Sercan daha fazla bekleyemedi ve karınları doyduktan sonra oradan uzaklaştı. Yiyecek uğruna iki arkadaşını feda etmenin ağırlığı hâlâ üzerindeyken bir üçüncüyü kaldıramayacağını düşündü. Zira bugünlerde verilen her mola, beraberinde ölümün çığlığını da işittiriyordu. Kaybettikleri her saniye, onları bir musibete adım adım sürüklüyordu. Erzincan'daki ağır havayı solumak artık imkânsızdan da öteydi.
Ayrıca aşağıda buldukları not da vardı. Sekiz Og nihayet harekete geçme kararı aldıysa önemli bir gelişme olduğu muhakkaktı. Aran'ın kimle görüştüğünü ve neler öğrendiğini merak ediyor, bu devirden bir kurtuluş olup olmadığını bilmek istiyordu. Eğer bir çare var ise onu bulup getirmeye ant içti. Nihayet etrafı bu denli kalabalıkken daha fazla kayıp verip de yalnız kalmak istemiyordu. Teknik olarak hiç yalnız kalmamıştı ancak tattığı duygular da kısıtlıydı. Son birkaç yılda elde ettiklerini elinde tutmak için gereken neyse yapmaya hazırdı. Yeter ki çıkar bir yol bulabilsindi!
Çelimsiz ne kadar yalvardıysa da kâr etmemiş, Sercan'ı kararından vazgeçirememişti. Böyle güçlü bir gruba katılmak ve onlarla birlikte hayatta kalmak istemişti. Çırpınışları fayda vermeyince olduğu yerde çöktü kaldı. En zayıf üye olan Nehir’in boğazına bıçak dayayıp gruba zorla girmeyi düşündü. Ama birkaç saat evvel küçük kızın ağlamasıyla gerçekleşen olayın anısı, onu durdurmaya yetti. Çünkü Sevim'in akıbetine uğramaktan korkuyordu.
Çaresizlik hükmünü verince, kendini tozlu geçmişine adım atarken buldu. Lideri Ayhan'dan af dileyecek ve aynı hatayı tekrar yapmamaya yemin edecekti. Şayet affedilirse daha önce yaptığı gibi hayatına devam edebilecekti. O, şehir merkezine giren yabancı grupları avlayan takımdandı. Göz korkutmak maksadıyla önce birini öldürecekler, hayatta kalanları tek öğünlük yemek vaadiyle alışveriş merkezinin en alt katına indirteceklerdi.
"Belki biz de kendi grubumuzu kurar ve bu şehirden ayrılırız." dedi şişko arkadaşı hevesle.
Yola düşen grubu çaresizlikle izleyen Çelimsiz ona hayretle baktı. Duyduklarına inanamıyor, arkadaşının aklını peynir ekmekler yediğini düşünüyordu. "Hayatta kalamayız. Bizim gibi insanlar ne yapabilir ki? Hemen öldürülürüz. Hem göz korkutmak adına bir sürü kişiyi öldürdük. Onların arkadaşlarıyla karşılaşırsak ve bizi tanırlarsa kendimizi savunamayız bile. Burada sayıca fazla olduğumuz hâlde, sırf şehrimize dokunulmadı diye başka şehirden gelenler bizi perişan etmişti. Ayhan gelip de liderlik yapmasaydı, biz onun koruması altına girmeseydik şimdi hayatta olur muyduk sanıyorsun?" Şişko adam tam cevap verecekken Çelimsiz ona fırsat dahi tanımadı ve ivedi bir edayla konuşmasına devam etti. "Ben cevap vereyim: Asla! Yanımızda güçlü biri olmadan asla hayatta kalamayız. Biz güçsüzüz ve her daim ezilmeye mahkûmuz."
Şişko adam, arkadaşının patlak veren duygularını dikkatle dinledi. Çelimsiz hep böyleydi; kararları kesin, ifadeleri net ve duyguları berraktı. Onun hayatında karmaşaya yer yoktu. Mecbur kalmadıkça dayanağı olmayan bir işe kalkışmaz ve vaktini kesin olmayan şeylere heba etmezdi.
Nitekim onun gibi olmak istemezdi. Çünkü Çelimsiz korkaktı. Ne belirsizliğe meydan okuyacak cesarete sahipti ne de durup düşünecek akla. Önüne yalnızca tek seçenek koyar, başka ihtimalleri düşünmeye dahi uğraşmazdı. Kesin yargıları yüzünden belki kendi değerlerini bile fark edemeyen bir aptaldı. Aralarındaki yaş farkına rağmen birlikte yıllar geçirmişlerdi. Onun kadar olmasa bile, kendisinin de korkak olduğunu içten içe biliyor ve bu durumu değiştirmek adına hiçbir şey yapmıyordu. Dolayısıyla onu yargılamanın yanlış olduğunu düşündü. Yine de küçücük de olsa bir ihtimale, cesaret ihtimaline tutunmak isterdi.
"Belki zannettiğimiz kadar güçsüz değilizdir."
Sesi kararlı tınıdan yoksun, sözcükleri kimsesizdi. Kurduğu cümleye o bile inanmazken Çelimsiz'i ikna etmek imkânsız olurdu. Zaten arkadaşı inanmamıştı.
"Boş hayallere kapılma, dostum. Biz neysek oyuz, değişemeyiz. İnsanlar doğduğu karakterle yaşamaya mahkûmdur. Ayhan ya da Sercan gibi olmaya güç yetiremeyiz."
"Belki de haklısın."
Şişko adam yelkenlerini indirerek yenilgiyi tüm benliğiyle kabullenmişti. Bu esnada, yüreğinde incecik bir sızı da belirdi. Ne lider Ayhan gibi olmak isterdi ne de çelimsiz Ayhan gibi. Yalnızca Sercan'a gıpta etmiş ve onun gibi saygı görmek istemişti. Sadece kısa süreliğine yaşadığı duygular onu inanılmaz derecede etkilemişti. Özellikle onların grubuna katılacağından emin olduğu dakikalar boyunca yıllardır yaşamadığı heyecanı yaşamıştı. Her şeyin bir balon misali sönmesi, onu eski umutsuzluğuna geri döndürdü. Lider Ayhan'a bağlı kalmaktan başka çaresi yoktu. Yaşadığı karmaşa, ona alışveriş merkezinin tepesinde hissettiği tekinsizliği dahi unutturmuştu.
Güneşin batması ile Erzincanlılar için olağan bir gece tekrar başladı. Kız ya da erkek fark etmez, silah kullanmayı beceremeyenler yemek hazırlığına girişti. Her biri kendi evinde Ayhan'ın belirlediği miktarın dışına çıkmadan yiyecekleri hazırlarken bir yandan da türkü mırıldananlar oldu. Saatler sekize yaklaşıyordu. Nöbetçiler haricindeki Erzincanlıların yemek saatiydi. Onlar akşam yemeğinin yiyecekleri son yemek olduğunu bilmeyedursun, Çelimsiz de lideri olan Ayhan'ın çadırını kurmakla meşguldü. Ancak aldığı asıl ceza başkaydı. Bundan böyle gelen her yabancı grupla birlikte Çelimsiz de aşağı inecekti. Kararı ilk duyduğunda elini sıkışan kalbinin üzerine koydu. Korkusu öyle büyüktü ki, o an kalp krizi geçirdiğini düşünmüştü. Ancak liderinin ona reva gördüğü iki seçeneğin ensiyisi buydu. Aksi hâlde Erzincan'dan sürgün edilecekti. Günün sonunda verdiği kararda pişman olacağını öngöremedi.
Çelimsiz nihayet çadırı kurmayı bitirdi. Esneyip duran Ayhan, onun yavaşlığına lanetler okuyarak çadırına geçti. Girişe ölmüş olan Sevim’in yerine sadık adamlarından başka bir nöbetçi dikti. Günün yorgunluğunu sonunda üstünden atabileceği hevesiyle yatağına geçti ve hemen uyudu. Gün ışır ışımaz uyanması ve şehir halkını kontrol etmesi lazımdı. Tek kişinin dahi işini savsaklamasından hoşlanmazdı.
Gece saatler on ikiyi vurduğunda Çelimsiz gerinerek alışveriş merkezine doğru ilerledi. İnsanların yiyecek çalmasına mâni olmak için her gece bir kişi burada nöbet tutardı. Bir hafta art arda nöbet tutma şerefine o nail olmuştu. Aç biilaç hâlde gecenin bitmesini beklerken şişko arkadaşı bir tas makarnayla birlikte geldi. O kadar açtı ki, normalde bitiremediği bir tabak yemek ona bu kez yetersiz geldi.
"Keşke biraz daha olsaydı."
"Ayhan buna müsaade buyurmazdı. Zaten sana yemek getirmemden hoşnut olur muydu, bilemediğim için gizlice getirdim."
"Teşekkür ederim." dedi Çelimsiz.
Arkadaşına minnet duyuyor, karnı az da olsa doyduğu için seviniyordu. Gece artık daha rahat geçecekti. Şişko adam da onunla birlikte oturdu. Gardiyanların her zamanki yerlerinde olmadıklarının farkında değillerdi. Gecenin ketum karanlığı her şeyi örtbas ediyordu. Huzur sandıkları korkutucu sessizlik yavaş yavaş derinleşirken yapabilecekleri tek şeyi yapıp yıldızları izlediler. Zira yalnızca arzuları değil, kelimeleri de tükenmişti. Kimilerinde kabarıp duran ve her vakit akmaktan el çekmeyen duygular, onlarda durgun göllerden farksızdı. Sahip oldukları dinginlik, yakınlardan gelen sesi dahi onlara duyurmaz oldu.
Koyu yeşil bir delikanlı, ellerinden çıkan sarmaşık benzeri dokunaçlarla giyim mağazalarının bulunduğu kata tutundu. Bir yandan "Doyumsuzsunuz siz." derken öte yandan koluna gerisin geri giren dokunaçları sayesinde yukarı çekildi. Dokunaçlar bu kez alışveriş merkezinin tepesine uzandı. Kararlı fısıltılarını suspus edince etrafı dinledi. Sessizlik ağır hükmünü sürdüyor olmalıydı ki, hiçbir şey işitmedi. Ancak doyumsuzların yukarıda bir yerde olduğundan emindi. "Doyumsuz insanlar!" diye fısıldadı öfkeyle ve sonunda toprağın üzerine çıkabilmeyi başardı.
Şişko adam, koyu tene sahip olduğunu sandığı delikanlıyı ansızın önünde görünce şaşırdı. "Aşağı inemezsin." dedi hiç düşünmeden. Zira onun zaten aşağıdan geldiğini tahmin edememiş, yiyecek çalmayı düşünen Erzincanlılardan biri olduğunu sanmıştı.
Çelimsiz, gelen kişinin kim olduğuna dahi dikkatlice bakmadan şişko arkadaşını kenara itti ve ergen oğlana diklendi. Zaten etraf karanlık olduğu için pek iyi göremiyordu. "Ayhan Abi izinsiz girişlere müsaade etmiyor, bilmiyor musun?"
Yeşil delikanlı, başını yan yatırdı. Çelimsiz'in söylediklerini anlamamıştı. "Ay-han?" dedi heceleyerek. "Ay-han! Ayhan!"
Çelimsiz hiddetlendi ve ergenin rengini fark etmeksizin onu omuzlarından tutarak itti. Şişko adam, arkadaşının öfkesini zavallı bir çocuktan çıkarmasına anlam veremeden düşen yabancının yanında bitti hemen. Her ne kadar amacı yardım etmek olsa da, yabancının yanına varınca gündüz hissettiği tekinsizliği anımsadı. İşte o vakit, gözüne giren dokunaç yüzünden dünyası kanlandı. Acı dolu haykırışı herkesin dikkatini çekti. Ama insanlara, onlardan yardım alamayacak kadar uzaktı. Çelimsiz korkuyla ve dahi acıyla olduğu yere çökerken diğer elden çıkan ikinci dokunaç, şişko adamın boğazını sardı ve onu ölümüne boğdu.
Bir insanla değil, yaratıkla karşı karşıya olduğunu anlayan Çelimsiz, yabancının bakışlarının kendisine çevrilmesiyle geri geri gitmeye başladı. "L-lütfen bana dokunma! Ne istersen yaparım, yeter ki beni öldürme! Lütfen!"
Yeşil renkli ergen oğlan, sarsak olmayan adımlarla ona yaklaştıkça Çelimsiz, geriye gitti. Böylece aralarındaki mesafe korundu. Dokunaçların avuç içlerinden tekrar çıktığını fark ettiği vakit, çığlık atarak ayağa kalktı. Niyeti çadırlara doğru kaçmaktı. Yapamadı. Sağ ayak bileğine dolanan dokunaç, onun kaçışına mâni oldu ve Çelimsiz, yere kapaklandı. Bağırdı, yardım istedi. Burnundan oluk oluk akan kan yüzünden kelimeleri anlaşılır değildi. Buna rağmen yardımına insanlar yetti. Ateş ettiler, ok attılar, bıçak fırlattılar, ellerinde hangi silah varsa her birini kullandılar. Yine de yeşil delikanlıyı öldürmeye muktedir olamadılar.
Acelesi yoktu yeşil delikanlının. İvedilik, kayıp ruhuna işlenmemiş onlarca duygudan yalnızca biriydi. Önce kaçışını engellemek için dokunacını Çelimsiz'in bacağına aralıklarla batırdı. Damarları parçalanan Çelimsiz, hızla kan kaybediyordu. Bu durum onun susmasına engel değildi. Daha çok bağırdı ve yardım için yalvardı. İkinci bacağın damarlarını da paramparça eden yeşil delikanlı, Çelimsiz'in bacağına doladığı dokunacı nihayet serbest bıraktı. Sonra da bir dokunacını onun ensesinden soktu ve beynine doğru ilerletti.
Çelimsiz'in kıvranarak can vermesi üzerine Ayhan "Beni koruyun!" diye komut verdi ve hemen oradan kaçmaya teşebbüs etti. Bu komutun onun sonunu getireceğinden habersizdi. Çevresi sadık adamlarıyla çevrili hâlde kaçarken melun dokunaçlar, her birinin arasından sıyrıldı ve Ayhan'ın ayak bileklerine dolandı. Yüzüstü düşen adam, geriye doğru sürüklenmeye başladı. Tabancasındaki kurşunlar bitene değin ateş etti. İşe yaramayınca dokunaçları elleriyle açmaya çalıştı. Arkadaşlarının yardımları bile fayda vermiyor, insanların doyumsuz olduğunu söyleyip duran yeşil delikanlı, yaptığı şeyden vazgeçmiyordu.
Çaresizlikten dolayı tırnaklarını toprağa geçirse de tek yapabildiği kendisine daha fazla zarar vermek oldu. Zira tırnaklarla birlikte birkaç parmağı kırılan Ayhan, acıyla inledi. Tıpkı adaşı Çelimsiz gibi o da yalvarmaya başladı.
"Yapma! Öldürme beni! Ne istersen yaparım ama bana dokunma! Lütfen, yapma!" Ne derse desin, musibetini ikna edemedi.
Yeşil delikanlı, Ayhan'ı tam önüne getirmeyi başarınca yeşil göz kürelerini ona dikti ve dokunaçlarını gevşetti. "Doyumsuz-insanlar! Doyumsuzlar!"
Ayhan, bileklerinin serbest kaldığını anlar anlamaz ayağa kalkarak kaçmaya çalıştı. Ölüm korkusu öylesine baskındı ki, hızla çarpan kalbine mâni olamıyordu. Aklında tek düşünce vardı; kaçmak. Ancak çok geçti. Topuklardan giren dokunaçlar, kaslar ile damarları parçalayarak ilerledi. Tüm vücudu dolaştı. Bağırsaklar delindi, ciğerler delik deşik edildi ve kalp parçalandı. Erzincan halkına korku salan heybetli kaslar lime lime edildi. Beyne ilerleyen yeşil dokunaçlar, yapmak üzere olduğu şeyden son anda vazgeçerek geri çekildi. Ruh artık bedeni terk etmiş; Ayhan, doğanın ölü parçası hâline gelmişti.
Yeşil delikanlı, iyice yıpranmış ceket ve pantolonunun örttüğü yemyeşil vücuduyla olduğu yerde dikilerek etrafı yokladı. Yakınlarda kimse yoktu. Can derdine düşen sadık adamlar, Ayhan'ı çoktan yalnız bırakmıştı.
Yıldızların, şehri aydınlatmaya yeterli olmadığı o gece Erzincan'dan çığlıklar eksik olmadı. İnsanların bir kısmı kaçmayı başardı, bir kısmı yeşil musibetin dokunaçlarında can verdi, çoğu kısmı ise unutamayacakları bir anının ağırlığıyla yollara düştü.
Gün ışıldarken, başkaldırının ilk günü zarar görmemiş olan şehir merkezi, hayalet bir kasabaya dönüşmüştü bile. Geride dokunulmamış yiyecekler barındıran Erzincan, artık rüzgârların uğultulu ıslıklarına ev sahipliği yapıyordu. Yeşil delikanlı ise Sercan'ın yaptığını yaptı ve yönünü batıya çevirdi.