İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 4 · 17 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 4

Bölüm 3 /// Kararsızlık, Engellere Meydan Okumaya Açılan Kapının Eşiğiydi.

Geniş bir hole açılan çift kanatlı, cilalı, ahşap kapıdan geçtiler. Bu defa zamanda yolculuk onları vurmuştu sanki. Eski döneme ait birçok eşya ile karşı karşıya geldiler; tüfekler, kılıçlar, kalkanlar, ocaklar, kapısız bölümlere ayrılmış küçük odalardaki siniler, duvara monte edilmiş tablolar üzerindeki eski tip radyolar... Her şey bir anda kendi döneminin ruhunu yansıtma telaşına girmişti. Bu ağır yoğunluğun verdiği havayı üzerlerinden atmaları imkânsızdı. Tuhaf bir duyguyla kuşatılmış hâlde, kilim serili hole girdiler. Adımları yavaş, hareketleri yumuşaktı. Bir şeye zarar vermek istememe içgüdüsü hareketlerini kontrol ediyordu.

Gün ışığı gibi parıldayan saçları kıvrak yollar çizerek omuzlarından geçip beline kadar uzanan on yaşlarındaki bir kız çocuğu aniden önlerinde belirdi. Giydiği indigo rengi, sade elbisesinin eteğindeki iki cepten biri şişkindi. Elindeki paketten aldığı patates cipsini ağzına attı ve etrafa kırıntılar saçarak konuştu.

"Üst kata çıkacaksınız."

"Kızı falan mı acaba?" dedi Vuslat dişlerinin arasından konuşarak. Küçük bir çocuktan emir almak hoşuna gitmemişti. "Tıpkı onun gibi konuştu. Küçümseyici bakışları bile aynı!"

Merva ise uzun zaman sonra bir çocukla konuşabilmenin heyecanını yaşıyordu. Diğer gruplarda elbette çocuklar vardı ama aileleri artık güvensizliği kendilerine rehber edinmişti. Bu yüzden vaktiyle ortalıkta oynayan ve etrafa neşe saçan çocuklar, şimdi korumacı bir tutumun gölgesinde büyüyorlardı. "Ne kadar tatlı şeysin sen öyle." dedi. Tam elini uzatıp küçük kızın yanağını hafiften sıkacaktı ki, karnı dışarıda olduğu gibi tekrar guruldadı.

"Cipsimi alamazsın."

Küçük kız, yukarı çıkan merdivenin yanından geçerek geniş holün diğer tarafına doğru koştu. Başka bir odaya girip tahta kapıyı sertçe kapattı. Üç kadının gördüğü son şey, kızın ardında dalgalanan sarı saçları olmuştu. Elbisesinin eteği sıkışınca, kapıyı açıp tekrar kapatmak zorunda kaldı.

"Sadece küçük bir çocuk." dedi Roza suratını ifadesiz tutmaya çalışarak. Merva zaten utanmış ve kızarmıştı. Bir de o gülecek olsa, onun yerinden kımıldamayacağını biliyordu.

"Kesin onun kızı." Vuslat yanındaki dar merdivenin ilk basamağına adımını attı. Yaklaşık on beş basamaklı bu merdivenden çıkınca, bu kez iki tarafı kapalı kapılarla dolu olan dar bir koridor ile karşılaştılar. Hangi kapıdan gireceğini anlayamadı. "Resmen oyun oynuyor bizimle. Nerede bu?"

"Tam karşıdaki kapı açık." dedi Merva yanaklarına vurarak. Üst üste yaşadığı utançları yanaklarından silip atmak istiyordu. Eğer siyahlı adam ile konuşmaları gerekiyorsa hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı.

Açık kapının olduğu uzun oda, büyük bir salondu. Serili kilimlerin kapatamadığı tahta döşemelerin üstüne, yan duvarların önüne sıra sıra sedirler yerleştirilmişti. Onların üzerinde ise altın renkli ipliklerle işlenmiş koyu kırmızı minderler vardı. Iğdır'dan çıkıp gelen grubu peşinden sürükleyen genç adam da kapının tam karşısındaki cilalı, ahşap masanın ardında oturuyordu.

"Adım Sercan."

Sadece ismini söylemesi ve kara gözleriyle üçünü incelemesi yüzünden ne diyeceklerini bilemediler. Hâlbuki onun direkt konuya girmesini bekliyorlardı. Vuslat, nezaket icabı kendilerini tanıttı. Sonra da aklına takılan soruları sıraladı.

"Az önceki yaratık da neyin nesiydi? Daha önce hiç ona benzer bir şey görmemiştik. Ayrıca bu şehirde neden insan yok?"

"Yaratık dediğin şey bir zamanlar insandı, hatta daha önceki hayatında haber izleyen olduysa onu tanımıştır. Önemli bir siyasetçinin oğluydu."

Merva sıkıntıyla yerinde kıpırdandı. Hem televizyon izlemediği için dünyadan bihaber yaşadığını çaktırmamaya çalışıyordu hem de bir daha guruldamaması için karın kaslarını kasmaktan rahatsız olmuştu.

"İkinci soruna gelirsek, bu şehirde ne olduğunu biz de araştırıyoruz. Buraya geldiğimden beri insan sayısı günbegün azalıyor. Yedi aydır denk geldiğim sayılı gruplardan birisiniz ve açık ara farkla en zayıfısınız."

"Zayıflık güce göre ölçülmemeli!" dedi Merva, ağzından çıkanları kontrol edemeyerek.

Kolları masaya dayalı bir şekilde oturan Sercan, bu kez oturduğu siyah deri koltuğa yaslandı. "Ne o, yoksa göründüğün kadar güçsüz olmadığını mı söyleyeceksin?"

Amacı yargılamak ya da küçümsemek değildi. Sercan, konuştuğu kişilerin düşünce yapısını öğrenmeyi severdi. Özellikle çocukken kaldığı odanın penceresinin önünde oturur, yoldan geçen insanları izlerdi. Kimin nasıl biri olduğunu, nereli olduğunu ve yaşadığı hayatı tahmin etmeye çalışırdı. Tahminlerinin doğruluk payını hiç öğrenememişti lakin ona bulmaca gibi gelen bu oyunu da bir türlü bırakamamıştı. Şimdi ise aynı şeyi konuşarak yapıyordu. Ayrıca grupları birleşecekse, aralarında belli bir güven bağı oluşmalıydı. Bu güvenin her daim kendisine sunulmasına gerek yoktu. Kişinin tek bir sözü bile, onun karakteriyle ilgili bilgiler içerirdi. Bu da onun kararlarında önemli bir paya sahipti.

"Habip güçlüydü." dedi Merva fısıltı gibi bir sesle. Sanki karşısında oturan kişiyle değil de kendisiyle konuşuyordu. "Hatta gördüğüm en güçlü insandı."

Sustu. Cümlelerinin ağırlığı altından çıkabilmek için kendisine fırsat tanıdı. Sercan'ın ise onu beklemeye niyeti yoktu.

"Ama öldü." dedi yüzünde sürekli gezen umursamazlıkla. O, ölenlerle ilgilenmiyordu. Yaşayanları da umursamazdı. Dünyasını oluşturanlar sadece birlikte yaşadığı insanlar ve arkadaşlarıydı. Belirli bir amaç uğruna görüştükleri ise gelip geçici kişilerdi.

"Benim kararsızlığımdı onu öldüren." Kendisine bile ilk kez açıkladığı bu duygular yüzünden ağlamak istiyordu. "Ben kararsız bir insanım ve sandığından çok daha güçsüzüm."

Vermesi gereken kararı tekrar ertelemek istemiyordu. Bir kararsızlığın daha yükünü taşımak zorunda kalmaktan korkuyordu. Ancak önünde tek seçenek yokken hangisinin en iyisi olduğundan emin olamıyordu. Her şeye rağmen önceliklerinin ne olduğunu bilmeye gayret ederdi. Bu yüzden "İlkin seni tedavi etsek?" dedi kolundan yaralı olan arkadaşına. Önemsiz bir yara olsa da uzun süre tedavi edilmeyince mikrop kapma ihtimali vardı. Onlarda hiç ilaç yoktu. Dolayısıyla Sercan'a döndü ama bir kez daha konuşmaya fırsatı olmadı.

"Tıbbi kaynaklarımı sizinle paylaşmadan önce şunu belirtmek isterim: Bir hafta burada kalacaksınız. Bu sürecin ardından gitmek ya da kalmak size bağlı olacak. Olur da kalmayı seçerseniz ve biz de bunu onaylarsak kalırsınız. Şu an yapmanız gereken tek şey, bize değerinizi göstermeniz."

"Efendim?" dedi Merva şaşkınlıkla. Yalnızca yiyecek ve ilaç vermeyeceğini söyleseydi Merva hak verirdi. Ancak Sercan hiç ummadığı bir istekte bulunuyordu.

"Burada kalmaya değer misiniz, önümüzdeki bir haftalık süreçte öğrenmek istiyorum. Herkesi uzun bir süre misafir edersek yiyecek kaynağımızı hızla tüketiriz. Eğer bizimle kalmaya değerseniz sizi kaybetmek de istemem."

"Bunu, buraya gelmeden önce de söyleyemez miydin?"

"İnsandan çok bitki gibi görünen birine zarar verdik, Merva. Orada öylece durup bitkilerin ne gibi bir yaptırım uygulayacağını beklemek, aptallık olurdu.”

"Haklı." dedi Vuslat tarafını belli ederek.

Roza da Sercan'ı gönülden destekliyordu. Çoğunluk olarak yaşamak iyiydi. Ancak desteksiz bir çoğunluk, ölümü altın tepside onlara sunardı. Iğdır'da yaşadıkları da bu değil miydi zaten? Merva'nın kararsızlığı, Sedat Amca'nın kendini savunmaktan fazlasını yapamaması, kendisinin uyanmakta geç kalması, Habip'in baskın yapanları geç fark etmesi... "Ben aklımı kullanırım, yani grubun beyniyim." dedi yapmak istediği seçimi açık etmeye çalışarak. "Vuslat Abla en az benim kadar iyi dövüşür." Bir süre sustu ve düşündü. Kelimelerini özenle seçmek istiyordu. Herkesten çok Merva'ya bir açıklama borçluydu. "Merva ise giderek daha iyi oluyor ama-"

"Ama sıradan bir insandan farkı yok! Sadece bir ayak bağı!" diye tamamladı Sercan.

"Hayır, öyle değil. Sadece durumu nasıl izah etmem gerektiğini bilmiyorum." Kelimeler ağzından dikenlerin üzerinden çekiştirilen ipek gibi çıkıyordu. Herkes onun söyleyeceklerini merakla beklerken "Hayatta kalmamızın tek nedeni o olabilir." dedi tek solukta.

"Nasıl yani?" diye sordu Sercan, Vuslat ve Merva aynı anda. Üçü de son cümleyi anlayamamıştı.

"Bitkiler, Merva'ya hiçbir şekilde zarar vermiyor. Hatta onu koruyorlar." Odadaki diğer üç kişi, ondan duydukları şeylere inanamayınca açıklamaya başladı. "Iğdır'da bir saldırganı öldürmek üzere olan Yeşil Gardiyan, bundan vazgeçerek Merva'yı ölümcül bir oktan kurtardı."

"Bu bir tesadüf!" diyen kızın konuşmasına Roza müsaade buyurmadı.

"Böyle bir şeyin tesadüfü olamaz ya da Gardiyanlar kazayla birini öldürmekten vazgeçip başkasını kurtaramaz. O gün sen ölseydin, ben bütün mücadele ruhumu kaybederdim. Bu, benim ölümüm demek olurdu." Arkadaşının gözlerine baktı. Merva şaşkındı ve de suskun. Roza onu suçlayamadı, zira tanıştıkları günden beri ilk kez bir zayıflık belirtisi göstermişti. Merva, onun zayıf yanıydı. Bunu ona söylemeyi planlamıyordu. Şimdi ise bazen değerlerin kelimelere dökülmesi gerektiği kanısına varmıştı. Onun kendisi için ne kadar değerli olduğunu bilmesini istiyordu. "Bugün olanlar da öyle. O yaratık aniden fikir değiştirip senin yerine bana saldırmasaydı yaralanmazdım."

Bir sessizlik, merak denizini yarıp geçti. Merva'da şaşkınlık, Vuslat'ta bir şeylerin cevabını öğrenmenin neden olduğu aydınlık, Roza'da ise kendini ifade edebilmenin verdiği rahatlık hâkimdi. Ama Sercan, kafasında beliren soruları bir yere oturtmaya çalışıyordu. Ona en doğru yanıtı bulabilecek olan kişiyi tanıyordu lakin yöntemlerini pek sevmezdi. Sanırım başka şansım yok, diye düşündü. Roza’ın anlattıklarını arkadaşları dahi anlamazken yeni onlara bunun nedenini sormak, kelime ve enerji israfından başka bir işe yaramazdı.

"Nehir'le tanışmış olmalısınız." dedi artık yalnız kalmak istediğini ima ederek. "Sizi buraya yönlendiren küçük kız. O sizinle ilgilenecektir."

ww

Aşağı indiklerinde küçük kızı avluda buldular. Sol eliyle gofretli çikolata yerken sağdakiyle her seferinde elinden kaçırdığı pembe renkli ve beyaz şeritli bir topu sektirmeye çalışıyordu. "Gel buraya!" diyerek topla konuşmayı da ihmal etmiyordu.

"Topa bile emirler veriyorsun." dedi Vuslat, balkondan inerek. Avlunun çevresini saran taş duvara çarpan top, ayaklarının dibine yuvarlanınca eğilerek onu aldı ve işaret parmağının ucunda çevirdi.

"Topumu istiyorum."

Kanaması durmuş yarası zonklayan Roza, Vuslat'ın çocukça davranışına tahammül edemedi. "Sercan bizimle senin ilgileneceğini söyledi." diyerek olası bir huzursuzluğun önüne geçti.

Gözleri hemen Merva'yı bulan küçük kız "Yemek saati henüz gelmedi." dedi çikolatasının son parçasını da ağzına tıkarak.

Merva hemen durumu açıkladı. "Yemek için değil! Arkadaşım yaralı. Tedavi edilmesi gerek."

"Baştan söylesenize şunu! Gelin benimle, Sedat Amca güzel doktorculuk oynar."

Topunu Vuslat'tan aldı ve havalı bir şekilde içeri girdi. Çokbilmişlik taslayan Nehir’in büyümüş de küçülmüş hâli, üçünün de ağzını açık bıraktı.

"Sedat Amca mı?" dedi üçü de şaşkın bir hâlde birbirlerine bakarak.

Hemen Nehir'in peşine takıldılar. Az önce girdiği odaya tekrar girmişti. Kapıyı açtılar ve içinde tek yatağın bulunduğu odaya adım attılar. Büyük bir dolap, iki yatak, masa, birkaç tane sandalye ve tabure vardı. Yere de üzerine beyaz çiçeklerin dokunduğu kahverengi bir kilim serilmişti.

"Bunlar yeni gelenler." dedi sarışın bir adamın kucağına oturan Nehir. "Yaralı olan ortadaki."

Hafif kıvırcık olan saçları, Nehir'in saçlarının rengini taşıyordu. Mavi gözleri için de aynı şeyi söylemek mümkündü. "Hadi, Nehir! Sen kalk, ben de tedaviye başlayayım. Ben Sedat." Mülayim hâli, onun kucağındaki çocuktan daha kibar olduğunun kanıtıydı. Nehir inince ayağa kalktı ve kızların elini tek tek sıktı. "Senin yaranı bir an önce temizlesek iyi olacak." Yuvarlak çerçeveli gözlüğünü düzelterek Roza'nın yarasına iyice baktı. Sonra bir makasla yaranın etrafındaki kıyafeti kesti ve kapalı olan dolabı açtı. İçi ilaç kutularıyla doluydu. Sırtı herkese dönük olan yapılı adam birkaç şey seçerken "Farklı bir şehre gelmek zor olmuştur." dedi halden anlar bir tavırla.

Tüm tedavi işlemlerini halleden Sedat, son olarak da yarayı sardı. Gözlerini ilaç dolabından ayıramayan Roza merakına yenik düştü.

"Tüm bu malzemeleri nerede buldunuz? Iğdır'daki market ve eczanelerden eser kalmamıştı."

"Burada taştan yapılan ev ve iş yerleri var." Sedat, burnunun ucuna gelmekte olan gözlüğünü bir kez daha düzeltti. "Bazı eczaneler ile mahallelerdeki bakkallar da öyle. Bitkiler onlara dokunmadı. Ama eczanelerin çoğu boştu."

"Hâlbuki o kadar da insan yok." dedi Merva.

"Bir yıl öncesine kadar hiçbir sıkıntı yoktu. Tabii bitkilerin başkaldırısı ile gelen sorunları saymazsak. Nedenini bilmiyorum ama aniden insan sayısında ciddi bir azalma oldu."

Belirsiz bir tuhaflıkla sarmalanan Merva, yüreğine teğet geçen korkunun kıvılcımıyla titredi. Açıklanamayan bu durumun onları bulmamasını diledi. Ancak korku, her zaman belirsiz olmazdı. Aniden açılan kapının sesiyle yerinde hopladı.

"Yemek hazır!" diyerek içeri girdi henüz gelişim çağında olan bir delikanlı. Aniden boy attığı için zayıf bir yapısı vardı. Kış mevsiminin geride bıraktığı soğuk havaya aldırış etmeksizin giydiği siyah tişört, onu olduğundan da zayıf gösteriyordu. Saçlarıyla aynı ton bir kahverengiye sahip gözleri yerinde zıplayan Merva'yı bulunca "Korkuttum mu? Özür dilerim." dedi ve onun cevap vermesini beklemeden elini sıktı. "Adım Eymen."

Daha uzatmadığı elini tutup sıkan çocuğa bakakalan Merva da kendini tanıttı. Korkmuştu ama Eymen'in neşeli tavrı onu sakinleştirmeye başlamıştı bile.

Tüm yeni gelenlerle hızlıca tokalaştıktan sonra aceleyle konuştu. "Önce yemek yiyelim. Tanışma faslı sonraya kalabilir." Sonra da herkesle birlikte aynı kattaki mutfağa gitti.

"Sen şu korunan kız olmalısın." dedi geniş mutfaktaki tereklerden birinin önünde tekerlekli sandalyesinde oturan adam. Merva bu garip karşılama yüzünden ne yapacağını bilemez halde öylece dikilirken Roza ile Vuslat da şaşkınlıklarını saklama gereği duymuştu. Sercan'la konuşmalarından sonra yürümekten aciz bir insanla karşılaşacaklarını hiç düşünmemişlerdi. Nehir'i düşündüler. O yalnızca küçük bir çocuktu. Ne nöbet tutabilirdi ne de herhangi bir saldırıda kendini savunabilirdi. Ayrıca yaşı seksenin altında olmayan bir adam da sofrada oturuyordu.

Elinin uzanabildiği terekten aldığı çorba kâselerini yemeğin piştiği şömineye en yakın sininin üzerine bırakan adam "Ben Hamit." dedi hâlâ kımıldamadan duran kızlara. Tabakları koyduğu sininin etrafına oturanları saydı. "Sercan'ı zaten tanıyorsunuzdur. Kendisi grubumuzun kurucularındandır. Bunlar da Kağan, Levent, Eymen, Nejat ve Naim Baba. Diğer sinidekiler ise Sercan gibi kuruculardan oluşuyor: Nehir, Sedat ve Barış. Ayrıca Yekta ile Derya yukarıda nöbet tutuyor. Nöbetler sırayla tutulur ve bitene kadar yemek yiyemezsiniz. Bu kural, sanırım dikkatimizin dağılmaması için. En azından Sercan öyle demişti."

Konuşmaya dalan Hamit, tanıştığı kişilerin isimlerini sormadığının farkında değildi. Bakır kâselere çorbaları dolduran Kağan, her doldurduğunu Eymen'e uzatıyor, o da sinilere koyuyordu. Güneş battığından dolayı oda kararmaya başladığında, Levent duvara asılı olan iki gaz lambasını yaktı. Bir yer minderinin üzerine oturan Merva, diğerlerinin yaptığı gibi sofra bezini dizlerinin üzerine çekti ve şekilsiz somun ekmekten bir parça kopardı.

"Ekmekler Naim Baba'nın şaheseri." Hamit, her detayı kızlara açıklamayı üzerine vazife saymış gibi konuşuyordu. Barış'ın yardımıyla sandalyesinden kalktı ve ikinci siniye oturdu.

"Neyse ki acemilik günlerine denk gelmediniz!" diyen Nejat, yemeğini yarılamak üzereydi.

"Naim Dede'ye laf yok!"

Eymen yanında oturan, saçlarına ak düşmüş ve başının sivri tepesi kelleşmiş ihtiyar adamı kucakladı. Buruşuk ve lekeli elleriyle kendi ekmeğini Eymen'in önüne bırakan Naim Baba, Sercan'ın sesiyle başını çevirerek sininin diğer tarafına baktı.

"Sedat'ın ne söylediğini hatırlıyorsun, değil mi Naim Baba?"

"Evet, hatırlıyorum. Daha bunamadım ben." Yalandan takındığı alıngan tavrı çevresindekileri keyiflendirdi. "Dinç kalmalıyım ama ergenleri de iyi beslemek gerek. Çırpı gibi, bir türlü kilo alamadı.”

Sercan, “Hamit Dede haklı!” tezahüratıyla kaşık tutan elini havaya kaldırarak etrafa çorba sıçratan Eymen'e güldü. "Bakalım yarın kahvaltı olmadan nasıl idare edeceksin?"

"Özür, özür!" dedi Eymen hemen ve yapmakta olduğu hareketi yarım bıraktı.

Grubun iletişimi ve en küçük durumdan dahi keyif alması, Merva'yı biraz olsun rahatlatmıştı. "Bir de lider olmadığını söylüyor." diye mırıldandı ve Sedat'ın kendisini duyduğunun farkında olmadan çorbasından bir yudum içti. Tattığı aşinalık ona Sedat Amca'nın bir zamanlar sürekli pişirdiği mercimek çorbasını hatırlattı. Tıpkı o zamanlarda olduğu gibi lezzetliydi. Yine de bir eksiklik vardı. Şu anki ortamları aslında en az bir önceki kadar neşeliydi. Herkes bir şeyler söylüyor, etraflarını bir uğultu kaplıyordu. Nehir ile Eymen'in sesi en çok duyulanlar arasındaydı. Hatta bir siniden diğerine seslerini duyurmaya çalışıyordu bu ikili. Onlara sessiz olmalarının söylenmesi şöyle dursun, laf atışmalarına arka çıkanlar bile oluyordu. Lokmasını yutmasına engel olan eksiklik hissi olmasa, belki diğerleri gibi eğlenebilirdi. O böyle sakin olunca Roza da endişeleniyordu, bunu biliyordu ama yüzünü daha fazla mutlu göstermek için ne yapabileceğini bilmiyordu. Aniden kendi ismi kulağına çalınınca taş kesildi. Anlık korkusu geçince kâsesindeki son yudum çorbayı içen Vuslat'ın ne söylediğine kafa yordu.

‘Anlaşılan Merva çorbayı beğenmedi.'

Merva çorbayı beğenmedi, sözü beyninde yankılanıp durdu. Kızarıp bozardı ve telaşlı bir inkâra yeltendi.

"Ne? Hayır! Yok öyle bir şey! Enfes olmuş, Hamit Abi. Ellerine sağlık!"

Diğerlerinin gülüşleri eşliğinde kıpkırmızı kesilen yüzünü saklamak için başını eğdi ve henüz yarısını bile içmediği çorbasından hızla bir yudum aldı. Zoraki yuttuğu çorbadan sonra öksürmeye başlayınca Nehir, kahkahalarla gülmeye başladı. Roza ona bir bardak su uzattı. Keşke saçlarımı atkuyruğu yapmasaydım, diye düşündü Merva. Kâkülüm de yok. Yüzüm ayan beyan ortada.

Yemekler yenip de avluya çıktıklarında adımlarıyla canlandırdıkları karanlıktan derin bir nefes çektiler. Buz gibi hava, vücutlarından bir ürpertiyle geçti. Derileri yer yer kabarmış, tüyleri dikelmişti. Yine de kışın soğuğunu anımsatan bahar havası, artık mayısı buyur etmek üzereydi. Merva, doğum gününün yaklaştığını anımsadı. Naz Hanım ve yurttaki arkadaşlarından başka kutlayan hiç olmamıştı. Özlemle andı o güzel günleri. Doğum gününü hevesle beklediğinden dolayı değil ama o dönemler eğlenmek için sebebe ihtiyaçları yoktu. Şimdi de olması gerekmez düşüncesiyle anın keyfini çıkarmaya karar verdi.

"Çok soğuk." dedi Roza ısınmak için elleriyle kollarını sıvazlayarak.

"Çok güzel!"

Merva soğuk havaya aldırış etmedi. İçini saran tazelik hissi, doyum noktasına henüz ulaşmamıştı. Yukarıya, göğün en kalabalık hâline gözlerini dikti ve fark etti ki, geceyi canlandıranlar onlar değildi; yıldızların en davetkâr ışığı, hayatlarına gündüzü getirmişti. Kalplerindeki karanlığın zifiriliğinde bir umut yeşillenmişti. Bir can, içten bir istekle bu dünyaya adım atmıştı. Her şey güzeldi. Umulduğu gibi gitmese de her şey, kendi zirvesini yaşıyordu. Solup gidenler vardı lakin hayat bulanlar da oluyordu. Yitik bir yaşam değil bizimkisi, diye düşünürken omuzlarının hafiflediğini hissetti. Sadece biz insanlar gibi değişikliklere uyum sağlamaya hazırlanıyor.

"Ben içeri geçiyorum." diyen Vuslat'ın kolu Merva'ya çarptı. Hazırlıksız yakalanan genç kadın, yerinde zıpladı. Iğdır'daki son geceden beri kalbine yerleşip kalan ve kontrol etmeye çalıştığı korkusu, bu kez kendisini itinayla belli etmişti.

"Özür dilerim." dedi Vuslat ondan korkan arkadaşına garipseyen bir nazar atarak.

"Sadece dalmıştım ve sen aniden değince..."

"Anlıyorum." Yaşının getirdiği olgunlukla kırgınlığını ustaca saklamaya çalıştı. "Yemekten sonra çay koyacaklarını söylemişlerdi. Belki yardım ederim."

"Ah, peki!"

ww

Yekta ile Derya'nın nöbetlerini Nejat ile Kağan devralırken çay için yapılan hazırlıklar da bitmişti. İkinci katta bulunan, sedirlerle döşenmiş bir salona geçtiler. Yemek esnasındaki neşe hiç kaybolmamış, burada da varlığını sürdürmekteydi. Malikânenin dışında kalan hayata tezat, burada insanoğlunun doğasından gelen bir canlılık mevcuttu. İşler yapılmış, yemekler yenmişti. Çay da içildikten sonra yorgunluklarından arınmak için uykuya geçeceklerdi. Burada hayata tutunan grup, değişen yaşam biçimini kendilerine adapte etmeyi ustalıkla başarmıştı.

Gelgelelim ne Vuslat bu muhabbetin öz kapısından geçmesine izin veriyordu ne de Merva kendini onlardan biri sayıyordu. Karşılıklı gelen iki dalga arasında sıkışıp kalan Roza ise neler olduğunun farkında olan tek kişi gibi hissediyordu. Düşünceleri açığa vurmaktan yanaydı fakat hiç sorun yokmuşçasına davranan ikiliyi neye ikna edeceğini bilemedi. Öncelikle onları birbirlerini kabullenmeye sevk etmeliydi. Yoksa bunca zamandır hep var olup da görünmeyen kaygılar, onları kaybın en derin kıyısına sürükleyecekti.

"Bir sorun mu var?"

Sedat temiz hava ihtiyacıyla pencere kenarına giden Roza'nın yanına gelmişti. Vuslat yatacakları odaya gitmiş, Merva da elinde gaz lambasıyla malikâneyi keşfe çıkmıştı. Salonda onlar dışında sadece Sercan, Eymen, Nehir ve onu uyumaya zorlayan Hamit kalmıştı.

"Sedat Amca bile beni uyutmaya çalışmaktan vazgeçti. Sen neden hâlâ zorluyorsun ki?"

"Erken uyuman gerek, Küçük Hanım. Yoksa kâbuslarında canavarları göreceksin."

"Seni görmem yetmez mi?"

Onları izleyen genç kadının dalgınlığını fark eden Sedat, sorusunu yineledi. Ancak üçüncü soruşunda Roza’nın dikkatini çekmeyi başarabilmişti. Yine de ondan direkt bir yanıt almayı düşünmemişti.

"Evet, var ama nasıl çözeceğimi bilmiyorum."

"Seni bu kadar düşündürdüğüne göre oldukça ciddi bir sorun olmalı."

Bakışlarını karşısındaki adamın gözlerine dikti. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Her şey öylesine hızlı gelişiyordu ki önemli konulara, yani kendi ilişkilerine vakit ayıramıyorlardı. Belki de dışarıdan birinin gözlemine ihtiyaçları vardı. Güvensizliğin tırmanışa geçtiği bu dönemde kararsızlık, kafasını kurcalayıp duruyordu.

"Aranızdaki ilişkiye böyle damdan düşer gibi dâhil olmak değil niyetim. Ama ben Sercan'ı tanıyorum." dedi Sedat. Gözleri, Hamit ile Nehir'in atışmalarını izleyen siyahlara bürünmüş adamdaydı. "Bizi tehlikeye atacak en ufak bir olumsuzlukta sizi kapı dışarı etmekten çekinmez."

"Olması gereken de bu!" Mırıldanarak konuşan Roza da bugünkü kurtarıcılarını izliyordu. İnsana güven aşılayan, kendinden emin ve kararlı bir görünüşü vardı. Dışarıdan soğukkanlı gibi dursa da malikânede sıcacık kimliğini ortaya sermişti. "Doğru kararı verebilmek için kim bilir nasıl kafa patlatıyordur."

"Bazen onu dinlerken beynimin kısa devre yaptığını hissediyorum." dedi Sedat gülerek. "Yeri gelir bir şeyleri oluruna bırakırken yeri gelir her şeyi didik didik tarar. Karmaşık da olsa koruyucu bir ruhu var."

"Umarım onun koruyuculuğu bizim aleyhimize olmaz."

"Umarım!"

Sedat da Sercan çıktıktan beş dakika sonra odasına gitmek için müsaade istedi. Ayağa kalkarak yeğeninin yanına gitti. Onu ikna etmek için bu kez çok uğraşması gerekmedi.

"Hadi, Nehir, biz de odamıza çekilelim artık!"

"Öf ya!"

ww

Alt kattaki antika eşyaları seyre dalan Merva, onlara dokunmayı da ihmal etmiyordu. Her birinin pürüzlü yüzeyi, hâlâ hayatta olduğunun bilincini ona aşılıyordu. Eli gayriihtiyari bir baltanın sapına gitti. Bilemediği bir ağacın gövdesinden oyulan ince sapın diğer ucuna, baltanın ağzı iliştirilmişti. Yavaşça adım atarak parmaklarını düz, bileyli ağzın keskin kenarında gezdirdi. Uyguladığı hafif kuvvet yüzünden işaret parmağında bir sızı hissetti. Elini kaldırıp küçük kesikten damla damla sızan kana baktı. "Canım acıyor." dedi yorgun bir sesle. "Oysa küçücük bir kesik!" Sızan kan durmuş, kesiğin üzerindeki tek damla ise lambanın ışığında, kendi koyu rengini gösterişle sunuyordu.

“İnsanlar iyileşir, Merva.” dedi aklı ona.

Bir an düşünen genç kız, aklındaki sesin sahibinin bir başkası olduğu yönünde güçlü bir duyguya kapıldı. Benim sesim gibi değildi, diye düşünürken bir kapının açıldığını duydu.

"İyi misin?"

Eli bakır kapı kolunda olan Vuslat’ın diğer elinde yanan bir mum vardı. Yavaş yavaş ve mümkün olduğunca en kısa cümleyle konuşmuştu. Ona, arkadaşı her an kırılacakmış gibi bir endişe hâkimdi. En yanlış harekette her şey yerle yeksan olacakmışçasına korkuyordu.

"Sanırım biraz yorgunum." Merva, tereddüdünü bastırmaya çalıştı. "Ama iyiyim. Biraz dinlenirsem kendime gelirim."

Elindeki lambayı söndürdü ve Roza'nın tedavi olduğu yerin karşısındaki odaya doğru yürüdü. Pantolonunun altına giydiği taytla kapıda duran Vuslat'ın yanından geçti. Onun elindeki mum, genç kızın yolunu aydınlatıyordu. Yan yana serilen üç yer yatağından pencereye en yakın olan bozulmuştu. Merva da diğer uçtaki yatağa girdi. Arkadaşının endişeli bakışını hissetmek istemiyordu. Bu yüzden içgüdüsel olarak yorganı başını kapatacak kadar çekti. Sedat Amca ile Habip’i bir daha görmeyeceğini bilmek, Vuslat’a karşı duyduğu korku ve yepyeni insanlar! Kızıl, ipek kılıfının üzerine ek olarak beyaz, yarım bir kılıf geçirilmiş yastığı gözyaşları ile ıslatıyordu. Duygularının inişli çıkışlı bir yol izlemesi onu oldukça yormuştu. Hapsolduğu karmaşadan bir an önce kurtulmayı diledi. Böyle devam ederse hem kendisini hem de Vuslat'ı bin parçaya ayırmaktan korkuyordu. Onun zaten ölmüş bir adamı tekrar bıçaklama isteğini anlamaya çalışırken buldu kendini ve ürperdi. Sanki o geceyi yeniden yaşıyordu! Kapanan kapının sesiyle hafifçe irkildi. Arkadaşının adım sesleri sert zeminde dahi yutulurken gözlerini yuman Merva, uyumakta zorluk çekmedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.