzanıyorum ama arkasına çevirince aslında arkasının olmadığını görüyorum, güya dekolte. Birkaç ince iple birleştirilmiş.
Ayakkabılar desen her biri minimum on santim topuğa sahip, terlikler bile topuklu yahu. Ben niye oturduğum yerden ıstırap çektireyim zarif otuz altı buçuk ayacıklarıma?
"Bunlar sana çok yakışır." diyor ablam, bir eli de karnında. Yani diyor ki bak hamileyim, üzme beni. Tamam ablam, öyle olsun.
Onca yıl o sıkıntı çekip beni okutmaya çalışırken tek bir defa şikayet ettiğini duymadım. Üstelik kolay şartlarda çalışmıyordu, defalarca kez tacize uğramıştı. Gıkını bile çıkarmadan harçlığımı sıkıştırırdı cebime, asla yüzüme vurmazdı çektiklerini. Bana annelik etti. Şimdi ona zevkim olmayan birkaç parça aldı diye trip atacak değilim ama hoş da olmadı bu durum.
"Üzerimde var zaten." dedim üstümdeki süslü elbiseyi işaret ederek. Şimdi Allah var, yakışmış bana. Güzel kızım sonuçta, fazla tevazunun anlamı yok. Ama ben estetikten önce konforu önemseyen biriyim. Bir kıyafet bana kendimi rahat hissettirmiyorsa isterse beni Margot Robbie gibi göstersin, asla üstüme geçirmem. Gel gör ki bunu ablama anlatamıyorum, çünkü canım ablam tam bir sonradan görme ne yazık ki.
"Çok da yakışmış." dedi ellerimden tutup beni bir kez daha süzerek. Pazarlanacak bir malı inceleyerek bakıyor bu arada, ticari bir endişeyle. Biz ne ara bu hâle geldik? "Bu çevreden birkaç davete katıldın mı direkt adayların çıkar, ben sana söyleyeyim."
Böyle bir amacı olduğunu biliyordum, anlamamak için embesil falan olmalıyım. Beni de bu bataklığa çekmek istiyor ama benim birileri tarafından zengin doğmadığım için küçümsenmeye hiç tahammülüm olmaz. Bu sebeple asla. Never say never. "Abla ben doktor olacağım." diye hatırlatmaya çalıştım unuttuğunu düşündüğü bir gerçeği tane tane konuşmaya özen göstererek. "Kendi başımın çaresine bakabileceğim inşallah. Zengin koca arayışında falan değilim."
"Aaa öyle deme Feraye." Giysileri inceliyor, sanki her birini zaten kendisi seçip almamış gibi. Sonra aniden eline geçen satenimsi, uçuk mint renginde bir elbiseyi aldı ve askısından tutup göz hizasına getirerek birkaç saniye süzdü. Ardından hiç düşünmeden üstüme doğru uzattı. Zerre kadar umrunda değil ne düşündüğüm. O kendi kafasında çoktan kararını vermişti zaten, ben sadece mankeniydim.
"Belki gönlüne göre birilerini de bulursun hem, fena mı olur?" Sonra elbiseyi yerine bırakıp yanıma geldi ve ellerini omuzlarıma yerleştirip göz teması kurdu. "Her zengin erkek enişten gibi hasta ruhlu ya da Hakan gibi gaddar değil, emin ol. Birkaç kişiyi not aldım senin için. Yakın takibe alacağız."
"Scout ekibi de tutalım mı abla?"
Omuz silkip yine giysileri incelemeye koyuldu ve beğendiği bir başka elbiseyi uzatıp "Dene." dedi gülümseyerek. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarmaya gönülsüzce başladım, daha ilk düğmeyi çözerken birden yanıma yaklaştı. Aniden boynumun enseme yakın bir yerine dokundu, parmağıyla yavaşça gezindiği o noktada durdu ve kaşlarını çattı. Kuşkuyla bakıyordu.
"Buraya ne olmuş böyle?"
"Nereye?"
Hiç vakit kaybetmeden makyaj masasındaki gümüş işlemeli süslü el aynasını kapıp uzattı. "Bak işte." dedi aynayı tam o noktaya odaklarken. "Morarmış bildiğin." Gözleri irileşti. "Aşk olsun sana! Vallahi de billahi de aşk olsun! Benden sevgilini mi saklıyorsun?"
"Ne sevgilisi abla?" dedim endişeyle elim o küçük izin olduğu bölgeye giderken, ben galiba o izi kimin yaptığını biliyorum. O gece yaşadıklarımızın rüyadan ibaret olmadığının farkındayım çünkü. Yutkunup gözlerimi kaçırdım ve "Bir yere... Bir şeye şey olmuştur." diye geçiştirmeye çalıştım.
"Kimi kandırıyorsun Allah aşkına? Ben anlamaz mıyım? Biri boynunu emmiş işte."
Yansımadan baktığım kadarıyla haklıydı. Şimdiye kadar fark etmedim çünkü iz direkt görülecek bir yerde değil. İnşallah başkaları da fark etmemiştir. Allah belanı versin çakma Godfather, ben şimdi sana ne diyeyim? "Vallahi yok sevgilim, o kadar derdin tasanın arasında bir de milleti mi çekeceğim? Nasıl olmuş bilmiyorum. Allah Allah..."
"İnşallah yoktur Feraye, bu kafayla bulabileceğin en fakir oğlana aşık olursun sen." Elbiseyi giymem için uzattı, elinden koparır gibi aldım ama ne yapayım? Çok öfkeliyim.
Giyip etrafımda bir tür döndüm. Kendimi kontrolsüzce itaat ederken bulduğum her seferde içimde küçük bir Feraye ayağa kalkıp bana isyan ediyor ama dışarıya vuran hâlim o kadar mekanik ki belki de gerçekten beynimin olmadığını düşünüyor olabilir bu kadın. Sonunda dayanamayıp hafifçe kollarımı iki yana açtım, aynadaki yansımamı gösterircesine ona döndüm ve sesi artık iyice gerginleşmiş bir sabırsızlıkla sordum.
"Yeter mi artık abla? Giydim işte."
"Akşam yemeğine bu giysilerle in."
Ben "Diğer giysilerim kirli mi ki?" diye sorunca ellerini belinin iki yanına yerleştirip bana gözlerini kısarak baktı. Salak mısınCemile? bakışı bu, nerede görsem tanırım. "Canım benim, o kadar şey aldılar senin için. Üzerinde görmek istemezler mi? Ayıp."
"Görmemiş gibi görünmek istemiyorum." dedim en sonunda kendimi tutamayarak. "Pembe elbisem gayet temiz duruyor, onunla inmemin ne sakıncası var?"
"Bu giysiyle iniyorsun." dedi itiraz istemeyen bir sesle bir kez daha. "Makyajını ben yaparım. Ayakkabı olarak da..." Ayakkabıları teker teker inceleyip bir stilettoda karar kıldı. Kırmızı halıya mı çıkacağım ya ben? Gigi Hadid falan mıyım?
"Abartmasak mı?"
Ayakkabı çiftini uzatırken yüzüne o sinir bozucu, her şeyi kontrol altında tutmaktan haz duyan klasik gülümsemesini yerleştirmişti. "Bu akşam misafirler var, Necmi Beyler gelecek."
"Onlar kim?"
"Kerem'in amcası." dedi giysileri incelemeye devam ederken. Kerem eniştem oluyor bu arada. "Senden iki üç yaş büyük bir oğlu var." Şimdi anlaşıldı karın ağrısı.
"Bana ne abla?"
"Nasıl sana ne?" diye sordu yine ellerini beline yerleştirerek. Kenar mahalle reflekslerini euro ve dolarla ovalasanız da silemezsiniz, üzgünüm. "Benim hiç mi hatrım yok?" dedi gözlerimin içine baka baka, bir yandan da yine o suçluluk duygusunu üzerime yıkmaya çalışarak. Eli de henüz belirginleşmemiş karnını ovalıyor o arada. Çok manipülatif bir kadın. Ablamı çok seviyorum ama gerçekten çok manipülatif bir insan.
"Peki abla." demekle yetindim. Bu konuşmanın nereye varacağını çok iyi biliyorum, boşa efor sarf etmek istemediğim gibi ablamı da yormak istemiyorum.
Yanağıma yumuşak bir öpücük kondurup odadan çıkarken yüzünde memnun bir ifade vardı; planladığı sahnenin başrolünü giydirmiş, makyajını üstlenmiş ve şimdi seyirci karşısına çıkarmaya hazır hâle getirmişti. Kapı kapanır kapanmaz içimde bastırmaya çalıştığım koca bir nefes dışarıya taştı; derin bir iç çekişle aynanın karşısına geçtim ve yeniden o mor lekeye dönüp inceledim. Çapı küçüktü ama rengi cırtlak bir mor ama tenimin beyazlığıyla kontrast oluşturuyordu. Öfkeyle kaşlarımı çattım, şerefsiz herif.
Çaresizlikle düşmüş omuzlarımla birlikte yeniden giyinme odama geçtim belki giyilebilir bir parça bulurum umuduyla. Bir iki tane kumaş pantolon buldum, plazzo paça kesimden yapılmışlardı. Şık durdukları muhakkaktı, kumaşı da oldukça kaliteli görünüyordu ama işte, o "ama" içimde hep vardı; çünkü bu pantolonlar da belli bir yere, belli bir çevreye ait birinin pantolonlarıydı sanki. Oflayıp arayışa devam ettim, kot kesinlikle yoktu. Yani vardı da sadece o taşlarla bezenmiş garabet mevcuttu, onu da görünce moralim iyice altüst oldu. Böyle şeyler giyen biri olmak istemiyorum. Ben pırıltıyla ilgilenmiyorum, taşla, pulla, gösterişle hiç işim yok. Bunları görünce değil heyecan, yalnızca utanç hissediyorum.
Gecelik de almışlar bu arada. Tövbe estağfurullah dedirten şeyler her biri. Renkler desen zaten ayrı bir cüret örneği; fuşya var, vişne çürüğü var, siyah zaten başlı başına bir manifesto. Sanki biri gece boyunca her hareketimde içime sinen tüm huzuru söküp almak istemiş gibi. Hayır, evli barklı olsam kocamı tahrik etmem için almışlar der geçerim. Ama değilim. Gayet bekarım, gayet hayatımda kimse yok, gayet şu an sabah akşam sınav düşünen, kendi yağında kavrulmak isteyen biriyim.
Gözlerimi başka yöne çevirmeye çalışıyorum ama içimdeki o muzır ses, o şeytani dürtü sanki kıyafetin içinden kafasını uzatıp beni dürtüklüyor. "Dokun bir kere, sadece kumaşına bak." Bakmayın böyle salaş takıldığıma, benimde içimde feminen bir kadın yatıyor ve o feminen kadın bu teşvike dur diyemiyor.
Parmaklarım bir tanesinin ucuna uzandı, ipek olanın. İnce ve oldukça narin bir kumaştı. Teni okşayacak cinstendi. Göğüs kısmında kalıp gibi bir şey vardı, giyince dik dursun diye herhâlde. Parmağımı azıcık üzerinde gezdirdim ama öyle bir utanç sardı ki içimi, sanki yakalanmışım gibi irkildim ve ateşe değmiş gibi çektim elimi. Senin ne zamandan beri böyle eğilimlerin oldu Feraye? Sen mi giyeceksin bunları? Sen de ablan gibi değiştin mi hemen? Hem de sana ait olmayan bir parayla...
İçimdeki bu seslerin artmasına dayanamayarak üzerimdeki her şeyi çıkarıp yere fırlattım ve olduğum gibi banyoya yöneldim. Gerçekten yeter. Yani hakikaten yeter artık. Çok yoruldum. İnsan gibi yaşamak istiyorum sadece. Birileri bana ne giymem gerektiğini, nasıl görünmem gerektiğini, kimle konuşmam, kime gülmem, hangi kıyafeti giyip hangi sofraya oturmam gerektiğini dikte etmeden yaşamak istiyorum. Bu kadar zor olmamalıydı. Üstelik aralarında asimile olmaktan, onlara benzemeye başlamaktan delice korkuyorum.
Duşu açtım, sıcak suyun tenime değmesiyle birlikte bir anda gevşedim. Hazırda duran şampuanlardan birini aldım, ardından saç kremi, vücut jeli... Her biri ayrı ayrı özenle seçilmişti, o kadar belli ki. Kapaklarını açtığım anda yayılan koku dalgaları zevkten başımı döndürdü. Yasemin, lavanta, vanilya ve bir de adını koyamadığım egzotik bir şey daha vardı. Enfes bir birleşimdi kesinlikle.
Duştan sonra havluyu bedenime dolayıp çıktım bu evde tek safe place olarak işaretlediğim yer olan banyomdan. Gözüm odaya adım atar atmaz fark ettiğim o minik beyaz şeytanla buluştu: Barbie. Mine'nin -Zuhal Hanım'ın küçük kızlarından biri- kanişi. O kadar sevimli, o kadar pamuk gibi ki insan onu görünce istemsizce "ayy" sesleri çıkarıyor ama şu an ağzında gevşekçe tuttuğu benim şeyim. Mine demişti pembeyi çok sever diye, ondan adını Barbie koymuş. Şimdi anlaşılıyor çünkü lanet olsun ki ağzında dantelli fuşya külodum vardı.
İlk tepkim çığlık atmak ya da havlumu savurup onu kovalamak olmadı. İçgüdüsel bir şefkatle hafifçe eğilerek ve içimdeki utancı bastırmaya çalışarak ona seslendim. "Barbie." dedim yumuşak ve neredeyse sevecen bir tonla. Korkutup kaçırmak istemiyorum. "Güzel kızım, onu bana ver tatlım. Hadi bakalım bırak şimdi." Ama bu sakinlik ne yazık ki hiçbir işe yaramadı, aksine bu konuşmam bir oyun çağrısı sanılmış olacak ki ağzındaki iç çamaşırını daha da bir hırsla kavrayıp arka patilerini yere bastı ve fırladı. Siktir.
Peşinden koşmaya yeltendiğim anda ayaklarım neredeyse birbirine dolandı çünkü hâlâ tamamen çıplağım, üzerimde sadece kalçama kadar uzanan beyaz bir havlu var ve o da her adımda kaymaya meyilli. Yine de yetişmeye çalışıp adımlarımı hızlandırdım. Ama iş işten geçmişti işte, o direkt koridorun karşı tarafındaki odaya koşturuyordu. Deccal'in odası... Bu saatte evde değildir muhtemelen, diye düşündüğüm anda canım evren bana yine götüyle güldü ve kapı onun tarafından açıldı. O sevimli ama hain mahluk ağzındaki iç çamaşırını adamın tam ayaklarının dibine bırakıp kuyruğunu kıvırarak uzaklaşmıştı.
Bense havluya sarılmış hâlde ona dehşet içerisinde bakakalmıştım, onun da çok farklı baktığı söylenemezdi. Kapısında yarı çıplak bir salak sürekli gördüğü bir şey olmasa gerek diyeceğim de bu bizim ilk seferimiz de değil ki.
Biz böyle Hint dizilerindeki gibi şaşkın şaşkın bakışırken aşağı kattan yükselen yabancı bir erkek sesi duydum, Necmi ile oğlu gelmiş olmasın? İçimde yükselen panik duygusu beni oracıkta eyleme zorladı ve istemsizce Hakan'ın odasına, yani kurtulmaya çalıştığım o utancın tam göbeğine doğru bir adım attım ve kendimi hızla içeri attım.
Külodumu yerden alamamıştım. Hayat bu aralar beni öyle bir tempoyla rezil etmek için çalışıyordu ki yetkililerin bu iş için fazla mesai falan yaptıklarından şüpheleniyordum. Sevgili hayat, lütfen biraz da başkalarıyla uğraşır mısın?
"Ne yapıyorsun?" diye sordu adam kapıyı kapatıp fuşya rengi dantelli iç çamaşırımı yerden alırken. Bakışları elindeki bez parçasını bulunca kaşları çatıldı, biraz haklı olabilirdi.
"Biri yukarı çıkıyordu." dedim kekelemediğime şükrederek. Kekelemiş de olabilirim gerçi, hiç emin değilim. "Bu hâlimle görülmek istemediğ-"
"Burası babanın ahırı mı?" Birkaç adımda yanıma vardı. Çok ters bakıyordu, gözlerinden alev saçacak sanki biraz sonra. Bense utancımdan kafamı kaldıramıyorum, her an düşüp bayılabilirim.
Elindeki külodu gösterip öfkeli bir sesle "Bu ne?" diye sordu. Neye benziyor kaba herif?
"B-ben." Yutkundum, sakin ol. "Ben banyodan çıktım."
"Anlaşılıyor." dedi gözlerini üstümde gezdirerek. Havlumu işaret etti. "Her banyo sonrası beni görmeye mi geleceksin?" İstenmeyen ot gerçekten burnunun dibindebitermiş. Ben neden her seferinde bu adama karşı gülünç durumlara düşüp rezil oluyorum? Bu herif her seferinde beni ya çıplak ya savunmasız ya da en azından aptal gibi bir hâlde yakalıyordu ve bence artık bu tesadüf değil, bir lanetin düzenli devri.
"Köpek." dedim gözlerinin içine kısa bir an bakarak. Gitmişti hain, görevini yerine getirip kaçmıştı sanki.
Bakışlarımı yeniden kaçırdım, Medusa gibi taşa çevirecek sanki beni. Taş gibisin zaten diye yağ döken iç sesimi duymazdan geldim, hiç zamanı değil. Ben iç sesimle cebelleşirken hiç beklemediğim bir temasla irkildim. Hemen bitişiğimdeydi, şimdi tamamen temas hâlindeydik. Vücudu sertti, varlığı ağırlıklıydı ve nefesi yüzüme çarpacak kadar yakındı. "Doğru konuş." dedi tehditkar bir ifadeyle. Ona köpek dediğimi sanıyordu. İnanamıyorum. Ona hakaret ettim sandı.
"Ben hakaret etmek için demedim. Şey, kaniş..." Nerede bu salak Barbie? "Köpek var ya, Barbie... Şeyimi alıp kaçtı." Külodumudemekten utandım. Gözlerim dolmaya başladı, kendimi ifade edemiyorum korkudan. Havlumun kenarlarını tutan parmaklarım titriyor resmen. "Peşinden geleyim derken..."
Sözlerimi "Odana geç Feraye." diye böldü sert bir tonda, kaşları çatıktı. İsmim daha önce hiç bu kadar tükürülür gibi telaffuz edilmemişti. "Bir daha karşıma bu şekilde çıkarsan..." Yutkundum. Allah'ım kurtar beni! Öyle bir bakıyor ki anlatamam yani, ferfecir gözleri. Sanki ne yapmışım adama, nefret ediyor benden. "Çık dışarı."
Çıkamam, nasıl çıkayım? Bu hâlde görmeleri bir yana, bu hâlde odasından çıkarken görürlerse ipler direkt kopar. "Adamlar gitse bari." dedim titrek bir sesle, başımı mahzunca eğdim. "Bu hâlde görmesinler diye geldim."
"Hangi adamlar?"
Bakışlarımı yüzüne çıkaramadım, korkuyorum hâlâ kolumdan tutup odadan atar diye. "Necmi Bey ile oğlu gelecekmiş." dedim alçak bir sesle. "Yukarı çıkan bir adamın sesini duydum..."
"Başkasının seni böyle görmesi sakıncalı." dedi saçlarımı boynumdan çekerken. Sonra çenemi tutup kafamı hafifçe kaldırıp bakışlarımızı hizaladı. Ne yapıyor bu herif? Katran karası gözler benimkilere sorgular gibi baktı. "Ama benim seni böyle görmem sakıncalı değil?"
"B-ben..." Ne diyeyim? Bu durumda ne denir? Sen zaten göreceğini gördün mü diyeyim? Allah'ım dünyayı yok et. Yutkundum, kendine gel Feraye. Derin bir nefes aldım ama cevap vermeye kalkıştığım esnada sıcak dokunuşunu hissettim. Parmakları boynumu bulmuştu, küçük bir noktada baştan çıkarıcı bir yavaşlık ve yumuşaklıkla gezdiriyor. Hâl böyleyken tenim ürperdi, nefesim istemsizce hızlandı. Ne yapıyorsun be adam? Neden bu kadar yaklaşıyorsun? Bu neyin kontrolü?
"Burayı ben mi morarttım?"
Tok sesini duymamla irkildim yeniden, bakışlarımız buluşunca panik içerisinde çıplak gibi hissetmiştim. Kadere bak, üzerimde bir havludan başka bir şeyim yok zaten. "Başka kim yapacak?" diye çıkıştım. Bu ne biçim cevap? Neyin atarı? Adam sevgilim sanki.
Boynumu dokunuşundan kurtarmak adına bir adım geriledim. Yavaşça başımı çevirip kasvetli bakışlarından kurtulmak amacıyla kapıya yöneldim ve doğru düzgün konuşabilmek için boğazımı temizledim. "Gitmiştir şimdiye, odama gideyim." Oysa emin değildim, belki hâlâ yukarıdaydı ama bu odada daha fazla kalamazdım. Dizlerim titriyordu, çok tuhaf bir korku sarmıştı bedenimi. Kapıyı açıp çıktım ve odama doğru koştum, kimsecikler yoktu neyse ki. Kapımı hızla kapatıp sırtımı yaslarken aklımda tek bir şey vardı.
Külodumu onda unuttum!
Merhaba♡
Bölümü sevdiniz mi?
Hikaye hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biraz yorum da yapın ayol, çok az yorum var.
♥︎ OY VERMEYİ UNUTMAYIN LÜTFEN ♥︎
Bay bay :)