ESENLİKLER CANPARÇALARIM!👋🏻🦅 Çok uzatmayacağım çünkü uzun bir bölüm oldu. Tam 1648 kelime. Keyifli okumalarr. "Siyaha boyanmışlar hiç bir zaman ışıktan faydalanamaz." •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••• Toprak kokusunu hâlâ burnumda hissediyorum. Hava griydi. O kadar griydi ki sanki gökyüzü de bugün yas tutuyordu. İnsanlar siyahlar içindeydi ama ben hiçbir şeyi net göremiyordum. Her şey flu. Sesler uzak. Fısıltılar suyun altından geliyormuş gibi. Tabutun başında dururken dizlerimin titrediğini fark ettim. Bu gerçek değildi. Olmamalıydı. "Güçlü ol,” dedi birileri kulağıma. Kim olduğunu bilmiyorum. Kimseyi seçemiyorum. Sadece cümleler geliyor. Güçlü ol. Sabret. Başın sağ olsun. Başım sağ değil ki. Annem toprakta. İmamın sesi yükselip alçalıyor. Kelimeler birbirine karışıyor. Ellerimi birbirine kenetlemişim ama farkında değilim. Parmaklarım buz gibi. Tabutun ahşabına bakıyorum. İçinde annem var. Dün sabah mesaj atmayı düşündüğüm, mutfakta çay koyan, saçlarını ensesinde toplayan kadın. Şimdi bir kutunun içinde. Göğsüm sıkışıyor. Nefes alamıyorum. Ve bir anda… yıkılıyorum. Dizlerim tutmuyor. Ses kontrolümden çıkıyor. Hıçkırıklar göğsümün içinden zorla kopuyor. Utanç yok. Çevre yok. Sadece acı var. O kadar büyük ki içime sığmıyor. “Anne!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sesim çatlıyor. Toprağa bakıyorum. O çukur… o karanlık çukur… Annemi içine alacak. Ben bir daha onun sesini duyamayacağım. Bir daha “Kızım” deyişini duyamayacağım. Biri omuzlarımdan tutuyor. Güçlü kollar. Tanıdık. Onu görmeden kim olduğunu biliyorum. Ege. Beni kendine çekiyor. Göğsüne yaslanıyorum. Hıçkırıklarım dinmiyor. Parmaklarım ceketine yapışıyor. “Buradayım,” diyor kulağıma. Sesi titriyor ama kontrol etmeye çalışıyor. “Yanındayım.” Yanımda ama annem yok. “Ben… ben onu kurtaramadım,” diyorum nefes nefese. Kelimeler zor çıkıyor. “Evde değildim… ben yoktum…” Suçluluk mideme bıçak gibi saplanıyor. Ege yüzümü iki eliyle tutuyor. Gözlerimin içine bakıyor. Gözleri kızarmış. O da ağlamış. “Bu senin suçun değil,” diyor net bir sesle. “Bunu kafana sok. Senin suçun değil.” Ama içimde bir yer buna inanmıyor. Toprak atılmaya başlıyor. Her kürek sesi kalbime iniyor sanki. Tak. Tak. Tak. Her sesle biraz daha batıyorum. Ege beni daha sıkı tutuyor. Sanki dağılacağımı biliyor. Haklı. Dağılıyorum zaten. İçimde bir yer tamamen kararıyor. İnsanlar yavaş yavaş dağılıyor. Taziyeler, sarılmalar, baş sağlığı dilekleri… Hepsi bulanık. Otomatik cevaplar veriyorum. “Sağ olun.” “Teşekkür ederim.” “Eksik olmayın.” Hiçbir şey hissetmiyorum artık. Ağlamam duruyor bir noktada. Ama rahatladığım için değil. İçimdeki acı taşmayı bırakıp donuyor. Simsiyah bir şey oturuyor göğsümün ortasına. Eve dönerken Ege yanımdan ayrılmıyor. Elimi tutuyor. Benim elim hâlâ soğuk. Kapının önünde durduğumuzda içeri girmek istemiyorum. Bu ev artık ev değil. Annem yok. Ege anahtarı alıp kapıyı açıyor. Işıklar yanıyor. Her şey yerli yerinde. Mutfak, masa, sandalye… Dün hayat vardı burada. Şimdi yankı var. Bir adım atıyorum ve duruyorum. “Ben burada nasıl yaşayacağım?” diye fısıldıyorum. Ege cevap vermiyor hemen. Sadece beni kendine çekiyor. “Yalnız değilsin,” diyor sonunda. “Ne olursa olsun değilsin.” Başımı göğsüne yaslıyorum. Ama içimdeki o karanlık büyüyor. Annemin tabutunun kapağı kapanırken içimde bir şey de kapanmıştı. O günden sonra kalbimde bir yer ışık almamaya başladı. Ve ben ilk defa gerçekten anladım: Bir insan aynı gün içinde hem yaşayabilir… hem de ölebilir. Ben o gün ölmedim. Ama bir parçam toprağın altında kaldı. Ve orası… kapkaranlık. •🕯️🚪• Alarm çaldığında ilk hissettiğim şey yorgunluk değildi. Boşluktu. Bir an nerede olduğumu anlamadım. Sonra tavanı tanıdım. Ev. Aynı ev. Ama artık annemin olmadığı ev. Okula gitmek zorundaydım. İstemiyordum. Ama evde kalmak daha kötüydü. Duvarlar fazla konuşuyordu. Yataktan kalktım. Aynaya baktım. Gözlerim şiş. Tenim solgun. Öğretmen gibi değil de gece boyunca ağlamış biri gibi duruyordum. Zaten öyleydim. Soğuk su yüzümü biraz toparladı. Saçımı topladım. Siyah bir bluz giydim. Siyahın artık yasla ilgisi yoktu. İçime daha uygundu sadece. Mutfaktan geçerken bir an durdum. “Çıkıyorum,” demek geldi içimden. Demedim. Anahtarı alıp kapıyı kapattım. Okulun kapısından girerken midemde hafif bir düğüm vardı. Öğrenciler beni görünce fısıldaşmadı. Bu iyi bir şeydi. Müdür muhtemelen uyarmıştı. Öğretmenler odasına girdiğim an hava değişti. Konuşmalar yavaşladı. Birkaç kişi ayağa kalktı. “Başın sağ olsun, Maisie.” “Çok üzüldük.” “Bir şeye ihtiyacın olursa…” Cümleler sırayla geldi. Hepsi iyi niyetliydi. Hepsi ağırdı. Gülümsedim. Küçük, kontrollü bir gülümseme. “Teşekkür ederim,” dedim. “Sağ olun.” Birisi omzuma dokundu. Bir başkası sarıldı. Sarılmalara alışık değilim ama itmedim. İçimden sadece şunu geçirdim: Lütfen normal davranın. Çünkü acı zaten yeterince büyüktü. Üzerine ilgi gelince daha da büyüyordu. Masama oturdum. Çantamı açtım. Defterleri çıkardım. Programıma baktım. 8/B. Sonra 6/C. Nefes aldım. “Yapabilirsin,” dedim kendime. “Sınıfa girince öğretmensin. Sadece öğretmen.” 8/B kapısını açtığımda hepsi ayağa kalktı. “Günaydın öğretmenim.” Sesleri biraz daha kısıktı. Normalden daha dikkatli bakıyorlardı bana. “Günaydın,” dedim. Tahtaya konuyu yazarken elimi sabit tutmaya çalıştım. Arkam dönükken gözlerimi kapatıp kısa bir nefes aldım. Derse başladım. “Geçen hafta işlediğimiz yerden devam ediyoruz.” Sesim beklediğimden daha düzgündü. Bir öğrenci parmak kaldırdı. Normal bir soru sordu. Cevapladım. Başka biri defterini unuttuğunu söyledi. Hafifçe uyardım. Her şey sıradandı. Bir an pencereye baktım. Dışarıda rüzgâr ağaçları hafifçe sallıyordu. Dünya devam ediyordu. Ben de devam ediyordum. Ama içimde bir yerde sürekli bir arka plan sesi vardı. Düşük frekansta bir uğultu gibi. Sanki beynim hiç susmuyordu. Dersin ortasında bir an duraksadım. Tahtadaki kelimeyi yanlış yazdığımı fark ettim. Sildim. Düzelttim. “Özür dilerim,” dedim. Öğrencilerden biri, en arka sıradaki, sessizce “Sorun değil öğretmenim,” dedi. O kadar basit bir cümleydi ki boğazım düğümlendi. Dersi bitirdiğimde zil çaldı. Hepsi ayağa kalktı. “Geçmiş olsun öğretmenim,” diyen oldu çıkarken. Başımı salladım. Kapı kapandığında sandalyeye oturdum. Elleri masaya koydum. Titremiyorlardı. Bu iyi. 6/C daha küçüktü. Daha hareketli. Daha filtresiz. Sınıfa girdiğimde birkaç tanesi tereddütle baktı bana. Biri fısıldadı, “Annesi ölmüş.” Duydum. Ama tepki vermedim. “Defterler açılsın,” dedim yumuşak ama net bir sesle. Onlarla uğraşmak daha kolaydı aslında. Sorular bitmiyordu. Enerjileri yüksekti. Dikkat dağılıyordu. Sürekli müdahale etmem gerekiyordu. Bu iyi. Çünkü düşünmeye vakit bırakmıyordu. Bir öğrenci kalemini düşürdü. Biri arkadaşına laf attı. İkisini ayırdım. Küçük bir tartışmayı çözdüm. Normal bir öğretmen günü. Bir ara tahtaya yazı yazarken camın yansımasında kendi yüzümü gördüm. Yabancı geldi. Sanki ben değilim. Ama ders devam etti. Zil çaldı. Çocuklar koşarak çıktı. Sınıf boşaldığında bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte annemin sesi yoktu. Ve ben bunu fark etmemeye çalıştım. Çantamı toplarken içimden şunu geçirdim: Hayat durmuyor. Okul durmuyor. Ders programı durmuyor. Ben de durmayacağım. Ama içimde bir yer hâlâ toprağın altında. Ve ben tahtaya her yazı yazdığımda, o karanlık yer biraz daha ağırlaşıyor. Yine de yürüdüm. Çünkü bazen insan güçlü olduğu için değil… Başka seçeneği olmadığı için devam eder. •🚪🕯️• Okuldan çıktığımda hava kararmaya yüz tutmuştu. Otoparka doğru yürürken ayaklarım ağırdı ama kafam boştu. Gün bitmişti. Rol bitmişti. Artık sadece bendim. Arabanın kapısını açtım. Çantamı yolcu koltuğuna bıraktım. Kontağı çevirmeden önce bir an başımı direksiyona yasladım. O an fark ettim. Vitesin yanında bir şey vardı. Küçük. Beyaz. Tanıdık. Bir mum. Kalbim tekledi. Arabayı sabah kilitlemiştim. Eminim. Kimse binmemişti. Camlar kapalıydı. Her şey normaldi. Ama o mum oradaydı. Yavaşça elimi uzattım. Parmaklarım titremedi bu sefer. Dokunduğum an içimdeki o uğultu sustu. Sanki biri beynimdeki düğmeyi kapattı. Derin bir nefes aldım. Rahatlama… yapaydı. Bunu hissedebiliyordum. Ama yine de rahattım. Mumu elime alıp çantama koydum. “Tamam,” dedim kendi kendime. “Tamam.” Eve sürdüm. Kapıyı açtığımda ev yine sessizdi. Ama artık o sessizlik beni korkutmuyordu. Çünkü cebimde bir mum vardı. Ve nedense… bu bana güven veriyordu. •🕯️🚪• Kapıyı kilitledikten sonra doğruca odama çıktım. Evin sessizliği arkamdan merdivenleri tırmanıyormuş gibi geliyordu ama dönüp bakmadım. Kapıyı kapattım. Odam… garip şekilde düzenliydi. Sabah aceleyle çıkmıştım ama yatak düzgün, masa topluydu. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Çantamı sandalyeye bıraktım. Arabada bulduğum mumu çıkardım. Beyaz, sade, küçük. Aynanın önündeki dar konsola doğru yürüdüm. Orası genelde dağınık olurdu. Parfüm, toka, birkaç not kâğıdı… Ama şimdi yüzey neredeyse boştu. Sadece çerçevesiz ayna ve toz zerreleriyle beraber mum ve şamdan. Çakmağı çektim. Alev bir an parladı. Mumu yaktım. Turuncu ışık yüzüme vurdu. Aynadaki yansımam dalgalandı. Gözlerimin altı mor, bakışlarım donuk. Mumu aynanın tam önüne koydum. Ve nefesim yarım kaldı. Çünkü aynada… tek mum görünmüyordu. İki tane vardı. Yavaşça başımı eğdim. Ayna önünde, benim koyduğum mumun hemen sağında bir mum daha duruyordu. Yanıyordu. Alt kısmı hafif erimişti. İnce bir mum akıntısı ahşap yüzeye donmuştu. Sanki saatlerdir oradaymış gibi. Sabah burada hiçbir şey yoktu. Eminim. Elimi uzattım. Dördüncü muma dokundum. Sıcaktı. Gerçekti. Kalbim hızlanmalıydı. Paniklemeliydim. Ama içimde garip bir sakinlik vardı. Sanki bu olması gereken bir şeymiş gibi. Aynaya baktım tekrar. Bu sefer gölgeler dikkatimi çekti. İki mumun gölgesi vardı. Ama arkada… çok silik bir üçüncü karartı. Omuz hizasında. Bir anlığına. Gözlerimi kırptım. Yok oldu. Odanın kapısı kapalıydı. Cam kapalıydı. Rüzgâr yoktu. Ama alevler aynı anda titredi. Sanki görünmeyen biri nefes vermiş gibi. Yutkundum. “Tamam,” diye fısıldadım aynadaki kendime. “Tamam.” İki mum yan yana duruyordu. Ve ben… nedenini sorgulamaktan vazgeçmeye başlıyordum. •🚪🕯️• Aynanın karşısında duruyordum. İki mum yanıyordu. Alevleri sakin değildi ama panik de yaratmıyordu. Odanın içi turuncu gölgelerle doluydu. Salona gittiğimde mutfakta annem yoktu... Ancak cama parçan vazo fırının üstündeydi. Umursamadım. Tavan hafifçe gıcırdadı. Başımı kaldırdım. Avize. Eskiden annem seçmişti onu. İnce cam parçalarından oluşan, hafif sallandığında çıngırak gibi ses çıkaran bir modeldi. Şimdi… sallanıyordu. Pencere kapalıydı. Kapı kapalıydı. Rüzgâr yoktu. Sallanma arttı. Cam parçaları birbirine çarptı. İnce, sinir bozucu bir tıkırtı. Normalde geri çekilmem gerekirdi. Ama kıpırdamadım. Sadece izledim. Vidaların olduğu yerden hafif bir çat sesi geldi. Sonra bir anlık sessizlik. Ve avize… koptu. Aşağı düştü. Tam önümde. Cam parçaları yere çarparken keskin bir ses yayıldı. Parçalar etrafa saçıldı. Birkaç küçük cam parçası ayak bileğime değdi ama canım yanmadı. Refleks göstermedim. Bir adım bile atmadım. Sadece yere baktım. Kırık camların arasında mum ışığı yansıyordu. Yüzlerce küçük alev gibi parlıyordu parçalar. Kalbim sakin. Nefesim düzenli. Bu da normalmiş gibi. Başımı tekrar aynaya kaldırdım. Yansımamda… ben hâlâ dimdik duruyordum. Ama arkamda, kırık camların arasında bir gölge daha vardı. Bu sefer netti. Omuz hizasında. Hareketsiz. Bir saniye. İki saniye. Gözümü kırptım. Yok oldu. O an içimde korku yerine başka bir şey hissettim. Kabullenme. Sanki bir şey bana zarar vermeyecekmiş gibi. Sanki düşen avize bir uyarı değil… bir işaretmiş gibi. Aşağı eğildim. Cam parçalarının arasından bir tanesini aldım. Keskin kenarı parmağıma değdi. Kan akmadı. Sadece soğukluk hissettim. Mumların alevi aynı anda yükseldi. Ve ben ilk defa şunu düşündüm: Belki de düşen şey avize değildi. Belki bir sınır düşmüştü. Ve artık hiçbir şey beni korkutmayacaktı. •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••• Nasıldı canparçalarım? Bir tık uzun ve ağır bir bölümdü... Sonraki bölüm haftaya çarşamba 18.00 Düzenimiz bu. Sonraki bölüm çok önemli olacak. Kendinize iyi bakın. "Bir sonraki çarşambaya kadar sessiz ol."🕯️
Bölüm 6
4.MUM🕯️| SİMSİYAH KALP
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.