İçeriğe geç

NEFESİN İZİNDE 🚪🕯️

Bölüm 7 · 11 dk okuma

NEFESİN İZİNDE 🚪🕯️

Bölüm 7

5.MUM🕯️| YÜZ YÜZE

ESENLİKLER CANPARÇALARIM! 👋🏻🦅 Bu bölüm uzun noldu hemen geçin okumaya. "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar." •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••• Sabah alarm çalmadan uyandım. Oda karanlıktı. Perdelerin arasından sızan ışık griydi. Güneş doğmuştu ama ortada güneşe benzeyen hiçbir şey yoktu. Hava kapalıydı. Ağır. Sanki gökyüzü alçalmış, şehrin üzerine çökmüştü. Bir süre tavana baktım. Sessizlik vardı ama huzur yoktu. Yatağımdan kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde içimde tuhaf bir his geçti. Sanki ev beni izliyordu. Dün gece olanları düşünmek istemedim. Zihnim otomatik olarak üstünü kapattı. İnsan bazen hayatta kalmak için unutuyormuş gibi yapar. Banyoya girdim. Aynaya bakmamaya çalıştım. Diş fırçamı aldım. Musluğu açtım. Su akmadı. Bir saniye bekledim. Sonra birden, basınçlı ve sert bir şekilde akmaya başladı. Elime sıçradı. Geri çekildim. “Normal.” dedim kendime. “Sadece tesisat.” Ama ses… suyun sesi fazla yankılanıyordu. Küçük banyoda değil de boş bir koridorda akıyormuş gibiydi. Aynaya istemeden baktım. Yansımam yorgundu. Göz altlarım morarmıştı. Dudaklarım solgundu. Ama gözlerim… Bir anlığına, sanki bir tık geç hareket etti. Göz kırptım. Her şey normale döndü. “Yeter.” diye fısıldadım. Mutfakta kahve hazırladım. Fincanı masaya koyduğumda hafifçe devrildi. Masanın yüzeyi dümdüzdü. Elim çarpmamıştı. Kahve yavaşça masaya yayıldı. Lekeye baktım. Şekli… bir şeye benziyordu. Uzun, ince bir çizgi. Bir bıçak gibi. Bakmayı bıraktım. Çantamı aldım. Evden çıktım. Kapıyı kilitlerken içimde anlamsız bir huzursuzluk vardı. Sanki arkamda bir şey bırakmıyordum da… bir şeyden kaçıyordum.         •🚪🕯️• Okulun kapısından içeri girdiğimde hava daha da ağırlaştı. Koridorlar her zamanki gibi kalabalıktı ama sesler uzaktan geliyormuş gibiydi. Öğrenciler gülüyordu. Koşuyordu. Bir şeyler anlatıyordu. Ama ben hepsini camın arkasından izliyormuşum gibi hissediyordum. “Günaydın hocam!” dedi bir öğrenci. Başımı çevirdim. 6/C’den Ege. Gülümsedim. “Günaydın.” Sesim bana ait gibi gelmedi. Öğretmenler odasına girdim. İçerisi her zamanki gibiydi. Çay kokusu. Düşük sesli sohbet. Kağıt hışırtıları. “Nasıl gidiyor?” diye sordu Ayşe hocam. “İyiyim.” dedim otomatik. Yalan söylemek kolaylaşıyordu. Masama oturdum. Çantamı açtım. Defterlerim yerindeydi. Ama en üstte bir kağıt vardı. Ben koymamıştım. Yavaşça çektim. Boştu. Arkasını çevirdim. Tek cümle yazıyordu: “Yüzleşme vakti.” El yazısı bana aitti. Nefesim yavaşladı. Kalbim hızlandı. Kağıdı buruşturup çantama attım. Kimse görmemeliydi. Tam o sırada zil çaldı. 8/B sınıfına girdim. Tahtaya adımı yazdım. Tebeşir elimde kırıldı. Sınıf bir an sessizleşti. “Hocam iyi misiniz?” dedi arka sıradan biri. “İyiyim.” dedim. Ama o an fark ettim. Sınıfın en arka köşesinde bir sandalye boştu. Orada normalde kimse oturmazdı. Ama bugün sandalyenin üzerinde bir şey vardı. Küçük. Beyaz. Yuvarlak. Bir mum. Yanmıyordu. Sadece duruyordu. Kalbim bir an durdu. “Kim koydu bunu?” dedim. Öğrenciler birbirine baktı. “Hocam?” dedi biri. “Ne koydu?” Parmağımla gösterdim. Sandalyeye baktılar. Hiçbiri tepki vermedi. Orada hiçbir şey yokmuş gibi. Yavaşça yaklaştım. Sandalyeye dokundum. Boştu. Mum yoktu. Ama parmak uçlarımda hafif bir is kaldı. Siyaha yakın bir leke. Ders boyunca tahtaya yazdıklarım silikleşti. Cümleler eksildi. Bir ara tahtada şunu gördüm: “Yüz yüze.” Ben yazmamıştım. Arkamı döndüğümde yazı yoktu. Sınıfın camından dışarı baktım. Gökyüzü daha da k oyulaşmıştı. Yağmur başlamamıştı ama başlayacak gibiydi. Bir his vardı içimde. Bugün bir şey olacaktı. Kaçamayacağım bir şey. Ve bu kez… kaçmak istemediğimi fark ettim.                  •🕯️🚪• Öğretmenler odasına geri döndüğümde içimdeki huzursuzluk artık daha belirgindi. Koridorun floresan ışıkları titriyordu. Normalde fark etmezdim. Ama bugün her titreşim gözümün içine batıyordu. Kapıyı itip içeri girdim. Çay makinesinin fokurtusu vardı. Birkaç öğretmen kendi aralarında konuşuyordu. Haberlerden, sınavlardan, öğrencilerin yaramazlıklarından… Dünya dönmeye devam ediyordu. Ben hariç. Masama doğru yürüdüm. Sandalyem hafifçe geriye çekilmişti. Sabah tam masaya hizalamıştım. Eminim. Oturmadan önce bir saniye durdum. “Fazla düşünüyorsun.” dedim içimden. Ayşe hocam yanıma yaklaştı. Elinde çay bardağı vardı. “Rengin solgun.” dedi dikkatle. “İyi uyuyabildin mi?” Uyku. Bu kelime bile yabancı geliyordu. “Biraz başım ağrıyor.” dedim. Yalan söylemek artık refleks olmuştu. “Elimden bir şey gelir mi?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. Tam o sırada odanın kapısı sertçe kapandı. Herkes dönüp baktı. Rüzgâr yoktu. Pencere kapalıydı. Kimse girip çıkmamıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra biri gülerek, “Hava basıncıdır.” dedi. Hava basıncı. Bugün herkes her şeyi mantıkla açıklamaya çok hevesliydi. Masama oturdum. Çantamı açtım. Defterleri çıkarırken parmaklarım titrediğini fark ettim. Çantanın en altından ince bir mum parçası yuvarlanarak masanın kenarına geldi. Donup kaldım. Dün gece evdeydi. Nasıl buraya gelmişti? Hızla elimle üstünü kapattım. Kimse görmemeliydi. “5/A dersi sende değil mi şimdi?” diye sordu karşı masadan Murat hoca. “Evet.” dedim. Sesim boğuk çıktı. “Onlar bugün biraz gergin. Sabah iki öğrenci tartışmış.” İçimde bir şey kıpırdadı. “Ne hakkında?” “Biri diğerine ‘sen dün burada değildin’ demiş. Çocuklar işte.” diye geçiştirdi. Ama benim içimde o cümle yankılandı. Sen dün burada değildin. Zil çaldı. Koridora çıktım. 5/A sınıfına doğru yürürken adımlarımın sesi fazla yankılanıyordu. Sanki koridor boştu. Oysa öğrenciler yanımdan koşarak geçiyordu. Kapıyı açtım. Sınıf bir an sustu. “Günaydın hocam.” dediler hep bir ağızdan. “Günaydın.” Tahtaya yürüdüm. Kalemi elime aldım. Parmaklarımın ucunda hâlâ o siyah leke vardı. Ne kadar silsem çıkmıyordu. Yokmuş gibi davrandım. “Bugün metin analizi yapacağız.” dedim. Arka sıralardan biri el kaldırdı. Küçük, sarışın bir kız. Elif. “Hocam?” dedi çekingen bir sesle. “Evet Elif?” “Dün derste sorduğunuz sorunun cevabını buldum.” Dün? Dün 5/A:ya girmemiştim. Programımda yoktu. “Ne sormuştum?” diye sordum dikkatle. Sınıfın yarısı bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Elif kaşlarını çattı. “Hani… ‘Aynaya bakınca kimi görürüz?’ demiştiniz.” Boğazım kurudu. “Ben öyle bir soru sormadım.” Sınıf sessizleşti. Ön sıradaki bir çocuk mırıldandı: “Sormuştunuz hocam.” Kalbim hızlandı. “Ne cevap vermiştim peki?” dedim. Elif yavaşça konuştu. “‘Bazen kendimizi değil, sakladığımız şeyi görürüz’ demiştiniz.” O cümle… bana aitti. Ama ben söylememiştim. Tahtaya yaslandım. Dengeyi kaybetmemek için. “Dersimize dönelim.” dedim kısa bir şekilde. Kitapları açtırdım. Paragrafları okutmaya başladık. Ama gözüm sürekli sınıfın arka köşesine kayıyordu. En arka sırada bir boşluk vardı. Sandalye boştu. Ama sanki biri oturuyormuş gibi hafif bir çöküntü vardı minderinde. Gözümü kırptım. Normal. Bir öğrencinin kalemi yere düştü. Eğilip aldı. Kalkarken bir an durdu. “Hocam…” dedi fısıltıyla. “Evet?” “Tahtada yazı var.” Arkamı döndüm. Tahta bomboştu. “Yok.” “Az önce vardı.” dedi çocuk ısrarla. “Yüz yüze yazıyordu.” Nefesim bir saniye durdu. Sınıfa döndüm. “Kim yazdı?” diye sordum sertçe. Kimse cevap vermedi. O an sınıfın içindeki hava değişti. Kapalıydı zaten ama şimdi daha da ağırdı. Pencereden dışarı baktım. Gökyüzü neredeyse siyaha dönmüştü. Yağmur başlamıştı. Camdan aşağı süzülen damlalar bir anlığına düz değil, eğik akıyormuş gibi göründü. Sanki yerçekimi yön değiştirmişti. Başımı salladım. “Okumaya devam.” Elif ayağa kalktı. Metni okumaya başladı. Sesi titriyordu. Bir an durdu. “Hocam…” dedi tekrar. “Ne var?” “Bu metin değişti.” Elinden kitabı aldım. Sayfaya baktım. Paragrafın ortasında tek bir cümle vardı: “Yüzleşmeden kurtuluş yok.” Gözümü kırptım. Cümle kayboldu. Yerinde normal metin vardı. Kitabı kapattım. Sınıf bana bakıyordu. Hepsi. Aynı anda. Ve o an içimde net bir düşünce belirdi: Bugün biri benimle oynuyordu. Ama sınıfta değildi. Benimle yüz yüze gelmek için hazırlanıyordu. Ve ben… ilk kez gerçekten hazır olmadığımı hissettim.            •🚪🕯️• Öğleden sonra zil çaldığında içimde garip bir yorgunluk vardı. Sanki bütün gün fiziksel değil de zihinsel bir maraton koşmuştum. 5/A’dan çıktıktan sonra öğretmenler odasına uğramadım. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Kelimeler fazla geliyordu. Bahçe nöbeti bendeydi. Normalde severim. Açık hava iyi gelir. Gürültü bile rahatlatır. Ama bugün gökyüzü bastırıyordu. Bahçeye çıktığımda hava kurşuni bir renkti. Güneş tamamen kaybolmuştu. Rüzgâr yoktu ama ağaçların yaprakları hafifçe titriyordu. Sebepsiz bir titreşim. Öğrenciler bahçeye dağıldı. Top oynayanlar, banklarda oturanlar, koşturanlar… Her şey olağan görünüyordu. Ben yürümeye başladım. Çevreyi gözlüyordum ama aslında içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum. Bir grup öğrenci yanımdan geçerken fısıldaştı. “Gördün mü?” dedi biri. “Evet, arkasındaydı.” dedi diğeri. Adımlarım yavaşladı. “Ne gördünüz?” diye sordum sakin bir sesle. Çocuklar irkildi. “Bir şey değil hocam.” “Anlatın.” Küçük, gözlüklü bir çocuk utangaçça konuştu. “Az önce… sizin arkanızda biri vardı sandık.” Kalbim bir an boşluğa düştü. “Bahçede herkes var.” dedim kontrollü şekilde. “Hayır hocam.” dedi çocuk. “Öğrenci gibi değildi.” “Nasıl yani?” Çocuk tereddüt etti. “Yüzü yok gibiydi.” Mideme bir ağırlık oturdu. Gülümsemeye çalıştım. “Hayal görmüşsünüzdür.” Çocuklar dağıldı ama bakışları arkamda kaldı. Yavaşça arkamı döndüm. Kimse yoktu. Ama o an ensimde soğuk bir his gezindi. Sanki biri nefesimi ölçüyordu. Çok yakından. Yürümeye devam ettim. Basket potasının oraya geldiğimde bir şey fark ettim. Zemin ıslaktı. Yağmur henüz başlamamıştı. Islaklık yuvarlak bir şekil oluşturuyordu. On dört küçük damla. Yarım daire gibi dizilmiş. Donup kaldım. Adımımı geri attım. Damla izlerinin ortasında küçük, yanık bir iz vardı. Sanki bir şey orada yanmıştı. Boğazım kurudu. Tam o sırada arkamdan bir ses geldi. “Hocam?” Sıçradım. Elif. “İyi misiniz?” diye sordu. Başımı salladım. “İyiyim.” Ama gözlerim yerdeydi. Tekrar baktığımda… Islaklık yoktu. Zemin kupkuruydu. Elif kaşlarını çattı. “Neye bakıyorsunuz?” “Hiç.” dedim. Gökyüzü daha da karardı. Uzakta gök gürültüsü duyuldu. Bu kez gerçekten. Zil çaldı. Öğrenciler içeri koşmaya başladı. Ben en son girdim. Kapıdan içeri adım atmadan önce bahçeye bir kez daha baktım. Boştu. Ama bir anlığına, basket potasının altında bir silüet gördüm. Hareketsiz. Beni izliyordu. Göz kırptım. Yoktu. İçeri girdim. Ve artık emindim. Bu sadece evde başlamamıştı. Ben nereye gidersem… o da geliyordu.                  •🕯️🚪• Arabayla eve giderken direksiyonu ne kadar sıkı tuttuğumu fark ettim. Parmaklarım beyazlamıştı. Yağmur sonunda başlamıştı. Camdan aşağı süzülen damlalar yolu eğip büküyordu. Far ışıkları asfaltta kırılıyor, her şeyi daha da belirsiz yapıyordu. Radyoyu açtım. Cızırtı. Kapattım. Bugün hiçbir ses istemiyordum. Eve vardığımda hava neredeyse kararmıştı. Saat erken olmasına rağmen gökyüzü geceye dönmüştü. Kapıyı açtım. Ev soğuktu. Isıtıcı çalışıyordu ama soğuk duvarların içindeydi sanki. Çantamı bıraktım. Misafir odasının girişine doğru yürüdüm. Orada hep duran bir vazo vardı. İnce, uzun, cam. Annem yerini hiç değiştirmezdi. Bugün biraz kaymıştı. Yere daha yakındı. Durup baktım. “Takıntı.” dedim kendi kendime. Tam o sırada duvara yansıyan bir karartı gördüm. Hareket etti. Donup kaldım. Yavaşça başımı kaldırdım. Koridorun sonunda, misafir odasının kapısının önünde bir gölge vardı. Bu kez belirsiz değildi. Uzundu. En az 1.90. Omuzları genişti. Duruşu… sakindi. Kaçmadım. Artık kaçmayacaktım. “Yeter.” dedim kısık bir sesle. “Çık karşıma.” Gölge bir adım attı. Zemin gıcırdamadı. Ama içimde bir şey çatladı. “Yüzleşmek istiyordun.” dedi derin bir ses. Sesi yankı yapmıyordu. Direkt zihnimin içine düşüyordu. “Neden bu kehanet benim üzerimde?” dedim. “Neden ben?” Bir an sessizlik oldu. Sonra cevap geldi. “Yaptığın saygısızlık mum kehanetiyle ödüyorsun, İnci…” Boğazım düğümlendi. “Ne incisi?” Gölge bir adım daha yaklaştı. Yüzü hâlâ yoktu. Sadece boşluk. Ama o boşlukta bakış vardı. “İsminin anlamını bilmiyor musun?” “Hayır.” dedim sertçe. “Benim adım Maisie.” “İnci demek, Maisie.” Kalbim hızlandı. Çocukken annem bir kez söylemişti. İsminin anlamı inci gibi değerli demek, demişti. Ama hiç üstünde durmamıştım. “Bunun ne ilgisi var?” dedim. “İnci, ateşe atıldığında kararır.” dedi gölge. “Ama sen ateşi küçümsedin.” İçimde bir görüntü parladı. Bir doğum günü. Loş bir oda. Mumlar. Kahkaha. Sonra öfke. Flashback beni sertçe içine çekti. Üniversitedeydim. Kalabalık bir doğum günü partisi. Masada büyük bir pasta vardı. Üzerinde mumlar. Çok mum. Yanımda Ege duruyordu. Uzundu. Karizmatikti. İnsanları etkileyen o rahat tavrı vardı. Ama o gece bana ihanet etmişti. Herkesin önünde. Sözde şaka yaparak. Benim yazdığım bir metni alıp kendi yazmış gibi okumuştu. Alkış toplamıştı. O an içimde bir şey kırılmıştı. Pasta önündeydi. Mumlar yanıyordu. Ege bana bakıp gülmüştü. “Kızma ya, eğleniyoruz.” Eğlenmek. Elimi uzatmıştım. Mumları üflemedim. Pastayı tutup bir anda onun yüzüne doğru itmiştim. Alevler saçlarına değmişti. Küçük bir yanık olmuştu ama ciddi değildi. Herkes bağırmıştı. Ben ise kahkaha atmıştım. “Şimdi eğleniyor musun?” demiştim. O an gözlerindeki bakışı hatırlıyorum. Gururu kırılmıştı. Ve o bakış… kin doluydu. Flashback dağıldı. Koridordaydım. Gölge karşımdaki duvara yaslanmış gibiydi. “Bunun için mi?” dedim nefes nefese. “Bir çocukluk öfkesi için mi?” “Saygısızlık ateşe karşı yapılmaz.” dedi. “Saçmalık!” diye bağırdım. “Bu bir kaza değildi ama lanet de değildi!” Gölge başını hafifçe yana eğdi. “O gece mumları söndürmedin.” dedi. “Ateşi yüzüne attın.” “Çünkü hak etmişti!” “Sen karar veremezsin.” Öfkem kabardı. “Oyununun kurallarının dışına çıkma.” dedim dişlerimin arasından. “Çıkarsan paramparça ederim. Canlı canlı mumlarda yakarım. Ayağını denk al, İnci…” Sözler ağzımdan çıkarken fark ettim. “İnci” demiştim. Kendime. Gölge bir adım daha yaklaştı. Şimdi aramızda sadece bir metre vardı. Kokusu geldi. Deniz gibi. Tuzlu ama ferah. Bu kadar temiz bir koku bu kadar karanlık bir varlığa ait olamazdı. Tezatlık midemi bulandırdı. “Kuralları ben koymam.” dedi sakin bir tonla. “Sadece hatırlatırım.” “Ne istiyorsun?” “Elindeki mum eksik.” “Ne?” “Elindeki hayat eksik.” Gölgenin eli uzandı. Parmakları net değildi ama hareketi gerçekti. Avucuma bir şey bıraktı. Küçük bir mum. Diğerlerinden farklıydı. Daha ince. Daha beyaz. “Beşinci.” dedi. “Bunu yakarsan ne olacak?” “Yüzleşme tamamlanacak.” “Yakmazsam?” “Eksik kalırsın.” Sessizlik çöktü. “Ege mi bu?” dedim aniden. “Sen misin?” Gölge bir an durdu. Boyu… duruşu… gerçekten ona benziyordu. 1.90 civarı. Geniş omuzlu. Ama yüz yoktu. “İnsanlar sadece araçtır.” dedi. “Yani o da mı bunun parçası?” “Her ateş bir kıvılcımla başlar.” Sinirle güldüm. “Şifreli konuşmayı bırak.” Gölge geri çekildi. “Yak.” dedi. “Ve?” “Gerçekle yüz yüze gel.” “Gerçek ne?” Cevap vermedi. Yavaşça geri geri gitti. Aynanın önüne geldi. Aynada silüeti daha netti. Bir anlığına yüz şekillendi. Ama tamamlanmadı. Sonra kayboldu. Koridor boş kaldı. Elimde mum vardı. Gerçek. Ağırlığını hissediyordum. Ellerim titremiyordu artık. Bu kez korku yoktu. Sadece karar. Salona yürüdüm. Şamdanın yanına gittim. Diğer mumlar oradaydı. Dört. Dördün yanına bu beyaz olanı koydum. Çakmağı aldım. Bir saniye durdum. “Yüzleşme diyorsun.” diye fısıldadım. Ateşi yaktım. Mumun fitili alev aldı. Diğerlerinden daha parlaktı. Alev sabitti. Titremiyordu. O an odadaki hava değişti. Duvarlar sanki biraz daha yaklaştı. Ayna karardı. Ve içinden tek bir cümle duyuldu: “Şimdi başlıyoruz.” Alev bir an maviye döndü. Sonra normale. Ama ben biliyordum. Bu artık sadece bir oyun değildi. Ve ben… gerçekten yüz yüze gelmiştim. ••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••• Nasıldı canparçalarım? 7.bölümdeki kehaneti tahmin edin! İyi günler. " Bir sonraki çarşambaya kadar sessiz ol."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.