Iğdır'dan ayrılmalarının ardından geçen iki haftada ancak Kağızman dolaylarına varabildiler. İlkbahar mevsiminin getirdiği yağışlar onları yavaşlatan tek neden değildi. Yol boyunca farklı gruplara görünmemek için oldukça dikkatli davranmak mecburiyetinde kaldılar. Yine de yakalandıkları zaman olmuş ve Vuslat sayesinde onlardan kaçabilmişlerdi. Kimi eşyalarına el konsa da silahlarının bir kısmını ve bir tane sırt çantasını kurtarmışlardı.
"En azından bize yiyecek gözüyle bakmadılar."
Merva uzun süre koştuğu için nefes nefese kalmıştı. Biraz olsun soluklanabilmek umuduyla yol kenarındaki ağaçların arasında gördüğü bir kayanın üzerine oturdu. Roza da ot bitmeyen patikaya sırtüstü uzandı ve ne kadar acıktığını dile getirdi.
"Bizi açlıktan ölmeye terk ettiler. Bana göre onların da Hastalıklılardan bir farkı yok." dedi Vuslat hararetle. Merva'nın olaylara farklı yaklaşımı, her seferinde onun sinirine dokunuyordu. "Neyse ki aptallardı. Böylece onlardan kaçmak pek zor olmadı."
"Aptal değillerdi." dedi Roza onlarla ilgili fikirlerini belirterek. "Sadece korkuyorlardı ve bu konuda onları suçlayamam."
Merva her ne kadar Roza'nın çıkarımına hayran kalsa da, "Korku, hareketlerinin öncüsü olmamalı!" diyen Vuslat'a hak verdi. Tek kişiye bağlı bir devletin yıkılmaya mahkûm olduğu gibi, tek bir duyguyla hareket eden insan da yıkmaya ve yıkılmaya kendini adamış demekti. Hareketler, duyguların esiri olmamalıydı ve insanlar, düşünme gücünden kendi isteğiyle vazgeçmemeliydi. Zira insanoğlunun elindeki belki de en büyük silah, düşünebilmekti.
Bu kez daha temkinli olarak yollarına devam ettiler. Ana yoldan çıktılar ve mümkün olduğunca ağaçlar arasındaki otların seyrek olduğu yerlerden ilerlediler. Açlık, pütürlü tırnaklarını canlarına geçirmeden hemen öncesine kadar uzak durdukları evleri kontrol etmeye başladılar. Roza, tek katlı toprak bir evin maviye boyanmış tahta kapısını yavaşça itti. Elinde demir sopa vardı. Onun gerisinde duran Vuslat ile Merva da oklarını yaylara takmış, ani bir olayda arkadaşlarını korumak için hazırda beklediler.
Kapı korkutucu bir gıcırtıyla açıldıktan bir süre sonra Roza, temkinli adımlarla içeri girdi. Merva soluğunu tutarak içeriden birinin, en azından fırlatılmış bir okun çıkmasını bekledi. Hafifçe esen rüzgâr yüzünden tahta kapı tekrar gıcırdarken gözler bir anda ona dikildi. Saniyeler kalpleri gümbürdeterek geçti. Ortama yeni bir sessizlik hâkim oldu. Kimsenin olmamasını iyiye mi, kötüye mi yoracaklarını bilemediler. Roza gözlerini kapıdan ayırdı ve yoluna devam etti. Onu rahatsız eden keskin kokudan neler olduğunu anlayabiliyordu. Vuslat pencerelere ve evin gümüşi sacla kaplı çatısına yoğunlaşırken Merva da Roza'nın adımlarını takip etti. Korkudan değil ama gözlerini yakmaya başlayan kokudan dolayı nefesini tuttu. Ev direkt salona açılıyordu.
Tüm odaları kontrol eden Roza "Yaşayan kimse yok." dedi. Mutfağın önünde birkaç saniye durduktan sonra içeri girdi.
Arkadaşının olduğu yere yönelen Merva daha fazla nefesini tutamayacağını anladığında, siyah hırkasının altına giydiği mor gömleğinin yakasını kaldırdı ve burnunu kapatmaya çalışarak nefes aldı. Gözleri yaşarmış, midesi bulanmaya başlamıştı. Dayanılacak gibi olmasa da devam etmek zorunda olduğunu hissediyordu. İstemediği her işi, arkadaşlarına yıkmaktan imtina ederdi.
Mutfak kapısının eşiğinde bir süre bekledi. Vuslat yanından geçince de irkilerek kendine geldi. Biri yaşlı diğeri genç sayılabilecek iki kadın, evin kütükten kirişlerine asılan iki ipte çürümeye başlamıştı. "Üçüncüsü boş." dedi Vuslat. Üçüncü ip, havada boş bir şekilde duruyordu ve koparılmış gibiydi. "Kaçmış ya da buralarda saklanıyor olabilir. Yiyecek bir şey bulduysan hemen gidelim, Roza. Burada daha fazla durmak istemiyorum."
"Biraz un dışında bir şey bulamadım. Ayrıca yerde, üçüncü ipin altında kan var. Bence ölmüş ve toprak onu gömmüştür."
"Kırık pencereyi saymazsak, toprağın onu aldığına dair hiçbir belirti yok; ne toz ne de başka bir şey! Bitki almıştır derdim ama evin içindeyiz. Onlar, toprakla teması olmayan cesetleri almaz." dedi Vuslat. Orayı incelemeye devam etti. "Dökülen kan miktarına bakarsak, bir yetişkin bile bu kadar kan kaybından sağ çıkamaz. Asılı olan her kimse ölmüş."
“O zaman Hastalıklılar mı?”
Roza’nın irdeleyen sorularına Vuslat güldü. “Neden ipi koparsınlar ki? İnce de olsa bir halatı koparmak kolay iş mi? Ya düğümü açarlardı ya da keserlerdi.”
"Ben kıyafet bakmaya gidiyorum."
Merva onların duygusuz konuşmalarına daha fazla dayanamadı ve mutfaktan çıktı. Az önce dikkatini tamamen evde insan olup olmadığına verdiği için odaların ne kadar dağınık olduğunu fark edememişti. Girdiği yatak odasında da eşyalar dağıtılmış ve onun giyebileceği bir şey kalmamıştı. Bu kez başka bir odaya girdi. Oyuncaklar odanın dört bir yanına saçılmıştı. Kırmızı araba biçimindeki yatak da düzensizdi ve yanında tekerlekli sandalye duruyordu. Komodinin üzerinde duran çerçeveli fotoğrafı eline aldı. Yaşlı ve genç iki kadının sarıldığı bir erkek çocuğu, oturduğu tekerlekli sandalyeden ona gülümseyerek el sallıyordu. En fazla yedi yaşında olmalıydı. Gözyaşlarının akacağını hissettiği an elindeki fotoğrafı yerine bıraktı ve avuç içleriyle gözlerini sildi. Roza gelip ona sarılınca "İstese de kaçamazdı." dedi kırgın bir sesle.
"Hadi, gidelim." dedi Roza, arkadaşını omzundan çekerek. "Vuslat Abla dışarıda bizi bekliyor."
ww
Iğdır'daki yaylada kaldıkları kulübeye yapılan baskın sonrası, ölen grubun toprak üstünde kalan silahlarını almışlardı. Zira grubun üzerindeki silahlar, toprağın içine cesetlerle birlikte çekilmişti. Ayrıca bazı oklar da kullanıldıktan sonra işe yaramaz hâle gelmişti. Gömülmeyen tek cesedin üzerinde de bir yay, beş ok, üç bıçak ve sapı sahte kızıl elmaslarla süslü bir hançer vardı. Kullanıldığı halde zarar görmeyen sekiz oku da atıldıkları yerden toplamışlardı. Silahlarının bir kısmını onları yakalayan bir gruba kaptırsalar da ellerinde toplam iki yay, dört ok, iki bıçak, bir demir sopa ve hançer kalmıştı. Daha önce yetersiz silah miktarından dolayı pek ok atmayan Merva, Erzurum'a olan yürüyüşlerinde bolca ok atma talimi yaptı. Bitkiler tarafından parçalanmış araçların bulunduğu yoldan geçerken temkinli olmak zorunda değildi. Ama ağaçların arasında dikkatli olması gerekiyordu. Olur da attığı ok ağaçlardan birine denk gelirse, toprağın hükmüyle yüzleşmek zorunda kalırdı. Bu yüzden sadece açık alandayken talim yapmaya özen gösterdi.
Bir gün bitkin bir halde kendisini çimenlerin yanındaki toprak alana atan genç kız, sağ elini cılız otların arasında gezdirdi. Dokunuşları yumuşaktı ve ihtiyat taşıyordu. Vuslat'ın uyarılarına rağmen yerinden kalkmadı. Güneşin batmasına henüz iki saat vardı ve yollarına devam etmeleri gerektiğini söylüyordu. Ama Merva bitkindi. Çocukken hep göçebe bir hayat yaşamak istese de gerçek, hayallerindeki gibi değildi. Aksine oldukça yıpratıcıydı.
Kaldığı yetimhanede de zaman zaman yerde yatmak zorunda kalmıştı. Böyle anlarda, uzaklara gidip dünyayı gezdiğini düşünmeye çalışırdı. Bazen diğer yetim arkadaşlarıyla iddiaya tutuşur, her seferinde de kaybederdi. Bu yüzden de onların uygun gördüğü cezaya boyun eğerdi. Tabii olarak yatağını gecenin son kontrolünden sonra sererdi. Yoksa akşam nöbetinden sorumlu Naz Hanım, yerde yatmasına asla izin vermezdi. Hatta bir defasında Merva'yı bodruma kilitlemekle bile tehdit etmişti.
Ceza, diye düşündü Merva berrak gökyüzünde salına salına gezen bulutları izlerken. Suya kattığı unla bir tür çorba yapmaya çalışan Roza'nın sesini işitmiyordu. Dikkatinde yalnızca bulutlar ve gökyüzünde zarafetle süzülen kuşlar vardı. Çocukken cezaları bile saflıkla tanımlanırdı. Şimdi olanları gerçekten de hak edip etmediklerini yeni baştan düşündü. Belki etmişlerdi. Ancak bir cezanın caydırıcı olması gerektiği kanısındaydı. İşte bu durum, kafasındaki çelişkilerden biriydi. Zira doğanın uygun gördüğü ceza caydırıcı olmamış, bilakis insanların vahşetinin seviye atlamasına sebep olmuştu. Artık bitkilere her istediklerinde dokunmuyorlardı ve toprağı geri dönüşümsüz bir şekilde kirletemiyorlardı. Caydırıcılık sadece bilinç kazanan gardiyanlar lehineyse, insanların da kendileri için bir şeyler yapması gerektiğini düşündü.
Kıyım her yerde var diye bir tane de biz eklersek insan olmamızın ne önemi kalır, dedi iç sesi haklı olarak.
Farkında olmadan uykunun sarhoş edici mırıltılarına yenik düşen Merva, Vuslat'ın yemek çağrısını da duymadı. Uykusundaki Habip'in sofradaki her yemeği ağzını şapırdatarak yemesinin sesleri kulaklarını doldurmuştu. Yemeği harika yapmışım, diyordu yuttuğu her lokma sonrası. Sedat Amca da sonu gelmez öğütlerine başlamıştı. Şimdi bir bardak çay ne güzel giderdi, diyordu iki lafının arasında. Tüm bunları anlamsız bulan Vuslat, dudak bükse de yaşlı adamın konuşmasını bölmüyordu. Bu hâliyle hiç korkutucu değildi. Merva ise her şeyi Roza ile birlikte gülerek dinliyordu. Göçebe hayat, rüyasında o kadar da zor değildi. Her şey tozpembe bir dünyanın kapısı ardında onu bekliyordu. Ama kapı, ölümün buğulu nefesiyle örüleli çok olmuştu.
Yüzünde mutluluğun somut verileri belirirken uyandı. Gökyüzü siyah ve lacivert renklerinden oluşan hırkasını giymiş, ona göz kırpıyordu. Temiz havayı ciğerlerine doludizgin çekti ve battaniyesini üzerinden attı. Aynı battaniyenin altında Vuslat'ın uyuduğunu fark edince ürperdi. Iğdır'daki son geceyi ve onun tatminsizliğini hâlâ unutamıyordu. Vuslat'ın üşüdüğünü görünce aklına gelen düşünceden utandı ve battaniyeyi düzeltti. Nöbet tutayım derken uyuyakalan Roza'nın yanına gitti. Arkadaşı üşümemek için bulduğu bütün kıyafetleri giymişti. Nisan ayında oldukları için geceleri serin olurdu ve Erzurum'a yaklaştıkça hava sıcaklığı da düşüyordu.
Roza'yı uyandırmamaya özen göstererek yayını ve talim için kullandığı okunu aldı. Yeteri kadar silahları olmadığı için bu oku heba etmek istemiyordu. Bu yüzden yola çıkarak parçalanmış araçların arasına bezden bir hedef yerleştirdi. Arabaların birinin içinde bulduğu kirli beyaz bir bezin ortasını Roza'nın rujuyla kırmızıya boyadı. Onun eşyasını izinsiz kullandığı için özür dilemeyi kahvaltı vaktine bıraktı ve günün ilk okunu yayına taktı.
ww
Kağızman'dan çıktıklarından beri geçen bir haftayla birlikte ufak tefek gruplara denk gelseler de görünmeden kaçmayı başarabildiler. Lakin Erzurum sınırlarına girdikten sonra üç kişilik bir grup ile yiyecek yüzünden yaptıkları küçük bir çarpışmanın dışında tek bir insanla dahi karşılaşmadılar. Aslında Merva, bacağından yara almasaydı kimsenin olmadığı şehirde daha hızlı ilerlerlerdi. Buna ek olarak, sürekli bir kuşku içinde olmak onları ziyadesiyle yoruyordu. Aslında yorulmak, Merva için sorun değildi ama içindeki korku nedeniyle ruhunun bedeninden çekiştirildiğini hissediyor; bir şeyler, adım atmasını engelliyordu. Ardına bile bakmadan kaçıp gitme isteği onu ele geçirmek üzereydi.
"Bundan hiç hoşlanmadım." dedi Roza attığı her adımda dikkat kesilerek. İçgüdüleri ona yaklaşan tehlikenin sinyalini veriyordu.
Vuslat, konuşmanın varacağı noktadan şüphelenmeye başladı. "Bunca yolu yürüdükten sonra geri dönemeyiz. Sence de öyle değil mi, Merva?"
"Geri dönsek mi acaba?" dedi genç kız, elini sıkışan kalbinin üzerine koyarak. "Korkuyorum."
Vuslat, dalga geçercesine güldü. "Ne zaman korkmadın ki!" Roza ile Merva'nın ciddiyetini fark edince devam etti. Bu kez ses tonunu nahiflikten yana kullanmayı da ihmal etmedi. "Geri dönsek bile güvenli bir yer olduğunu sanmam. Önce burayı araştıralım. Tüm bunlar nasıl ve neden gerçekleşti, bilmeliyiz. Devletin bu konudaki tutumu ne? Bu, ne zamana kadar böyle devam edecek? Daha bir sürü soru var. "
"Haklısın ama-"
"Bak, Merva! Hayatımıza yön veren şeyleri bilmek bizim hakkımız."
"Bunu duydunuz mu?" dedi Roza kollarını yanlara uzatıp arkadaşlarının daha fazla ilerlemesine engel olarak. Vuslat da konuşmasına ara verip etrafı dinlemeye başladı. Duydukları belli belirsiz ses, etrafa tekinsiz bir hava katıyordu.
"-suzlar!" dedi sahibi ortada olmayan ses.
Vuslat ile Merva oklarını yaylarına geçirerek her an saldırıya hazır bir şekilde beklediler. Roza da elinde sürekli tuttuğu demir sopasını kaldırdı. Etrafta hiç sağlam bina yoktu. Iğdır'dakiler gibi buradaki binalar da ya toprak tarafından yutulmuş ya da yeşil gardiyanlar tarafından yıkılmıştı. Oluşan yarıkların kanıtını taşıyan ve bir yerde yarık oluşturmak için diğer yerde kırılıp yukarı doğru çıkıntı yapmak zorunda kalan topraktaki izler, bitkiler tarafından örtülmüştü. Bazı yerlerde küçük otlar ve çiçekler mevcuttu. Ama yer yer fazla gelişmiş çiçekli bitkiler de vardı. Hem Yeşil Gardiyanlar, yıkık binaların üstünde veyahut küçük bitkilerin olmadığı yollar üzerinde hareketsiz bir şekilde duruyordu. Eğer bu, bilinç kazananların bir başkaldırısı olmasaydı yeşillerin güzelliği şu anki tepkilerin aksine insanları kendine çekerdi.
"Doyumsuz-ırklar-insanlar!" dedi aynı ses bir kez daha. İyice kulak kesilmeden duyamayacakları bir tonda konuşuyordu.
"Ses sanki şuradaki gül ağacından geliyor." dedi Merva, tüyleri dikelirken. Birisinin ona yanıldığını söylemesini o kadar çok istiyordu ki!
Rengini gün batımından almıştı gül ağacı. Çiçeklerinin çoğu açmış olsa dahi bir istisnası vardı. Ağacın tam ortasında, bir saklı cevher edasıyla boynunu göğe uzatan gonca, kardeşleri olan diğer güller gibi normal boyutta değildi. Dalında doğduğu ağacın boyunda olması, güzelliğinden hiçbir şey eksiltmemişti. Neredeyse toprakla temas halindeydi ve birkaç dikenli dal, tıpkı bir yılan gibi onun etrafını sarmıştı; özenle ve sevgiyle. Önce bu dallar hareket ederek aşağıya doğru kıvrıla kıvrıla süzüldü. Sonra da gonca, ağacın öbür dallarını iterek yapraklarını mistik kokular saçarcasına yavaşça açtı. Devasa bir güle dönüştüğünde, ortasında sekiz yaşlarında bir çocuğunun oturduğu açığa çıktı.
Puslu bir gecede etrafı görmeye çalışan insanlar gibi hissediyorlardı. Şekiller belirsiz, mantıklarının çözmeye çalıştığı yapbozun parçaları uyuşmuyor gibiydi. Bir tuhaflık vardı. Son yıllarda yaşadıklarına rağmen akıllarının almadığı bir kusur, küçük oğlanı üç arkadaşa kabul ettirmekte sıkıntı yaşıyordu.
Yüzünün ve açıkta kalan kollarının dörtte biri yeşil renk olan bedeniyle hareket etmekte zorlanan çocuğa yol açmak isteyen gül ağacı, üç arkadaşın bulunduğu yöndeki dallarını yanlara ayırdı. Gülün onlara bakan yaprakları ise açılan alana tane tane eğildi. Düşmüş turuncu yaprakların çıkardığı yumuşacık ses, yer değiştiren dalların çıkarttıklarına oranla daha narin, daha hassastı. Böylece kendine has oluşturulan yoldan geçen yeşil çocuk, üç arkadaşa doğru yürümeye başladı. Adımları sarsaktı, kendisi ise bilinçsiz. Aldığı emir belli değildi ama iyi niyet taşımadığı ortadaydı.
Çevrelerindeki yüz metre çapa sahip alanda bina ya da herhangi bir yapı yoktu. Lakin yıkımın vahşetinden payını alan çevre binalardan bazı moloz parçaları buraya fırlamış olmalıydı. Önündeki moloz parçasına takılıp düşen çocuk "Doyum-suzlar!" dedi ürkütücü bir sesle ayağa kalkmaya çalışarak. Öne doğru bir adım attı. Üzerinde siyah kot pantolon ile kısa kollu bir mavi gömlek vardı. Kıyafetlerin parçalandığı yerlerden, bedenin de başı ve kolları gibi yeşil olduğu anlaşılıyordu. Yine yeşil olan saçları birbirine dolanmış bir halde omuzlarına dökülüyordu. Hem kıyafeti hem de saçları, yoğun bir sıvıdan çıkmıştı sanki, ıslaktı. Göz kürelerinin bulunduğu yer ise üç arkadaşı da kendisine çeken yeşil bir girdabın cazibesine sahipti. "Do-yum-suz-lar!" dedi çatlak dudaklar. "Siz-in hata-nız... hep..."
Bir şok nidası çıktı grubun her üç üyesinden de. Gözleri yalanın yeni bir ufkunu mu keşfetmişti yoksa gerçeklik zamanla çarpıklaşıyor muydu, anlayamıyorlardı. Gündüz olmasına rağmen şehre çöken hafif karanlığın farkında değillerdi. Yağmur damlalarının ilki henüz toprağa varmamıştı. Ancak Merva bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında saatlerce durmuş gibi üşüyordu.
"Doyum-suzlar!" sözünü tekrar edip durdu yeşil göz küreli çocuk. Ansızın önündeki beton parçasının üzerinden atlayarak gruba doğru koştu. Onun bir kez daha düşmesi, hipnoza girmiş gibi hareketsiz kalan üç arkadaşın da dikkatlerini toplamasına yardımcı oldu. Tekrar ayağa kalktı ve iki elini öne doğru uzattı: Biri Vuslat'ı hedef alırken diğeri Merva'ya yönelmişti.
Vuslat'ın attığı ok, çocuğu tam kalbinden vursa da onun ölmesini sağlayamadı. Yakından atılan okun şiddetiyle geriye doğru yalpalayan yeşil çocuk hemen toparlandı. Ayakta durmayı başarabilmişti. Merva'nın oku, çocuğun yanağını sıyırdı. Roza ise fırlattığı gümüş renkli bıçağı tam alnına isabet ettirdi. Hiçbir şey olmamış gibi davranan çocuğun tekrar öne uzanan elinden, yaklaşık bir santim çapında ucu sivri yeşil bir dokunaç, avuç içini kaplayan deriyi parçalayıp, yılan gibi kıvrılarak çıktı. Kendisine verilmiş tek oku az önce harcayan Merva, artık ihtiyaç duymadığı yayı omzuna astı ve Roza'nın sırtındaki büyük çantadan demir sopayı çekip aldı. Kendisine doğru gelen dokunaca vurdu. Ancak kahverengi ile yeşilin karışımı olan ve esnek olduğu kadar güçlü de olan yılanımsı uzuv, bu kez onun yaralı bacağına hamle etti. Yine vuracaktı ki, o sırada yön değiştirdi ve Roza'ya saldırdı. Bu beklenmedik saldırıya elindeki son bıçakla karşı koymayı başarabilen genç kız, yaralanmaktan kurtulamadı. Merva ile Vuslat, sağ kolundan yaralanan Roza'yı yaratığın her saldırısından korumaya çalıştı. Grup, bir süre sonra işe yaramaz saldırıları yüzünden yorulmaya başlarken yeşil çocuk, enerji depolamış gibi daha da hızlanıyordu. Kış uykusundan uyanmış bir hayvandan farksızdı.
"Bir yolu olmalı!" dedi Merva çocuktan gözlerini ayırmaya cesaret edemeyerek. Ama düşünebilmek için fırsatı yoktu. Tam bu esnada, turuncu gül ağacının arka taraflarında bulunan bir bina yıkıntısının gerisinde yeşil bir şeyin hareket ettiğini gördü. Bitki değildi ve karşılarındaki çocuk gibi sarsak hareketleri de yoktu. Aslında ne gördüğünden emin değildi. İnsan mı, diye düşünürken arkadaşlarının telaşlı seslerine kapıldı.
"Kafasını mı koparsak?" diyen Roza, yaratığın arkasına ilerledi. Yeşil çocuğun boynunda, izi solmak üzere olan yaranın altında bir çıkıntı mevcuttu. Ne olduğunu anlayamadı ama bunun üzerine düşünecek zaman değildi.
"Neyle koparacağız?" diye sordu Vuslat sinirle. "Sopayla mı, okla mı? Bu arada bendeki oklar da tükendi."
Roza, elindeki bıçağı salladı ama yeşil çocuk hiçbir hamleye izin vermedi ve ona saldırmaya devam etti. Hızlı hareketlerle çocuğun elinden çıkan dokunaçlara kesikler atarak kendisini ondan korumaya çalışıyordu. Her şey çok seri gerçekleşiyordu ve susuzluk, beklenmedik bir misafir gibi kapısında belirivermişti. Hem sağ kolu da ziyadesiyle yorulmuştu ve isyan bayrağını çekmek üzereydi. Çocuk, diğer iki kişiye arkasını dönmek zorunda kaldığı sırada Vuslat, hançeriyle ona saldırdı. Çok zordu ama boynunun arkasındaki çıkıntı hançerden darbe aldığı anda çocuktan tiz bir haykırış yükseldi. Öyle ki, üç arkadaş kulaklarını kapatmak zorunda kaldı.
Tekrar dönen yeşil çocuk, sol elinden çıkan bitkiyi Merva'ya doğrulturken bir karartı genç kızın yanından geçti. Elindeki kılıçla önce kızın boynunun arkasına hamle eden dokunacı kesti. Sonra da çocuğun arkasına geçerek onun boynuna kılıcını salladı. Yeşil çocuk, tiz bir haykırış daha attı ve olduğu yere düştü. Bir insan haykırışı değildi bu! Zayıf bir yaratığın son ama en derin nefesi gibiydi. Arkasında ise otuzuna varmak üzere olan, uzun boylu ve tamamen siyahlara bürünmüş genç bir adam duruyordu.
"Benimle geliyorsunuz."
Merva ile Roza koro halinde "Asla gelmeyiz!" derken Vuslat , "Ha! Sen de kim oluyorsun?" diyerek ani öfkesini dile getirdi.
Merva, yeşil insanın boynunun alt kısmındaki çıkıntıyı vücuttan kılıçla ayırarak onu öldürmeyi başarabilen siyahlı adamı izledi. İlk başkaldırıdan bu yana insanların neye dönüşebileceğini görmüştü. Şu an önlerinde duran adam, onları umursamadan üzerine kahverengimsi sıvı bulaşmış kılıcı bir bezle temizledi ve kemerine takılı olan kına yerleştirdi. Eğilerek yeşil çocuğun boynundan kestiği çıkıntıyı eline aldı. Kasların arasına sıkışmış bir şeyi çıkarmaya çalışıyordu. En fazla beş santim uzunluğunda olan ve fena halde cenine benzeyen yeşil bir cisim ortaya çıktı. Merva, midesinin bulandığını hissetti. Buna rağmen onun yaptığı şeyi izlemekten de kendini alamıyordu.
Akıl dedikleri en büyük kozlarının ne tür amaçlara hizmet ettiğini fark etmek, onu insanlardan bir adım daha uzaklaştırmaya yetmişti. Tam ihtiyaç duydukları anda önlerinde beliren adamın çıkarmaya çalıştığı parçayla ne yapabileceğini düşündü. Aslında bir cesedi mahvetmenin ardında yatan nedeni öğrenmemeyi yeğlerdi. Toprak bile bazı kişileri kendi bünyesine katmaktan tiksinirken onun her anormalliği sessizce kabullenmesi de kendi varlığından tiksinmesine yol açtı. Bir kez daha toprağın haklılığında karar kıldı. İnsanoğlunun aksine onlar, ne kendi türüne zarar verirdi ne de suçsuz bir insanı öldürürdü. Sadece kısasa kısas vardı:
Onlara zarar verdiysen zarar görecektin!
"Bizden korkmanız normal!" dedi hafif uzun, siyah saçları başının arkasında toplanmış olan adam. Elindeki tuhaf şeyi renksiz, yoğun bir sıvıyla dolu minik kavanoza koydu. Umursamaz tavrı, ürkütücülüğüne değer katmıştı. "Ama önce etrafınıza bakın!"
Sağ işaret parmağıyla kızların arkasını gösterdi. İşaret ettiği yere baktıklarında, beş kişinin daha bina molozlarının arkasından çıktığını gördüler. Her birinin elinde yayına takılmış ok ya da kılıç vardı. Hatta biri tabanca tutuyordu. Gözleri alev gibi parlayan Vuslat, alt dudağının köşesini ısırdı. Birkaç hafta önce olsaydı, onlara katılacağına adalet kavramını insanlardan daha iyi uygulayan bitkilerce öldürülmeyi tercih ederdi. Şimdi durum farklıydı. Neredeyse öldürülmek üzereyken onlarla gitmemek, ahmaklıkmış gibi geliyordu.
"Artık isteseniz de kaçamazsınız!" dedi delikanlı kavanozu siyah gömleğinin öndeki sağ cebine koyarak. Tek seçenek sunmak, onu ziyadesiyle memnun etmişti. Dudağı kıvrılmış, siyah gözleri olduğundan daha da parlamaya başlamıştı. Yüzüne yerleştirdiği sinsi gülüş, Merva'ya itici bir duygu bahşetti.
"Sanırım gitmekten başka seçeneğimiz yok!" dedi Vuslat yenilgiyi kabullenerek. Her ne kadar reddetmek istese de onlardaki silah çeşitliliği, aklını çelmişti. Tam da aradığı grubu bulduğunu anladı. Bunlarla birlik olursak bir şeyler yapabilirim, diye düşündü kararlılıkla. Size bir adım daha yaklaştım, Sekiz Og*.
Bir süre, arkalarına dahi bakmadan koştular. Üç arkadaşın etrafı, yaşları farklılık gösteren erkeklerden oluşan grup tarafından çevrilmişti. Merva bunun kaçmamaları için alınan bir önlem olduğunu sezdi. Güven duymamaları normaldi, ama güvenmedikleri kişileri kurtarıp kendi gruplarına dâhil etmeye çalışmalarını anlayamıyordu. Belki de tamamen Hastalıklılardan oluşuyorlardı. Ama şimdi direnseler bile yenileceklerinden adı gibi emindi. Zaten öncelikleri, uzaklardan gelen bir doyum-suzlar sesinden daha kaçmaktı. Bina yıkıntılarının arasından geçip bir süre koştuktan sonra asfalt yola çıktılar. Üzerinden koştukları yol boyunca ezilen, ortasında koca boşluklar olan, ters çevrilen ve ikiye bölünen birçok aracın arasında dolaştılar. Iğdır'da olduğu gibi buradaki yollar da araç mezarlığına dönüşmüştü. Hatta bir tane insan iskeleti bile gördü. Merva onun olaylardan sonra öldüğünü düşündü. Çünkü başlangıç esnasında ölen tüm insanlar istisnasız toprak tarafından kabul edilmişti. En azından öyle olduğunu sanıyordu.
Yirmi dakika kadar sonra ara bir yola saptılar. Bir süre daha koştular. Bu kez yolları taş bloklardan yapılmış olan bir mahalleye girdiler. Yıkılan tüm yapıların arasında tek sağlam kalan, büyük kesme taşlardan yapılmış iki katlı malikânenin önüne geldiler. Ağır, çift kanatlı bahçe kapısından girdiler. Geçmişin heybetinin soluklarını hâlâ üzerinde taşıyan bu malikânenin taşlarla örülmüş, büyük bir avlusu vardı. Avluda bulunan yaşlı kavak ve çam ağaçlarının etrafındaki küçük dairesel alanlardaki toprak zemin, olduğu gibi bırakılmıştı. Grinin yeşille olan uyumu inanılır gibi değildi. İnsan hayatında tüm renklerin bulunması efsunkâr bir enerji yayıyordu. Görmeye alışık olmadığı bahçeden etkilenen Merva, eve girmeyi reddetti. Alçak balkona çıkan basamakların ikincisine oturdu ve kollarını göğsünde bağlayarak konuştu.
"Daha fazla gitmek istemiyoruz. Lideriniz her kimse, onunla burada konuşmak isteriz."
Nedense sesi ona şımarık bir çocuk havası katmıştı. Ama kendisini başka nasıl ifade edebileceğini bilmiyordu. Siyahlı adam, kahkahasını tutamadı. Keyif aldığı gün gibi açıktı.
"Sakın bana küçük grubunuzun lideri olduğunu söyleme!"
Öfkeden kıpkırmızı kesilen Merva, bu tür alaylara alışık değildi. "Değilim!" dedi hırsla. Öfkesi yalnızca ona değil, "Hıh!" diyen Vuslat'a da yönelikti.
"Lider yok ama bu tür durumlarda yetkili benim." dedi adam. Merva'nın açlığının sinyallerini duyunca bir kez daha güldü. Daha yumuşak bir ses tonuyla ekledi. "Burada konuşmak istemiyorum. İçeri geçin!”
Ahşap kapıdan içeri girdikten sonra, adamları da onu takip etti. Roza, oturan arkadaşının sol elinden tutup onu kaldırmaya çalıştı. Bir yandan da yukarı bakıyordu. "Hadi, kalk! Dışarıda nöbet tutanlar var. Evin üstünde en az iki kişi devriye geziyor."
Oturduğu basamaktan kalkan Merva, evin ön duvarı boyunca uzanan büyük balkona çıktı. Üst kattaki balkonla bağlantı oluşturan sütunlara baktı. Üzerlerindeki işçilik, onlara harcanan emeği gösteriyordu.
"Göremediğimiz nöbetçiler de kesin vardır." dedi Vuslat sadece arkadaşlarının duyabileceği bir sesle. Az önce, üst katta bir karartı görmüştü. Ama anlık bir şeydi ve bunun aklının bir oyunu olabileceğini de hesaba kattı.
og: ok (Köktürkçe)
