Erzincan'dan bir an evvel çıkabilmek maksadıyla gece geç vakte kadar yürümüşlerdi. Aralarından tek kişi dahi durup dinlenebilmek adına şikâyette bulunmadı. Yalnızca Nehir yorulduğu vakit babasının sırtında yolculuk ediyordu. Kalanlar ise görmedikleri bir musibetin geniz yakan rüzgârını hızlarına katarak olabildiğince yol almaya çalışıyordu. Şehrin merkezinde bıraktıkları insanların ahvallerinden ve bir yeşil delikanlının yaptıklarından habersizlerdi.
Hilal, koyu örtülü gökyüzünde asılı dururken Sercan, dinlenme vakitlerinin geldiğinde karar kıldı. İlk nöbeti yine o devraldı. İkinci bir nöbetçiye gerek duymadı. Uzun ve yorucu bir gün geçirmişlerdi. Üstelik gruptan iki kişi daha ölmüştü. Herkes yorgun, herkes hüzünlüydü. Onları bu denli kıran, üzerlerine inmiş ölüm bulutu değildi, ayrılığın sebep olduğu özlemdi.
Dudaklar sımsıkı kapalı dursa da, kelimeler dile gelip duyguları ifade etmeye gönüllü olmasa da özlemin izi kalmış yaralarını tanırdı. Zira hayatı hep bu izlerle örülmüştü. Yaşama dayanan izler, bir dostu kahramanca anan izler, ailenin boşluğunu hissettiren, insanoğlunun zalimliğini unutturamayan, birlikteliğin kıymetini her an hatırlatan izler... Beherini değerli bir hazineymişçesine sol tarafında saklıyordu.
Yoldan çıkıp toprağın yer yer çimenlerle kaplı olduğu arazide uyumaya karar verdiler. Daha doğrusu bu kararı almalarını sağlayan, Nehir'in ısrarıydı. Yeşillerin arasında daha rahat olacağını söylemiş ve yol üzerinde uyumayı kesin bir dille reddetmişti. Kimse onun tavrını garipsemedi. Ne de olsa onu rehin olarak Ayhan'ın eline bırakıp yerin altına indiklerinde, Nehir'i kurtaran yalnızca Yeşil Gardiyan olmuştu. Buna rağmen endişeliydiler. Çimenlerin üzerine kıvrılan kıza her an bir şey olacak diye huzursuzca onun uyumasını izlediler. Ancak uykunun tesiri yadsınamayacak kadar kuvvetliydi. Diğerleri, toprağın üzerinde kıvrılarak uykuya daldı.
Cırcır böceklerinin geceyi yaran sesleriyle baş başa kalan Sercan, bir yandan etrafı izliyor öte yandan yabancı seslere karşı tetikte olmaya çalışıyordu. Ayakta duramayacak kadar yorgundu ama üzerinde oturabileceği bir taş da yoktu. En sonunda toprağın üzerine oturdu. Bu şekilde etrafı izlemenin zor olacağını biliyordu. Bir müddet böyle bekledikten sonra yönünü çevirmesi gerekecekti. Uyuyan grup, arkasında kalmıştı.
Etrafı izlerken arkasından gelen hışırtılar yüzünden hemen kılıcını çekti ve dönerek gelen kişinin kim olduğuna baktı. Boynunun sağ tarafına dayanan kılıçla birlikte korku dolu gözlerle ayakta dikilen kişi, Merva idi. Ferah bir nefes verdi, kılıcını kınına geri koydu ve sonra da sessizce kızdı.
"Neden sinsice yaklaştın? Seni neredeyse öldürüyordum."
"Sinsice yaklaşmadım. Diğerleri uyanmasın diye sessizce yaklaştım. Arada fark var."
"Uyuman gerekirdi."
Merva, uyuması gerektiği hâlde ayakta dikildiği için hatalı olduğunu biliyordu. Dinlenmesi şarttı. Yeni günün ne getireceğini bilemezdi. Bu yüzden dinlenmeli ve her şeye karşı hazırlıklı olmalıydı. Ancak o vakit daha dirayetli olacaktı. Yine de Sercan'ı yaralı bir hâlde bırakmak istemiyordu.
"Yaralarınla daha önce ilgilenmeme müsaade etseydin şimdi uyuyor olacaktım."
"Ne yani, suç şimdi benim mi?"
"Suç değil, hata!"
Merva'nın kocaman gözleri, yıldızların ışığını geri yansıtıyordu. Yeşilin ne kadar canlı olabileceğini Sercan’a bir vahşi doğa göstermişti, bir de yanı başındaki kadının gözleri. "Önemsiz sürtünme izleri sadece." dedi son bir ikna gayretiyle. Boşa kürek salladığının farkındaydı. Nedendir bilmiyordu ama böyle bir anda lafı uzatmak daha makul geliyordu. Temkinli olmaktan taviz vermekle Merva ile daha fazla konuşmayı istemek arasında sıkışıp kaldığını hissetti. Duyguları arasında en son sıkışıp kaldığı, yıllar öncesine ait bir dönemde çok yakın bir arkadaşını geride bırakmak zorunda kalmıştı. Eli istemsizce sol köprücük kemiğinin üzerine gitti.
"Ne oldu?" diye sordu Merva kaygıyla. "Yoksa orada da mı yaran var?"
Elini hemen Sercan'ın tişörtünün yakasına atıp bakacaktı ki, genç adamın eli yüzünden engellendi. Merva, kalbinin hızlandığını hissetti. Bir yaz melteminin teni sarmalayan dokunuşuna maruz kalmıştı sanki; hem serinletiyor hem de ılık nefesiyle bedenini ele geçiriyordu. Bedeni cayır cayır yanarken o, küçük bir temas sayesinde tüm olumsuzluklardan arınıyordu. Neler oluyor, diye düşünürken Sercan'a baktı. Susuzluk muydu içini kavuran şey, yoksa kesif bir özlemin girdabında boğuluyor muydu? Belki de bedenini saran meltem değil, bu kesiflikti. Bir türlü alt edemiyordu. Tek bakış bile kalbini yormaya yetmişti. Buna bir de Sercan'ın ani sarılışı eklenince kendinden geçecek raddeye geldi.
Sercan da Merva gibiydi. Onunla aynı hisleri taşıyor ve ne aklına ne de yüreğine söz geçiremiyordu. Şu an tutmakta olduğu eli daha bugün kendi tişörtünden yırttığı bir parçayla sarmıştı. Birlikte ölüm çukuruna inmiş, oradan yine birlikte çıkmışlardı. Kaderleri aynı acılarla örülüyordu. Nefesleri bile aynı ahenkte buluşmuştu. Onun, ölüm çukurunda sarıldığı anı unutamıyordu. O duyguyu tekrar tatmak, ömürlük kılmak istiyordu. İstiyordu ancak aklında sarılmak yoktu. Yalnızca bedeninin gayriiradi hareketinin mağduru olmuştu. Ah, keşke yıldızlar onun utancını açığa vurmak için bu denli yarış içinde olmasaydılar! Yine de pişman değildi. Kendi karanlığını yeşillendiren kadına hissettiklerinin yanında utanç, hiçbir şeydi.
Sercan, Merva'ya daha sarıldı. Ruhundan kopup gelen tüm hasretiyle, yüreğinin en sıcak atışıyla sarıldı. Henüz itiraf edecek kelimeleri yoktu. Beyni, yaptığı hareketi idrak edecek kapasiteye ulaşamamıştı. Bundan istifade eden kolları, tüm içtenliğiyle onu sarmaya devam etti.
Merva, kıpkırmızı kesilmişti. Bir alev yığınının içine düşmüş gibiydi. Yanıyordu. Daha fazla dayanamadı ve kendini geri çekti. Başını öne eğdi, sol elindeki çantayı Sercan'a uzattı. "İlaçlar burada. İçinde kıyafetler de var." dedi. Sonra da az evvelki yerine geçip uzandı. Daha on dakika önce uyumamak için direnirken şimdi değil uyumak, uzanmak bile zor geliyordu. Anlam veremediği bir enerjiyle yüklenmiş gibiydi. Yerinde duramıyordu. Ona kalsa hemen yola koyulacaktı. Ama yapamazdı. Şimdilik böyle canlı hissetse de özünde yorgun olduğunu biliyordu.
Elini gözlerinin önüne getirdi. Sercan'ın sardığı tişört parçasını hâlâ açmamıştı. İşte o an aklına geldi. Daha bugün ona sarılmıştı. Gözleri büyüdü, kalbi daha şiddetli bir şekilde attı ve anın heyecanıyla ansızın oturma pozisyonuna geçti. "Ne yaptım ben?" der demez elleriyle ağzını kapattı. Beni gördü mü acaba, diye düşündü. Lakin düşüncesini yanıtlamak için Sercan'dan yana bakmaya cesaret edemedi.
Boğazını temizleyerek tekrar uzandı. Sırtının ona dönük olmasına seviniyor, bir an evvel uyumak için içten içe dua ediyordu. Çünkü alnı ile yanaklarını saran ateşi, gecenin serin havası bile söndüremiyordu ve onun tek kaçış yolu, uykuydu.
ww
"Ne yapıyorsun?"
"Sadece izle, Merva."
Sercan, yoldan çıkıp uzaklardaki kayısı ağaçlarına doğru ilerledi. Burası her evin bahçesinin olduğu, Sivas'a bağlı küçük bir köydü. Taştan örülü evleri ve tahta kulübeleri, başkaldırı zamanı zarar görmemişti. Uzun yıllar önce bahçelere dikilmiş olan ağaçlar, en azından yarım asrın yükünü taşımaktaydı. Kiminde olgunlaşmış kayısılar vardı, kiminde kirazlar. Bazı ağaçların meyveleri, henüz olgunlaşmaya zaman bulamamıştı. Belirli arazilerde ise yalnızca meyve ağaçları vardı. Ev yoktu ve duvarlarla çevrelenmemişlerdi.
Bahçe sınırları kiremit duvarlarla belirlenmiş evler, Sercan'ın yaklaştığı ağaçlara nazaran daha gerideydi. Bu nedenle fazla endişelenmeden ilerledi. Zira evlerde insanlar olsa dahi, onların menzilinde olamayacak kadar uzaktaydılar. Ancak grup arkadaşları her şeye rağmen sınırlı sayıdaki silahlarını kuşandılar. Ne de olsa işi oluruna bırakmayıp her daim temkinli davranmayı, ondan öğrenmişlerdi.
Sercan, denk geldiği ilk kayısı ağacının önünde durdu. Elini en yakın dala uzattı. Grup içindeki gerilim peyderpey yükseldi. Her biri sessiz, ona verdikleri sözden dolayı dilsiz kesilmişti. Öyle ki, Sercan yavaşlayan nefesleri duyar gibiydi. Yalnızca Merva dayanamamış, kimsenin dillendiremediğini ağzından yine kaçırmıştı.
"Ne yapıyorsun?"
"Size öğrendiklerimi anlatmaya söz vermiştim ve bu sözü tutmaya niyetliyim. Bu yüzden sen de sözünü tut ve ben anlatırken sakince bekle, lütfen."
"Ama ya ölürsen?"
Cevap vermedi. Göstermek, ikna etmeye çalışmaktan daha az zaman alırdı. O da gösterdi. Tuttuğu kayısıyı dalından özenle kopardı ve onlara dönerek ısırdı. Yavaşlayan nefesler artık tamamen durmuştu. Yusyuvarlak olmuş gözler, onun hareketlerine kilitlenmişti. Korkmuşlardı, şaşırmışlardı ve kullanmadıkları kelimeler çoktan yitip gitmişti. Daha önce meyve yiyen birini hiç görmemiş gibi hâlleri vardı.
"Lezzetli mi?" diye sordu Nehir dudaklarını diliyle ıslatarak.
"Tadına bakmak ister misin?"
"Hem de nasıl!"
Sercan bir tane de onun için kopardı. Nehir, babasının elini bıraktı ve hızlı adımlarla onun yanına vardı. Sedat, kızını durdurmak istediyse de muvaffak olamadı. Uzattığı eli yalnızca havayı kavrayabildi.
"Çok tatlı!"
Nehir'in ağzını şapırdatarak kayısı yiyişi bile onları yemeye sevk edemedi. Küçük kız, ilkini hızlıca yedikten sonra Sercan'dan bir tane daha istedi. Genç adam iki tane koparıp ona verdi ve tekrar konuştu.
"Anlaşılan göstermek bir işe yaramadı, size anlatmam gerek."
"Bir zahmet!" dedi Vuslat. Kavramakta güçlük çekiyor, gözlerinin oyun oynadığını düşünüyordu. Zira daha az evvel meyve yiyen Sercan, şimdiye kadar bitkilerin hedefinde olmalıydı.
"Olgunlaştıktan sonra sebze ve meyveleri yemek risk taşımıyor. Sonuçta onlara zarar vermiyorsunuz. Aksine faydanız bile dokunmuş oluyor. Çünkü bazı ağaçların dalları, meyveleri taşıyamayacak kadar ince. Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşır. Ağırlaştıkça kendisini taşıyan dalı büker ve belki de kırar. İşte bu, ağaçlara zarar verir. Annenin çocuğunu emzirmesi gibi, öyle değil mi? Bebeği karnını doyurmazsa ve göğüslerindeki süt birikirse onlar da rahatsız olmazlar mı?"
Sercan sakin bir ifadeyle bunları söylese de onların tepkisini merak ediyordu. Neticede bitkilerin karşılıklı fayda sağlayan bir yaşam istemesi, herkes tarafından bilinmiyordu.
Merva ile Yekta bir ağızdan "Mantıklı!" derken Vuslat, "Saçma!" diyerek ağaçtan kayısı koparmak üzere olan ikiliyi durdurdu.
"Neden saçma olsun?"
"Şöyle ki, Yektacığım, durumun bu kadar basit olması bence çok saçma. Neredeyse üç yıldır, bitkilerin insanların hayatına kastettiğine şahit oldum. Ona ok atan, bıçak saplayan öldü. Onu yakıp yıkan canından oldu. Sercan ise kalkmış, bize mutualizmden bahsediyor. Bu, hayatımda duyduğum en saçma şey."
Vuslat, destek almak istercesine Sedat'a baktı. Topun kendisine atıldığını fark eden adam, onun keskin bakışlarından dolayı terlemeye başladığını hissedebiliyordu.
"Şey," dedi yutkunarak. "Sercan da, Nehir de kayısılardan yedi. Ama bir şey olmadı."
Konuşurken sesi giderek kısılmış, hatta son kelimesi duyulmaz olmuştu. Vuslat'ı karşısına almak istemezdi. Kaçırmaya çalıştığı bakışlarıyla bir an ona baktı. Genç kadın destekleneceğinden o denli emindi ki, son söz karşısında apışıp kalmıştı. Bir gayretle titrek dudaklarını araladı ancak konuşamadı. Bu kez Roza'ya döndü. O da Nejat'ın ölümünü kendisinden bildiği için neredeyse hayatla bağını koparmıştı. Biri ona yemek yemesi gerektiğini söyledikçe yiyor, tek kelime konuşmuyordu. Göz çevrelerinde beliren halkalar, geceleri iyi uyumadığının da beyanatını vermekteydi.
Vuslat'ın pes ettiğini söylemesiyle Yekta ile Merva'dan bir sevinç nidası yükseldi. Sercan, dallara zarar vermemeleri ve gürültüyü kesmeleri için onları uyardı. Bu ihtarı pek işe yaramadı. Daha doğrusu onu duyamayacak kadar sevinçliydiler. Kayısı koparırken naziktiler ama yiyişleri ağız sulandıracak cinstendi.
"Çok tatlı!" dedi Merva. İlk lokmasını yuttuktan sonra dişlerini meyveye tekrar geçirdi. "Çikolatadan bile daha tatlı. Yumuşak ve sulu."
Onun zevkle yemesi üzerine diğerleri de ağaçlara akın etti. Merva hemen bir tane daha kopardı ve Roza'ya uzattı. Arkadaşının isteksiz tavrı ve meyveyi tutarken dahi yüzünde tek kıpırtının olmaması onu endişelendirdi. Zorla da olsa onun meyveyi ısırmasını sağladı.
Merva, insanları anlayamıyordu. Bir kişinin hareketlerinden, daha doğrusu iyiliğinden faydalanıp insanları tuzağa çekenlere akıl sır erdiremiyordu. Roza yalnızca insani bir davranışta bulunurken ve Nejat da ona yardım ederken ölümün kızıl perdesinin aralanacağını umamazlardı. Birinin bedeni ölmüştü, diğerinin ise ruhu uçuruma iteklenmişti. Güzel bir davranışın getirdiği acı, hoş karşılanabilirdi; şayet insan elinden çıkmasaydı!
“Yapılan bir iyiliğin böylesine acı bir dönüşü olacağını bilemezdin.” dedi Merva.
“Sercan uyarmıştı beni. Kağan da uyarmıştı.” Roza, az evvel ısırdığı meyveden küçük bir lokma daha aldı. Yavaş yavaş çiğniyor; akmaya başlayan tuzlu gözyaşları, kayısının tatlılığına karışıyordu. “Bense onları dinlemedim. Bilemezdim ama bilmek için dinleseydim Nejat şu an yaşıyor olurdu.”
Gözyaşları hıçkırığa dönüştü. Merva ona sarıldı. Onunla birlikte ağlıyor, arkadaşının düştüğü durumu iyileştiremediği için kendisine kızıyordu.
“Sen haklı olandın, Roza. Sercan’la Kağan’ın düşünceleri koruma amaçlıydı ancak bu dünyada yalnızca savunmaya geçersek kendimizle baş başa kalırız ve inan bana, yalnızlık kadar sıkıcı bir şey yok.”
“Bir daha-“ dedi Roza, hıçkırıklarının arasından. “Bir daha böyle bir şey yapmayacağım. Bir daha insanlara yardım edeceğim diye arkadaşlarımı tehlikeye atmayacağım.”
Merva arkadaşının yanlış düşüncelerine yanıt vermeye hazırlanıyordu ki, bunu yapamadı. Çünkü Vuslat, Roza’nın kafasına eliyle bir darbe indirmişti. “Vuslat Abla, ne yapıyorsun?” diye sordu hayretle. Genç kadın onu kale almadı, hedefindeki kişi yalnızca Roza idi.
“Aptal mısın kızım sen? Birkaç haddini bilmez, insanların içindeki iyiliği kendi çıkarına kullanan, kurnazlık eden kişiler yüzünden karakterinden ödün mü vereceksin?”
“Ama Nejat benim-“
“Anladık, Nejat senin yüzünden öldü. Bunu ikide bir tekrarlayıp durma! Mademki senin yüzünden öldü, karakterini zedelemeyen farklı yollar bul. Hem arkadaşlarını korursun hem de insanlara yardım edersin.”
Hıçkırıklarla sarsılan Roza, bu kez daha şiddetli bir şekilde ağlamayı sürdürdü. Merva da onunla ağlıyor ve ona daha sıkı sarılıyordu. Vuslat onları kucakladı. Ağlamadı fakat kalbi, acıyla inledi. Elinden gelse, Roza’nın içine çöreklenen suçluluğu söker alır ve kendi yüreğine yerleştirirdi. Onun zeki ve soğukkanlı olduğunu biliyordu ama Merva gibi duygularını her daim öne çıkaran biri olmadığının da farkındaydı.
Akıllarında sürüyle laflar dolanırken tek söz edemediler ve teselli niyetine birbirlerine sarılmaya devam ettiler. Diğerleri de biraz daha kayısı ve kiraz topladı. Onlarla ilgilenmemiş gibi görünseler de, gayeleri üç arkadaşa zaman ve rahat olabilecekleri alan tanımaktı. Bir yandan da grubu saran olumsuzlukların dinmesini arzuluyorlardı.
Çantaları ve poşetleri ayarlayan Sercan "Evler uzak olabilir. Yine de kimse görmeden buradan çıkıp gitsek iyi olur." dedi özür dilercesine. Vuslat sarsılmış olsa da iyi görünüyordu, Roza biraz olsun yatışmıştı ve Merva hâlâ sessizce ağlıyordu.
“Hey, anlatacağın şeyler bu kadarla sınırlı olamaz!” dedi Vuslat hemen. Sercan’ın en küçük şeyi bahane edip açıklama yapmaktan kaçınmasını istemiyordu.
"Sen de yardım etsen iyi olur. Ne kadar erken yola koyulursak senin merakını o kadar hızlı giderebilirim."
Surat asan Vuslat "Hep mantıklı konuşmak zorunda mısın?" diye söylendi.
Toplarken bir yandan da yiyorlardı. Erzincan'dan getirdiklerine dokunmadılar. Çünkü ilk olarak erken bozulan yiyecekleri tüketmek daha akıl kârıydı. Olgunlaşan meyveler sayesinde gerekli erzakı temin ettikten sonra tekrar yola koyuldular. Roza, Kağan ve hâlâ yediği meyvelerin tadını çıkarmakla meşgul olan Nehir dışındaki herkes heyecanlıydı. Sercan'ın neler diyeceğini merakla beklerken bir an evvel akşam olmasını istiyorlardı. Zira onun yoldayken pek fazla konuşmayacağını artık öğrenmişlerdi. Sercan, yürürken konuşmanın onları yavaşlatacağını söylerdi. Bir ara Barış neden bu kadar acele ettiklerini sordu. Ne de olsa planladıkları bir gelecekleri yahut gitmek istedikleri bir yer yoktu. Grupta ailesini arayan tek kişi vardı, o da ölmüştü. Levent'in isteğini devralan Yekta'ydı. Onun, Kaya'nın nerede olabileceği hususunda hiçbir fikri yoktu. Bir hedefi vardı ama bilgisizlik, genç adamın önündeki yolları ziyadeleştiriyordu.
"Yolculuk ederken artık daha çok insana denk geldiğimizi muhakkak fark etmişsindir, Barış." dedi Sercan.
"Fazla şüpheci değil misin? Onlar da bizim gibi kendi yolunda insanlar. Henüz saldıran olmadı."
En önde, yanında Yekta ile ilerlerken durdu ve arkalarda olan Barış'ın yaklaşmasını bekledi. Diğerleri de durmuş, Sercan'ın söyleyeceklerini beklerken Vuslat ile Kağan, etrafı izlediler. Birinin elinde kılıç vardı, öbürüyse tabancasını hazır hâlde tutuyordu.
"Zaten insanların çoğu saldırmaz. Ne de olsa bu tür şeylere alışık olmadıkları bir hayattan çıkıp geldiler. Ama bu demek değildir ki, kanunsuz yaşamı fırsat bilenler olmayacak! Saldırılar bir kez olur ve hedefi buldu mu, her şey biter."
"Tıpkı Nejat'a olduğu gibi!" dedi Roza.
Neredeyse duygusuz çıkan sesi, Merva'yı korkuttu. Tam konuşacaktı ki, yola devam etmek isteyen Sercan, ondan daha hızlı davrandı.
"Daha önce yalnızca Merva'ya odaklandığın ve grup olmanın anlamını geç kavradığın için bizden özür dilememiş miydin, Roza? Sana hayatta kalan arkadaşlarını tekrar unutturan şey nedir? Ölüm mü?" Merva'nın çakmak çakmak olan gözlerini zor da olsa görmezden gelen Sercan, Roza'ya yaklaştı. Yüzünde sinsi bir ifade vardı. "Belki de ölmekten korkuyorsun ha, ne dersin?"
O şekilde konuşurken Merva'ya bakmak istemezdi ama Roza'nın attığı tokat yüzünden başı, ondan yana çevrildi.
Merva da kızmış, Sercan’ın neden sürekli böyle konuştuğuna anlam verememişti. Bir yandan onu kendine yakın hissederken öte yandan uzanamayacak kadar uzakta görüyordu. Tüm bu gelgitler arasında sıkışıp kalmıştı ve şimdi gene aynı şey oluyordu. Kabaran öfkesi, onun yüzündeki gülümsemeyle sönmeye yüz tuttu. Sercan hemen toparlanıp yola devam etti. Ama Merva, o gülümsemedeki tuhaflığı yol boyunca aklından çıkaramadı. Hâlâ öfkeli olan Roza ise şu an için Nejat'ı unutmuştu.
Her şey, Sercan'ın Barış'a söylediği gibiydi. Erzincan'ın merkezini saymazlarsa, hiç bu kadar fazla insanla karşılaşmamışlardı. Kimisi onlarla aynı güzergâhta ilerliyordu, kimisi ise zıt yönde gidiyordu. Yoldan sapıp köy ya da kasaba arayanlar dahi vardı. Kendi yaşıtı birini görse Nehir hemen heyecanlanıyor, onunla konuşmak istiyordu. Ama Tolga Canyurt'un kızın kalbine yerleştirdiği ve bir Yeşil Gardiyanın, hayatını kurtararak hafiflettiği korku henüz tam manasıyla geçmemişti. Buna rağmen onlara el sallayacak cesarete sahipti.
Yoldan geçen herkesin sırtı birer çanta taşırken gözleri, endişe ve tereddüdü yük bilmişti. Nitekim hiçbiri saldırmadı. Aralarında sözsüz bir anlaşma vardı. Toprak ile yeşilin kuralını öylesine bellemişlerdi ki, bunu hayatlarının her alanına yerleştirmişlerdi: İnsanlardan her kim saldırırsa karşılık verecekler, saldırmazsa da hiçbir şey yapmadan çekip gideceklerdi. Yanlarından, daha çok uzaklarından geçen her insanın zihninde aynı dile gelmemiş kural vardı.
Yaşamın tüm olumsuz şartlarına rağmen konuşma hevesinden vazgeçmeyenler de mevcuttu. Almanya'dan Türkiye'ye yürüyerek gelen dört kişilik bir grup, onların Erzincan'dan geldiğini öğrendiklerinde orayla ilgili her şeyi sordular. Onlar sordukça Yekta cevap verdi, konu uzadıkça Sercan, sohbeti kısa kesmeleri için sürekli araya girdi. Ama altmış yaşında olduğunu söyleyen yaşlı adam Sarp, onu umursamadan Yekta'ya yeni şeyler sormayı sürdürdü.
"Oraya gitmemenizi öneririm." dedi Sedat hâlden anlar bir tavırla. "Ben de yurt dışında çalıştım. Aile ve memleket özlemi nedir, iyi bilirim. Ancak Erzincan, sizin bıraktığınız gibi değil. Orayı hâkimiyeti altına alan adam sizi ya öldürür ya da yapmak istemeyeceğiniz şeyleri yapmaya zorlar."
"Hanımımın son dileğiydi bu, oğul." dedi eli bastonlu yaşlı adam. "Öleceksem kendi topraklarımda öleyim, dedi durdu. Sonunda dayanamadık, düştük yola. Lakin daha yurdumun topraklarına varamadan vefat etti. Onun toprak hasretini bari biz dindirelim dedik amma-"
Gözleri dolunca sözleri de yarım kaldı. Oğlu "Yapma baba!" diye söylendi. Nehir ile konuşmaya çalışan on üç yaşındaki kızını bırakan gelini ise hemen onun yanına vardı. Babası gibi gördüğü adamın üzülmesine dayanamıyordu.
"Sormak istedikleriniz bittiyse biz gidelim." dedi Sercan.
"Kusurumuza bakma sen, oğul, özlem işte! Ne vakitten anlar ne de müsaitlikten. Durup dururken öylece beliriverir de apışıp kalır insan. Biz sizi yolunuzdan daha fazla alıkoymayalım. Haydin selametle!"
Yollarına devam edecekken Sercan’ın sualiyle durdular. "Yozgat üzerinden gelmiştiniz, değil mi? İstanbul'dan çıktıktan sonra biraz daha kuzeyden gitseydiniz memleketinize daha erken varırdınız."
"İstanbul'dayken bize yardımcı olan bir grup vardı: Sekiz Og. Bu güzergâhı kullanmanın daha güvenli olacağını söylediler."
Herkesi tesiri altına alan şaşkınlık, Vuslat'ta yer bulamamıştı. Gözleri öfkenin alevleriyle parıldayan kadın "Ne diyorsun, bey amca?" dedi çatlak bir sesle.
"Bize ziyadesiyle yardımda bulunmuşlardı. Bu yolun güvenli olacağını söylediler, doğru da çıktı. Eğer Yozgat üzerinden gelmeseydik, sizden Erzincan hakkında bilgi alamazdık ve bahsettiğiniz adamın emri altına girmek zorunda kalırdık. İyi insanlarsınız ve iyi insanlardan haberiniz olsun. Eğer ki İstanbul'a yolunuz düşerse muhakkak Tuzla'ya uğrayın."
Konuştukça Vuslat'ın daha çok öfkelendiğini anlayan yaşlı adam, sözünü bitirdi. O yalnızca, Erzincan hakkında öğrendiği şeyleri karşılıksız bırakmak istememişti. Anlaşılan durum farklıydı.
"Benim kardeşim onlar yüzünden öldü." dedi Vuslat celalli bir tavırla. Boyunduruğu altına girdiği hiddet yüzünden kendisinden yaşça büyük bir insana karşı konuştuğunu unutmuştu. Adamın üzerine hışımla yürüyünce Sedat ile Merva onu iki kolundan tutarak durdurdu. "Onların verdiği bilgiler yüzünden aç kalan bir insan, diğer insanı yedi. Toprağın bile kabul etmediği bu hastalığı aramıza yayan, Sekiz Og idi. Siz ise onlardan iyi diye bahsediyorsunuz. Bunu nasıl dersiniz? Kız kardeşim toprak yerine insanların midesine gömülürken siz benim karşımda ne yüzle böyle konuşursunuz, ha?"
Geçen her saniyeyle öfkesi büyüyordu. Onu zapt etmek zorlaşınca Merva'nın yardımına Barış yetişti. Arkadaşını Barış'a teslim ettiği vakit, Iğdır'daki korkunç anısını hatırladı. Tıpkı şu an olduğu gibi, oradaki son gecelerinde de Vuslat'ın öfkesi had safhadaydı.
Yaşlı adam, ailesini de yanına alarak onların bahsettiği meyve ağaçlarının yolunu tuttu. Duydukları sevinçli haberi binbir teşekkürle karşıladılar ve Vuslat'ı sinirlendirdikleri için özür dilediler. Her şeye rağmen, ihtiyar Sarp onun kızgınlığına anlam veremedi. Ona göre Vuslat'ın bildiklerinde muhakkak bir yanlışlık vardı. Aksi hâlde, yolu düşen her insana yardım etmekte bir çekince görmeyen grubun, onun bahsettiği kadar kötü olması imkânsızdı.
Bir müddet sonra sakinleşen Vuslat, Sekiz Og'a lanetler yağdırarak yoluna devam edecekti ki, korkudan babasının kucağına sinen Nehir'i gördü. Merva da bir zamanlar kendisinden korkmuştu. Şimdi de küçük çocuğun kâbusu olmaya adaydı. Yine yaptım yapacağımı, diyerek onun görüş alanından çıktı. Daha dingin bir yüz ifadesi takınabilecek hâle geldiğinde, gidip Nehir'den özür dileyecekti.
ww
Güneş battığı hâlde yürümeye devam ettiler. İçinden geçmek zorunda kaldıkları ilçeyi, bir saat evvel geride bırakmışlardı. Ama her ihtimale karşı biraz daha yürümek isteyen Sercan'a itiraz edemediler. Günün uzunluğu, meyvelerin sağladığı enerjiyi çoktan söküp almıştı. Her biri yorgundu ve yemek yiyecekleri anı dört gözle bekliyorlardı. Sercan, geceyi aydınlatan yıldızlar dışında tek ışığın dahi olmadığı bir yerde kamp kuracaklarını söylediğinde, onun haricindeki herkes olduğu yere yığıldı.
"Bu kez ilk nöbet benim." dedi Kağan hevesle.
Sedat hemen sıranın kendisinde olduğunu söyledi. Ama Roza karşı çıktı.
"Erzincan'dan beri nöbet tutmadım. Bir sıra varsa, o da benim olmalı."
Sercan hiç düşünmeden sordu. "Nejat'ı düşünmeyeceğine söz verebilir misin?"
Vuslat ile Sedat meyveleri hazırlarken, bu sözle donup kaldılar. Herkesin gözü Roza'yı buldu. Şaşırmıştı. Yapabileceğini söylese de Sercan, itiraz etti.
"Düşünceler, yakanı bu kadar çabuk bırakmaz ve biliyorsun ki en küçük bir dikkatsizlik-"
"Ölüm getirir. Evet, biliyorum. Yine de biz bir grubuz. Üzerime düşen görevleri yapmam gerek."
Sabırsızlığını her daim kilit altında tutan Sercan, olabildiğince sakin bir şekilde konuştu. "Sana grup olmanın ne demek olduğu hakkında uzun bir nutuk çekmemi istemiyorsan bu konu üzerine biraz düşün derim. Hem bu şekilde bana da yardımcı olursun. Çünkü benden açıklama bekleyenler var. Tabii eğer Vuslat, bugün olanlar hakkında konuşmak isterse sıramı seve seve ona devredebilirim."
Vuslat, topun ansızın kendisine atıldığını fark etti. Toprağın üstüne meyve bırakmak üzere olan eli havada kaldı. Yutkundu. Bir an anlatmayı düşündü. Hemen sonrasında vazgeçti.
"Anlatacak fazla bir şey yok. Biraz daha sakinleşsem iyi olacak gibi." Yan gözle toprağa sırtüstü serilen Nehir'e baktı. "Kendimi gene kaybetmek istemem. Ama sormak istediğim bir şey var. Benle Roza kızıl ağacı yakmamıza rağmen toprağın hükmüne maruz kalmadık. Mutualizmden bahsetmiştin bugün. Kızıl ağacın bununla bir ilgisi yok, öyle değil mi?”
Onun geri çekilişiyle önce meyvelerini yediler. Kağan otursa da etrafı kontrol etmekten geri durmadı. Sercan'ın tam istediği gibi bir yerdi. Uzaktaki tepeler dışında birinin saklanabileceği yer yoktu. Ağaç dahi bulunmuyordu. “Ne kadar düşünürsem düşüneyim, ben de bir alaka kuramıyorum.” dedi sonunda. “O ağaç, istisnai bir durumdu. İlayda onu ilk gördüğü vakit, bitkilerin hükümranlığına rağmen hayatta kalabileceğini düşünmüştü. Ne de olsa kızıl ağaç, toprağın olmadığı bir yerde kök salmıştı. Bir bitki bile kendi mecburiyetlerine meydan okuyorsa, insan olarak daha fazlasını yapabilme kanaatine varmış İlayda. Böylece ağaçtan aldığı pozitif enerjiyle Nebat Halkı'nı kurmuş. Anlattığına göre amacı, korkan ve yeni dünya karşısında aciz kalan insanlara yardım etmekmiş. Onlara güç verecek, hayatta kalmalarını sağlayacakmış. Ancak Tolga Canyurt başkaydı. Onun aklında daha farklı fikirler vardı. Önce onlara katıldı, üyelere kendi fikirlerini aşıladı. Sayıca üstünlük elde ettiğinde ise hamlesini yaptı. İlayda'yı devirerek halkın lideri oldu. Kızıl ağacın elçisi olduğunu göstermek için bildiriler ezberlettirdi, üyelerin kendisini Ahmer Efendi olarak çağırmasını sağladı."
"Tüm bunları biliyoruz zaten. Bize bilmediklerimizi anlat!"
"Bilmediğiniz şey, Vuslat, bakanın halkı bir tür deney merkezine dönüştürmesi. Ailesinden başlayarak insanları tek tek ağaca sundu. Zira onun sıradan olmadığını biliyordu. Kızıl ağaç canlıydı, besin arıyordu, isteyen herkese verdiği yaprakları zehir taşıyordu ve köklerine temas edenleri ele geçiriyordu. Öldürmüyordu ama sinir sistemlerinin kontrolünü alarak kökleri arasındaki zarlardan birinin içine hapsediyordu. Kendi öz suyunu insan bedenine yavaş yavaş akıtıyordu. Bir nevi birleşiyorlardı. Ele geçirdiği kişiler bilinçlerini yitiriyor, değişiyor ve insanlıktan çıkıyordu. Birleşim süreci tamamlandığında, onunla arasındaki bağı koparıyordu. Ancak şimdiye kadar birleşim süreci tamamlanan hiç olmadı."
"Tamamlandığında ne oluyor ki?" diye sordu Barış. Bir yandan ürperiyor, cevabı duymak istemiyor, öte yandan merakına yenik düşüyordu.
"Bilmiyorum. Uygun insanı bulmaları epey zaman almış. Daha sonra fark etmişler ki, yaşça büyük olanların tamamı uyumsuz çıkıyor. Bu yüzden çocukları ve ergenlik dönemini henüz atlatmamış gençleri hedef aldılar."
Merva, Eymen'i düşündü. Haberi yoktu ama Sercan da o sıra aynı kişiyi düşünüyordu. Onun kızıl ağacın bileşenlerinden biri olmasına engel olamamak, Sercan’ın canını yakmıştı. Derya'nın durumu ise daha farklıydı. Veli'nin gizli olarak kendisine ulaştırdığı bir nota göre onun uyumsuzluk süreci, İlayda'nınki gibi uzun sürmemiş ve bedeni, kızıl ağacı aynı gün içinde reddetmiş. Hâliyle ölümü saatler alsa da bayağı sancılı olmuş. Kızıl ağacın onun sinirleri arasına yerleştirdiği tohumdan çıkan dokunaçlar, Derya'nın bedenini paramparça etmiş. Arkadaşları üzülmesin diye onlara bu detaylardan bahsetmedi. Çünkü Eymen'i duymak bile onları yıpratmıştı.
Sercan'ın durgunluğunu fark etseler de kimse konuşması için ısrar etmedi. Nehir "Çikolata." diyerek uykusunda döndü. Bu bile geceye çöken kasveti silip atmaya yetmedi.
"Gördüğüm en iyi durumdaki bileşen," dedi Sercan gruba sonradan katılan Merva, Vuslat ve Roza'ya bakarak. "siz üçünüzün Erzurum'a girdiğinizde karşılaştığınız Selim idi. Aldığım bilgiye göre Selim, kızıl ağacın zarının içinde yedi ay geçirmiş. Bir nedenden dolayı zarı yırtıp kaleden çıkmayı başarmış. Aynı gün, size saldırdı. Hareketleri sarsak ve yavaş olsa da onu öldürmeyi bilmeyenler için güçlü bir düşmandı. Umarım tamamlanmış bir bileşene hiç rastlamayız."
Başını kaldırıp omuzlarını dikleştiren Vuslat "Ne yani, eğer rastlarsak onları öldüremeyiz mi diyorsun?" diye sordu vakur bir tavırla.
Yekta endişelendi. "Boyunlarından o tohumu çıkarmak işe yaramaz mı?"
"Burada asıl mühim olan, boyun kısmına ulaşabilmek. Tamamlanmış bileşenlerin gücünü bilmiyorum. Ancak onları öldürmenin Selim kadar kolay olmayacağını söyleyebilirim."
Duyduklarını hazmetmeye çalıştılar. Üç yıl önce imkânsız olarak göze görünen şeyler, şimdi onların korkularının kaynağına dek iniyordu. Belki de onları asıl korkutan, bileşenlerin ne menem yaratık olduklarını bilmemekti. Yahut isyandan beri süregelen korkularının birikimiydi. Yanıt bulamıyorlardı. Zihinleri, gördükleri şeylerle öylesine kuşatılmıştı ki, asıl kaynağı düşünmeye sıra bile gelmiyordu. Yine de izledikleri yol, onları vahşi medeniyetin dönüm noktasına götürüyordu. Bundan da habersizlerdi ve Sercan, anlatmaya nasıl başlayacağından emin değildi.
"Peki ya meyveler?" diye sordu Barış. "Nebat Halkı’nın deneyleri, bileşen denen yeşil insan yapmaya dayanıyor. Olgun meyveleri yiyebileceğimizi nasıl öğrendiler.”
Arkadaşlarının etrafında tur atarak etrafı kolaçan eden Kağan, yabancı bir ses duyar gibi oldu ve diğerlerini fısıldayarak uyardı. "Sessiz olun!"
Sercan "Hangi yönden?" demeye fırsat kalmadan Roza'nın inleyen sesi, saldırının başladığının işaretini verdi. Bir ok, genç kadının sağ omzuna arkadan saplanmıştı.
