İçeriğe geç

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 20 · 10 dk okuma

Nefes Alan Hapishane

Bölüm 20

Bölüm 19 /// Nedenler, Hedefe Giden Yolu Belirler.

Güneşin batmaya başlamasıyla gök kızıla bulandı. Uzaklarda, Erzincan'da yiten nefesler ne Aran'a ulaşacaktı ne de Taylan'a. Sekiz'in Ak Og'u zırhlı, siyah araçta oturmuş beklerken Taylan da dışarıda durmayı cazip bulmuştu. Onu korumakla görevli iki asker dışındakiler, doğaya yenik düşmüş küçük bir kasabayı araştırmakla meşguldü.

Sıcak esen akşam meltemi, Taylan’ın siyah ceketini çıkarmasına sebep oldu. Zaten dört kapısı da açık olan aracın arka koltuğuna güzelce katladığı ceketini bıraktığı esnada gözleri, öteki uçta oturan Aran'a takıldı. Onunla anlaşma yapmak, riskli bir işti. Planında başarılı olup olamayacağını öngöremiyor, işin varacağı noktayı kestiremiyordu. Nihayetinde intikamın sarsıntılı kuşağına adım atmıştı. Sekiz Og ile yapmayı planladığı şeyler, eyleme dökülürse Merkez bunu elbet öğrenecek ve geri dönüşü olmayacaktı. Dolayısıyla ismi, bu dünyadaki en büyük gücün hanesine düşman olarak yazılacaktı.

Kapının cebinden mavi bir bez çıkardı. Dış kısımdaki tozu aldı ve bezi ön kapının cebine tıktı. Sonra da kapattığı arka kapıya yaslanarak gözlerini yumdu. Kendi karanlığındaki hayalde, esen meltemin uçuşturduğu sarı saçları izliyordu. Her birini tek tek incelediği uzun teller yüzüne değiyor, başaklar misali güneşe kafa tutuyordu. Yüzünde temas ettiği her yere kor izler bırakıyor ama yakmıyordu. Unutmuş olduğu nefesi aldı. İçi titredi, ruhu sarsıldı ve yüreğini burkan sızı, onu gözlerini açmaya mecbur bıraktı. Şu an dahi hissettiği bu anı, gücünü yavaş yavaş çekiyordu. Ayakta duramayacağını anlayan adamın arka koltuğa oturmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Canı sıkıldı. Adamlarının bir işi bu kadar uzatmasına lanet etti. Baş başa kaldığı genç adamın her fırsatta uyuması, canını sıkıyordu. "Eldiven giymek terletmiyor mu?" diye sordu çehresinde beliren ekşi ifadeyi silmeden. "Yaz mevsimindeyiz."

Gözlerini açarak anlık bir sırıtışla sol eline bakan Aran, siyah deri eldivenini çıkardı. Böylece elinin sırt kısmındaki sekiz yönlü dövme de ortaya çıkmış oldu. "Kim olduğumu bildiğine göre şimdilik eldivene ihtiyaç yok."

"Madem gizliliğe önem veriyorsun, dövmeyi neden eline yaptın ki? Dikkat çekmeyecek bir yer de kâfiydi."

"İnsanlara bu elle yön vermek istiyorum."

Fısıltısı kulağını doldururken geçmişine uzanmamak için mücadele etti Aran. Çaresizliğin dem vurduğu hatıraların acısı sol eline öylesine kazınmıştı ki, tekrar o anlara uzansa şimdiki zamana bir daha dönemeyeceğini hissediyordu. Çölde esen kavurucu rüzgâr gibiydi; suya uzansa serap görecek, gölgeyi düşlese geceyi beklemek zorunda kalacaktı. İhtiyaç listesi anbean kabarırken gerçekleşmeyi bekleyen umutlar, sabun köpüğünü aratır nitelikteydi. Sol elini gözleri hizasına kaldırdı ve kapatıp açtı. Elleriyle bir şeyi kavramakta gerçekten de kötüydü.

Özgürlüğün bedeli olarak toprağın ve yeşilin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşayacağını bilemezdi!

Elini indirdi. Gözlerini kırpıştırdı ve başını sola, yani Taylan'dan yana çevirdi. "Birtakım şeyleri açıklığa kavuşturmanın zamanı gelmedi mi?"

Giydiği asker üniforması, üzerine bol gelse de şikâyetçi olmayan Aran'a baktı. En azından ter kokmuyor ve daha temiz, diye düşündü Taylan. Buna karşın onun soğukkanlılığına hayran kaldı. Her daim saf ve iyi yürekli olduğunu duyduğu bir çocuğun aklında kırk tilki dolaşmasına akıl sır erdiremedi.

"Anlaştık sanıyordum. Açıklığa kavuşturacak bir konu kaldı mı ki?"

"Bunu neden yapmak istediğini hâlâ anlatmadın." dedi Aran.

Taylan ile Erzurum'da konuşurlarken anlaşmanın ortasında Veli çıkagelmiş ve toplantıya o da katılmıştı. Aran, Sekiz Og'da bir hain olduğunu öncesinde anlamıştı. Ancak onun kim olduğunu ortaya çıkarmadan, her bilgiyi açığa sürmemeye karar vermişti. Sekiz'in Gümüşi Og'unun, yani Veli'nin hain olma ihtimali yüksekti. Yine de emin olmalıydı. Suizanlarla iş yürütecek kadar akılsız değildi. Bir gün gerçeği öğrendiğinde ve bu gerçeğe göre Veli masum çıktığında, suizan yüzünden zeki bir adamdan olmaktan imtina ederdi.

Taylan "Hedefimiz bir olduktan sonra nedenler o kadar mühim mi?" dedi.

"Böyle bir soruyu sormayacak kadar zeki olduğunu göz önünde bulundurursak, ya cevap vermemek adına geçiştiriyorsun ya da benim nedenimi öğrenmeye çalışıyorsun. Yine de fikrimi açıkça belirteyim, senin nedenin yüzünden kendi yolumdan sapmak istemem." Aran hırslandı. Her bireyin kendince sebepleri ve yöntemleri vardı. Bunlarda ne kadar tutarsızlık olursa, yolların bir o kadar kayacağına ve bunun da hedefi saptıracağına inanırdı. "Dünya Merkezi’nde rahatın yerinde olmalıydı. Orada yaşamak kolay ve emniyetlidir. Temizlik sıkıntın da olmazdı. Şimdi tekrar soruyorum: Onların dostluğunu neden istemeyesin ki?"

"Sence dostluk ne demek, Bilgi Satıcısı?"

"Lafügüzafı bırak da sadede gel! Dünya Merkezi'ndeki güç âşıklarına bu başkaldırın niye, sen onu söyle!"

"Lafügüzaf, ha!" Gözlerini kapatarak arkasına iyice yaslandı. Uzun süren yolculuğundan dolayı ağrıyan belini rahat ettiremedi. Yanında oturan gencin gerçekten de değiştiğine inanamıyordu. "Belki dediğin gibidir. Konu, Merkez olunca bazı ayrıntılar boş laftan öteye gitmiyor. Yine de, boş olarak nitelendirilen şeylerin güzelliğini daha erken fark etmek isterdim. Böylece işler, bu raddeye varmazdı ve ben de bataklığın içinde temiz kalmak için bu denli çaba sarf etme mecburiyetinde kalmazdım."

"Benden açık icraat istiyorsun ama verdiğin bilgiler hep örtülü."

Gözlerini açan Taylan, kahkaha attı. Kendisini konuşmaya zorlayan adamdan sakınamayacağını o an anladı. Aran'ın karşılıksız bir iş yapmaya niyeti yoktu. Ne eksik isterdi ne de fazlasını yapardı. Her şey tastamam olmalıydı. Belki de başından beri olması gereken buydu.

"Üç yıldan fazla bir süre önce, sevdiğim kadın öldürüldü. Oysa onun tek amacı, kardeşine yardım etmekti. Dik kafalılığı affedilmişti ancak şaşırtıcı bir şekilde kız kardeşi tarafından öldürülmüş olarak bulundu. Öyle görünmese de, bunun müsebbibinin Merkez olduğunun kanaatindeyim. Seni tatmin etmeye yeter mi, bilmem ama isyanım bundan kaynaklı."

Ona bakmasa dahi Aran'ın küçümseyici nazarının, üzerinde olduğunu hissedebiliyordu. Ağır bir duyguydu. Hem de hiç hissetmediği kadar ağırdı. Belki de değişen kişi benim, diye düşündü. Yaptığı onca şeyden sonra tek nazarın tesirini üzerinden atamamak, ona tuhaf geldi. Yırtıcı bir kuşun çölde kendisini takip etmesi gibiydi; kendisi açlıktan ölecek ama cesedi, başkalarını doyuracaktı.

Etrafta kimsenin olmadığını ve kalınacak yerde özenli bir temizliğin yapıldığını rapor etmek üzere gelen iri askerin varlığıyla sohbetleri bölündü. Zaten konuşmaya biraz daha devam etselerdi, tehlikeli bir kıyıya varacaklardı. Adamının mükemmel zamanlamasına olan sevinci, Aran'ın gözünden kaçmadı. Taylan'ın önemli şeyler sakladığı kanısına vardı ve sorgulamanın devamı için uygun zamanı kollama kararı aldı. Ankara'ya giriş yapmadan önce bir müddet beklemeleri gerekecekti. Teknolojik aletlerinin çoğunun işe yaramadığı bu dönemde Sekiz Og'un toplanması, iki haftadan fazla zaman alırdı. Beklemeli ve hedefleri doğrultusunda iyi bir plan yapmalıydı. Başarısızlık riski yüksekti. Ancak vazgeçmeyecekti. Ona göre vazgeçmek, en büyük başarısızlıktı.

"Burada binalar ve evler birbirine çok yakın, efendim." dedi asker dik duruşundan ödün vermeden. "Bu tip yerlerde sizi savunmak zor olacağı için uzak ve geniş bir araziye çadır kurduk. Aracın gidebileceği yol ise yürüyüş yolundan çok daha uzun."

"Biraz yürümek iyi gelecektir."

Ana yoldan çıkıp, kırık dökük ara yollara daldılar. Gayeleri, binalardan mümkün olduğunca uzak durmaktı. Askerler az önce buradan geçseler dahi tedbiri elden bırakmadılar. Taylan ve Aran'ın etrafını sararak yürüyorlardı. Ellerindeki tüfeklerle etrafa göz gezdirdiler. Her an bir saldırganın ateş açma ihtimaliyle gardlarını almışlardı. Her biri işinin ehliydi ve hiçbiri rehavete kapılmadan görevini yerine getiriyordu.

Olağandan daha fazla Yeşil Gardiyanın bulunduğu ilçede, binaların neredeyse hepsi harabeye dönmüştü. Rüzgâr, zarar görmesine rağmen hâlâ yıkılmayan binaların arasında ıslık çalarak dolaşıyordu. Beton yığınlarının altından otlar yükselirken Gardiyanlar, her köşebaşında kendilerini gösteriyorlardı. Buralarda doğu illerine inat bir kasvet vardı. Gardiyanlar daha baskın, oksijen fazla ve yeşilin ardına gizlenmiş gerginlik daha yoğundu. Bu da insanları kasabadan uzak tutuyordu.

Akşam karanlığı çökmüştü. Adımları seri, çevreyi tarayan gözleri fıldır fıldırdı. Baskı altında kalan ciğerleri yüzünden nefes almaları, zamanla zorlaşır oldu. Kulakları, gelecek tüm yabancı sese karşı tetikteydi. Benlikleri, türlü tehditlere karşı siper almış beklerken gökyüzünde uçan kartalın varlığını hissetmek, işten bile değildi. Her biri kalacakları çadıra varmak, tüylerini dikelten bu yerden bir an evvel çıkmak istiyordu. Zira tekinsizce öten kuş, kim bilir hangi tehlikenin ulağıydı!

Nihayet iki çadırın kurulduğu yere vardılar. Burası, eski bir çocuk parkıydı. Onlar varmadan hemen önce çadırların yanında nöbet bekleyen iki askerden biri, can sıkıntısı yüzünden kırık olmayan tek salıncağa şöyle bir dokundu. Ancak bunu yaptığına hemen pişman oldu. Çünkü paslı aparatlar yüzünden büyük bir gürültü peyda olmuştu. Salıncağı eliyle durdurduğu esnada efendisinin öfkeli sesini işitti.

"Dokunmayın şu lanet şeylere! Geldiğimizi yüzlerce kilometre uzaktaki Merkez bile duyacak."

Taylan’ın tahammülü yoktu. Sular kabarırken, niyetler gün yüzüne çıkıp da tek tek Dünya Merkezi'ne ulaşmaktayken gereksiz takırtılara dayanma gücü yoktu. Yapmak üzere oldukları şeye henüz günler varken, tedirginliğe erken bulanmaktan imtina ederdi.

"Araçlar nerede kaldı?" diye sordu öfkesini kısmadan.

"Geldiğimiz yol, araçlar için elverişsiz olduğundan dolayı farklı bir güzergâhtan gelecekler, efendim. Varmak üzereler."

Başkaldırıdan neredeyse hiç etkilenmemiş olan park, sağlam olmaktan uzaktı. Salıncaklar paslı, kaydıraklar kırıktı. Ama daha çok darbe izleri barındırıyorlardı. Tahterevalliler ya yerinden sökülmüş yahut yamultulmuştu.

"Nevi şahsına münhasır insanlar, vahşi doğada bile kendilerini belli ediyorlar." diye mırıldandı Aran. Bir yandan parkı geziyor öte yandan buraya uzak binalara göz atıyordu. En yakın binadan dahi ateş açılsa hedefi vurabilmek için saldırganın keskin nişancı olması gerekirdi. Sıradan insanlar da hedefi pekâlâ tutturabilirdi. Küçük bile olsa, bu ihtimali aklının bir köşesine kazıdı.

"Ankaralıların çoğu başkaldırı zamanı öldü." dedi Taylan. "Aldığım duyumlara göre-"

"Biliyorum. O gün ben de oradaydım. Gereksiz detaylarınla zihnimi doldurma!"

Taylan ile Aran, Merkez'in zincirle çizilmiş dünya sembolünü taşıyan bej rengi çadırdaki masaya kuruldular. Etrafta avlanacak bir hayvan bulamayan askerler, erişte ve yeşil mercimek çorbası yapmakla yetinmişlerdi.

"Çevre dostu araçlarınız takdire şayan. Sanırım başkaldırı öncesi dönemden kalmalar. Aksi hâlde, günümüzde araç üretemezsiniz."

"Ben de seninle aynı fikirdeyim, Aran. Anladığım kadarıyla Merkez, uzun zamandır başkaldırıya hazırlık sürecindeymiş."

Taylan, masadaki beyaz mendili açarak ucunu, gömleğinin yakasından içeri tıktı. Sonra dumanlar tüten çorbasından bir kaşık içti. Boğazını yakarak geçen sıcaklık hissi, yüzünü yumuşatmasına neden oldu. Tuzu az, yağı tam kıvamındaydı. Ağzının köşeleri beğeniyle kıvrıldı ve aldığı her tadın keyfine vardı. Akabinde ikinci kaşığı yudumladı. Sofradayken konuşmaktan hazzetmezdi. Bu yüzden Aran ona "Merkez ile ilgili fazla bir şey bilmediğine inanmamı beklemiyorsun, değil mi?" dediğinde karşılık vermedi ve çorbasını içmeye devam etti.

Ankara’ya yaklaşık bir hafta sonra girdiler ve bu sırada Yüzbaşı Hakan ile Taylan arasında anlaşmazlık çıktı. Yüzbaşı, Tolga Canyurt’u Merkez’e götürmek için can atarken bodur adam, buna karşı çıktı. Yüzbaşı onlardan haber alınamadığı takdirde Merkez’in zaten ilk bakacağı yerin Ankara olacağını söylemesi üzerine Taylan ikna oldu. Merkez’e sadık kalanları yanında istemediğini dile getirerek gitmek isteyenlere yol verdi. Eski bakanı teslim görevini yerine getirmeye hevesli olan Yüzbaşı Hakan, onunla beraber gelmek isteyen tek askeri de yanına alarak yola koyuldu.

Onlardan sekiz gün evvel ayrılan Veli, İstanbul’a gelmişti bile. Grubun kalan iki üyesi ile konuşması gerekiyordu. Takip edilip edilmediğini anlamak maksadıyla ardına bakmaya gerek duymadı. Yanından yahut üzerinden geçtiği her beton yığının karanlık tarafında biri olduğundan emindi. Vardığı yerde Sekiz Og'a saygı duyan insanlar bu denli fazlayken, kötü niyetli insanların onu takip edebileceğine ihtimal vermiyordu.

Molozların geçit vermediği şehir, bir dönem ne kadar kalabalık olduğunu gözler önüne seriyordu. Diğer şehirler her ne kadar başkaldırıdan etkilense de ayakta kalan binaları, geçmeye müsait yolları vardı. Ancak İstanbul öyle değildi. Özellikle Tuzla tarafındaki yollar ve mahalleler, beton yığınları yüzünden yaşanılacak yer olmaktan çıkmıştı. Dünya Merkezi yalnızca ana yolların üzerindeki yığınları kaldırtmıştı. Yollar araçların geçişine uygun hâle gelince şehrin kalanını pek umursamamışlardı.

Attığı her adımda geçmişi yâd etti. Aran ile karşılaştığı ilk gün aklına düşünce gülümsedi. Ona nasıl da özenmişti! Tam bir halk kahramanı gibi dikilmiş ve aç kalmış insanlara yiyecek dağıtmıştı. Onu gördüğü gün, ailesiyle birlikte olduğu Merkez'in aracından inmiş ve Aran'a sadakatini sunmuştu. Babası ne kadar öfke kussa da, annesi ağlayıp geri dönmesi için yalvarsa da hiçbirini dinlememişti. Merkez'in sıkıcı zenginliğinde boğulacağına, vahşileşmiş medeniyette mücadele vermeyi yeğlemişti. Babası nihayet vazgeçmiş ve annesini zorla beyaz, zırhlı araca sokup götürmüştü. Sekiz'in Gümüşi Og'u olarak gruba katılan Veli, aynı zamanda son üyeydi.

"Verdiğim karara değmiş." diye mırıldandı.

Yarım saatlik yürüyüş sonrası istediği yere ulaştı. Geçtiği yolda gözcülük yapan insanlar, saklandığı yerlerden çıkmamışlardı. Elbette onu tanıyorlardı ama kurallara da uymak zorundaydılar. Yalnızca acil durumlarda yerlerinden ayrılabilirlerdi, tabii gizlice. Onun dışında mühim bir neden ileri sürmeden nöbet yerlerini terk eden olursa, buradan sürülürdü.

Ama toplu kalınan yer farklıydı. Yıkılmayan birkaç binanın tadilattan geçtiği mekânda insanlar, istedikleri gibi dolaşıyor, istedikleri kişiyle sohbet ediyorlardı. Buralarda beton yığını yoktu. Her yer temizlenmiş, yaşamaya elverişli hâle getirilmişti. Temizledikleri her molozun altından cesetler çıkıyordu. Kimi yaşlıydı, kimi kadın, kimisi ise çocuk. Ölüm, kapıya dayandı mı ardında kim olduğuna bakmıyordu.

İnsan sayısı arttıkça molozlardan yeni ve tek katlı evler de yapılmıştı. Gerekli malzemeler, artık hayaletlerin kol gezdiği fabrikalardan getirilmiş, inşa ettikleri her yapı iyice sağlamlaştırılmıştı. Burada yaşayanlar rahattı. Tabiri caizse yeni bir uygarlığın ilk insanları olma şerefine nail olmuşlardı. Verdikleri mücadelenin meyve vermesi, onları mutlu kılmıştı.

Yere serdikleri halının üzerinde oturup sohbet eden kadınların yanından geçti. Erkekler molozlar üzerinde kurulmuş, tavla oynuyordu. Kitap okuyan yaşlı amca, burnunun ucuna gelen gözlüğünü düzeltti. Genç bir kadın, açık havada çocuklara matematik dersi veriyordu. Veli'yi yanına çağıranlar da oldu, ona el sallayıp gülümseyenler de. Onun yanına varıp elini sıkanlar ve "Eve hoş geldin!" diyenler çoğunluktaydı. Ama aralarında selam vermeyen tek kişi dahi yoktu.

Nihayet istediği yere vardı. Tadilattan geçmiş üç katlı bir apartmanın zemin katındaki dairesine girdi. Buralarda kapılar zaten hiç kapanmazdı. İçeride oturan otuzlu yaşlarının ortasındaki adama ve ondan beş yaş küçük kadına hitaben konuştu.

"Lider bizi bekliyor. Ankara'ya gidiyoruz."

Bölüm sonu

1 yorum

  • Sanırım en son burada kalmıştık. Kaçıncı bölüm olduğunu bilmiyordum ama burayı okumuştum.

    2Yanıt