İki yıl, beş ay sonra...
Merva eski, taştan bir kulübenin en karanlık köşesinde oturuyordu. Onun yakaladığı tavşanı pişiren arkadaşlarını seyrederken bir yandan da bitkilerin başkaldırdığı günü düşünmekteydi. Roza ile başladığı yolculuğa Habip, Sedat Amca ve en son da Vuslat dâhil olmuştu. Beş kişilik ailesiyle birlikte, yerleşik hayatın nerdeyse tamamen sona erdiği bir dünyada kendince mutlu bir yaşam sürüyordu.
"Merva, yemek hazır!"
Roza'nın seslenmesiyle bulunduğu ana döndü. Ateşin çıtırdayarak saçtığı cılız ışığın olduğu yere gitti. Burnuna gelen yemek kokusu, iştahını kabarttı. Avlanmanın getirdiği hareketlilik yüzünden fazlasıyla acıkmıştı. Ahşap yer sofrasının etrafına dizilen arkadaşlarının arasına oturdu.
"Bu tavşanın eti çok güzel!" dedi altmış beş yaşındaki Sedat Amca. Parmaklarını tek tek yalıyordu. "Çiğnemesi hiç zor değil."
Merva bunu duyduğuna sevindi. Yaptığı bir iş hakkında güzel sözler duyunca şevke gelirdi. Koca gözleri ışıldadı ve o gün tanık olduğu olağanüstü durumu anlattı. "Onu yakalamadan önce bitkilerle oynuyordu. İnanabiliyor musunuz? Bitkilerle oynuyordu. Belki ölmeden önce mutlu olduğu için tadı güzeldir."
Merva'nın sözleri Roza’nın, Sedat Amca’nın ve Habip'in lokmalarını boğazlarına dizdi. Mutlu bir varlığı yiyor olmaları düşüncesi, zorlukla yutkunmalarına sebep oldu. Fakat bu durum, Vuslat'a pek de tesir etmedi. O daha farklı bir ayrıntıya takılmıştı.
"Bir tavşan," dedi az önceki sözleri kafasında tartarak. "bitkilerle mi oynuyordu?"
"Evet. Çok ilginç, değil mi?" dedi Merva heyecanla. İki yıldan fazla süredir hiç böyle bir şeye tanık olmamıştı. Yeşiller diğer renklerle mücadeleye başladığından beri, oyun oynamak gibi hayatın sıradan akışı bile insana fevkalade geliyordu.
"Sen de o tavşanı yakaladın, öyle mi?"
Vuslat'ın varmaya çalıştığı noktayı fark eden Merva, fırtınanın yaklaştığını sezdi. Elindeki eti hemen bıraktı. Tabağındaki yemeğin suyu etrafa sıçrarken oturduğu yer sofrasından kalkmaya yeltendi. Ama arkadaşı daha hızlı davranmıştı.
"Ya bitkiler sana saldırsaydı?"
"Bitkiler sadece kendi türlerine zarar verirsek tepki gösterirler, Vuslat Abla."
"Bu dediğin, hayvanlarla oynamayan bitkiler için geçerliydi, Merva. Bu tip anormal bitkiler için değil."
"Bana sorarsan artık bütün bitkiler anormal."
Merva'nın verdiği her karşılık, Vuslat'ı daha da öfkeye boğdu. "Bir daha sakın böyle delice bir şey yapma! Aklı başında insan yeterince azken sayıyı daha da azaltma!"
Tavşanı yakaladığı andan beri hatalı olduğunu bilen genç kız, "Tamam, söz, bir daha yapmam." dedi. Teslimiyetinin göstergesi olarak iki elini de havaya kaldırdı.
Şu anda Iğdır'ın yaylalarından birindeydiler. Hem su kaynağı vardı hem de zaman zaman kış mevsiminden yeni çıktıkları için acıkıp da yiyecek avına çıkan hayvanlara denk geliyorlardı. Birkaç yıldır sebze ve meyve tüketmek, ölümcül bir tehlike arz ederdi. Yeşilliklere basamazlardı. Yanlışlıkla yahut kasten bir ağaca, çiçeğe zarar veremezlerdi. En ufak ot parçasının dahi solmasına neden olacak bir hareket yapamazlardı. Toprağın ilk yarıldığı, koca yeşil gövdelerin ilk defa ortaya çıktığı o geceden beri öyle korku dolu anlar yaşamışlardı ki bir ağaca dahi tırmanmaya cesaret edemez hâle gelmişlerdi. Verilen tüm zararlar suçtu ve suçlar geciktirilmeden hüküm yerine getirilirdi. Nice insanlar görmüşlerdi bitkiler tarafından alt edilen. Birçoğu, o geceyi takip eden haftada canını yitirmişti. Zira kurallar, cansız zannettikleri varlıklar tarafından tek taraflı olarak alınmıştı. İnsanlar her şeyden bihaberdi ve sadece acıkmışlardı. Kendine baston yapmak için bir ağaç dalını kıran yaşlı bir adam, aynı ağacın başka bir dalı tarafından karnından deşilmişti. Bir âşık, sevgilisi için çiçek kopardığı an yer altından çıkan sarmaşık tarafından boğularak öldürülmüştü. Onun toprağa çekilişini izleyen sevgili, kendi canına kıymıştı. Anneler, çocuklarına yiyecek bulabilmek umuduyla son nefeslerini verirken babalar, aileleri için ölümü göze almıştı. Merva, doğanın acımasız olduğunu sürekli işitirdi. Ancak bu sözün somutlaşacağına bir an dahi ihtimal vermemişti. Şimdi ise her şey apaçıktı. Doğa gerçekten de acımasızdı.
Böylesine delice bir acımasızlığın hüküm sürdüğü çağda hayvan ve suyun olduğu, otlara basmadan yürüyebilmek adına taş ya da toprağın da muhakkak bulunduğu yerler büyük önem kazanmıştı. Aslında gelişmemiş köyler daha avantajlıydı. Teknolojinin sadece televizyon ve elektrikten ibaret olduğu bu küçük yerlerdeki evler tamamen taştan ve topraktan yapılmıştı. Dolayısıyla beton ve teknoloji düşmanı bitki ya da toprak tarafından yıkılmamışlardı. Fakat Mervalar, herhangi bir saldırı ihtimaline karşılık köylerde yaşayamıyorlardı. Grupları küçüktü ve kimse onları aralarına almıyordu. İnsanlara sebze ve meyve yedirtmeyen Yeşil Gardiyan ismini verdikleri, dev bir anakondaya benzeyen bitkiler her an yanı başlarında dururken yiyecek daha bir önem kazanıyordu. İnsanların bol olduğu bir mekân ise hızlı bir tüketim demekti.
Yaşadıkları kulübeyi bulmak, onlar için bir nimetti. Hem tepelerin ardında kaldığı için yalnızca dikkatli gözler tarafından fark edilebilirdi hem de yaylada taşlarla döşeli yollar vardı. “Yağmur yağdığında araçları çamura saplanmadan geçsin diye yapmışlardır.” demişti Sedat Amca buraya ilk geldiklerinde. Anayola bağlanan taşlı yol bir süre sonra üç kola ayrılıyordu ve vardıkları son noktada düz bir şeritle tekrar birleşiyorlardı. Yalnızca ortadakinin sonunda kulübe bulunuyordu. Diğer yerlerde bir zamanlar çadır kurulduğu kanaatine vardılar. Yanında ise başı kırıldığı için sürekli su akıtan çeşme vardı.
Vakitlerden geceydi. Günün bu vakitlerinde aralarından biri muhakkak nöbet tutar, herhangi bir tehlike karşısında uyuyanları uyandırırdı. "Burada fazla kalamayız." dedi Habip uykusu gelmediği için kendisiyle birlikte dışarıda nöbet tutan Merva'ya. "Şehirde pek bir şey kalmadı. Hastalıklılar her an gelebilir. "
Merva, onun böyle konuşmasındaki gayeyi biliyordu. Hastalıklı Yaratıklar, kışın sert geçtiği bir dönemde hayvan bulamayıp da zayıf insanları yemeğe başlayan kişiler için, Sedat Amca'nın kullandığı bir terimdi. Yaşlı adamı düşününce incindiğini hissediyordu. "Sedat Amca, uzun yolculuğu kaldıramayabilir. Sonuçta başka bir şehre gitmek istiyoruz."
"Tek bir kişinin hayatı mı önemli, yoksa beş kişinin mi? Onlar gelirse hiçbirimiz hayatta kalamayız, biliyorsun."
"Bilmek önemli değil!" dedi Merva, yanındaki koca taşın üzerinde oturan Habip'e. "Onu, sonu olacağı bir yolculuğa çıkarırsam vicdan azabıyla nasıl yaşarım?"
"Ya burada bir saldırıya uğrarsak? Ya bu saldırı yüzünden birimiz ölürse ne olacak? Vicdanın o sıra kayıplara karışmaz, değil mi?"
Genç kadın, gözlerini kapattı ve bir süre kumral saçlı çocuğun dediklerini düşündü. Yürümek zorunda bırakıldığı bu yol, iki ucu keskin kılıç gibiydi. Neyi seçerse seçsin, mutlaka bir kaybı olacağını biliyordu. Onunsa bu kaybın yönünü belirleyecek bir cevabı yoktu.
"Diğerleriyle de konuşalım." dedi sonunda. "Eğer kabul ederlerse-"
"Kabul etmeyen sadece sendin." Habip rahat bir nefes verdi. "Hatta Sedat Amca yarın gitmemizi önerdi."
"Ne zaman konuştunuz?" Merva, kendisinden habersiz yapılan toplantıdan duyduğu rahatsızlığı gizleme gereği dahi hissetmemişti.
"Bugün. Sen, Roza ve Vuslat Abla ile avda iken. Yemek hazırlarken de diğer ikisine durumu açtık ama Roza, oyunu senin kararına göre vereceğini söyledi." Sessiz kalan arkadaşına gözlerini dikti. "E, ne diyorsun?"
Son derece isteksiz bir ifadeyle konuştu. "Tamam, gidelim."
Olumlu bir yanıt verdiği hâlde kararından emin değildi. Her şeye rağmen Habip'e müteşekkirdi. Diğer grupların onları aralarına katmama nedeni Merva ile Sedat Amca idi. Genç kadın ne kadar çabalasa da hareketli hayvanları avlamada pek ilerleme kaydedememişti. Fiziksel gücü yoktu. Üstelik insanı şüpheye düşüren, zayıf bir havası vardı. Sedat Amca ise yaşlıydı. Yaşlılık, gençlerin dilinde güçsüzlük demekti. Oysa Habip farklıydı. Kendinden emin duruşu ve gücü sayesinde, başka bir gruba rahatlıkla katılabilme ihtimali varken o, tereddüt dahi etmeden arkadaşlarıyla kalmayı yeğlemişti. Bu yüzden de Merva'nın gitmeye sıcak bakmasındaki tek etken, Habip'e duyduğu minnettarlıktı. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı: Zaman, onun cevabını bekleyemeyecek kadar hızlı ilerliyordu.
"Git, diğerlerini uyar!" dedi Habip Merva'yı omzundan sarsarak. "Birileri geliyor."
Habip'in ani uyarısıyla kalp atışlarının hızlandığını fark etti ve baktığı yöne gözlerini dikti. Yayla ile kulübenin karşısındaki tepelerin arasından geçen yolda, ellerinde meşalelerle üç kişilik bir grup ilerliyordu. Yıldızların aydınlattığı gecede nöbet tutarken ateşin gözcülüğüne ihtiyaçları yoktu. Zira başkaları tarafından görülme ihtimalleri hayli yüksek olurdu. Anlaşılan gelenler, temkinli davranmaya ihtiyaç duymamıştı. Bu da güçlerine olan güveni gösteriyordu. Hemen toparlanıp savunmaya geçmeleri gerekiyordu.
"Yoldan saptılar, bizi görmüş olmalılar. Buraya doğru geliyorlar." diyen Habip'in telaşı, geçen her saniyeyle birlikte artmaktaydı.
Durumun ciddi olabileceğini düşünen Merva hemen arkasını döndü ve diğerlerini uyandırmak için taşların özenle dizildiği yoldan kulübeye doğru koştu.
"Hastalıklılar! Uyanın!”
Onların hastalıklı olup olmadıklarını bilmiyordu. Lakin Habip ve Vuslat ile birlikteyken, kendisini her daim en kötü senaryoya hazırlamayı öğrenmişti. Arkadaşlarını hızlı bir şekilde uyandırmak da bu senaryonun gereğiydi. Telaşlı düşüncelerini bir kenara itip kemerinin her iki yanına bıçak taktı. "Uyanın artık!" diye bağırdı tekrardan ve eline demir bir sopa aldı. Kahverengi saçları siyah bir bantla atkuyruğu şeklinde bağlı olmasına rağmen, her hızlı hareketinde görüşünü kapattığı anlar oluyordu. Bunu önemseyecek vakti yoktu ve koşarak kulübeden çıktı. Habip'in taş patikada boylu boyunca uzandığını gördüğü an bakmadığı yönden gelen bir şey, ıslık sesiyle Merva'nın başını sıyırıp geçti.
"Hedefi tutturamadın, Bülent. Kazanan benim!" diyen yabancı, Bülent adlı kişinin kendisine fırlattığı minik poşeti ustaca yakaladı. İçinde yalnızca bir tane beyaz hapın bulunduğu poşeti önce gözünün önünde salladı, sonra da gri kumaş pantolonunun arka cebine tıktı.
Ölümün ucundan tuttuğunu anlayan Merva, yabancıların iyice yaklaştığını gördü. Aralarındaki mesafe en azından elli metre olmalıydı. Ellerinde bulunan ok ve yay ise genç kızın nefesini tutmasına neden oldu. Teknoloji devrinde ok ve yaya olan ilgi zaten azdı. Gelişen olaylarla birlikte silaha olan ihtiyaç artmıştı. Bunların çoğu, bitkilerin ilk başkaldırdığı gün toprağa gömülmüştü. Dolayısıyla zor bulunan ateşli silahlara nazaran ok ve yay oldukça rağbet görüyordu. Onlara sahip oldukları sürece, keskin aletlerde olduğu gibi yakın mesafeden dövüşmek zorunda kalmazlardı. Ayrıca duruma göre oklar, fırlatıldığı yerden alınıp tekrar kullanılabilirdi. Asıl problem, gerekli materyalleri bulmaktı ve doğa, eskisi gibi itaatkâr değildi. Ölümün dudakları, ıslık çalmaktan hoşlanırdı.
Merva, "Dikkatli olun, üçünün de elinde ok ve yay var!" dedi kulübeden hızla çıkanlara hitaben. "Habip yerde ve hareket etmiyor. Sanırım..."
Akıldan geçen bir cümleyi dile dökmek her zaman kolay olmazdı. Ama onu susturan bu değildi. Artık uzak duran bir anının gölgesi genç kızın üzerine düşmüştü.
‘Ya burada bir saldırıya uğrarsak?’
Habip haklıydı. Öngördüğü saldırının vakti gelmişti. Ne yazık ki bu da onun hayatının son demleriyle kesişmişti!
"Tam da zamanıydı!" diyen Roza, öfkeyle bağıran Vuslat gibi soğukkanlılığını yitirmedi ve hemen arkadaşlarını yönlendirmeye başladı. "Ben onlara sağ taraftan yaklaşacağım. Vuslat Abla, sen de solu al! Merva, vurulma!"
Merva hissettiği eziklik duygusuyla gardını aldı. Ama bir sorun daha vardı: Yabancıların gelişiyle, toprağın üzerinde uzun zamandır kıpırtısız duran ve kökleri hâlâ yaylanın batı kanadındaki toprakta olan Yeşil Gardiyanlar, bilmediği bir nedenden dolayı hareketlenmeye başlamıştı. Sağ yanında elinde demirden sopayla duran Sedat Amca, "Dikkatli ol, kızım!” diye uyarıda bulundu. “Ölümün sana kısa yoldan gelmesine izin verme!"
"Sen de dikkatli ol, Sedat Amca."
Vuslat ile Roza her iki tarafa geçtikten hemen sonra yabancılar da oklarını saldılar. Belki hareketsiz durmak, avantaj sağlayan bir durum değildi ama ayaklarının altındaki taşların hareketli çimenler yüzünden hafiften oynatılması, dengelerini yeterince bozuyordu. Kendisine doğru gelen oka gözlerini diken Merva, sağ tarafa adım attı. Bundan kurtulunca okların ardı arkası kesilmedi. Biz bir ok bulmakta zorlanırken onlar nereden bulmuşlar tüm bunları, diye düşünmekten kendini alamadı. Öylesine odaklanmıştı ki, diğerlerinin ne yaptığına dahi bakamıyordu. Yakınında bulunan anakonda misali bitki de yabancılara doğru hareketlendi. Yeşil Gardiyan, gövdesinin orta kısmından kıvrılarak Merva'yı yere attı. Onun saldırısıyla dağılan dikkati yüzünden gözden kaçırdığı bir ok, az önce kalbinin durduğu yerden geçti. Bir diğeri de Sedat Amca'nın sol gözüne saplandı.
"Hayır!" dedi önce zor duyulur bir sesle. Kalbi korkuyla gümbürdemesine rağmen adamı omuzlarından tutarak sarsmaya başlamıştı bile. "Sedat Amca... lütfen... uyan! Sedat Amca?" Zamansız akan gözyaşları yüzünden gümüş saçları ıslanan yaşlı adamdan hiçbir tepki gelmedi. Sakinleşmek imkânsız gibiydi. Kalbi ölümüne raks etmeye devam ediyor, nefesi ise bu gidişata ayak uyduramıyordu. "Kalk, Sedat Amca, yoksa vurulacaksın." diyerek bağırdı nafile olduğunu bile bile.
"Merva, dikkat et!"
Gözlerinden akan yaşlarla Roza'ya baktı. Karşıt gruptan sadece bir kişi ayakta kalmıştı. Roza, Vuslat'a hançerle saldıran yabancının kafasına, yerde bulduğu ve saldırganlara ait olduğunu anladığı çivili sopayla arkadan bir darbe indirdi. Üzerine yığılan orta yaşlı adamı eliyle iten Vuslat, onun sırtüstü düşmesine neden oldu. Sol elindeki bıçağı da hareketsiz adamın kalbine saplayacaktı ki Roza, kolunu tutarak ona engel oldu.
"Bırak geberteyim!" diye hırsla soludu Vuslat. Öfkeliydi ve kendini kontrol etmek istermiş gibi bir hâli de yoktu.
Yere düşen adamın nabzını yoklayan Roza, "Ölmüş." dedi.
Vuslat'ın vahşi bir hayvanı andıran hâli, Merva'nın gözyaşlarının durmasına neden oldu. Daha önce hiç tatmadığı bir korkuyla yüz yüzeydi. Uzun zamandır yediklerinden tatmin olmayan bir hayvanın inine giren ürkek bir ceylan gibi hissediyordu. Onlara saldıran yabancılardansa, Vuslat daha korkutucu geliyordu gözüne ve bağırdı yıldızlarla bezenmiş göğe doğru. Kaybettiklerinin neden olduğu acıdan, yeni yeni tanımaya başladığı kişinin yaşattığı dehşetten ve girdiği şoktan sıyrılmak istedi. Bu duyguları biraz daha taşımak, bir daha ayağa kalkamamasına sebep olabilirdi.
"Habip de ölmüş." dedi Roza güçlü ama daha çok üzgün olan sesiyle. Merva, Habip'in nabzını kontrol eden Roza'nın elinin titrediğini görebiliyordu. Vuslat'ın sebep olduğu şokla hüznünü yutmak zorunda kalırken arkadaşı da sakin kalmakta zorlanıyor olmalıydı.
Geçen zaman unutulmuştu. Kayıplar, yaz zamanı örtülmüş bir yorgan misali ağırlığını hissettirmekteydi. Bir süre çöktükleri yerde öylece beklediler. Ne hissettiklerini ayırt etmeye uğraştılar ne de yapmaları gereken şeyi düşündüler. Yerin hafif sarsıntılarını duymazdan dahi görmezden geldiler.
Günün ilk ışıklarının habercisi doğu hududunda cisimlenirken çimenlerle örtülü toprağın yüzeyi, gece yaşananları bir sır gibi saklamaktaydı. Her şey bir önceki gün nasılsa öyle görünüyordu, tek şey hariç. Ölen dört kişiyi içine alan toprak, Merva'ya saldıran yabancıyı olduğu gibi bırakmıştı.
"Biz mi gömseydik?"
"Saçmalama, Merva! Onlar yüzünden arkadaşlarımız öldü." diye bağırdı bu fikre şiddetle karşı çıkan Vuslat. Otuz beş yaşındaki kadını karşısında bulan Merva, saatler önceki habis sahneyi tekrar hatırladı. Abla dediği kadının kızıl saçları, öldürülen adamın kanını içmiş gibi parlıyordu. Kahverengi gözleri, sonu gelmeyecek bir çürümenin rengini anımsatıyordu. Uzun boyu, artık Merva için çekici olmaktan çok uzaktı. Vuslat, onun şekle bürünmüş korkusu olmuştu.
"Ha-haklısın!" Sesi titrekti. Kabullenişi hem çaresizliğinden hem de korkusundandı.
"Onu gömmek bir işe yaramayacaktır. Toprak kabul etmiyorsa etmiyordur. Bu noktada yapabileceğimiz hiçbir şey yok!" dedi Roza.
Toprağın ölü bedenleri püskürmesine bir kez şahit olmuşlardı. Beş ay evveldi. Vuslat’ı henüz tanımıyorlardı. Yiyecek bulmakta sıkıntı çekerken iki kişilik bir gruba denk gelmişlerdi. Habip onlara katılmayı önermişti. Merva hiçbir zaman başkalarına katılmaktan yana olmamıştı. Sedat Amca gibi o da, dört kişilik gruplarına hep ayak bağı olduğunu düşünürdü. Sedat Amca yaşlıydı ve dinç bir vücudu yoktu. Bu yüzden avlanmada ya da gerektiği zaman saldırı yapmada bir işlerine yaramazdı. Merva ise harekete geçmeden önce durumu konuşmaya ve değerlendirmeye alırdı. Ya saldırmamız gereken insanlardan değil de birlik olmamız gerekenlerdense, der dururdu. Habip'e göre çoğu kişi seçimini bencillikten yana kullanırken belki iyi olanlara denk geliriz umuduyla vakit kaybetmek, pek mantıklı bir hareket sayılmazdı. Yaşadığı yıllar delikanlıya, insanların özünün bencillikle yoğrulduğunu ve bunu değiştirmenin sanıldığından çok daha zor olduğunu öğretmişti. Değiştirebilen varsa bile, henüz o kişiyle karşılaşmamıştı. Zaten artık karşılaşması da imkânsızdı.
Denk geldikleri gruptaki iki kişiden biri yirmili yaşlarında olan bir delikanlıydı. Altın sarısı saçları, eğlenceli karakterinin üzerine bir ışık gibi parlıyordu. Herkesle iyi anlaşan tiplerdendi. Kırklı yaşlarındaki adam ise grup arkadaşının eksik kaldığı olgunluğu tamamlıyordu. İkisi de güçlüydü, atikti ve en önemlisi de Habip'le fikirleri tezat değildi. Merva her ne kadar isteksiz de olsa onlarla birlik olmayı kabul etmiş, Sedat Amca ile Roza da bu kararı reddetmemişti. Ama grubun şehir merkezindeki sığınağına gittiklerinde, Merva'nın hızlı davranıp uyarması sayesinde sofrada insan yiyeceği olmaktan son anda kurtulmuşlardı. İlk başkaldırı, toprakla bitkilerin isyan ettiği ilk gün, yaşanalı iki yıl olmuşken Roza ve Habip tarafından öldürülen bu grup, açlıktan kendi türünü yemeye başlamıştı.
Vuslat, Hastalıklılar tarafından tuzağa düşürülmüştü ve bu olaydan sonra Merva'nın birlik teklifini kabul etmişti. Ölenleri her daim kendi bünyesine katan toprağın, bu kişileri dışarda bırakmasını şaşkınlıkla karşılamışlardı. Daha önce böyle bir şeye hiç tanıklık etmedikleri için Merva'nın önerisiyle onları gömmeye karar vermişlerdi. Toprağın ne tepki vereceğini bilemediklerinden dolayı kazma, kürek kullanmaya korkmuş, cesetleri elleriyle kazdıkları toprağa gömmüşlerdi. Ama artık bir bilinci olan toprak, bu iki Hastalıklıyı kabul etmemiş ve yer altından çıkarmıştı.
"Toprağın her zaman bir bilinci vardı." demişti Sedat Amca. "Sadece onu harekete geçiren bir şey olmuş olmalı."
Şu anda Habip ile Sedat Amca ölmüştü. Böyle acı dolu bir günde, hasta bir insanla daha karşılaşmışlardı ve yapacakları şey belliydi; onu toprağın hükmüne bırakmak. Hüküm ise hastalıklının ibret olsun diye yeryüzünde çürüyüp yok olana kadar kalmasıydı. Toprak ve bitkiler, türlerini korumak için başkaldırmışlardı. Kendi türlerine ihanet edenleri affetmek, onların yasasında yoktu.
"Buradan gitmemiz gerek." dedi Vuslat. Güneşin en tepeye ulaşmasına henüz üç saat vardı. "Bunlar sadece ilk grup olabilir. Başkalarının gelmesi an meselesi."
"Hadi Merva, gidelim!" Roza da kolunu arkadaşının omzundan çekti ve onu kaldırmaya çalıştı. Saatlerdir birbirlerine sarılarak oturmuşlardı.
Açtığı ağzından tek kelime dahi çıkaramayan Merva ayağa kalktı ve onların kararına uyacağını belirten baş hareketiyle kulübeye girdi.