İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 7 · 18 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 7

Bölüm 6 /// Tek Kurala Karşılık Tek Hüküm!

Olağan bir sessizlik hâkimdi çevreye. Yıkılmış veyahut her an çökecekmiş görünümü veren beton binalar, hâlâ zamana şahitlik etmekte direnen taş yapılar, bir zamanların baskın türü olan şimdinin saklı insanları, yeryüzünde hükümdarlığını ilan eden toprak ile bitkiler...

Başkaldırının ilk zamanlarında yaşanan keşmekeş, yerini ölü bir sessizliğe bırakmıştı. Dünyayı çepeçevre saran ve gecenin ışıltılı karanlığında bile kendinden ödün vermeyen azgın gürültü, ani bir çığın altında kalmışçasına kayıplardaydı; sesi çıkmaz olmuştu. Ama kaynaklar tükenmezdi ve tüm olumsuzlukların kaynağı olan insanlar da bir yerlerde varlığını sürdürmekteydi. Sercan'ın yerle yeksan olmayan sorunlu insan inancı, hâlâ ölümsüz bir bedene sahipti. İnsanlar idare edilmesi öyle zor bir topluluktu ki, onları saptırmak için tek fısıltı dahi yeterdi. Kendilerini dünya kurulduğundan beri karmaşık bir düzenin içine hapsetmişlerdi. Farkında olmasalar da özgür olduklarını düşündükleri bu yeryüzünde mahkûm gibi yaşamak öz kararlarıydı. İlk insanlardan beridir bu düzen devam etmekteydi.

"Onları öylece bırakacak mıyız?" diye soran Kağan'a ilgisizce baktı. Her daim onunla aynı grupta yer almıştı. Yine de aralarında görünmez bir duvar bulunmaktaydı.

"Bir sorun mu var?" diyen Sercan ona rağmen etrafını izlemeye devam etti. Az önce anormal bitkiler sınıfına koymadığı Yeşil Gardiyanlar, bir insan güruhuna saldırmaya başlamıştı. Onlar birine saldırmaya başladıysa muhakkak o kişiden zarar görmüş demekti. Nihayetinde toprak durduk yere ölüm emrini vermezdi.

"Hayır ama sebebini bilmek isteyeceklerdir. Özellikle Vuslat sürekli sorular soruyor."

Sercan, saldırı altındaki gruba yardım etmeye kolayca ikna olmayacaktı. "Biri ya da hepsi tekin olmayan insanlar. Bizim için tehlike teşkil ediyorlar. Uzak durmak en iyisi!"

"Bir gün ne yaptığını fark edecekler." Kağan, herhangi bir endişe kırıntısı taşımıyordu. Sürekli aynı şeyleri yapmak, işe olan ilgisini kaybettirmişti.

"Evet, ama bugün değil!"

Üzerine çıktığı yıkık binadan hızla indi. Molozların otlarla kaplanmış olması fazla dikkat gerektirse de, Sercan artık bu tür kaygan ortamlara uyum sağlamıştı. Tıpkı Kağan gibi! Belki ondan dört sene evvel doğmuş olmanın getirdiği avantajdan dolayıydı, belki de amacının ona sunduğu ekstra güçtendi ama o, Kağan’dan daha tecrübeliydi. Yine de dikkatli olmak, onun için vazgeçilmez bir ilkeydi ve bunu göz ardı etmeyi aptallık sayardı.

Gardiyanın etrafını sararak içine girmesine rağmen yıkılmamakta kararlı olan birkaç binayı geçti. Harabeye dönmüş ve her bir parçası farklı yönlere savrulmuş yapıları geride bıraktı. Araçlar onlarca yıl öncesinden kalmış gibi ara sokakların bir yerlerinde öylece duruyorlardı. Paslanmış ve otlarla kaplanmışlardı. Sokak tabelaları ya yerle buluşmuştu ya da kırık belleriyle yer çekimine isyan ediyorlardı. Aç kalan bir kedi, beton parçalarının içinden aniden fırladı. Derisi üzerinden sarkıyordu. Hayvanlar, doğanın sert tavrından insanlar gibi nasibini almamıştı. Ancak cılız kedi, bir nedenden dolayı vahşileşmişti. Sercan onun savunma amaçlı kendisine saldırdığını anladı. Korku ve endişenin izlerini taşıyan hayvandan kurtulmanın tek çaresi olarak kılıcını kınından çıkardı ve tek hareketle onu kesti. Akan kan, kediden önce toprakla buluştu. Ölü beden, bir bez parçası gibi yere serildi.

Daha önce şehir merkezi olan geniş meydana yakın bir yere varan Sercan, Vuslat'ın dişini sıkarak yabancı grubu bir moloz yığınının arkasından gizlice izlediğini gördü. Diğerleri de saklanıyorlardı ve huzursuzlardı ama kendisinden beş yaş büyük olan kadının sabırsızlığı hiçbirinde yoktu. Eli, belindeki eski zamanlardan kalma kılıcın pirinç işlemeli kabzasındayken öylece bekliyordu. Her an koşmaya başlayacak olan bir atletin duruşuna sahipti.

"Yapabileceğimiz hiçbir şey yok!" dedi Sercan tok bir sesle. "Gardiyanları öldürmek çok zordur. Ayrıca bunu yapsak da toprağın gazabına maruz kalırız. Bırakın istediğini alsın."

"İstediğini almak mı?" diye bağırdı Vuslat dakikalardır dizginleyemediği öfkesini kusarak. "İstediğini alana kadar masumlar da ölebilir."

"Akıllarını kullanmamaları benim sorunum değil. Doğanın tek kuralını yıkanlar desteklenmemeli. Aksi takdirde olacakları biliyorsunuz."

Vuslat, karşısındaki adamın düşüncelerini onaylamazken Roza, grubun kalanının sessizliğini paylaşıyordu. Onu durduran da Sercan'ın son sözleriydi zaten. Yeni yaşamşarında doğanın kuralına uyarak toprağa ve bitkiye zarar vermemeleri gerekiyordu. Uymayanlara uygulanacak tek hüküm ise ölümdü. Kökü toprakta olan gardiyanları öldürmek öyle kolay değildi. Hele ki, artık daha az sayıda kişilerle çıktıkları keşif gezilerinde çok daha zordu. Sercan haftalar önce Merva'nın anormalleri kendisine çektiğini açıkladığı toplantının ertesi günü bir karara varmıştı: Merva, keşif gezilerinin hiçbirine katılmayacak ve malikânede fazladan iki kişi daha bırakılacaktı. Onun umulmadık yönü, her ne kadar belli etmeseler bile, gruba gerginlik aşılıyordu.

Roza, beton döküntüler arasındaki küçük boşluklardan birinden dövüşenleri izlemeye devam eden Kağan'ın yanına gitti. Kendisi hırka giymek zorunda kalırken onun tek bir tişörtle yetinmesini garipsemişti. Kısa kesilmiş siyah saçları, alnını kapatmıştı. Yüzünde yer yer bulunan minicik benler, ciddi bakışlarını daha da keskinleştirmişti. Yabancı grubu değil de Roza'nın göremediği, daha uzak şeyleri izliyor gibiydi. İkisi de eski zamanlardan kalma yaylarına plastik oklar takmıştı. Ama genç kızın aksine Kağan, kılıç da taşıyordu.

"Beni incelemen bittiyse karşıya odaklanır mısın?" dedi huysuz sesini fısıltıya dönüştürerek.

"Ah, tabii!"

Nihayet hayatta kalmak için mücadele etmeye devam eden insanlara odaklanan Roza, iki kişinin öldüğünü gördü. Ergenlik dönemlerini daha yeni atlatan bu taze ölülerin her ikisi de kızdı ve Nehir'den yalnızca altı yaş büyük olmalıydılar. İçinden bir parçanın koptuğunu sandı. Ne olduğunu anlayamadan olup bitmişti; öylesine aniydi, öylesine hızlı. Vücudunda bir uyuşma baş gösterdi ve kasılıp kaldı. Üçüncü bir kişi daha, elli yaşlarında bir erkek, karın bölgesinden Gardiyan tarafından deşildi ve kanlar içinde yere düştü. İç organları kalın gövdeli bitkinin ucunda takılı kalmıştı. Kendisini geri çeken Yeşil Gardiyan, olabildiğince sessiz bir şekilde topraktaki yuvasına çekildi. Hareket eden toprakta artık yuvanın girişi belli olmuyordu. Ölen üç kişi de açık alanda kalakalmıştı. Toprağın merhametini hak etmeden...

"Sizin Hastalıklı dediğiniz insanlardanmış." Sercan verdiği kusursuz karardan dolayı rahattı. "Gidelim."

"Onları almadan mı?" diyen Roza şaşkın bir hâldeydi. Sercan’ın gömleği ve pantolonuna ek olarak kılıç kını da siyahtı. Bu hâli ona hem asalet katıyordu hem de ruhunun rengini ortaya koyuyordu. Roza'ya göre o şu anda fısıldayıp duran iblisin yeryüzüne ayak basmış cismiydi.

Sercan, böyle bir karşılık ummamıştı. "Onları gerçekten de izledin mi?"

"Maalesef izledim. Ama kurtarabilirdim de."

"Niçin yapmadın o zaman?"

Genç adamın son sorusu onu afallattı. Neden her zaman onun tek cümlesiyle susturulduğunu düşünmeden edemedi. "Ni-niçin mi?" dedi kekeleyerek. Başı ağrımaya başladı. "Sen... ama sen..."

"Lanet emri veren sen değil miydin?" diyen Vuslat, Sercan'ın yakasına yapıştı. Elleri, daha güçlü iki el tarafından kavrandı ve zorla açıldı. Artık gömlek yakasını tutmuyordu.

"Biz kimsenin emri altında değiliz. Her kararı konuşarak alıyoruz. Yine de suçu başkasına yöneltmekte tereddüt etmiyorsunuz."

"İyi de kararları sunan sensin."

"Bütün fikirlere her zaman açık oldum, Vuslat. Ortaya konan her düşünceyi konuştuk ve ortak kararlar aldık. Daha iyi fikirlerle gelseydiniz, şu an onları uyguluyor olurduk."

"Sen?" dedi Vuslat gıcırdayan dişlerinin arasından tükürürcesine. "Sen nasıl bir..." Sözler bir türlü ağzından çıkamadı. Daha doğrusu Sercan'ı hangi kefeye koyacağından emin değildi. İyi miydi, kötü müydü? Bir türlü karara varamadı. Dile getirmeyi düşündüğü her kelimenin, genç adamı yeterince açıklayamayacağı hissine kapıldı. Bu karmaşası fazla uzun sürmedi. Eymen'in telaşlı sesi, tartışmaya geçici noktayı koydu.

"Roza..." dedi sıkıntılı bir ifadeyle. "Roza, meydana çıktı."

"Ne dedin?" Sercan da çevik bir hareketle meydana sıçradı. Ne yazık ki, geç kalmıştı. Yabancı grubun hayatta kalan iki üyesini yanına katmış olan Roza, ona doğru geliyordu. Yüzünde yaptığı şeyden dolayı hoşnut bir ifade vardı.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" Sercan belli etmese de kullandığı cümlenin taşıdığı öfke, genç kadını bulmuştu.

"Hüküm onlara uygulanmadı, değil mi?" diyen Roza kendinden emin bir tavra bürünmüştü. Vuslat dışında grubun geri kalanının hâlâ saklandıkları yerden çıkmadıklarını görünce bozuldu. "Ölenlere niçin yardım etmek istemediğinizi anlıyorum. Ama bu ikisi suçsuz. Neden grubumuza dâhil etmeyelim ki?"

"Ben onları istemiyorum." dedi meydana çıkan Kağan. "Gardiyanla olan dövüşlerinde rol kesen insanlarla birlik olmak, felaket demektir."

"B-biz öyle bi-bir şey yapmadık."

Ürkek bir hayvan görünümü sergileyen orta yaşlı kadının yağlanmış sarı saçları parlıyordu. Günlerdir aynı kirli kıyafetin içinde hapsolan ince vücudunun kokusu, çürümeye meyilli dişlerinden yayılan kokudan önce davranmış ve Roza'nın burnunu esir almıştı. Kahverengi bakışları, korkuyla Kağan ile Roza arasında gidip geliyordu. Erkek olan yabancıysa ona göre daha kötü bir durumdaydı ve benzer bir kokuya sahipti.

"Eğer öyle bir şey olursa sorumluluğu üstlenirim."

Ancak Roza'nın baktığı kişi Kağan değil, Sercan'dı. Sadece ondan gelecek onay, kesin karar demekti. Bu, grubun söze dökülmemiş kuralıydı. Kararlar ortak alınsa da genç adam, herkesi bir araya getiren kişiydi. Hem ona duydukları saygıdan dolayıydı hem de sorumluluğun getirdiği ağır yükü başka kimse taşımak istemiyordu. Her iki sebepten dolayı, Sercan istesin ya da istemesin, kimsenin ona karşı çıkmaya niyeti yoktu.

Eğer Kağan haklıysa, Roza'nın yalnız başına aldığı karar onlara pahalıya mal olacaktı. Art niyetli insanların tüketici ruhları her daim saflardan beslenirdi. Sercan da buna izin vermek istemiyordu. Ne var ki, Roza kararlıydı. Görünüşlerine aldandığı bu insanlara duyduğu acıma hissi gözlerini kör etmiş, mantığının önüne set çekmişti. Böyle birini idare etmenin zorluğu güneşin batmaya başlamasıyla aynı zamana denk gelmeseydi, belki onu ikna etme şansını denerdi.

"Kaldıramayacağın bir sorumluluğa dönüşmesinden korkarım." dedi son kez, Roza'nın kendisini dinlemeyeceğini bile bile.

"Sen beni merak etme."

Nitekim onun huzur dolu duygularını paylaşan tek kişi Vuslat idi. Aslında o bile mantığının derinliklerinde ters bir şeyler olduğunu biliyor fakat inanmak istemiyordu. Bazen sadece kalbiyle hareket etmeyi arzuluyordu. Mantık kimi zaman fazla yorucu olurdu.

ww

İsimleri İlayda ve Kasım olan yabancılar, malikâneye vardılar. Genel olarak iyi karşılandılar. Dışarıda yaşamanın zorluklarını iki yıldan fazla süredir deneyimleyen Merva, bir eve sahip olmanın getirdiği huzuru başkaları da tatsın istiyordu. Bu nedenle onların rahat etmesi için elinden geleni yapmaktaydı. Yekta, her zamanki neşesiyle onları gülümsetmeye çalışıyordu. Herkesin ikinci bir şansı hak ettiğine inanan Sedat, gayet mülayim tavırlar sergilemekteydi. Naim Baba, misafirlerini rahat ettirmeye çalışan bir ev sahibi üslubu takınmıştı. Ne var ki, Kağan'ın isteksizliği ve Sercan'ın onlara karşı temkinli davranmayı bırakmaması herkese huzursuzluk bulaştırmaktaydı.

Toplantılara alınmıyorlardı. Böylece günlük yaşanan her şeyden haberdar değillerdi. Nöbet tutmalarına da izinleri yoktu. Bu, belki de kendilerine tam manasıyla güven duyulmadığının en büyük ispatıydı. Zira Sercan için koruma görevi, herkese emanet edilemeyecek kadar değer taşırdı. Odaları bile farklı olan iki yabancı, baş başa bırakılmıyordu. Sercan onları asla yanından ayırmaz, her keşif gezisine mutlaka götürürdü. Bir haftalık mühlet vermişti. Ya emin kimseler olduklarını kanıtlayacaklardı ya da gideceklerdi. İlk geldiği zaman o da böyle bir kuralla karşı karşıya kaldığı için, Roza'nın onu bu konuda yargılayacak dayanağı yoktu. Karşı çıkamıyordu. Velhasılıkelam, malikânenin her karışında hissedilen emniyet ve güven hissi, süratli bir şekilde kemirilmeye başlanmıştı.

Güneş, batıya doğru iyice çekilse de karanlığın teşrifine henüz bir saat vardı. Malikânenin ferahlatıcı avlusunda Hamit'le beraber oturan Merva, son bir haftadır hep yaptığını yapıyordu. Dört duvar arasında ona diş bileyen huzursuzluğu görmezden gelme yolundaki başarısız çabalarını artık saklama ihtiyacı bile duymuyordu.

"Sence bir art niyetleri var mı?" diye sordu Hamit'e. Uzun zamandır kulaklara işittirmeye korktuğu sualdi bu.

"Bilemeyiz. Farklı oldukları kesin." O da dalıp gitmiş, Nehir'in arkadan yaklaşarak saçlarını karıştırmasına istekli bir şekilde izin vermişti. "Ama ilk geldikleri gün hâlâ aklımdan çıkmıyor."

"Çürümüş gibi kokuyorlardı." dedi Nehir yüzünü buruşturarak. Eli, istemsiz bir şekilde burnuna gitti. "O kokuyu tekrar alıyor gibiyim ve hâlâ midem bulanıyor."

"Kendileriyle ilgilenemeyecek bir sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Yadırganacak bir durum olduğunu sanmıyorum." diyen Sedat, küçük kızı kaldırıp omuzlarına oturttu. Bu hareketi yaparken yüzüne sahte bir zorlanma ifadesi yerleştirdi. "Sen kilo mu almışsın?"

Ayaklarını amcasının boynunun her iki yanından geçiren Nehir yarı şaka yarı öfkeyle topuklarını onun göğüs kısmına sertçe indirdi. "Konuşma adabından haberin yok galiba."

"Of!" diyen Sedat kahverengi kilim serili balkondan indi ve Nehir'in ellerini yanlara açarak etrafında dönmeye başladı. Küçük kızın altuni saçları bukle bukle çemberler çizerken çığlıkla karışık kahkahası, gökyüzünü boyuyordu. Düşme korkusu olsa da uçuyormuş hissi veren bu durumdan zevk alıyordu. Her hareketleri, yaşam içeriyordu. Avludan taşıp duvarları aşan ve cihana sere serpe yayılan duygu seli, herkesi mutlu ediyordu.

Her şey o kadar ani oldu ki, ne olduğunu kimsenin aklı almadı. Sanki zamanın durduğu ana şahitlik ediyorlardı. Gülümsemeleri yüzlerinde donmuş, anın verdiği şaşkınlıkla öylece kalakalmışlardı. En yakın yaşlı kavak ağacı, kırılgan dallarından birini Nehir'e doğru uzatmıştı.

Sarı saçlar, pütürlü dalla buluşunca küçük kızın çığlığı, yeri göğü yardı; kıpırtısız insanları kıran bir yankı oldu. Kendine gelen Sedat hemen geri çekildi. Keşiften yeni dönen ve bahçe kapısından girmekte olan Sercan, kılıcına sarıldı. Grubun kalanı da kendi silahını çıkardı. Çatıdaki nöbetçiler, oklarını yaylarına takmış hâlde bekliyorlardı. Evdekiler de balkonlara çıkmıştı ve silahlıydılar. Sedat'ın önüne geçen Vuslat, savunma pozisyonunu aldı. Zaten Nehir'in korku dolu çığlığının hemen ardından durağanlaşan koca gövdeli ağaç, uzattığı dalı geri çekmeden bekledi. Zaman geçmek bilmiyor, neden olduğu kaygıyı göremiyordu. Her şey, sistemdeki bir çarkın sebepsizce durması sonucu yaşanmış gibiydi.

Koca kavak, bir yaprak kopardı dalın derin bir bağla onu tuttuğu yerden. Daha önce zamana karşı en büyük savaşını vererek canlı kalmaya çalışan ihtiyar ağaç, şimdi solmamış yapraklarından birini yere bırakmıştı. Sessizlik, vahşi bir hayvanın camı tırmalayan pençesindeki tiz seste can bulmuştu. İzledikleri bu manzara karşısında apışıp kalan da vardı, her şeye rağmen yapması gerekeni yapan da. Vuslat öne adım attı. Tam yaprağa dokunacaktı ki, ihtiyar kavak ağacı dallarıyla kadının önüne set çekerek ona mâni oldu. Grupta yeni kıpırdanmalar baş gösterdi. Ağacın hareketlerine göre yön bulan heyecanlar, bir yükselip bir iniyordu.

Dakikalar sonra az da olsa yatışan Nehir, amcasının kucağından indi. Yarı korku yarı heyecanla yaprağa yaklaştı ve dokundu. Tıpkı beklediği gibi oldu, ağaç tepkisiz kaldı. Pürüzsüz dokuya sahip yaprağı okşayan küçük kız, üzerindeki damarlanmalara dikkatlice baktı. Her birinin üzerinde parmağını gezdirdi ve korkusu anbean azaldı. Amcasının çömelip ona arkadan sarıldığını ve korkudan tir tir titrediğini hissedebiliyordu. Onu böyle bir durumda bıraktığı için ilk kez pişman olduğunu fark etti. Önceleri amcasını yabancı olarak gören kalbi artık dışlamaktan vazgeçmiş, olağan bir durummuşçasına kabullenmişti.

"Ben iyiyim." dedi titreyen koca vücudu sakinleştirmek maksadıyla. "Neden bilmiyorum ama bu yaprak sıcacık." Elindeki üçgen şekli her an kırılacakmış gibi özenle tutan Nehir, ağaca baktı. "Onun da dokunmasına izin verebilir misin? Kocaman olduğuna bakma, benden daha nazik bir insandır."

Ağaçta yine kıpırtı olmadı. Küçük kız, bu sükûneti ağaca has bir onay saydı ve yaprağı hayatını hep kaçarak yaşayan amcasının avuç içine bıraktı. Nehir ilk kez Sedat'la bir şey paylaşıyordu. Yeşil yaprak, ikisi arasında oluşan taze bağın bir kanıtıydı. Sercan hariç herkesin gardını indirip dikkatlerini ona verdiği böyle bir anda gözlerinden dökülen damlalar yaprağı yıkıyordu. Sedat öylesine mutluydu ki, yıllar süren korkaklığına lanetler yağdırmaya başlamıştı.

ww

Günün neden olduğu yorgun gecede yine rüyasında Naz Hanım ile tanıştığı zamanı gördü Merva. Kulağında yine insanlar iyileşir sözü, sıkılı dişlerinde gerginliğin demirimsi tadı! Uyandı. Yanağının iç kısmını kanatmıştı, uyanınca anladı. Gece soğuktu ve o, yatakta ter içinde kalmıştı. Derya'nın giyecek stokundan aldığı yedek bir atleti ve hırkayı, terli kıyafetleriyle değiştirdi. Vuslat yarı uykulu bir hâlde neden uyandığını sorunca "Sadece uykum kaçtı. Sen beni merak etme." dedi. Parmak uçlarında yürüyerek odadan çıktı. Gaz lambaları artık tükenmişti. Mumlar da hatırı sayılır ölçüde azalınca karanlıkta duvarlara olabildiğince yumuşak bir şekilde dokunarak ilerlemekten başka şansı yoktu.

Nihayet çıkışa ulaşıp da kapıyı açtığında kendini, dolunayın aydınlattığı süslü bir gece yarısı sonrasında buldu. Sessiz olmak için fazla çaba sarf etmiş, bunun neticesinde bacaklarına yerleşen titrek güçsüzlüğü hisseder olmuştu. Balkonun avluya inen en üst basamağına oturdu. Bacaklarını alt basamaklara doğru uzattı, ellerini geriye dayadı ve gökyüzünü izledi.

Tam karşısındaki dolunayın ısı içermeyen ışıkları, yeşil gözlerinde raks ediyordu. Kahveye çalan saçları gece esintisinin okşayıcı müziğinde oynaşıp duruyor, arada bir arkasındaki siyah kot pantolonla örtülmüş iki uzun bacağa temas ediyordu. Gözlerini kapattı ve içinde bulunduğu gerçekliği hafızasına nakış nakış çizmek istedi: dolunayı, karanlığın lacivertimsi rengini, yaprakların hafif rüzgârdaki dansını, burnuna gelen toz kokusunu...

Toz kokusu?

İşte bu, az önceki göz alıcı manzaraya dâhil olmayan bir detaydı. Yüreğini titreten, toprağın bilinçli bir şekilde hüküm sürdüğü çağa rağmen onu güvende hissettiren bir detay! Hemen gözlerini açtı ve etrafına bakındı. "Arkandayım." diye duyduğu sesle birlikte Merva'nın aniden pompalanan kanı, yüzüne sıçradı. Yakıcı yanakları, büründüğü kırmızı rengi en can alıcı güzelliğiyle sezdiriyordu.

"Dört saat sonraki nöbet senin sanıyordum." dedi Sercan. Ne suçlayıcı bir edası vardı ne de kızgındı. Ağzından çıkan sözler, monoton bir dikkatin gereğiydi. Oysa ruhunda daha başka kelimelerin terennümü vardı. O kelimeler ki, yeniydi ve dahi yabancıydı. Henüz harflerini bulamamış birer yeniyetmeydiler ve çareyi, alışılagelmiş laflardan çalmışlardı.

"Evet." Merva nedensiz bir suçluluk duygusuna kapılmış, karşıdan gelecek her tepkiye hazırlıksız yakalanacağını anlamıştı. "Barış'la birlikte nöbet tutacağım."

"En azından farkındasın."

Merva buna bir şey söyleyemedi. Tam da tahmin ettiği gibi tıkanıp kalmıştı. Ne yöne bakacağını bilemeyen gözleri, dolunayın soğuk ışıltısına takıldı. Ne yapacağını bilememek, yabancısı olmadığı bir duyguydu. Pek şaşırmadı. Yine de çehresinde tezahür eden kırmızılığın aksine, dolunayın rengi beyaza dönüktü. "Bugün yedinci gün." dedi arkasında dikili duran adama.

"İlayda'nın anlatmak istediği şeyler var.” dedi Sercan yine alışılmış kelimeleriyle. Ne de olsa ruhundan kopan kelimeler henüz bir çıkış yolu bulamamıştı. “Normalde biz geldikten sonra toplanıp konuşmayı planlıyordum. Ama anormal ağaç yüzünden bugüne erteledim."

"Sana olağan dışı gelen o ağaç, Nehir'e sevgiyle yaklaştı. Belki de onun anormalliğini örnek almalıyız."

Başkaldırıdan öncesi ya da sonrası fark etmezdi. Merva, insanların birbirlerine hep sevgiyle yaklaşmasını dilerdi. Çıkarla değil. Nefretle ya da umursamazca değil. Sevgiyle! Belki o vakit her şey daha farklı olabilirdi.

Ani bir temasla irkildi. Sercan'ın onun yanına oturmasıyla iki gencin kolları ve omuzları birbirine değiyordu. Genç adam, sağ kolunu dizine dayayıp elini çenesinin altına koydu ve yana kayan kıza baktı. Ayın geceyi aydınlatan ışığında onun kıpkırmızı kesildiğini net olarak görebiliyordu. "Benden bir şey mi istiyorsun?" dediğinde, Merva’dan yayılan sıcaklığı hissedebildiğine yemin edebilirdi.

"Sa-sadece s-senden değil, tüm insanlardan."

Hızlıca konuşmak isteyip de bunu beceremeyen Merva, dolunayın soğuğa çalan ısısını özler oldu. Heyecanı geçen her anla birlikte zirveyi hedefliyordu. Kalbi çarpıyor, tırnakları birbirini yiyor ve başı dönüyordu. Kendinden geçmemek için ne savaşlar veriyordu, bir anlatabilse keşke!

“İyi madem benden, özür dilerim, bizden ne istiyorsun?”

Kendini Sercan’ın can alıcı sualinin kıskacında buldu. Cevap vermek zorunda hissettiği için ağzını açtı. Beceriksizdi. Kekeleyip durması yüzünden çıkarmaya başarabildiği tek şey, anlamsız kelimeler oldu. O da sustu. Zaten ne diyeceğini de bilmiyordu.

Onun apışıp kalmış hâli, Sercan’ın kelimeleri yenilenen ruhuna engin bir dinginlik bahşetti. Çocukluğundaki gibi soğuk bir dinginlik değildi; şu anki sıcacıktı, onu heyecanlandırıyordu ve umut vadediyordu. Elinden kayıp gitmesine izin vermek istemeyeceği bir duygunun inine girdiğini düşündü. Kontrol edemediği bir duygunun esaretine girmiş gibiydi. Oluruna bıraksa peşi sıra sürüklenecek, karşı çıksa bir daha erişemeyeceği güzelliği kaybedecekti sanki. Mücadele etmek istiyor lakin neye karşı savaş vereceğini idrak edemiyordu. Tuhaf bir dürtüyle, elini kızın saçlarına uzattı ve bir tutamını avucuna alarak gayriiradi kokladı.

‘Toza bulanan kokum,’ diye düşündü hayretle, ‘onun saçlarına sinmiş.’

Artık doygunluğa ulaşan harareti sebebiyle ayağa fırlayan Merva, yaptığı şeye anında pişman oldu. Hayatı boyunca hiç tatmadığı böyle bir anı daha uzun süre yaşayabilirdi. Şimdi ise aptallığı yüzünden soğuk dolunayla yetinmek zorunda kalacaktı. Sercan’dan sonra onu da istemedi. Gitmesi gerektiğini söyledi, üzerine dikilen iki kara göze arkasını döndü ve hızla uzaklaştı.

Ay, açık kapıdan içeri süzülüyor; onun geçtiği yola ışık tutuyordu. İkinci kata çıkan merdivenlerden inmekte olan İlayda'yı gördü. Eli sürekli omzundaydı. Kaşıyıp duruyor, Sedat'ın gazlı bezle sardığı yarayı tekrar kanatıyordu. Merva "İyi misin?" diye sordu endişeyle ona doğru giderek. "Yaran açılmış. Hemen sarmamız gerek."

"Teşekkür ederim, iyiyim. Sadece bir kaşıntı. Ben hallederim."

"Ama-"

"İyi olduğumu söyledim ya!" diyen İlayda zor da olsa sesini kontrol etmeyi başarabildi. Ani çıkışından dolayı çekinen kıza baktı. "Özür dilerim. Nedense yanmaya başladı. Ben de elimi durduramadım. Kanadığını fark edince de aşağı ineyim dedim." Merva'nın tekrar konuşmaya başlayacağını anlayınca da hemen ekledi: "Tek başıma halledebilirim."

Merva, bir hafta öncesine nazaran oldukça değişen kadını geride bırakıp odasına döndü. Ne yaparsa yapsın rahatsız edici duyguyu kalbinden söküp atamıyordu. Neredeyse bir saatin sonunda, nihayet uykuya daldığında, Roza tarafından uyandırıldı. Nöbeti devralması gerekiyordu.

ww

Erzurum'a geldikleri zaman boyunca pek yağmayan yağmur, bugün dur durak bilmiyordu. Vakit henüz öğlen olmasına rağmen, kara bulutlar güneşin selamladığı dünyayı kendi rengine hapsetmişti. Nöbetinin bitmesine az bir süre kalmıştı. Ama artık buna devam etmek anlamsız geliyordu. Yeryüzünü olanca şiddetiyle döven damlalar onları sadece ıslatmakla kalmıyor, aynı zamanda görüş açılarını da daraltıyordu. Değil malikânenin etrafını kontrol etmek, avluyu görmek dahi neredeyse imkânsızdı.

"Tam da zamanıydı!" dedi Barış sıkıntıyla. Yağmur sesinden dolayı sesini yükseltmek zorunda kalmıştı. Silah olarak tabanca kullanması onun için bir avantajdı. Islanan saçlarını alnından çekti ve hırkasını çıkararak, boşta kalan eliyle başına tente gibi tuttu. En azından süzülen damlalar yüzünden gözlerini sürekli kırpmak zorunda kalmayacaktı.

"Oysa yağmuru hep sevmiştim." diye bağıran Merva da içinde bulunduğu sıkıntıyı dile getirdi. Yıllar önce yağmurlu havalarda çay demler, kitabını da alarak pencerenin önüne koşardı. Ev denen dört duvar arasında yaşamak, elinde kalkanla savaşa çıkmak gibiydi; artık daha iyi anlıyordu. Şimdi ise ruhuna işleyen ıslaklık, vücuduna gerginliği mühürlemişti. Hırkasının kapüşonunu başına geçirmesine karşın, gözleri yağmurdan payını almaya devam ediyordu. O sırada çatıya çıkan Sedat dikdörtgen şekilli, küçük, gümüş tepsiyi bir fular yardımıyla genç kızın başına bağladı.

"Üzgünüm, elimden gelen tek şey bu!"

"Teşekkür ederim."

Merva başındaki ağırlığı yadırgamadan nöbetine devam etti. O daha minnetini gösteremeden Sedat, elinde başka bir tepsiyle malikânenin arka tarafını gözetleyen Barış'a doğru gitmişti bile.

Zaman dakikalarını sıralar dururken gönlünden geçenlere inat, yağmur şiddetini kademeli olarak arttırdı. Ana hatlarıyla göremedikleri bir uzaklıkta, hareketlilik var gibiydi. Gözler artık daha çok yanıltıcıydı. Tepsiye düşen damlalar yüzünden çıkan sinir bozucu ses, kulaklarını işlevsiz bırakmıştı. Oku yaya geren elleri ise bazen yorgunluktan gevşiyor bazen de tekrar germe işine devam ediyordu. Neden gittiler ki, diye düşündü. Metale değen su sesini azaltmak için hırkasını çıkardı ve tepsinin üzerine koydu. Geç kaldıkları her gün, keşif grubunu merak ederdi. Oysa bugün dışarı çıkılmayacak, İlayda'nın söylemek istediği şeyleri dinleyerek tartışacaklardı. Evham denen şeffaf zincir tarafından anbean sarılırken nefes almak, onu daha çok boğar oldu. Aksayan planlar, dişlerini bekleyenlerin ruhlarına geçirirdi.

"Birileri geldi." diye bağırdı avlu kapısına yaklaşan siluetleri işaret ederek. Takılan başlıklardan dolayı yüzlerini göremedi, ama grup arkadaşları olmadığından emindi. Onlar pelerin giymezdi. "Dost canlısı olmayabilirler."

Talihsiz bir serüvenin içinde çırpınıp durdukları bu en beklenilir anda kurşun sesi vınlayarak başının yanından geçti. Çakan şimşekle birlikte ikinci bir kurşun, Merva'nın sol omzunu sıyırdı. Yayına gerdiği ok, duyduğu acı yüzünden boşa salındı. Sırtındaki sadağından yenisini çıkardı.

"Böyle bir havada hem saklanıp hem de ok atamazsın." Barış hızla onun yanına geldi. Başında bir tepsi taşımıyor, şapka takıyordu. Olgunluğu, tıpkı Sedat'ta olduğu gibi tok ve güvenilir ses tonuna yansımıştı. "Sen aşağıdakileri uyar."

Kurşun seslerine ek olarak atılan okların ıslıkları da onlara ulaştı. Arkadaşına yardım etmek istiyordu lakin diğerlerini uyarmak zorundaydı. Tam da bu yüzden huzursuzdu. Tarih tekerrür eder, derlerdi. İnsanların kendilerine ait anıları da tekerrür eder miydi? Öyle görünüyor ki, evet! Zira Merva, aylar önce başına gelenleri tekrar yaşıyordu. Habip'le birlikte nöbet tuttuğu gece de yine saldırıya uğramış ve aynı şekilde kalanları uyarma görevini üstlenmişti. Geri döndüğünde ise güvenilir bir dostunu kaybetmişti. Çatıdan ayrılmadan önce durup geriye baktı. “Lütfen!” diye bağırdı. Sürekli sevdiği bir insanı kaybetmekten bıkmıştı. “Dikkatli ol!”

Barış, çatıya yüzüstü uzanıp ateş açmaya başlamadan önce, “Sen de!” diye bağırdı. Sonra da görevine geri döndü ve pelerinli bir adamı daha ilk atışta alnından vurdu. Merva ise yeni bir şimşek eşliğinde çatının içeriyle bağlantıda olduğu metal kapağa doğru koştu. Başına ters olarak bağlanmış tepsiyi çıkardı ve "Lütfen ölme!" diye mırıldanarak tahta merdivenden indi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.