Merva için hayatın karma anlarına tutunarak ilerlemeyi gerektiriyordu bu zamanda yaşamak. Yaşarken hasreti avuç avuç yudumlamak işten bile değildi. Bir gülün yaprakları gibi zamanı yavaşlatma gücüne sahip olabilirdi. Ne var ki, hırçın bir nehir gibi savurabilirdi de insanı oradan oraya! Üstü örtülen dilekler, uyanmak için uykunun arta kalan yudumlarını içerken gözünü dahi kapatmamış olanlar, kendi kendini tüketiyordu. İnsanlar uyumluydu. Tıpkı Merva gibi itildikleri bu savaş alanında, yaşamak denen sapsız kılıcın tehlikeli tutuşunun artık farkına vararak mücadele ediyorlardı. Elleri kanıyordu. Yürekleri derin bir kaybın eşiğinde, ruhları sürekli yara alıyordu. Duyamadıkları acının hipnozuna kapılarak ilerliyorlardı. Göremedikleri bir merdivenin basamaklarını tırmanıp belirlediklerini sandıkları hedefe oklarını salıyorlardı. Durmak yoktu. Hevesle bekledikleri tatiller, kadim geçmişlerinin özlemlerinde kalmıştı.
Kadim geçmişin nasırlı avuçlarından sıyrılmakta güçlük çeken Merva, etrafı molozlarla kaplı malikânenin çatısında Levent ile birlikte nöbet tutuyordu. Zamanın yavaş ve savurucu akışının arasında parçalandığını hissediyordu. Güneş ne kadar aceleciydi böyle! Günün son ışık damlalarını kızıl bir tepside sunmaya başlamıştı bile. Keza arkadaşları da onu meraklandırmaya bayılıyor olmalıydı, henüz geri dönmediklerine göre.
Açlığın belirtileri midesinde bugün üçüncü kez yankılandı. Dolayısıyla Sedat'ın verdiği çikolatayı reddetmenin pişmanlığı, onu teğet geçti. Kuralcı yanından nefret ediyordu ama herkesin uyduğu şeyleri yıkacak kişi de olmak istemezdi. Zaten stresi had safhada yaşadığı bir anda nasıl acıkabildiğini anlayabilmiş değildi.
Burada, onca şeye rağmen doğanın direnişine meydan okuyan bu insanların arasında kalmak istiyordu. Sadece bir gün bile olsa, insanlarla birlikte yaşayabilecek yer bulabilmek güzel histi. Yaşadıkları bir önceki dönemi, ilk başkaldırı öncesini anımsatıyorlardı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yaptıkları her işe ruhlarını koyuyorlardı. Nehir'de dahi korkunun emaresine rastlayamamıştı. Gönül rahatlığıyla avluya çıkıyor, istediği şekilde oynuyordu. Ama eskiyle şimdiki insanlar arasında bir fark vardı: O dönemde birbirlerine karşı ilgisiz davrananlar, şu an yaşayabilmek için bir arada kalmaya ihtiyaç duymaktaydılar. Mecburiyetin getirdiği bir gereksinim olsa da, bunu olabilecek en güzel şekilde yaşamayı ihmal etmiyorlardı.
"İşte geliyorlar!"
Levent, evin ön cephesini kontrol ediyordu. Sarıya çalan dalgalı saçları, akşamın buyur ettiği hafif esintide görüşünü kapatırken kemerine takılı şapkasını çıkarıp başına taktı.
"Sahi mi?" diyen Merva, arka tarafı bırakıp nöbet arkadaşının yanına gitti. "Neredeler?"
"Üçüncü moloz yığınının arkasındalar." İşaret parmağını öne doğru uzattı. Yıkılan bazı binaların üzerinde hareketsiz olan Yeşil Gardiyanlar, olağan görevlerini yapmaya devam ediyorlardı. Sönmeye yüz tutmuş güneşin son demlerini yakalayan grup, koşarak onlara doğru gelmekteydi. "Arka tarafı ben kontrol ederim." diyen delikanlı, nöbet yerini yaşıtı olan kadına devretti.
Dakikalar sonra avludan içeri giren grubun arasından giydiği sapsarı ceketle sıyrılan Roza, çatıdaki arkadaşına el salladı. Bu davranışı onaylamayan Sercan, ikaz etmekte gecikmedi.
"Bizi takip eden var mı diye geldiğimiz yolu kontrol etmen gerek, Merva."
"Tabii, özür dilerim!"
Bozulmamıştı. Herkesin sağ salim dönüşüne öylesine sevinmişti ki, yapması gereken işe artık daha iyi konsantre olabiliyordu. Kapıldığı heyecanlı ruh hâlini olduğu gibi yansıtarak grubun geldiği yolu dikkatlice inceledi. Gardiyanlar hâlâ sessizdi. Artık güneş ışığının kırıntısını dahi aktarmayan akşam seması, insana ürkeklik aşılayan fısıltılar taşıyordu. Neredeyse canlı olduğunu düşünmeye başladığı bu an, genç kadını titretti. Sedat'ın lacivert hırkasını giydiği için üşümüyordu. Ama korkaklık emaresi taşıyan içgüdüsü uyanmıştı.
"Böyle itici davranmasına bakma! Sercan iyi insandır."
"Belki." diyen Merva, Levent'in beklenmedik anda konuşmaya başlamasıyla şaşırdı. Ne de olsa nöbet arkadaşı, dört saattir burada olmalarına rağmen grup gelene dek tek kelime etmemişti. Onların gelişini haber verdiği anda sesine yansıyan rahatlık tınısı dışında, Merva'nın aksine endişeli tavırlarını da hiç sergilememişti.
"Ben gruba iki ay önce dâhil oldum. Yekta ile kuzeniz ama onunla burada karşılaştık. Öncesinde aklıma sadece bir kez gelse de onu umursamamıştım. O zaman hayatta kalmak, benim için daha mühimdi ve kardeşlerim dışında kimseyi önemsemeden kararlar alıyordum."
Bu sözlerin nereye varacağını bilemeyen Merva, onu dinlerken sorumlu olduğu ön cepheyle sağ tarafı dikkatlice izledi. Bir yandan da Levent’in diyeceklerine kulak kesilmişti. Ondan bir süre ses gelmeyince amansız bir şüpheyle sordu.
"Peki ya kardeşlerin?"
Kelimeler düğüm olup çatlak boğazından çıkarken, acaba sormasa mıydım, düşüncesi mıknatıs gibi yakasına yapıştı. Çünkü grupta kardeş olan kimse yoktu. Sadece Sedat, Nehir'in amcasıydı. Yurt dışında kimya mühendisliği yaparken yeğenini görmek için Erzurum'a gelmiş ve birlikte gezerken toprağın başkaldırısına yakalanmışlardı. Sedat, zamanlaması için seviniyordu ama kardeşini ve onun eşini hiç bulamamışlardı.
"Onlar... bilmiyorum." dedi Levent gözleri arka cepheyi tararken. Görüşü artık sesi kadar net değildi. Gözlerine yansıyan tek şey, anılarının takılı kaldığı kancanın ucuydu. Güçlü durmaya çalışıyor ve bunda gayet başarılı oluyordu. Fakat içine oluk oluk akan endişenin acı hissi onu kavurmaktaydı. "Buse ile Kaya ikizdi. Dünyada görüp görebileceğin en narin kişilerdi. Kimseyi incitmez, kimseden şüphe duymazlardı. Bir gün, birkaç yeşil renkli kıyafet giymiş insanın tatlı sözlerine kandılar. Kaya benden ayrılmak istemedi, ta ki Buse'nin bedenini bir ağaç fidanıyla bütünleşmiş hâlde bulana dek!"
Merva, onun söylediği şeyi zihninde canlandıramadı. Daha önce ağaçla bütünleşen birine denk gelmemişti. Denk geldiği en garip şey, dün gördükleri çocuktu. Çiçeğin içinden çıksa da onunla bütünleşmemişti. Korkunç havadisleri karşılaştırırken buna dayanamayacağını sezdi. Dolayısıyla daha fazla düşünmek istemedi. Bu sefer de kendini ayıpladı. Sırf kötü hissettirdiği için insanların acısına gözlerini kapatmak, onun için utanç verici bir davranıştı. Levent'in anı yumağında boğulduğunu gördükçe içi titriyor, onu teskin etmek namına ne diyeceğini bilemiyordu. Onunla birlikte olmayan Kaya’nın da ölmüş olabileceğine kanaat getirerek Levent’i daha fazla konuşmaya zorlamadı.
Görevine devam ederken Levent’in birkaç yeşil giymiş insan sözü, zihninde yer edinmeye çalıştı. Hatıralarının arasında önemsiz bir ayrıntı gibiydi. Bulmaya çalışıyor, bakması gereken yeri bir türlü kestiremiyordu.
Yeşil giymiş insan...
Yeşile dönüşmüş tek kişi vardı. O da turuncu gülün açmasıyla ortaya çıkan çocuktu. Onun kıyafetleri yeşil değildi. Aklına ilişen söz, anıları arasında dönüp dururken aniden gediğine yerleşti.
"Tabii ya!" Genç kızın kalbi, göğüs kafesini kırmak istercesine çarpıyordu. Göz bebekleri, bir şeyi daha net görmek maksadıyla büyümüş; elleri, aptallığının şiddetiyle titremişti. Nasıl da unutmuştu! Hâlbuki daha dün onu, yeşil pelerin giyen kişiyi görmüştü. "Ne kadar da aptalım!" diye söylendi kendine kızarak.
"Ne oldu, Merva? Bir sorun mu var?"
"Bahsettiğin yeşil kıyafet giymiş insan pelerinli miydi?"
"E-evet, ama sen nasıl bilebilirsin?" Aniden durumu kavrayınca "Yoksa onu gördün mü?" diye sordu heyecanla.
"Dün karşılaştığımız yerde görmüştüm. Gülün içinden çıkan çocuk gibi olduğunu düşündüm ama hareketleri oldukça nizamiydi."
Merva'nın göremediği ela gözler, hayali ateşin varlığıyla parladı. İntikamın kör edici ışığı, Levent'in düşüncelerini yalayıp geçti. Dondurulmuş hissin buzları çözülmeye başlamıştı. Bir yangın delip geçti yüreğini. Bir kıvılcım, akkor yanıklarını tekrar kanattı. Aylar önceki hâli, sis perdesinin ardından gözyaşı döktü ama...
Şu an çatının altında, birtakım işlerle meşgul olan dostları aklına gelince derin bir nefes aldı. Ciğerlerini dolduran keskin soğuk, onu kendine getirmeye yetti. "Sercan'a verdiğim bir söz var." dedi kendini sakinleştirmek istercesine. "Asla bozmak istemeyeceğim bir söz! Ne kendimi tehlikeye atacağım ne de arkadaşlarımı. Karşılığında benim arayışımda onlar da yanımda olacaklarına dair bana söz verdiler."
ww
Malikâneye Roza'nın onaylamaz sözleriyle giren Sercan, kendisinden en az on beş santim kısa olan kıza küçümseyerek baktı. Dikkatsizliğin lüks sayıldığı bir dönemde anlayışsız olarak görülmek, umurunda değildi. Ehemmiyet arz eden öncelikleri vardı ve asla taviz vermemeliydi.
"Dikkatsiz davranacaksak her beş saatte bir nöbet tutmanın ne anlamı var?"
Roza biraz insaf diledi. "Evet ama bu onun ilk nöbeti ve sizinle ikinci günü. Kuralları henüz bilmiyor."
"Bunlar kural değil. Bunlar artık nefes almak gibi doğal sayılan davranışlar. Dışarıda bizden çok daha dikkatli kişiler var ve gerekli tedbiri almazsak hayatta kalamayız."
Roza, belindeki kılıcı hâlâ çıkarmamış olan adama baktı. Onlar tartışırken diğerleri silahlarını bir kenara bırakarak odalarına çekilmeye başlamıştı bile. Ama Sercan ne dün akşamki yemekte ne de sabah kahvaltı yaptıklarında kılıcını yanından ayırmıştı. Herkesi dikkatli olmaya yöneltiyordu ve o, herkesten çok daha temkinli davranıyordu. Yine de sürekli Merva'yı uyarması, sinir bozucuydu. Tam ona cevap verecekti ki, hâlâ onlarla birlikte olan Vuslat araya girdi.
"Bizden çok daha dikkatli davrananların olduğunu söyledin. Bugün konuştuğun kişi de onlardan biri miydi?"
Vuslat'ın Sercan'dan hesap soran tavrına hayran kalan Roza, onun bu can alıcı sorusunu olgunluğunun getirdiği tecrübeye verdi. Kendinden emin duruşuyla kollarını göğsünde bağlayan kızıl kadın, arkadaşını savunmaktan ziyade daha önemli bilgiler peşindeydi. Merva'yı o da severdi, bunu biliyordu. Hatta kendisi gibi bir dost olarak değil, kız kardeşi olarak gördüğünden de şüphesi yoktu. Bilmediği şey ise Sercan’ın onu neden sürekli dikkatli olmaya zorladığıydı. Birlikte oldukları sürece Merva'yı koruyabilirlerdi. Üstelik bitkiler de onu öldürmez, gerektiğinde korurlardı.
Sercan, "Evet. Sadece dikkatli değil, aynı zamanda zeki de ve bizi takip etmemesi gerektiğini bilir." dedi.
Onun böyle konuşmasına şüpheyle yaklaşan Vuslat "Neden? Sonuçta biz kimiz ki? Dediğin kadar iyiyse, bir baskınla işimizi hemen bitiremez mi?" diye sordu.
"Bu dünyada her iş adam öldürmekle hallolmuyor. Attığın adım seni tehlikeye sürecekse iyi düşünmen gerek. Yapacağın her hesap senin yaşam ibreni harekete geçirir. Bile bile bunu sıfırlamak, intiharla aynı kefeye girer. Ama başkasının ibresiyle oynarsan-"
"-kendini sağlama almış olursun." diyerek son sözü tamamladı Vuslat. "Tıpkı Sekiz Og'un yaptığı gibi!" Kaşlarını çatan Sercan'a dikkatlice bakan kadın, doymamış bir kurdun tatminsizliğini yaşıyordu. "Onları tanıyor musun?"
Sercan öfkelendi. Gözleri kısıldı, nefes almak şu an onun için pek mühim değil gibiydi. "Şüphelerin yüzünden tek bir arkadaşım dahi tehlikeye girerse Vuslat, seni en büyük acınla yaşamaya zorlarım."
Sercan, tattırdığı öfkesiyle ikinci kattaki odasına çıktı. Hep yerde serili duran düzenli yatağının üzerine yüzüstü yattı. Yorulmuştu. İnsanlarla ilgilenmek, sandığından daha zordu. Başkaldırıdan beri yaşamla ölümü ayıran ipin üzerinde dolanır dururdu. Fakat hiç bu kadar sık ölüme taraf kaydığı olmamıştı. "Birliktelik neden bu denli zorlaştırılıyor ki!" dedi nefesini, kenarları işlemeli yastığa vererek.
Bu sırada odasının kapısı çalındı. "Girin." sesinden sonra kapıyı açan Roza, onu yatağının önünde ayakta durmuş vaziyette buldu. Dudakları sımsıkı kapalı olan delikanlı, bir an önce söyle de çık dercesine kollarını göğsünde kavuşturmuş, bekliyordu.
"Az önceki çıkışım sana hak vermediğim anlamına gelmiyor." Roza bir anlığına onun sert duruşu karşısında kendini küçülmüş hissetti. Koca okyanusa meydan okuyan gölet gibiydi. İki buçuk yıl öncesindeki yaşamın verdiği güvenli hissi henüz aşamamıştı.
"Söylesene, Roza! Toprak bilinç kazandıktan sonra ne olur?"
Afalladı. Cevap veremedi. Aslında soruyu dahi anlayamamıştı. "Efendim?" dedi kendini hiç ders çalışmamış bir öğrenci gibi hissederek.
"İlerisini hiç düşünmedin, öyle değil mi?"
ww
Toprak bilinç kazandıktan sonra ne olur?
İki saattir aynı soru, beyninde lastik gibi uzayıp kısalırken Roza, etrafına yoğunlaşmakta zorlanıyordu. Artık kendi özgür iradesine sahip olan kahve ve yeşilin ilk işi, insanoğluna başkaldırmak olmuştu. Peki ya sonra, diye düşündü sınırlarını zorlayarak. Sonrasında ne olacak? Çözüm arayışının sonu yoktu. Beyni isyan bayrağını çekmiş, herhangi bir yanıt vermeyi reddediyordu. Zaten sebebini sorguladığı da pek söylenemezdi. Mücadele etmeye öyle alışmıştı ki, bir yerden sonra hedefinden ziyade yürüdüğü yolu dikenlerden arındırmayı ister hâle gelmiş ve gözü başka şey görememişti. Şimdi ise yaptığı büyük hatanın farkına varıyordu. Aklını kullanmayı bırakan bir insan olarak varacağı yolu kestirebiliyordu; koca bir hezimet. Durumu, babasının bir zamanlar öngördüğü gibiydi: Sınavlarda aldığı her başarısızlık, ailesinin utanç bohçasına eklenmişti.
Malikâneye getirildiklerinde Sercan ile görüştükleri ilk odada oturuyorlardı ve Derya ile Yekta nöbetteydi. Bir süre boyunca iki gaz lambasının aydınlattığı loş ortamı izlemek için çaba göstermeye çalışan Roza, Merva'nın heyecanının fazlasıyla belli olduğunu görünce gülümsemesini kendine saklayamadı. Sedire oturan arkadaşı, ellerini dizlerine dayamış; işaret parmağıyla dizine vurup duruyordu. Baktığı adamın ne diyeceğini merakla bekliyordu ya da bir şey söylemek için can atıyordu. Onun bu hâli, masasında oturan Sercan'ı dahi gülümsetmişti.
Sonra gözleri sağında oturan Vuslat'ı buldu. Merva'ya nazaran daha ciddi ve vakur olan duruşu, genç kadını oldukça alımlı gösteriyordu. Bugün giydiği tozlu kıyafetlerini hâlâ çıkarmamış olsa da güzelliğini lekeleyecek bir bulut dahi yoktu üzerinde. Sanki keşif grubunda bulunan o değildi. Ne yorgunluğun esintisini taşıyordu ne de yemeğin sunduğu rehaveti. Sırtını yastığa dayamış bir şekilde ellerini göğsünde kavuştururken sağ bacağını diğerinin üstüne atmıştı. Sercan'a çevrili gölgeli bakışları, sabırsızlığın işaretlerine gebeydi.
İki arkadaşı dışında heyecanla bekleyen biri daha vardı: Levent. Roza bilmese de, grup içinde yeşil pelerinli insanlarla karşılaşmış tek kişi oydu. Nihayet kendi dışında birinin daha onları görmüş olması, üzerindeki baskıyı kaldıracaktı. Daha önce düşündüğü tek şey, kardeşleriydi. Ama artık arkadaşları ve amcasının oğlu Yekta da vardı. Onlarla geçirdiği iki aylık zaman diliminde her canın bir değeri olduğunu fark etmişti. Herkes değerlidir, demişti Naim Baba ilk tanıştıkları gün. Herkes kendi için değerlidir ve bunu hakkıyla kavrarsa asıl değerin, başkalarıyla bir araya gelerek ortaya çıktığını da anlayacaktır. Bunu hep düşünmüştü. Her bireyin bencilliği aşıp diğerlerini görmezden gelmediği bu ortamda, varlığını hiç olmadığı kadar net hissediyordu. Bu yüzden de isteği, yalnızca intikam değildi. Aynı zamanda yeşil pelerinlilerin başka insanlara da bulaşmasına engel olmayı arzuluyordu. Tek sorun, Sercan'ın dahi onlardan haberi yokken izlerini bulmak hayli güçtü.
Günbegün dışarı çıkıp araştırma yapmak, bu şehirde ne kadar az insan olduğunu öğrenmeleri dışında bir işe yaramamıştı. Şimdi ise Merva vardı. İki aydır hiçbir ipucu elde edememiş grup, onun geldiği gün hem yeşil bir insanla karşılaşmıştı hem de yeşil pelerinlilerden biri görülmüştü. Sercan, bunun bir tesadüf olamayacağını biliyordu. Ne var ki, kadının ardında yatan gizemi çözmek için henüz erken olduğunun bilincindeydi. En azından, rüzgâr artık varlığını hissettirmeye başlamıştı.
Sedat ile Nehir de içeri girdikten sonra Sercan, oturduğu koltuğa sırtını iyice dayayarak konuşmaya başladı.
"Bildiğiniz üzere bugün çevreyi araştırmak için değil, dün elimize geçen tohumun ne olduğunu öğrenmek için çıktık."
"Kimden?" diye sordu Vuslat gözlerini ondan ayırmadan.
"Teknolojinin artık tarihte kaldığı bir dönemdeyiz, biliyorsunuz." dedi genç adam rahat bir tavırla. İki saat öncesinin, Vuslat'ı tehdit ettiği anların gerginliği sönüp gitmişti. "Biz insanların sevmediği şeyler arasında habersiz kalmak da var. Özellikle olanlar bizi etkilediyse neler olduğunu, altta yatan nedeni, önlemler alınıp alınmadığını, ilerde neler olacağını ve daha birçok şeyi bilmek isteriz. Bunlar hayatta kalmak için gerekli olan elzem bilgilerdir ve savunma içgüdümüzde mutlaka yer alır. Yoksa rahat etmeyiz. Bizi koruyan zırhta hep bir çatlak olduğunu düşünürüz. Kayıtsız kalamadığımız benzeri hislerden kurtulmak için elimizden geleni yaparız. Tam bu sırada devreye görüştüğüm insanlar giriyor. Günümüzde bilgi, en değerli hazine konumunda ve onlar da bunu fırsata çevirdiler."
"Bir tür mafya mı?"
"Hayır, Eymen! Karanlıklarda çalışanlar sadece mafya değil. Onları bilgi ağı olarak düşünebilirsin. İstediklerini verirsen hiç kimsenin ulaşamadığı şeyleri öğrenebilirsin. Nerede olduklarını bilemezsin. Birbirleriyle sürekli iletişim halindeler, her yerdeler ama istenmediklerinde bulunmazlar."
"Sen bulmuşsun." dedi Vuslat sert bir ifadeyle. "Ne hikmettir ki, istedikleri her neyse onu da vermişsin!"
"Çünkü onları istediği bilgiye ulaştıracak en kısa yol, benim gösterdiğim yol. Yeşile dönüşmüş insanlar nadirdir ve onlara ulaşmak sandığınızdan çok daha zordur. Bu da elimizdeki tohumun önemini ortaya koyar sanırım."
"İyi de dün bir tanesini sen öldürdün ve başkasının da sesini duyduk. Bana pek nadir gibi gelmedi."
"Sizin,” Bakışlarını Vuslat'tan Merva'ya çevirdi. “Bana kalırsa senin gelişin, Merva, onları ortaya çıkaran bir tetikleme mekanizması işlevi gördü."
İsmini ondan duyunca heyecanlanan Merva, ansızın korkunun tekrar damarlarında dolaştığını hissetti. Gözleri karardı. Kulakları tiz bir sirenin sesiyle inledi. Elini yumruk yapıp kalbinin üzerine koydu. Kanı öylesine hızlı akıyordu ki yerinde oturmak, şu ana kadar yaptığı en zor şeymiş gibi geliyordu. Hem heyecanı hem de korkusu biraz yatışınca titrek sesiyle konuştu. "Be-benim gelişim mi?" Duyacağı cevaptan ölesiye korkuyordu. Sadece o değil. Roza ile Vuslat da korkarak "Neden?" diye sordular. Grubun kalanında da benzer bir telaş görmek mümkündü. Odada huzursuz olmayan tek kişi dahi yoktu.
"Bilmiyorum. Ama nedenini öğrenmezsek hepimiz büyük tehlike altındayız demektir."
Bir anda ayağa kalkan iki kişi, Roza ile Vuslat sanki sözleşmiş gibi aynı kelimeleri sıraladı. "Sakın görüştüğün kişiye Merva'dan bahsettiğini söyleme!" Sercan'ın, arkadaşlarını tehlikeye atmayacağını öğrenmişlerdi. Bu yüzden Merva'dan bir tehdit olarak bahsetmesi, onları korkutmuştu.
"Siz beni ne zannediyorsunuz?" dedi Sercan duygusuzca. Ama sesinin tokluğu ciddi ifadesine yansıyınca hışımla ayağa kalkan iki arkadaş, az da olsa sakinleştiler. "Yalnızca güvenmediklerimi kapı dışarı ederim. Ben insanları satmakla ilgilenmiyorum."
Yeşil pelerinlilerden birini gördüğünü söylemeyi heyecanla bekleyen Merva, bu şekilde odak noktası olacağını hiç düşünmemişti. Tüm gözler onun üzerindeyken yutkunmak bir hayli güçtü. Yaptıkları ortaya çıkan suçlu gibi hissediyordu. Keşke ne yaptığımı bilsem, diye düşündü. Ancak hiçbir şeyden haberi yoktu. Zaten bitkiler tarafından neden korunduğunu da bilmiyordu. Doğayı severdi ve korumak için birtakım çalışmalar yapmıştı. Yine de bunun ona ayrıcalık sağlamasını mantıksız buluyordu. Dünyada kendini bu işe adamış milyonlarca insan olmalıydı. Onlara kıyasla kendisi kimdi ki?
"Sizi tehlikeye atıyorsam gidebilirim." dedi zor duyulur bir tınıyla. Kimseden ayrılmayı istemiyordu. Ama varlığı tehlike arz ediyorsa sorumluluğu üstlenmeliydi.
Roza da sessiz kalmadı ve hemen ayaklandı. "Seninle geliyorum.”
"İkiniz de saçmalamayı keser misiniz!" diyen Vuslat'ın yumrukları sıkılıydı. Onların düşüncesiz ve ani hareketlerine ortak olmak istemiyordu. "Henüz hiçbir şeyi çözmüş değiliz."
"Bazen burada boşuna konuştuğumu düşünüyorum." Sıkılmış bir tavırla esneyen Sercan hemen galeyana gelen Merva'ya dikkatlice baktı. "Vuslat haklı. Henüz hiçbir şeyi çözmedik. Hem bunu öğrenmesi kolay değil. Ama kaçmak da çözüm değil. Üstelik ne olursa olsun seni takip edecek iki arkadaşın varken onları kendi ellerinle ölüme götüreceksin."
Sıkılı avuçları yüzünden uzamış tırnakları elini kanatırken alt dudağı da dişleri yüzünden aynı kadere boyun eğmişti. Hâlihazırda elinde tek seçenek vardı, onu da tüketmişti. Merva, yenilgiyi kabullenir bir yılgınlıkla arkasındaki sedire çöktü. Sercan haklıydı. Hem Roza hem de gereksiz bir korku beslediği Vuslat, onu takip etmeye hazırdı. İlerde neler olacağını bir türlü kestiremezken insanları tehlikeye atmak istemiyordu. Ailesini kaybettiği kazadan sonra sevdiklerini yitirmeyi tekrar göze alamazdı. Habip'le Sedat Amca'nın yokluğu da hâlâ yüreğini dağlarken nasıl göze alabilirdi ki? "Ne yapmalıyım?" diye sordu tırnaklarıyla oynayarak. Omuzları çökmüştü. Kimseye bakmaya cesareti olmayan gözleri, karanlığı diler olmuştu.
Belirli birine yöneltilmeyen soru, Sercan tarafından yanıtlandı. "Burada kal! Birlikte bir yol bulacağımıza eminim."
Merva, apansız konuşan adama bakma cüretini gösterse de çifte yemiş kalbi yüzünden başını tekrar öne eğdi. Sanki baharı değil, yaz aylarını yaşıyordu. Serinlemek için dışarı çıkmak istedi ancak bu düşüncesinden hemencecik vazgeçti. Önemli bir konu için toplanmışlardı, bırakıp gidemezdi. Üstelik konuşan kimse de yoktu. Oda tamtakır bir sessizliğe gömülmüştü. Yapacak hiçbir şeyi olmayınca tekrar tırnaklarına gömüldü. Elindeki kanın yayılması dikkatini çekmemişti. Aslında Sedat'ın Nehir'i dürtmesini de gözden kaçırmıştı. Küçük kızın elini tutmasıyla içine çekildiği dünyasından kurtulan Merva, çekiştirilerek odadan çıkarıldı.
"Hangi aptal kendisini yaralar ki!" dedi Nehir kapıyı ardından kapatınca.
Ben, diye geçirdi içinden. Az önce arkadaşlarını neredeyse ölümlerine sürüklediği anı hatırladı. Vakitsiz bir titremeyle sarsıldı. Sonra boştaki elini açıp Nehir'in tuttuğu gaz lambasının altuni ışığını aksettiren taze kana baktı. "Bir çocuk bile aptal olduğumu görüyor." diye mırıldandı.
"Çocuk olmam, küçümseneceğim anlamına gelmiyor."
Nehir, alt kata inen merdivenin son basamağını atladı. Bu hareketi, hâlâ elini tuttuğu Merva'nın sendelemesine neden oldu. Sinsice sırıttı.
"Bu da cezan olsun!"
Sallantı sebebiyle ışık sürekli farklı yerlere yansıyordu. Karanlık koridordan geçtiler. Sedat'ın yaralıları tedavi ettiği karanlık odaya girdiler. Merva, elini temizleyip saran Nehir'in her hareketini gözlemledi.
"Tedavi işinden amcanın sorumlu olduğunu sanıyordum."
"Burada sorumluluk, herkesin elinden geleni yapması demektir. Benden büyük de olsan öğrenecek çok şeyin var, çaylak." dedi tahta bir sandalyede oturmakta olan Merva'nın omzuna elini koyarak. "Bu grubun seni bırakmaya niyeti yok gibi."
ww
Roza ile Vuslat, odalarına çekildiklerinde hiç ummadıkları bir manzarayla karşılaştılar. Üç yatağı yan yana seren Merva, ortadakine yatmış ve bir kez daha yorganını başını kapatacak şekilde çekmişti.
"İyi misin?" diye sordu Roza çekingen bir edayla.
"Küçük bir kız çocuğu tarafından moral verildiğimi saymazsak evet, iyiyim." Başını yorganın altından çıkardı. Abla dediği insanın kahkaha atması onu biraz rahatlattı, çokça utandırdı. Tabii bu utancı sadece gülünç duruma düşmesinden kaynaklanmıyordu. Ne zamandır Vuslat'a karşı hissettiği anlamsız korku, gözlerini kör etmişti. Bu yüzden de onun kendisine olan şefkatini unutmuş, yalnızca malum gecede olanları hatırına getirmişti. Oysa daha evvel birbirlerine duydukları güven, sıkı bir bağın ucuna iliştirilmişti. Bunu çözüp atmak basit olmamalıydı.
"Teşekkür ederim." dedi cümleler zor gelse de arkadaşlarına bakmaya özen göstererek. "Bana değer verdiğiniz için."
Ayakta duran iki arkadaş şaşkın bir hâlde birbirlerine baktılar. Önce ne diyeceklerini bilemediler, sonra Roza ortadaki yatağa doğru atıldı.
Elindeki mumu söndürüp odanın boş köşesine bırakan Vuslat da onlara katıldı. "Beni fazlasıyla korkuttun, küçük hanım." dedi yastığını Merva'nın başına geçirerek. "Bunun hesabını keseceğimden emin olabilirsin."
"Biliyorum, biliyorum. Özür dilerim. Bir daha katiyen olmayacak.”
"İyi o zaman!" diyen Vuslat yastığını geri aldı ve yatağına girdi. Artık rahatlamıştı. İçini kemirip duran korku, nihayet onu terk etmiş ve geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. "Benden korkmanı anlıyorum. Aslına bakarsan, ben de kendimden korkuyorum."
Ortam durulup da uyku hâline geçtiklerinde Vuslat, izinsizce ortaya çıkan düşünceleriyle baş başa kaldı. Davranışlarına çekidüzen vermezse herkesi tehlikeye atacak kişinin Merva değil, kendisi olacağından emindi. Ama yaşanan onca şeyden sonra hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi hayli güç buldu.
Aniden yaklaşarak kendisine sarılan Merva’nın fısıltısı ile düşünceleri yarıda kesildi. "Özür dilerim!" Duyumsadığı samimi sıcaklık, Vuslat’ın ruhuna engin bir dinginlik kattı.
Belki de kendime yeni bir yol çizmem gerek.