İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 5 · 10 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 5

Bölüm 4 /// Batık Anılar, Fırsat Anında Su Yüzüne Çıkar.

"Merhaba, benim adım..."

Kulağında aniden ve ilk uyandığı zamanki gibi tekrardan çağlayan korkunç uğultu yüzünden Merva, ellerini başının her iki yanına götürmek zorunda kaldı. Bu yüzden de ismini söylemek üzere olan çocuğu duyamadı. Ses, tiz değildi ama içinde hatırlamak istemediği birtakım şeyleri de barındırıyordu; tıpkı gölgelerde saklanan kara bir silüet gibi...

Kazadan sonraki aydı. Bu süre boyunca yoğun bakımda kalmış, şimdi ise farklı bir odaya alınmıştı. Kaldığı üç kişilik hastane odasındaki yataklardan biri boştu. Diğerinde ise onunla aynı yaşlarda, alnı sargılı bir erkek çocuk yatıyordu. Uğultu yüzünden ne dediğini anlayamadığı çocuğa sadece bakmakla yetindi. Tüm duyularını istila eden boşluk hissi, dış dünyayla bağlantı kurmasına engel olan sebeplerden bir diğeriydi. Ne var ki odasını paylaştığı kişi bunu anlamamışçasına konuşmaya devam etmekteydi.

Nihayet kapının açılmasıyla sustu. İçeri giren orta yaşlı kadının kızıla boyalı saçları topuz yapılmıştı. Giydiği deri pantolon ile deri ceket koyu kırmızı renktelerdi. Belki kadının kara gözlerinin sebep olduğu tehditkâr havadan ötürüydü. Merva emin olamıyordu. Küçük oğlanın korku içinde yorganının altına saklandığını fark etti. Dışarıda kalan ayaklarında istemsiz kasılmaların izleri görülüyordu. Hâlbuki kadın gayet nazik konuşuyordu.

"Merhaba, Mervacığım! Bana Naz Hanım diyebilirsin. Bundan böyle sen reşit olana dek seninle ben ilgileneceğim."

Çıkan ani ve şiddetli rüzgâr, sekiz yaşındaki Merva ile Naz Hanım'ın arasına girdi. Bölünerek uçlarından iki yana anafor gibi kıvrıldı ve bir merkezine hasta kızı alırken, diğerinde ise Naz Hanım'ı sarmaladı. Kulakları dolduran uğultu bir kez daha küçük kızı esir aldı. Artık karşısındaki kadını ne görebiliyordu ne de duyabiliyordu. Ama onun da hasta yatağındaki çocuk gibi bir şeyler söylediğinden emindi.

"Seni anlayamıyorum." dedi Merva yüzünü ısıran keskin esinti yüzünden uyanarak. Saniyeler sonra kendisine gelince, bizzat yaşadığını sandığı şeylerin bir rüyadan ibaret olduğunu anladı. Perdeyi çekip pencereyi açan Nehir'i gördü. Baharın cılız güneşi, gözlerini rahatsız ediyordu. Şikâyet etmedi. "Günaydın." dedi. Uzun bir uykunun neden olduğu kuruluk, sesinin hırıltılı çıkmasının sebebiydi.

"Diyorum ki, uyan! Kahvaltıyı kaçırdın." Küçük kızın üzerinde dünkü kıyafeti vardı. "Büyük arkadaşın sana kahvaltı ayırmak istedi ama Sercan Abi bu tür şeylere müsaade etmez."

Merva, kızın büyük arkadaştan kastının Vuslat olduğunu biliyordu. "Pekâlâ, yüzümü yıkasam iyi olacak."

Odada serili kalan tek yatağı da toplayıp diğerlerinin üzerine bıraktı. Sadece katlanmış olan yataklar ile serili bir kilimin bulunduğu yerden çıktı ve banyoya girdi. Nehir'in de kedi gibi peşine takıldığını görünce banyonun yerini bildiğini söyledi.

"Büyük arkadaşın şöminede su ısıttı ve banyo yapman gerektiğini sana söylememi istedi. Dün yapmamışsın."

Uyanır uyanmaz sinir bozucu bir çocukla muhatap olmak zorunda kalmak hoşuna gitmemiş, ayrıca onun tarafından izlenmek de fazladan bir işkence hissine dönmüştü. Yine de ona kızamıyor, bir çocuğun enerjisini söndürmek istemiyordu.

"Ne zamandan beri Vuslat'ın habercisi oldun? Herkesten emir alacak bir tipe benzemiyorsun da."

"Aslında söylemeyecektim ama onu dinlememi Sedat amca istedi. El mahkûm, n'apalım!"

Nehir'in cevabına güldü. "Teşekkür ederim. Bir dahaki sefere erken uyanarak seni bu dertten kurtarırım."

"İyi olur." diyen küçük kız, cebinden bir lolipop çıkararak oradan uzaklaştı.

Yüzünü yıkadıktan sonra ortasında tek bir çatlağın bulunduğu aynaya baktı. Arz cazibesine dayanamayan damlalar, çenesine doğru süzülürken geçmişin inatçı pençesine takılan rüyasını düşündü. Naz Hanım ile tanıştığı gündü ve adını hatırlayamadığı o çocuk... Dün beyninde yankılanan ses de o çocuğa aitti, bundan emindi. Ama bu rüyayı görmesine neden olan şey neydi, bir türlü anlayamadı. Onunla ilgili hatıralarını yokladı, nafile! Anımsayabildiği tek şey, son derece rahatsız edici bir eksiklik duygusuydu. "Sadece aptal bir rüya!" dedi sinirle lavabonun kenarlarına dayadığı ellerini yumruk yaparak. Bu sırada çocuğun geçmişin yılmaz sisleri arasından sıyrılıp gelen sesini tekrar işitti.

‘İnsanlar iyileşir.’

Kalbine çöreklenen acıdan kurtulmak için başını iki yana salladı ve elleriyle yanaklarına vurdu. Dağılan, yağlanmaya yüz tutmuş saçlarından bir tutamı gözlerine yaklaştırdı. "Bunlarla mı insan içine çıkmışım?" dedi kendi kendine.

ww

Banyo yaptıktan sonra avluya çıktı. Nehir'in Naim Baba ve Hamit ile top oynadığını gördü. Çocukluğunun vazgeçilmezi olan hafif, plastik toplardan birini görmek içine tanıdık bir mutluluk hissi yaymıştı. O yalnızca yetimhanede bu toplarla oynadığını sansa da, aile dostu olan Naz Hanım’ın anlattığına göre babasıyla da parkta çok oynarmış. Annesi de yanından hiç eksik etmediği temiz bez parçalarından birini onun sırtına koyarmış ve Merva terledikçe bezleri yenisiyle değiştirirmiş. Şimdi ise Nehir, çağa meydan okuyan topla oynuyordu. Lakin sırtına bez koyacak bir annesi yoktu.

Alçak balkondan ayaklarını sarkıtarak oturan Merva'nın yanına gelen Naim Baba "Dünden daha iyi görünüyorsun, kızım." dedi.

"Ne de olsa dinlenmek, ilaçlardan daha fazla şifa vesilesi oluyor.”

"Şifa ne demek?" diye sordu Nehir, mavi renkli topunu koltuk altına alarak. Güneşten daha parlak bakışları, merak yüklüydü.

"Şifa, sağlığına kavuşmak demek." dedi Merva bir şeyi açıklamanın verdiği mutlulukla.

"Hasta olduğun için mi dün garip davranıyordun?"

Ne diyeceğini bilemeyen genç kız, Nehir'in konuşma tarzına bir türlü alışamamıştı. "Hayır, yorgun olduğum için."

Merva'nın dünkü kafa dağınıklığını hatırlayan Naim Baba, bir şeyler yapması gerektiğini düşündü. Eğer dikkatini dağıtmazsa Nehir'in daha fazla şey soracağını ve onu rahatsız edeceğini biliyordu. Kimsenin beklemediği anda, mistik bir cazibeye sahip sualini sordu.

"Şifa dağıtan ağacı bilir misiniz?"

Hamit, Merva ve Nehir! Hayatlarının farklı dönemlerini yaşayan üç kişi aynı anda "Hayır, bilmiyoruz." dediler.

"Anlatsana, Naim Dede; öykülerini dinlemeyi çok seviyorum!"

"Tamam o zaman, önce içeri geçelim. Dizlerimde kireçlenme var. Uzun süre ayakta durduğumu öğrenirse, Sedat'tan azarı yerim." diyen Naim Baba, işaret parmağıyla Nehir'in burnunun ucuna dokundu.

"Bundan nefret ediyorum, Naim Dede."

Tekerlekli sandalyesinde oturan Hamit, Merva'nın yardımıyla içeri girdi. Bacaklarını az da olsa hareket ettirebilmesine rağmen, ayakta desteksiz bir şekilde duramıyordu.

"Koltuk değneklerim olsaydı yardıma ihtiyacım olmazdı. Teşekkür ederim, korunan kız."

"Bana teşekkür etmek istiyorsan, korunan kız demeyi bırakman lazım."

"Peki, böyle seslenilmek hoş olmasa gerek!"

"Diğerlerini evde göremedim. Bir yere mi gittiler?"

"Derya ve Sedat nöbet tutuyorlar. Gece nöbet tutan Yekta ile Levent uyuyor olmalı. Diğerleri de Sercan'la çıktı. Dünkü yaratıktan çıkardığı cenine benzeyen tohumu hatırlıyorsun, değil mi? Bu konuda görüşmek istediği kişiler var."

"Görüşüp ne yapacak ki?" diye sordu Hamit'in tekrar sandalyesine oturmasına yardım ederken. Saçlarına yer yer aklar düşen adam, olduğundan daha yaşlı gösterse de göründüğünden daha dinçti. Ona destek olmak için Merva'nın fazla güç kullanmasına gerek kalmıyordu.

"İnsanlar içine düştükleri her musibeti fırsata çeviren canlılardır. Bulunduğumuz şartları kendi lehine kullananlar da mutlak surette vardır. Sercan da onlar aracılığıyla doğanın neden bu hâle geldiğini öğrenmeye çalışıyor."

Merva daha çok konuşmak, olan şeyleri öğrenmek istiyordu ama mutfağa varmışlardı bile. Üstü boş bir sininin etrafına oturdular. Tekerlekli sandalyesiyle sofra bezini ezmemeye dikkat eden Hamit de Nehir gibi "Hadi, Naim Baba, öykünü merak ettim." dedi hevesle.

Bir iki kez öksürerek boğazını temizleyen Naim Baba, artık öyküsünü anlatmaya hazırdı. "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken göçebe bir kavim varmış. O kadar eski bir dönemde yaşarlarmış ki, insanın kendine ait malı yokmuş. Yemekler birlikte yenir, işler ortaklaşa yapılırmış. Anlayacağınız oralarda sahiplenme değil, paylaşma fikri hâkimmiş. Göçebe oldukları için tarım yapılmıyormuş. Yaşamaya elverişli bir yer buldular mı, çadırlarını hemen oracığa dikiverirlermiş. Hava şartları kötüleşince yahut güçlü bir düşmanla karşı karşıya gelince, orayı terk edip başka yere göçerlermiş."

"Onlar da bizim gibiymiş." dedi Nehir konuyu ilginç bularak. "Sebze yiyemiyoruz ve bize saldıran olduğunda yerimizi değiştiriyoruz."

"Aynen öyle, Nehir'im." diyen Naim Baba, işaret parmağıyla torunu yerine koyduğu kızın burnunun ucuna dokundu. Kız huylansa da, bir şey demedi. "Bu kavimde yaşayan bir de adam varmış. Yirmi yıldır evli olmasına rağmen hiç çocuğu olmamış. Her tedavi yöntemini denemiş ama nafile! Hiçbiri adamın derdine şifa olmamış. O dönemler, Ticaret Yolu denen, farklı kavimlerden kafilelerin alışveriş yapmak için üzerinden geçtikleri bir güzergâh varmış. Çocuk sahibi olmayan adam da, avladıkları hayvanların kürklerini satmak için oraya gitmiş. Gitmiş ama yabancı birinden duyduğu şeyler, adamın diri diri gömülen umutlarını tekrar gün yüzüne çıkartmış. 'Şifalı meyveleri olan bir ağaç varmış.' demiş karısını ikna etmeye çalışarak. 'Tek ısırık dahi şifaya kâfiymiş.' Ne derse desin, karısı bir türlü ikna olmasa da kocasına engel olmamış. Kendisinin aksine, en azından onun umudu tekrar bulmasına sevinmiş ve kocasını avuç avuç dualarla uğurlamış.

"Gel zaman git zaman, bizim adam karanlık bir kıtanın çorak topraklarına kök salan tek ağacı bulmuş. Göğe uzanan dallarıyla haşmetini sağa sola savuran ağaç, adamın kendisine yaklaşmasıyla kuşlardan, diğer hayvanlardan dahi esirgemediği meyvelerinden birini serbest bırakmış. Parlak güneşin bile aydınlatmaya gücü yetmediği ve yıl boyu karanlıkta kalan kıtanın ağacı o denli büyükmüş ki, dünya üzerinde var olan her meyveden bir tane taşırmış. Adamın payına hangi çeşit düştüğü muamma. Avuçladığı meyveyi almış ve kavmine geri dönmüş. Varlığı muallakta olan ağacı bulmak kolaymış lakin zor olan, göçebe kavminin izini takip etmekmiş. Yıllar sonra, elinde ilk günkü tazeliğini koruyan meyvesiyle karısına varmış. Şifalı meyveyi beraber yedikten bir yıl sonra oğulları doğmuş. Adam mutluymuş ve bu mutluluğunun sırrını kendine saklamamış. Herkese anlatmış.

"Bir gün Ticaret Yolu üzerindeyken, daha önce tavsiyesini aldığı yabancı 'Neden o meyveleri getirip satmıyorsun?' demiş. 'Zengin olursun. Malın mülkün olur. Kendi evinde yaşarsın ve Karanlık Kıta'dan her döndüğünde karını yıllarca aramak zorunda kalmazsın.' Adam kavminin göçebe olduğunu, tek başına yerleşik bir hayat yaşayamayacağını söylediğinde 'Kavmini ikna edersen şehir bile kurarsınız.' demiş. Yabancının sözleri, adamın aklında yer etmiş ve ne yapmış etmiş, kavmini ikna etmeyi başarmış. En iyi on avcıyı yanına alarak Karanlık Kıta'nın yolunu tutmuş. Ağaçtaki meyvelerin tümünü toplatmış. Oldukça fahiş fiyata sattıkları meyvelerin gelirleriyle kendi şehirlerini kurmuşlar. Adam, kavminin lideri olmuş. Olmuş ama gözü doymamış. Savaşlarla başka şehirleri istila edeyim derken malı tükenmeye yüz tutmuş. Bu kez askerleriyle birlikte Karanlık Kıta'ya gitmiş. Bir de ne görsün: Kıtanın karanlığı, aydınlıkla baş edemez olmuş. Tüm meyveleri daha önceden toplanan ağaç kurumuş. Adam tarif edilemez bir hüznün girdabında savrulurken istila ettiği şehirler isyan ederek onun yönetiminden ayrılmış. O da kavmiyle birlikte zayıf, fakir bir şehir olarak yaşamaya devam etmiş.

"Ticaret Yolu üzerindeyken yine aynı yabancı ile karşılaşmış. Olan biten her şeyi ona anlatmış. 'Kimisi der ki; şifa, ağacın meyvesinde değil, ona can veren toprağın suyundaymış. Siz tüm meyveleri alınca, toprak da ceza olarak su vermeyi reddetmiştir. Gidin ve aldığınız meyve sayesinde can bulanla ağacı sulayın. Böylece toprağın şifalı suyuna da muhtaç kalmamış olursunuz.' Yabancının söylediği şeyler yüzünden gözünü mal ve güç hırsı bürüyen adam, yakında baba olacak oğlunu almış ve ikisi birlikte kurumuş ağacın yanına gitmişler. Oğlu zaten nasıl dünyaya geldiğini babasından defalarca kez işitmiş. Bu yüzden onun isteğine karşı gelmemiş ve şehrinin eski ihtişamına geri dönmesi için ölüme razı olmuş. Yaşlı adam, oğlunun kanıyla ağacı sulamış. Anında can bulan ağaçta, ertesi gün her türden lakin bu kez hepsi kıpkırmızı olan meyveler yetişmeye başlamış. Bunu önemsemeyen yaşlı adam, taşıyabileceği kadar meyve almış ve şehrine geri dönmüş.

"Meyveler şifalıymış ama noksanmış. Ondan medet umanlar iyileşse de hep bir kusur, bedenlerinde mühür olarak kalırmış. Onun sayesinde güçlenen şehirler, eski huzurlarını bulamamış ve tez zamanda yıkılmış. Yaşlı adam da yönettiği şehirle birlikte, bir depremde toprağa gömülmüş."

"Peki, o ağaç gerçekten var mı, Naim Dede?"

Küçük kızın merakıyla oldukça eğlenen Naim Baba "Derler ki, o ağaca artık bir ruh, bekçilik edermiş ve karanlık da bir daha o kıtaya uğramamış." dedi.

"O adamın oğlu mu yoksa?"

"Kim bilir, belki. Belki de ağacın ya da toprağın ruhudur. Ama yaşlı adamdan sonra Karanlık Kıta'yı bulan olmamış."

"Bulan olmamışsa, ruhun onu koruduğunu nereden biliyorlar? Çok saçma!"

"Bu sadece bir öykü, Nehir'im. Öykülerin sonunu gizemli tutalım ki, umut hiç sönmesin!"

"Biz insanlar gerçekten de doyumsuz varlıklarız." dedi Hamit düşünceli bir edayla. "Çocuk isteriz. Yetmez! Para isteriz. Arkası kesilmez! Güç, savaş, insan, fedakârlık, kan... Belki de ne istediğimizi kendimiz de bilmiyoruz. Şu an ise bir mücadelenin ortasında salt huzuru diliyoruz."

"Bence insanlar içlerinde yatan bencilliği artık kucaklamalı." Yekta, Naim Baba'nın yanına bağdaş kurup oturdu. Elindeki lastik bantla, kulaklarının altına inen kıvırcık, siyah saçlarını arkadan toplayarak bağladı. İnsanı delip geçen yeşil menevişli bakışlarını, tam karşısında oturan Merva'ya dikti. "Sence de öyle değil mi? Bana göre olumsuzlukla ne kadar mücadele edersen, hayattan o kadar alıkonursun. Ayrıca baksana, bencillik insanların yeryüzüne adım attığı çağdan beri varmış."

"Şey," dedi Merva biraz düşünerek, "dediğin doğru ama bir eksiklik var sanki." İyice düşünmekten alnı kırış kırış olsa da istediği cevabı kendinde bulamıyordu. Neden bilmiyordu. Kendinde hissettiği eksiklikten hiç hoşnut değildi. Öğrenecek daha çok şeyi vardı.

"Sadece bencilliği değil, sende var olan tüm duyguları benimsemelisin." dedi Naim Baba, genç kızı altına girdiği stresten kurtararak. "Bizler insanız ve insan olmanın gereklerini unutup sadece kısmi duygularla ya da mantıkla harekete geçersek felakete adım atmış oluruz."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.